4. bölüm · HER GÜN AYNI MASA

Bölüm 4 – Birkaç Saniye Fazla

Başaran Küçükyanaçık

İnsan bazen birini fark ettiğini, onu gerçekten görmeye başlayana kadar anlamazdı.

İlayda bunun henüz farkında değildi.

Ama son birkaç gündür gözleri istemsizce aynı masaya gidiyordu.

Cam kenarındaki masa.

Kafenin en sessiz köşesi.

Ve o masada oturan adam.

Her zamanki adam.

Her zamanki defter.

Her zamanki kahve.

İnsan zihni tekrar eden şeyleri fark ederdi.

Belki mesele buydu.

Belki de bundan biraz fazlası.

---

"İlayda."

"Efendim?"

"Cam kenarı geldi."

Derya bunu söylerken yüzünde anlamsız bir sırıtış vardı.

İlayda sipariş fişlerini dizerken başını kaldırdı.

"Cam kenarı kim?"

"Şimdi tanımıyor gibi yapma."

"Derya."

"Ne?"

"O müşterilerin adı değil."

"Ben koydum."

"Niye?"

"Çünkü sürekli aynı yerde oturuyor."

İlayda istemeden güldü.

Derya son günlerde bunu sık yapıyordu.

Akay'dan söz ediyordu.

Doğrudan değil.

Ama fark edilecek kadar.

İlayda bunu dile getirmese de artık kimi kastettiğini anlamaya başlamıştı.

---

Dışarıda yağmur yağıyordu.

Camlara çarpan damlalar şehrin ışıklarını bulanıklaştırıyordu.

İnsanlar koşarak sığınacak yer arıyor, şemsiyeler rüzgârla mücadele ediyordu.

Kırık Saat ise her zamanki gibi sıcaktı.

Sarı ışıklar ahşap masalara yayılıyor, kahve kokusu mekânın içine yerleşiyordu.

Böyle havalarda kafe başka bir dünyaya dönüşüyordu.

Sanki dışarıdaki şehirle bağı kopuyordu.

Kapının üzerindeki zil çaldı.

İlayda başını kaldırdı.

Akay içeri girdi.

Montunun omuzlarında yağmur damlaları vardı.

Saçlarının ön kısmı hafifçe ıslanmıştı.

Kapıyı kapattı.

Bir an durdu.

Sonra her zamanki gibi doğrudan cam kenarına yürüdü.

İlayda istemsizce onu izledi.

Masaya oturdu.

Çantasını bıraktı.

Defterini çıkardı.

Kalemini masaya koydu.

Hep aynı hareketler.

Hep aynı sırayla.

Sanki görünmeyen bir ritüel.

İlayda bir an bunun neden hoşuna gittiğini düşündü.

Bulamadı.

Sonra kendine kızdı.

Neden izliyordu ki?

Sonuçta sadece bir müşteriydi.

---

Akay ise her zamanki yerinde otururken yağmurun cama bıraktığı izleri izliyordu.

Yağmurlu günleri seviyordu.

Yağmur şehrin sesini azaltıyordu.

İnsanların acelelerini yavaşlatıyordu.

Ve nedense yazmayı biraz daha kolaylaştırıyordu.

Defterini açtı.

Boş sayfa önündeydi.

Bir süre hiçbir şey yazmadı.

Son günlerde zihninde bir şey değişmeye başlamıştı.

Cümleler artık daha kolay geliyordu.

Belki bunun sebebi kafeydi.

Belki insanların hikâyeleriydi.

Belki de...

Düşünceyi tamamlamadı.

Kendine bile itiraf etmek istemediği bazı şeyler vardı.

---

Akşam yoğunluğu başladığında kafe her zamanki karmaşasına teslim oldu.

Siparişler arka arkaya geldi.

Kahve makineleri durmadan çalıştı.

Barış bir müşterinin sandalyesine takılıp son anda düşmekten kurtuldu.

Derya yanlış masaya latte götürdü.

Kemal Bey uzaktan başını iki yana salladı.

Kırık Saat'in sıradan ama sevilen kaosu.

---

Saat sekize doğru kalabalık azalmaya başladı.

Masalar boşalıyordu.

Yağmur hâlâ sürüyordu.

İlayda boş bardakları topluyordu.

Cam kenarındaki masaya geldiğinde Akay yerinde değildi.

Muhtemelen lavaboya gitmişti.

Masada yarım kalmış bir dünya vardı.

Boşalmış kahve fincanı.

Açık duran defter.

Masanın kenarında duran kalem.

İlayda fincanı almak için eğildi.

Tam o sırada gözü açık sayfaya takıldı.

Sadece bir saniye.

Belki daha az.

Ama okumaya yetti.

*"Bazı insanlar kalabalığın içinde bile eve dönüş hissi verir."*

İlayda istemsizce durdu.

Cümle kısa ama güzeldi.

İnsanın içinde kalan türden.

Bir yerde duyulsa dönüp tekrar okutacak türden.

Bir an daha baktı.

Sonra ikinci kez.

Tam o sırada arkasından gelen sesi duydu.

"Beğendin mi?"

İlayda irkildi.

Kalbi gereğinden hızlı attı.

Başını kaldırdı.

Akay karşısında duruyordu.

Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.

İlayda'nın yüzü kızardı.

"Ben..."

Ne diyeceğini bilemedi.

"Kusura bakmayın."

Akay sandalyenin yanında durdu.

"Önemli değil."

"İstemeden gördüm."

Bu cümleyi söylerken ikisi de bunun tam olarak doğru olmadığını biliyordu.

Akay'ın gülümsemesi biraz büyüdü.

"Yalan söylemekte pek iyi değilsiniz."

İlayda birkaç saniye ona baktı.

Sonra istemeden güldü.

"Tamam."

Teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı.

"Merak ettim."

"Ve?"

"Cümle güzeldi."

Bu kez susan kişi Akay oldu.

Hayatında ilk kez biri onun yazdığı bir satır hakkında yorum yapıyordu.

Üstelik bir editör değil.

Bir öğretmen değil.

Bir arkadaş değil.

Tamamen beklenmedik biri.

Bir an ne söylemesi gerektiğini bilemedi.

Sonunda sadece:

"Teşekkür ederim."

diyebildi.

Ama sesi normalden daha yumuşaktı.

---

İlayda fincanı aldı.

Gitmek üzereydi.

Sonra durdu.

Aklındaki soru kendiliğinden çıktı.

"Yazar mısınız?"

Soru havada kaldı.

Akay birkaç saniye düşündü.

Çünkü bu sorunun cevabı sandığından daha karmaşıktı.

Yıllardır yazıyordu.

Ama kendine hiçbir zaman yazar diyememişti.

Bitmiş bir kitabı yoktu.

Yayımlanmış tek satırı yoktu.

Yarım kalmış onlarca dosyası vardı.

Sonunda başını iki yana salladı.

"Hayır."

İlayda'nın dudaklarında küçük bir gülümseme oluştu.

"Bu cevap pek inandırıcı gelmedi."

Akay ilk kez kahkaha attı.

Gerçekten.

Kısa ama içten.

İlayda da gülümsedi.

Sonra yürüyüp uzaklaştı.

Ama ikisi de birkaç saniye boyunca arkalarına dönüp bakmamak için bilinçli çaba harcadı.

---

O konuşma toplamda belki otuz saniye sürmüştü.

Ama gecenin geri kalanından daha uzun hissedildi.

Çünkü bazen insanlar hakkında saatlerce konuşabilir ve hiçbir şey öğrenemezdin.

Bazen de birkaç cümle yeterdi.

---

Akay eve döndüğünde defterini açtı.

Yeni bir sayfa buldu.

Bir süre düşündü.

Sonra yazdı:

*"Bugün ilk kez bana soru sordu."*

Kalem durdu.

Birkaç saniye sonra ikinci satırı ekledi.

*"Ve ilk kez yazdığım bir şeyi biri okudu."*

Bu satırın altında uzun süre kaldı.

Belki başkaları için önemsizdi.

Ama onun için değildi.

Çünkü yıllardır yazıyordu.

Ve yıllardır kimse okumuyordu.

---

Aynı saatlerde İlayda da evdeydi.

Koltuğa uzanmıştı.

Telefonunda anlamsızca dolaşıyordu.

Ama zihni başka yerdeydi.

Defter taşıyan adamda.

Sessiz müşteride.

Cam kenarındaki masada.

Akay'da.

Henüz adını bilmiyordu.

Ama ilk kez onu düşünüyordu.

Ve ilginç olan şey, bunun rahatsız edici gelmemesiydi.

Aksine...

Yüzünde küçük bir tebessüm oluşturuyordu.

Çünkü bazen bir insanı tanımaya başlaman için uzun sohbetler gerekmezdi.

Bazen sadece birkaç saniye fazla bakmak yeterdi.