Gölgesindeki Yıldız 2

Vaveyla Yazarı: Zerya Ögüt

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Gölgesindeki Yıldız 2

Boğazım aniden düğümlendi. Göğsüme oturan o devasa ağırlık yüzünden tek bir kelime bile edemedim, nefesim tıkandı. Gözlerim hızla dolarken, zihnimin karanlık köşelerinden sökün eden anılar birer birer gözlerimin önünden geçmeye başladı. Dizlerimin bağı çözülmüştü, ayakta durmakta zorlanıyordum ama ne pahasına olursa olsun dik durmalıydım. Beni bu denli sarsan, içimdeki o eski yangını yeniden alevlendiren kişiler, tam karşımda, kapının ardında duran dedem ve nenemden başkası değildi.

— Gökçe kızım...

Nenemin titreyen sesini duymamla birlikte elimi havaya kaldırıp onu susturdum. Sesimin tonundaki acıyı ve nefreti gizleme gereği duymadan sordum:

— Hangi yüzle gelebiliyorsunuz buraya? Bir torununuz olduğu yeni mi aklınıza geldi?

Dedem öne doğru bir adım atmaya yeltendi, bakışları suçlulukla gölgelenmişti.

— Gökçe kızım, çok pişmanlık duyuyoruz... Bizi affet lütfen.

Kendimi daha fazla sıkmamın, o katı duruşu korumaya çalışmamın bir faydası yoktu artık. Gözlerimden yaşlar istemsizce, sicim gibi akıyordu. İçimdeki zehri kusmak istercesine arkama, mutfak kapısına doğru seslendim:

— Pişmanmış... Duydun mu Yıldız? "Affet" diyorlar bir de!

Tekrar onlara döndüm, öfkem çaresizliğimi bastırıyordu:

— Gidin buradan, yüzünüzü bile görmek istemiyorum! Bugüne kadar neredeydiniz siz? Benim annemle babam öldü! Bu ıssız, koca şehirde yapayalnız kaldım ben. Gidecek, başımı sokacak, sığınacak kimsem yoktu; şu kapıdaki kızdan başka tek bir can yoktu yanımda! En azından cenazeye gelseydiniz... Yanımda durup "Biz buradayız" deseydiniz! Ama siz gelmediniz, arkama dönüp bakmamayı seçtiniz. Hiç mi sormadınız kendinize, "Bu kız tek başına o şehirde ne yapar, ne yer, ne içer, başına bir iş gelir mi" diye? Hiç mi endişe etmediniz? Hayır, etmediniz! Ya ben daha çocuktum, çocuk! Dünyanın ortasında tek başıma ne yapacağımı bilemez hâldeydim. Şimdi karşıma geçmiş "Affet" diyorsunuz. Affetmiyorum!

— Gökçe kızım, dinle bir...

— Bana kızım deme! Ben sizin kızınız falan değilim! Şimdi derhal gidin evimden!

Dedem çaresizce ellerini uzattı.

— Gökçe, yapma... En azından bir konuşalım, müsaade et.

O sırada Yıldız’ın ürkek adımlarla yanıma geldiğini hissettim. Elini sırtıma koydu, parmaklarının sıcaklığıyla bana "Ben buradayım, yalnız değilsin" diyordu. Onun varlığından güç alarak son kez tısladım:

— Size evimden gidin diyorum! Eğer gitmezseniz hemen şimdi polis çağıracağım!

Bana acı dolu, üzgün gözlerle bakıyorlardı ama içimde onlara dair en ufak bir inanç kırıntısı kalmamıştı. İnanmak da istemiyordum. Attıkları her adım, döktükleri her dil yalandan ibaretti; bunu görmeyecek kadar kör değildim. Yıldız’ı hafifçe kenara çekip kapıyı büyük bir hızla yüzlerine kapattım. Kilidi arkalarından çevirirken dizlerimin bağı tamamen çözülmüştü. Daha fazla konuşacak, o yüzleri görecek, bu yükü kaldıracak gücüm kalmamıştı.

— Gökçe, aç kapıyı konuşalım lütfen!

Dışarıdan gelen sese avazım çıktığı kadar bağırdım:

— Gidin buradan!

Sırtımı kapının soğuk ahşabına yaslayıp yere doğru çöktüm, hıçkırıklarım odada yankılanıyordu. Aklım, mantığım durmuştu. Bugüne kadar neredeydiler, şimdi neden gelmişlerdi? Ben bu kimsesizliğe, bu sessiz sığınağa tam alışmışken neden huzurumu bozuyorlardı? İçimdeki o derin üzüntü, yerini yakıcı bir sinire bırakmaya başlamıştı. Masanın üzerinde duran boş su bardağını ani bir hırsla kavrayıp kapıya fırlattım. Cam parçaları büyük bir gürültüyle etrafa saçılırken bağırdım:

— Neden şimdi, neden?!

Kendimi tamamen parkenin soğukluğuna bıraktım. Ruhum bedenime ağır geliyordu.

— Neden şimdi Yıldız? Neden?

Yıldız hemen yanıma diz çöktü, ellerimi sıkıca tuttu.

— Kendine gel Gökçe, toparlanman lazım. Hadi kalk, odana geçelim, konuşalım biraz.

Başımı iki yana salladım. Konuşmak, kelimeleri israf etmek istemiyordum. Tek istediğim tek başıma kalıp saatlerce, içimdeki acı tükenene kadar ağlamaktı.

— Hadi kalk o zaman, yatağına uzan, dinlen biraz.

Sadece kafamı sallamakla yetindim. Yıldız koluma girerek doğrulmama yardım etti. Adımlarım beni taşımakta nazlansa da yavaş yavaş odama gittim ve kendimi yatağın güvenli kollarına bıraktım. Yıldız üzerimi örterken saçlarımı okşadı.

— Gökçe, daha fazla hiçbir şey düşünme güzelim. Sadece uyu, dinlen.

Yine sadece başımı sallayabildim. Yıldız eğilip şakağımdan öptü ve odanın kapısını aralık bırakarak sessizce çıktı. Gözlerimden süzülen yaşlar yastığı ıslatırken kaç dakika, kaç saat ağladığımı bilmeden, nihayet zihnimin durulduğu o derin uykuya teslim oldum

🌼

Gözlerimi yavaşça araladığımda odanın içine ikindi güneşinin solgun rengi vuruyordu. Yataktan doğrulurken kendime dair kesin bir söz verdim; artık onları düşünmeyecek, bitmiş bir geçmişin hayaletleri için kendimi daha fazla üzmeyecektim. Duvara asılı saate baktığımda altıya geldiğini gördüm. Ağır adımlarla banyoya doğru yürüdüm. Aynadaki yansımam tam bir enkazı andırıyordu; saçlarım darmadağın olmuş, gözlerimin altı mosmor halkalarla kaplanmıştı. Yine de uyumuş olmak zihnimi bir nebze olsun rahatlatmıştı.

Yüzüme çarptığım soğuk suyla kendime gelerek abdestimi aldım. Dağılan saçlarımı sıkıca arkada toplayıp odama geçtim ve çekmeceden seccademi çıkardım. Yoğunluktan kaçırdığım ikindi namazımı kılmak için niyet ettim. Selam verip namazımı bitirdikten sonra ellerimi göğe açtım: "Allah'ım, sen bana güç ver, kuvvet ver, dayanma gücü ver..." diyerek içtenlikle dua ettim. Amin diyerek ellerimi yüzüme sürdüm, seccademi katlayıp salona geçtim.

Yıldız koltuğa uzanmış, dalgın gözlerle televizyon izliyordu. Beni görür görmez hızla yerinden kalktı ve kollarını boynuma doladı.

— İyi misin canım? Toparlanabildin mi biraz?

— İyiyim, dedim sesimi dik tutmaya çalışarak. Uyumak iyi geldi, zihnim toparlandı biraz.

— İyi olmana çok sevindim.

Mutfaktan gelen kokuları soluyarak ona baktım.

— Sen bir şey yedin mi?

Yıldız hafifçe gülümsedi.

— Bu durumdayken bile beni düşünüyorsun ya...

— Tabii ki seni düşüneceğim Yıldız, senden başka kimi düşüneyim bu hayatta?

Sözlerim üzerine bana daha sıkı sarıldı, ben de ona tutundum.

— Atıştırdım biraz ama hadi gel sofrayı kuralım, birlikte güzelce yemek yiyelim. Açsın zaten, sabahtan beri bir şey yemedin.

Başımı onaylar anlamda sallayıp birlikte mutfağa geçtik. Yıldız tezgâhın üzerinde salatayı tuzlarken, ben de tencerelerin kapağını açıp ısınmaları için ocağın altını yaktım. Yemeklerin cızırtısı mutfağı doldururken dolaptan tabakları, bardakları ve kaşıkları çıkarıp masaya özenle yerleştirdim. Isınan yemeği tabaklara paylaştırıp karşılıklı oturduk. Aslında içimde yemeğe dair en ufak bir istek yoktu fakat Yıldız’ın endişeli bakışlarını bildiğim için tabağımdakileri çatalımla karıştırmaya başladım.

Yıldız çatalını masaya vurur gibi yaptı, kaşlarını hafifçe çatarak beni süzdü:

— Yemeğini çatallayıp durma Gökçe, ye hadi. Sabahtan beri doğru dürüst tek bir lokma girmedi ağzına. Bir deri bir kemik kaldın zaten, böyle devam edersen hastalanacaksın. O yüzden o tabaktakiler bitecek, itiraz istemiyorum.

— Tamam, tamam... dedim teslim olur gibi.

Bu hayatta, ne olursa olsun beni canından çok düşünen birinin varlığı içimi tarif edilemez bir mutlulukla doldurmuştu. Lokmamı yutkunup gözlerinin içine baktım:

— İyi ki varsın Yıldız. Sen olmasan ben ne yapardım, nasıl ayakta kalırdım inan bilmiyorum.

— Senden benden başka kimimiz var ki şu dünyada? Biz bir aileyiz. Tabii kocamı ve doğacak kızımı da unutmayalım, onları aile planlamasının dışında bırakmayalım sakın, diyerek neşeyle güldü.

Yıldız’ın da bu hayatta benden başka kimsesi yoktu. Henüz kundakta bir bebekken annesini ve babasını kaybetmiş, yetimhane koridorlarında büyümüştü. Biz onunla ortaokul sıralarında tanışmıştık; o gün başlayan arkadaşlığımız yıllar içinde çelikten bir kardeşliğe dönüşmüştü. Ortaokulu, liseyi hep aynı sıralarda, omuz omuza okumuştuk. Üniversitede yollarımız farklı okullara düşse de aynı şehirde kalmayı başarmıştık. Ben adaletin peşinden gitmeyi seçip hukuku kazanırken, o çocukların masum dünyasına sığınmak isteyip çocuk gelişimini seçmişti. Okullar bitince Yıldız idealist bir öğretmen oldu, ben de hakkını arayanların sesi olan bir avukat... Yıldız bekarlık günlerimizde hep gelip bizde kalırdı. Annemle babam onu o kadar çok severlerdi ki, hiçbir zaman beni ondan, onu benden ayırmadılar; evimizin ikinci kızı bilip bağırlarına bastılar.

Geçmişin tatlı anılarıyla harmanlanan güzel bir sohbet eşliğinde yemeğimizi bitirdik. Ben kirli tabakları makineye yerleştirirken, Yıldız da ocağa taze bir çay koydu. Mutfaktaki işlerimizi bitirdikten sonra, akşam üstü pastaneden aldığım o tatlıları ve tavşan kanı çaylarımızı alıp salona geçtik. Televizyonun karşısında hem tatlılarımızı yedik hem de vaktin girmesiyle birlikte sırayla akşam namazlarımızı eda ettik.

Namaz seccadelerini kaldırırken Yıldız bana döndü:

— Gökçe, dışarı çıkalım mı biraz? Şöyle mahallede yürürüz, hava almak ikimize de iyi gelir.

— Olur canım, çıkalım, dedim.

Üzerime hafif bir hırka alıp kendimizi dışarı attık. Eylül ayının serin rüzgarı yüzüme çarptıkça içimdeki o kasvetli havanın dağıldığını hissettim. Sokak lambalarının altında, sessiz adımlarla yürümek gerçekten de ruhuma iyi gelmişti. Yıldız sessizliği bozarak sordu:

— E anlat bakalım, bugün iş yerinde neler yaptın?

— Klasik büro işleri işte... Bir toplantım vardı, birkaç acil evrak imzaladım. Çok yoğun, yorucu bir işim yoktu aslında.

Konuşurken Yıldız’ın adımlarının yavaşladığını, gözlerini yolun kenarındaki bir noktaya sabitlediğini fark ettim. Bakışlarını takip ettiğimde, köşebaşında dumanı tüten mısır arabasını ve mısır satan abiyi gördüm. Yıldız çocuksu bir hevesle bana döndü:

— Gökçe, mısır alalım mı biraz? Canım fena halde çekti.

— Alalım tabii, yeğenim ister de almaz mıyız? Neyli istersin peki?

Gözleri anında ışıldadı, dudakları yukarı kıvrıldı:

— Sadece ketçaplı olsun.

— Hemen alıp geliyorum, diyerek mısır arabasına doğru adımladım.

— Kolay gelsin abi, iki tane bardakta mısır alabilir miyim? İkisi de sadece ketçaplı olsun lütfen.

— Tabii ki hanım efendi , hemen hazırlıyorum, dedi abi aşina bir sesle. Kısa sürede mısırları hazırlayıp uzattı.

— Buyurun, afiyet olsun.

— Teşekkür ederim, kolay gelsin.

Mısırların parasını ödeyip Yıldız’ın oturduğu tahta banka doğru yürüdüm. Bardaklardan birini ona uzattım:

— Al bakalım... Yeğenimin canı bir şey çekecek teyzesi almaz mı

— Teşekkür ederiz teyzesi, diyerek mısırı iştahla kaşıklamaya başladı.

Onun bu mutlu halini izlerken içimde durduramadığım bir heyecan dalgası büyüdü. Elimi hafifçe karnının üzerine koydum.

— Yıldız, içim içime sığmıyor inan ki. Bir an önce doğsa da kollarıma alıp sevsem, koklasam onu...

— Az kaldı, dedi Yıldız gülümseyerek. Sadece üç ayımız kaldı.

— Yıldız, ne oldu? Şimdi Yüzün düştü

- Gökçe, sence ben güzel bir anne olabilecek miyim? Yetebilecek miyim? Cem de operasyonlara gidiyor, bazen aylarca gelmiyor. Ne biliyim işte...

Gözleri dolmuştu. Yanına yaklaştım, mısırları kenara bıraktım, iki elini tuttum.

— Beni unuttun galiba, kızacağım bak! Ben varım, ben her zaman yanında olacağım, yardım edeceğim. Hem sen çok güzel bir anne olacaksın, bundan kuşkum yok.

— İyi ki yanımdasın, seni çok seviyorum.

— Sen de iyi ki yanımdasın, ben de seni çok seviyorum.

Sarıldık birbirimize. Mısırı tekrardan Yıldız'a uzattım, aldı, yedik.

- Ben biraz yoruldum Gökçe, eve gidelim mi?

- Tamam, hadi kalkalım.

Eve varıncaya kadar sohbete devam ettik. Eve geçince yatsı namazını kılıp odalarımıza çekildik. Yıldız bizde kalacak ve rahat etsin diye ona bir oda hazırlamıştım, çok mutlu olmuştu. Evlense bile onun her zaman yanımda yeri vardı.
Odama geçtim, pijamamı giydim, yatağıma uzandım. Bugün biraz yorucu geçmiş olabilir ama umuyorum ki yarın güzel geçer umuduyla . Kendimi uykuya teslim ettim.

Sabah namazı için kurduğum alarm çalmaya başladı. Gözlerimi açıp yataktan ayaklarımı sarkıttım, alarmı kapattım. Ayağa kalkıp banyoya gittim; ihtiyaçlarımı karşılayıp son olarak abdestimi aldım. Banyodan çıkıp sabah namazı için Yıldız'ı uyandırmak üzere odasına gittim. Kapıyı açıp baktığımda Yıldız yatakta oturur vaziyetteydi. Yanına gittim:

- Yıldız, neden uyanıksın? Bir şey mi oldu?

Dudaklarını büzüp:

- Hafif sancım var, uyutmadı gene.

- Namaz kılayım, geliyim güzel bir masaj yaparım, rahatlarsın.

- Tamam canım, ben de kalkayım, namazımı kılayım sen gelene kadar.

- Ani hareket yapmamaya çalış, sancın çoğalmasın; istersen ben sana yardım edeyim.

- Hayır, sen git, ben yavaş yavaş hallederim.

- Tamam canım.

Namazımı kılmak için odama gittim. Seccadeyi serip namazımı kıldım, seccadeyi katlayıp yerine bıraktım ve Yıldız'ın odasına gittim. Yıldız namaz kılıyordu, bitirmesini bekledim. Bitirince kalkmasına yardım ettim, yatağa oturmasını sağladım.

- İyice karnım şişmeye başladı, kalkamıyorum ben artık.

- Bu normal bir şey, daha da büyüyecek. Biz hep sana yardım edeceğiz.

- Sil artık gözyaşlarını, bu aralar daha sulu göz olmaya başladın. Hadi arkanı dön, masaja başlayayım.

Arkasını döndü:

- İyi ki varsın Gökçe, sen olmasan ne yapardım buralarda?

Gözyaşlarımı ben de sildim:

- Tamam, artık sulu göz istemiyorum, sadece rahatla.

Mesajımı yaptım, vücudu yavaş yavaş rahatladı. Yatağa yatırıp üstünü örttüm, odama gittim. Annem ve babam için Kur'an-ı Kerim'i açıp Yasin'i okudum, ardından yatağa geçip uyudum.

🌼

Sabah gözlerimi açtığımda saat altı buçuktu. Yataktan kalkıp banyoya giderek ihtiyaçlarımı karşıladım, ardından mutfağa geçtim. Çay için suyu ocağa koyduktan sonra, kahvaltı için Yıldız'ı uyandırmak üzere odasına gittim. Odasına varınca kapıyı araladım; yıldıza baktığımda telefonla konuşuyordu.

-Yıldız, kahvaltıyı hazırlıyorum. Sen de in, birlikte yapalım.

-Tamam canım, birazdan geliyorum.

-Cem mi?

-Evet, o, selam söylüyor.

-Aleykümselam, sen de selam söyle.

-Hayatım, Gökçe'nin de selamı var.

Odadan çıktımSuya bakmak için mutfağa geri döndüm. Kaynayan suyla çayı demledim ve kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Kısa süre sonra ayak sesleri gelmeye başladı. Başımı kaldırınca Yıldız'ı sırıtarak bana bakarken gördüm:

-Gökçe, sen çok güzel omlet yapıyorsun, yapsan da yesek.

-Ben de tamam, yapıyorum.

-Bir tanesin!

-Cem nasıl, belli mi ne zaman geleceği?

-İyi ama daha belli değil.

Omlet için malzemeleri çıkarıp yapmaya başladım.

-Yüzün gülüyor, çok iyi gelmiş konuşmanız.

-Hem de nasıl! Gittiğinde çok özlüyorum, ne yapayım? Konuşunca bana iyi geliyor.

-Bahsi geçerken gözlerin parlıyor.

-Ne yapayım, çok seviyorum onu!

-O da seni çok seviyor, yanındayken gözleri parlıyor.

-E, sende yok değil mi birileri?

- Almayayım, şu an işimle mutluyum.

-Unutmuşum, sen zaten işinle mutlusun.

-Ben duydum, ben gidiyorum!

-Kaç zaten, sonra konuşacağız, kaçamazsın!

-Tamam.

Odama gidip üstümü değiştirdim, daha resmi kıyafetler giydim. Aynanın karşısına geçip hafif bir makyaj yaptım, şalımı taktım; çantamı ve telefonumu alıp mutfağa geçtim.

-Ben çıkıyorum.

-Tamam, dikkat et kendine.

-Sen de dikkat et, bir şey olursa ararsın. Duruşmam var bugün ama yine telefonumu sessize almayacağım senin için, bay.

-Tamam, bay bay.

Evden çıkıp arabama bindim ve büroya doğru sürdüm. Telefonumu çıkarıp Deniz Hanım'ı aradım, birkaç çalıştan sonra açtı:

-Günaydın Gökçe Hanım.

-Günaydın. Hazırsanız bir saate adliyede buluşalım.

-Hazırım ben de, bir şeyler atıştırıp çıkarım.

-Tamam, afiyet olsun, haberleşiriz.

-Tamam, haberleşelim.

Telefonu kapatıp hukuk bürosuna vardım. Arabamı park edip içeri geçtim.

-Günaydın herkese!

Herkes günaydın demişti. Onlarda oturmuş kahve içiyorlardı

-Aylin, Ceylin Hanım odasında mı?

-Evet, odasında.

-Tamam canım, teşekkürler.

-Bugün duruşman yokmuydu, niye geldin ki? Bir sıkıntımı çıktı.

- hayır birkaç evrak almam lazım, alıp çıkacağım zaten .

-Tamam canım.

Odama geçip dosyalara göz geçirdim ve odadan çıktım. Tam o sırada Ceylin Hanım odasından çıkıyordu, ona seslendim. Bana baktı:

-Geçen bana söylediğiniz dava için bir şey bulabildiniz mi?

-Hayır, bir gelişme yok.

-Anladım. Olursa bana haber verir misiniz Ceylin Hanım?

-Tabii ki, duruşmaya mı?

-Evet, Deniz Hanım'ın davası var

- bugünmüydü İyi şanslar.

- evet bugündü , siz de biliyorsunuz ki benim şansa ihtiyacım yok.

- O zaman tebessüm ederek, kolay gelsin.

- Teşekkür ederim Ceylin Hanım.

🌼 Beğenmeyi satır arası yorum yapmayı unutmayın