Bölüm 5 — Gerçeğin Eşiğinde

Vaveyla Yazarı: CEPHEKALEMI 19

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 5 — Gerçeğin Eşiğinde

O gece gözlerimi kapattığımda aklımdan tek bir cümle geçiyordu.

“Babam seni tanıyor.”

Aydeniz’in sesi hâlâ kulağımdaydı.

Telefonu yatağımın üzerine bıraktım ve tavana baktım. Normalde bir problem çıktığında çözümünü bulana kadar uğraşırdım. Kontrol edemediğim şeylerden hoşlanmazdım.

Ama bu kez elimde hiçbir şey yoktu.

Aydeniz’in babası.

Dilara’nın babası.

Azerbaycan’daki soruşturma.

Ve benim adım.

Hepsi aynı hikâyenin içinde birleşiyordu.

Kapım hafifçe açıldı.

Kuzey başını içeri uzattı.

— Uyudun mu?

— Hayır.

İçeri girdi ve yatağın kenarına oturdu.

— Tahmin etmiştim.

Ona baktım.

— Kuzey, sana bir şey anlatmam lazım.

Yüzündeki gülümseme kayboldu.

— Ne oldu?

Bir süre sustum.

Sonra olanları anlattım.

Kuzey tek kelime etmeden dinledi. Özellikle babamın adımı bildiğini söylediğim kısmında kaşları çatıldı.

— Emin misin?

— Aydeniz söyledi.

— Peki sen onun babasını daha önce hiç gördün mü?

Başımı salladım.

— Hayır.

Kuzey düşünmeye başladı.

— O zaman mesele sandığımızdan daha eski.

— Ben de onu düşünüyorum.

— Alp...

— Ne?

Kuzey gözlerimin içine baktı.

— Aydeniz'in başına bir şey gelirse ne yapacağını biliyor musun?

Cevap vermedim.

Çünkü biliyordum.

Hiç düşünmeden kendimi onun önüne atardım.

Kuzey bunu anlamış gibi hafifçe gülümsedi.

— İşte bu yüzden korkuyorum.

— Neden?

— Çünkü sen ilk defa birini kaybetmekten gerçekten korkuyorsun.

O cümle odanın içinde asılı kaldı.

Ben cevap veremeden Kuzey ayağa kalktı.

Kapıya yönelirken durdu.

— Yarın onunla konuş. Ama ne duyarsan duy, hemen karar verme.

— Ne demek istiyorsun?

Kuzey bana döndü.

— İnsanlar bazen gerçeği saklamaz. Bazen gerçeği anlatacak kadar güvenecekleri kişiyi bekler.

Sonra çıktı.

Ben yine tavana baktım.

Belki de haklıydı.

---

Sabah okula gittiğimde Aydeniz'i koridorda gördüm.

Buse'yle birlikte yürüyordu.

Göz göze geldiğimiz anda durdu.

Yüzünde yorgun bir ifade vardı.

Yanına gittim.

— Günaydın.

— Günaydın.

Sesindeki titremeyi hemen fark ettim.

— İyi misin?

Bir an Buse'ye baktı.

Sonra tekrar bana döndü.

— Değilim.

Kalabalığın içinde daha fazla konuşmadı.

— Bugün anlatacaktın.

Başını salladı.

— Evet.

— Nerede?

Aydeniz birkaç saniye düşündü.

— Kütüphanede. Derslerden sonra.

— Tamam.

Yanından ayrılmak üzereyken kolumdan tuttu.

— Alp.

Döndüm.

— Ne olursa olsun... bana kızma.

Kaşlarım çatıldı.

— Sana neden kızayım?

Gözlerini yere indirdi.

— Çünkü sana söylemediğim şeyler var.

Kalbim bir an hızlandı.

— Ne gibi?

Aydeniz cevap vermedi.

Sadece elimi bıraktı ve Buse'yle birlikte sınıfa gitti.

Ben arkasından bakarken Can yanıma geldi.

— Sabah sabah yine gizemli bir şeyler mi dönüyor?

— Can.

— Efendim?

— Bugün biraz uzak dur.

Can'ın yüzündeki ifade değişti.

— Ciddi bir şey mi?

— Evet.

Omzuma hafifçe vurdu.

— Tamam. Ama bir şeye ihtiyacın olursa buradayım.

Başımı salladım.

---

Dersler boyunca Aydeniz'e bakmamaya çalıştım.

Başaramadım.

O da birkaç kez bana baktı.

Sanki ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.

Bugün bazı şeyler değişecekti.

Son dersin zili çaldığında sınıf yavaş yavaş boşaldı.

Aydeniz çantasını aldı.

Ben de ayağa kalktım.

Birlikte kütüphaneye gittik.

Sessiz bir masaya oturduk.

Aydeniz çantasını yere bıraktı.

Ellerini birbirine kenetledi.

— Nereden başlayacağımı bilmiyorum.

— Baştan başla.

Derin bir nefes aldı.

— Babamın anlattıklarıyla sana anlattıkları arasında fark var.

Hiç konuşmadan dinledim.

— Bize Azerbaycan'dan ayrılmamız gerektiğini söylediğinde bunun sadece tehditlerle ilgili olduğunu sanıyordum. Ama birkaç hafta önce... annemle babamın konuşmasına kulak misafiri oldum.

— Ne duydun?

Aydeniz'in gözleri doldu.

— Babam, İstanbul'a gelmemizin bir nedeni daha olduğunu söyledi.

— Neymiş?

Başını kaldırdı.

— Sen.

Nefesim kesildi.

— Benimle ne ilgisi olabilir?

Aydeniz başını iki yana salladı.

— Bilmiyorum.

Çantasından küçük, eski bir zarf çıkardı.

Zarfı masanın üzerine bıraktı.

— Bunu babamın odasında buldum.

Zarfın üzerinde tek bir isim vardı.

Sinan.

Babamın adı.

Parmaklarım istemsizce kasıldı.

Aydeniz bana baktı.

— Alp... bunu açmaya korkuyorum.

Zarfın üzerine uzandım.

— O zaman birlikte açarız.

Ve o anda ikimiz de bilmiyorduk.

O zarfın içinde sadece geçmişimize ait bir sır değil, ailelerimizin neden yıllar önce birbirlerini tanıdığını açıklayacak gerçek vardı.

Zarfı masanın üzerinde birkaç saniye boyunca izledim.

Üzerinde sadece tek bir isim vardı.

Sinan.

Babamın adı.

Aydeniz'in elleri titriyordu.

— Açalım mı? — diye sordum.

Bana baktı.

— Ya içinden kötü bir şey çıkarsa?

— O zaman birlikte öğreniriz.

Aydeniz derin bir nefes aldı ve başını salladı.

Zarfı yavaşça açtım.

İçinden eski bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafı elime aldığım anda kalbim hızlandı.

Çünkü fotoğraftaki insanlar tanıdıktı.

Biri babamdı.

Diğeri ise...

Aydeniz'in babası Samir'di.

Ama fotoğrafta ikisi de bugünkünden çok daha gençti.

Yanlarında üçüncü bir adam daha vardı.

Adamın yüzünü görünce donup kaldım.

— Bu kim? — diye sordu Aydeniz.

Cevap veremedim.

Çünkü o adamı daha önce görmüştüm.

Dilara'nın babasıydı.

Aydeniz'in gözleri büyüdü.

— Üçü... birlikte mi?

Fotoğrafın arkasında el yazısıyla birkaç kelime vardı.

“İstanbul, 2009. Her şey burada başladı.”

Aydeniz fotoğrafı elimden aldı.

— 2009...

— O zaman biz daha doğmamıştık.

Başını salladı.

— Peki neden babalarımız birlikte?

Zarfın içinden bir kâğıt daha çıkardım.

Üzerinde eski bir şirket logosu vardı.

Altında isimler yazıyordu.

Sinan Yılmaz
Samir Kerimov
Murat Demir

Üç isim.

Üç baba.

Ve altında tek bir cümle:

“Ortak proje: Bakü–İstanbul Lojistik Hattı.”

Aydeniz kâğıda bakarken yüzündeki şaşkınlık giderek korkuya dönüştü.

— Babam bana hiç bundan bahsetmedi.

— Benim babam da.

Tam o sırada kütüphanenin kapısından bir ses geldi.

— Çünkü anlatmaları gereken bir şey değildi.

İkimiz birden başımızı kaldırdık.

Burak kapının önünde duruyordu.

Yüzündeki ifade her zamankinden farklıydı.

Bu kez dalga geçmiyordu.

Ciddiydi.

— Burak, burada ne işin var? — dedim.

İçeri girdi.

— Seni arıyordum.

— Beni buldun. Şimdi çık.

Burak masaya yaklaştı.

Fotoğrafı gördüğü anda durdu.

— Bunu nereden buldunuz?

Aydeniz hemen ayağa kalktı.

— Sen biliyor musun?

Burak birkaç saniye sustu.

Sonra başını eğdi.

— Bir kısmını.

— Ne kısmını?

Burak gözlerini bana çevirdi.

— Babamın arşivinde bu isimleri gördüm.

İçimdeki öfke yeniden yükseldi.

— Daha önce neden söylemedin?

— Çünkü ne olduğunu bilmiyordum.

— Yalan söyleme.

Burak sertçe nefes verdi.

— Alp, bu sefer gerçekten yalan söylemiyorum.

Aydeniz araya girdi.

— Lütfen kavga etmeyin.

Burak ona döndü.

— Sana bir şey söylemem gerekiyor.

Aydeniz bekledi.

— O dönem kurulan şirketin hesaplarında büyük miktarda para kaybolmuş.

Ben sustum.

Burak devam etti.

— Ve o paranın nereye gittiği hiçbir zaman açıklanamamış.

Aydeniz'in yüzü bembeyaz oldu.

— Babam mı yaptı?

— Bilmiyorum.

Burak'ın sesi ilk kez gerçekten samimiydi.

— Ama herkes Samir Kerimov'u suçlamış.

Aydeniz'in gözleri doldu.

— Babam suçsuz.

Elini tuttum.

— Kimse burada suçlu olduğunu söylemedi.

Burak bana baktı.

— Ama bir kişi daha var.

— Kim?

Burak cevap vermeden önce kütüphanenin camından dışarı baktı.

— Dilara'nın babası.

Aydeniz'in gözleri büyüdü.

— Yani...

— Evet.

Burak sözünü tamamladı.

— Bu üç adamın arasında yıllar önce başlayan bir mesele var.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Ekranda Kuzey yazıyordu.

Açtım.

— Ne oldu?

Kuzey'in sesi telaşlıydı.

— Alp, eve gelmen lazım.

— Neden?

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra Kuzey:

— Annemle babam tartışıyor.

— Ne hakkında?

Kuzey'in sesi daha da kısıldı.

— Senin hakkında.

Telefon elimde donup kaldı.

— Ne dedin?

— Babam az önce anneme bir şey söyledi.

— Ne söyledi?

Kuzey birkaç saniye sustu.

Sonra tek bir cümle kurdu.

— “Alp'in bu işin içine girmesine izin veremeyiz.”

Telefonu yavaşça indirdim.

Aydeniz yüzüme baktı.

— Ne oldu?

Ona cevap veremedim.

Çünkü artık emindim.

Babalarımızın geçmişi sadece eski bir hikâye değildi.

Ve benim adımın bu hikâyede neden geçtiğini öğrenmek zorundaydım.

Ayağa kalktım.

— Eve gitmem gerekiyor.

Aydeniz de kalktı.

— Ben de geliyorum.

— Hayır.

— Alp...

— Bu benim ailemle ilgili.

Gözleri doldu.

— Ama benim ailem de bunun içinde.

Haklıydı.

Bir süre birbirimize baktık.

Sonunda başımı salladım.

— Tamam.

Burak da ayağa kalktı.

— Ben de geliyorum.

Kaşlarımı çattım.

— Sen neden?

Burak'ın yüzündeki ifade değişti.

— Çünkü babamın arşivinde gördüğüm son belgeyi size göstermedim.

— Neymiş?

Burak cebinden telefonunu çıkardı.

Bir fotoğraf açtı.

Ekrana baktığım anda içimde bir şey koptu.

Fotoğrafta babam, Samir ve Murat'ın yanında...

üç yaşındaki bir çocuk vardı.

Ve fotoğrafın altında şu tarih yazıyordu:

2010.

Aydeniz fotoğrafa baktı.

Sonra bana.

— Alp...

Ben ekrana bakmaya devam ettim.

Çocuğun yüzü net değildi.

Ama fotoğrafın arkasındaki yazı okunuyordu:

“Ailelerimizden biri gerçeği öğrenirse, çocuklar da tehlikeye girer.”

O an anladım.

Bizim hikâyemiz okulda başlamamıştı.

Belki de...

Biz doğmadan önce yazılmıştı.

Fotoğrafa bakmaya devam ettim.

Üç yaşlarında bir çocuk.

Babam.

Samir.

Murat.

Ve arkadaki o cümle:

“Ailelerimizden biri gerçeği öğrenirse, çocuklar da tehlikeye girer.”

O cümle kafamın içinde dönüp duruyordu.

Aydeniz fotoğrafı elimden aldı.

— Çocuğun yüzü neden böyle bulanık?

Burak omuzlarını kaldırdı.

— Fotoğraf eski. Babamın arşivinde buldum. Ama arkasındaki yazı sonradan yazılmış gibi duruyor.

— Çocuğun kim olduğunu bilmiyor musun? — diye sordum.

— Hayır.

— Peki bu fotoğraf neden senin babanda?

Burak sustu.

Sonra gözlerini kaçırdı.

— Çünkü Murat Demir bu işin merkezindeki kişi olabilir.

Aydeniz'in yüzü gerildi.

— Dilara'nın babası...

— Evet.

Bir anda kütüphanenin sessizliği üzerimize çöktü.

Aydeniz fotoğrafı göğsüne bastırdı.

— Alp, eve gitmeliyiz.

Başımı salladım.

Burak da bizimle geldi.

---

Okuldan çıktığımızda hava kararmaya başlamıştı.

Üçümüz arabaya bindik.

Burak arka koltuğa geçti. Aydeniz yanıma oturdu.

Motoru çalıştırdım.

Kimse konuşmadı.

İlk kez Aydeniz'in yanında sessizlik bana huzur vermiyordu.

Aksine, içimde gittikçe büyüyen bir korku vardı.

Bir süre sonra Aydeniz elimi tuttu.

Direksiyondaki elimden.

Parmakları soğuktu.

— Korkuyorum, — dedi.

Ona baktım.

— Ben de.

Aydeniz şaşırdı.

— Sen korktuğunu kabul ediyor musun?

İstemeden hafifçe gülümsedim.

— Senin yanında bazı şeyleri kabul etmeye başladım.

Aydeniz'in yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

Ama uzun sürmedi.

Çünkü arka koltuktan Burak'ın sesi geldi.

— Eve gitmeden önce bir şeyi bilmeniz gerekiyor.

Dikiz aynasından ona baktım.

— Neyi?

Burak telefonunu çıkardı.

— Babamın bilgisayarında bir dosya gördüm. Dosyanın adı...

Durdu.

— “K.”

Kaşlarımı çattım.

— K ne?

— Bilmiyorum.

Aydeniz bana baktı.

— Belki Kerimov?

— Belki.

Burak devam etti.

— Ama dosyanın içinde sizin ailelerinizin isimleri vardı.

— Bizim?

— Evet.

— Benim ailemin de mi?

— Senin, benim ve Alp'in.

Arabanın içindeki hava bir anda değişti.

Frene hafifçe bastım.

— Senin adın neden orada?

Burak cevap vermedi.

— Burak.

— Bilmiyorum.

— Bana bak.

Burak gözlerimin içine baktı.

— Gerçekten bilmiyorum.

Aydeniz araya girdi.

— Dosyada başka ne vardı?

Burak birkaç saniye sustu.

— Bir isim daha.

— Kim?

Burak telefon ekranını bize çevirdi.

Ekranda tek bir isim vardı.

Kuzey Yılmaz.

Kalbim duracak gibi oldu.

— Kuzey'in ne ilgisi var?

Burak başını iki yana salladı.

— Bilmiyorum.

Telefonumu hemen çıkardım ve Kuzey'i aradım.

Telefon uzun süre çaldı.

Açmadı.

Tekrar aradım.

Yine cevap yok.

Aydeniz bana baktı.

— Belki telefonunu duymuyordur.

Başımı salladım.

— Kuzey telefonunu asla sessize bırakmaz.

Bir kez daha aradım.

Bu kez telefon açıldı.

Ama konuşan Kuzey değildi.

Karşıdan yabancı bir erkek sesi geldi.

— Alp Yılmaz?

Boğazım düğümlendi.

— Sen kimsin?

Adam birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra sakin bir sesle konuştu.

— Kardeşin bende.

Aydeniz'in eli ağzına gitti.

Burak öne doğru eğildi.

Ben ise direksiyonu öyle sıkıyordum ki parmaklarımın beyazladığını hissediyordum.

— Kuzey'e ne yaptın?

Adam güldü.

— Ona hiçbir şey yapmadım.

— Nerede?

— Bunu öğrenmek istiyorsan...

Kısa bir sessizlik oldu.

— Tek başına gel.

— Nereye?

— Eski tren istasyonuna.

— Saat kaçta?

— Yirmi dakika sonra.

Telefon kapandı.

Bir süre hiçbirimiz konuşamadık.

Sonra Aydeniz bana döndü.

— Tek başına gitmeyeceksin.

— Gitmem gerekiyor.

— Hayır.

— Aydeniz...

Gözleri dolmuştu.

— Seni de kaybetmek istemiyorum.

Bu cümle beni susturdu.

Burak öne eğildi.

— Tek başına gitmek intihar olur.

Ona baktım.

— O zaman ne yapacağız?

Burak'ın yüzünde kararlı bir ifade vardı.

— Bir plan yapacağız.

Aydeniz başını salladı.

— Ama önce Kuzey'i bulacağız.

Ben telefonu tekrar elime aldım.

Ekranda yeni bir mesaj vardı.

Mesajda sadece bir fotoğraf bulunuyordu.

Fotoğrafı açtım.

Kuzey bir sandalyede oturuyordu.

Yüzünde korku yoktu.

Aksine kameraya doğrudan bakıyordu.

Ve fotoğrafın altında tek bir cümle yazıyordu:

“Kardeşin senden daha fazla şey biliyor, Alp.”

O an içimde tek bir düşünce vardı.

Kuzey neden bu kadar sakindi?

Ve daha önemlisi...

Kuzey benden ne saklıyordu?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.