1. bölüm · HER GÜN AYNI MASA
Bölüm 1 – Aynı Masa
Akay bilgisayar ekranının sağ alt köşesindeki saate baktı.
17.52.
Mesainin bitmesine sekiz dakika vardı.
Ofisin büyük kısmı çoktan günü zihninde kapatmıştı. Birkaç masa öteden gelen sandalye sesleri, çekmecelerin kapanışı ve yarım bırakılmış konuşmalar bunu ele veriyordu.
Birisi montunu giyiyordu.
Birisi telefonuna bakıyordu.
Birisi akşam yemeğinde ne yiyeceğini düşünüyordu.
Akay ise önündeki ekrana bakıyordu.
Bakıyordu ama görmüyordu.
Excel dosyasındaki rakamlar birbirine karışmıştı. Cevaplanmayı bekleyen e-postalar hâlâ gelen kutusunda duruyordu. Yapması gereken işler vardı ama zihni çoktan başka bir yere gitmişti.
Son zamanlarda bu durum sık yaşanıyordu.
Belki son birkaç aydır.
Belki daha uzun zamandır.
Derin bir nefes aldı.
Masanın köşesinde duran siyah kapaklı küçük not defterini eline aldı.
Bu defteri kimse bilmiyordu.
Ofistekiler onu sessiz, düzenli ve biraz da mesafeli biri olarak tanıyordu. Sabah gelir, işini yapar, akşam çıkar giderdi.
Kimsenin bilmediği şey ise eve dönerken aklına gelen cümleleri bu deftere yazdığıydı.
Kimsenin bilmediği şey, çocukluğundan beri hikâyeler kurduğu ve bir gün roman yazma hayali taşıdığıydı.
Sayfaları çevirdi.
Yarım bırakılmış düşünceler.
Tamamlanmamış karakter isimleri.
Bir yerde sadece şu yazıyordu:
*"Ya bazı karşılaşmalar tesadüf değilse?"*
Bir sonraki sayfada:
*"Bazı insanlar hayatına konuşmadan girer."*
Akay satıra uzun süre baktı.
Ne zaman yazdığını hatırlamıyordu.
Belki bir gece yarısı.
Belki otobüste.
Belki de tam olarak hatırlamak istemediği bir gün.
Defteri kapatırken hafifçe gülümsedi.
Garipti.
Bazen insan kendi yazdığı cümleleri yıllar sonra başkasının yazmış gibi okuyabiliyordu.
Saat 18.00 olduğunda bilgisayarını kapattı.
Monitör karardı.
Ofis yavaş yavaş boşalmaya başladı.
"İyi akşamlar Akay."
"İyi akşamlar."
Her zamanki kısa konuşmalar.
Her zamanki vedalar.
Her zamanki gün.
Ama aslında değildi.
Çünkü günün geri kalanında onu bekleyen küçük bir ritüel vardı.
Kimseye anlatmadığı bir alışkanlık.
Belki de günün en sevdiği kısmı.
---
Şehir akşamın kalabalığına teslim olmuştu.
Gökyüzü mora çalan bir griye dönüşmüş, binaların camlarına yansıyan son gün ışıkları yavaş yavaş silinmeye başlamıştı.
Kaldırımlar insanlarla doluydu.
Birileri eve yetişmeye çalışıyor, birileri arkadaşlarıyla buluşuyor, birileri telefon konuşmalarına gömülmüş yürüyordu.
Akay kalabalığın arasından geçti.
Ellerini montunun ceplerine soktu.
Bugün yorgundu.
Ama bu yorgunluk sadece işten kaynaklanmıyordu.
Son yıllarda içine yerleşen ve adını koyamadığı bir eksiklik hissi vardı.
Hayatı kötü değildi.
Düzenli bir işi vardı.
Kirasını ödeyebiliyordu.
Borçları yoktu.
Sağlığı yerindeydi.
Ama bazen bütün bunlar yine de yetmiyordu.
Çünkü insanın hayatında her şey yolunda giderken bile eksik bir şeyler olabilir.
Ve çoğu zaman o eksikliğin ne olduğunu kimse açıklayamazdı.
Akay birkaç sokak daha yürüdü.
Sonra tanıdık tabela göründü.
Kırık Saat.
Eski ahşap tabela yılların izlerini taşıyordu.
Sarı ışıklar her akşam olduğu gibi kapının çevresini aydınlatıyordu.
Akay istemsizce gülümsedi.
Günün en sevdiği manzaralarından biriydi bu.
Kapıyı açtı.
Küçük zil sesi duyuldu.
İçeri girer girmez kahve kokusu karşıladı onu.
Taze çekilmiş kahve.
Tarçın.
Vanilya.
Ve fonda çalan hafif caz müziği.
Burası diğer kafelere benzemiyordu.
Belki duvarlardaki eski saatlerden dolayı.
Belki her köşede duran kitaplardan.
Belki de insanların burada daha yavaş konuşmasından.
Ya da belki...
Sebebini kendisinin de tam açıklayamadığı başka bir şey yüzünden.
Gözleri istemsizce kasaya kaydı.
Ve onu gördü.
İlayda.
Bir müşteriye ödeme konusunda yardımcı oluyordu.
Yüzünde yorgunluk vardı.
Ama yine de gülümsüyordu.
Saçları ensesinde toplanmıştı.
Birkaç tutam saç yüzüne düşüyordu.
Gün boyunca ayakta kalmış olmasına rağmen insanlara karşı sabrını kaybetmemiş gibi görünüyordu.
Akay bakışlarını hemen başka tarafa çevirdi.
Sanki suçüstü yakalanmış gibi.
Oysa İlayda ona bakmıyordu bile.
Muhtemelen farkında değildi.
Muhtemelen onu sadece düzenli gelen müşterilerden biri olarak görüyordu.
Belki adını bile bilmiyordu.
Bu düşünce içini hafifçe sızlattı.
Ama alışkındı.
Tam bir yıldır alışkındı.
Bir yıldır aynı kafeye geliyor, aynı masaya oturuyor ve aynı kızı uzaktan izliyordu.
Bir yıldır hiçbir şey söyleyemiyordu.
"Hoş geldin."
Akay başını kaldırdı.
Barış her zamanki enerjisiyle karşısında duruyordu.
"Hoş bulduk."
"Her zamanki masa?"
Akay gülümsedi.
"Her zamanki masa."
Barış kahkaha attı.
"Bir gün farklı yere oturursan deprem oldu sanacağım."
"Ben de."
"Bak sen şu işe... Mizah yapıyorsun."
Akay omuz silkti.
"Arada oluyor."
"Şahit yazacağım bunu."
İkisi de kısa bir kahkaha attı.
Akay cam kenarındaki masaya doğru yürüdü.
Kafenin en sevdiği köşesi.
Şehri görebildiği yer.
İlayda'yı fark ettirmeden izleyebildiği yer.
Ve belki de yazabildiği tek yer.
Sandalyesini çekti.
Çantasını yanındaki koltuğa bıraktı.
Defterini çıkardı.
Kalemini açtı.
Boş sayfaya baktı.
Dakikalar geçti.
Hiçbir şey yazamadı.
Kafenin içindeki sesleri dinledi.
Kahve makinesinin buhar sesi.
Fincanların çarpışması.
İnsanların alçak sesli konuşmaları.
Ve arada bir yükselen kahkahalar.
Sonra başını kaldırdı.
İlayda birkaç masa ötede sipariş bırakıyordu.
Yaşlı bir müşterinin düşürdüğü peçeteyi yerden aldı.
Küçük bir çocuğun uzattığı resmi dikkatle inceledi.
Resimde ne olduğunu anlamaya çalışıyormuş gibi eğildi.
Sonra yüzü aydınlandı.
Bir şey söyledi.
Çocuk kahkahalarla güldü.
İlayda da güldü.
O an garip bir şey oldu.
Akay ilk kez onu sadece güzel olduğu için izlemediğini fark etti.
Onu izliyordu çünkü çevresindeki insanların yüzünü değiştiriyordu.
Bir odaya giriyor ve o oda biraz daha sıcak bir yere dönüşüyordu.
Kalemini sayfaya dokundurdu.
Düşünmeden yazdı.
*"Bazı insanlar girdikleri yeri güzelleştirir."*
Durdu.
Yazıya baktı.
Sonra ilk kez o cümleyi silmek istemedi.
Eksik gelmemişti.
Yapay gelmemişti.
Doğru hissettirmişti.
Tam o sırada İlayda başını kaldırdı.
Salonun içinde kısa bir bakış gezdirdi.
Ve gözleri bir anlığına Akay'ın bulunduğu masaya değdi.
Belki bir saniye.
Belki daha az.
Ama Akay'ın kalbi gereğinden fazla hızlandı.
İlayda hiçbir şey olmamış gibi başka tarafa döndü.
Akay ise gözlerini defterine indirdi.
Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme vardı.
Çünkü bazen insanın bütün günü değişsin diye tek bir bakış yeterdi.
Ve bazen en büyük hikâyeler...
Tam da böyle başlardı.
