Gölgesindeki Yıldız 1

Vaveyla Yazarı: Zerya Ögüt

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Gölgesindeki Yıldız 1

Bismillahirrahmanirrahim

🌺Merhaba herkese çok heyecanlıyım bu benim ilk kitabım yeni yazmaya başladım umarım beğenirsiniz beğenip yorum yaparsanız çok mutlu olacağı🌺

Gökçe
O en nefret ettiğim ses, odanın çıplak duvarlarına çarpa çarpa yankılanıyordu. Alarmın o acımasız ritmi... Kalkmak zorundaydım. Hayatın önüme koyduğu o kaçınılmaz mecburiyetlerden biriydi işte. Ama uyanmayı, dünyaya dönmeyi hiç istemiyordum. Göz kapaklarımın üzerinde tonlarca yük vardı sanki; onları aralayacak gücü içimde bulamıyordum.

Tam o sırada kapının ince gıcırtısı işitildi. Ardından başucumda, sabahın soluk ışığını kesen bir gölge belirdi. Gözlerimi güçlükle araladığımda karşılaştığım yüz, her zamanki gibi Yıldız’dı.

— Gökçe, uyan artık, sabah oldu.

— Beş dakika daha... diye mırıldandım, yüzümü yastığa daha da gömerek.

— Gökçe, lütfen kalk artık, çok acıktım. Kahvaltı hazır, seni bekliyorum.

Yıldız’ın o çaresiz, masum ses tonuna direnmek imkansızdı. Derin bir iç çekerek yataktan doğruldum.

— Uyandım, uyandım... Sen in, ben üzerimi değiştirip geliyorum.

Yataktan çıkıp banyoya geçtim. Aynadaki yansımamla yüzleşmek, her sabah bir parça daha zor geliyordu. Rutin işlerimi bitirip odama döndüm. Dolabı açıp kendime şık bir etek ve ceket çıkarıp giydim. Tekrar aynanın karşısına geçtiğimde, uykusuzluğun ve çalışmanın yorgunluğun izleri kabak gibi ortadaydı; gözlerimin altı mor halkalarla gölgelenmişti. Solgunluğumu biraz olsun gizleyebilmek için hafif bir makyaj yaptım. Son olarak şalımı da özenle bağlayınca artık hazırdım.

Adım Gökçe Yirmi beş yaşındayım. Annemle babamı bir trafik kazasında kaybettiğimde henüz on sekiz yaşındaydım. Hayata karşı tamamen savunmasız, yapayalnız bir çocuk... Tek çocuk olmak, sığınacak bir kardeş limanından da mahrum olmak demekti. Onların ani gidişi dünyamı başıma yıkmıştı; ne yapacağımı, nereye tutunacağımı bilemez hâldeydim. O zifiri karanlık günlerde yanımda duran, elimi bırakmayan tek kişi Yıldız oldu. Canım o gün çok yanmıştı. Aradan yıllar geçti ama o acı içimde hâlâ ilk günkü gibi taze. Hiçbir zaman geçmiyormuş, sadece alışıyormuş insan. Alışmak zorundaydım çünkü tektim artık. Ne başımı yaslayabileceğim bir annem vardı ne de arkamda dağ gibi duracak bir babam... O günlerde tek dayanağım, tek sığınağım Allah oldu. O’na sarıldım, ruhumun muhtaç olduğu o dingin huzuru yalnızca O’nda buldum.

Kazadan sonraki o ilk bir yıl kendimi hiç toparlayamadım. Annemin ve babamın yokluğu, hayatımın tam ortasında tarif edilemez, dipsiz bir boşluk açmıştı. Bazen duvarlar üstüme üstüme geliyor, nefesim kesiliyordu; sanki ciğerlerime hava gitmiyordu. Avazım çıktığı kadar çığlık atmak istiyordum ama sesimi benden başka kimse duymuyordu. O koca yıl evden neredeyse hiç çıkmadım. Günlerim ya kendi odamda boşluğa bakarak ya da annemle babamın odasında, fotoğraflarını gözyaşlarıyla severek geçti.

Zaten büyük bir yalnızlığın içine doğmuştum ben. Annemle babam zamanında kaçarak evlenmişlerdi. Bu kaçırma yüzünden ne baba tarafı ne de anne tarafı onlarla bir daha asla konuşmamış, bizi aileden saymamıştı. İşte bu yüzden, onlar öldüğünde arkamızda bizi sarıp sarmalayacak tek bir akraba bile yoktu.

O kimsesizlikte yanımda sadece Yıldız kaldı. Benimle bir bebek gibi ilgilendi, üşenmeden gelip yemeğimi yaptı. Sırf kafam dağılsın, hayata döneyim diye bana sürekli birlikte yemek yapmayı teklif ediyordu. Beni ayakta tutmaya çalışan bu candan dostu kıramıyor, isteksizce de olsa ona yardım ediyordum. Fakat zamanla fark ettim ki bu mutfak mesaisi gerçekten işe yarıyordu; ocaktan yükselen kokular kafamı bir nebze olsun rahatlatıyordu. O sancılı süreçte yemek ve tatlı yapmayı iyice öğrendim. Ne zaman içim daralsa, kendimi mutfağa atıyor, acımı unutup bir şeyler pişirmeye vuruyordum. İlk yılım tamamen böyle, acıyı bastırmaya çalışarak geçti.

Tam bir yıl sonra, onlara verdiğim o kutsal sözü tutmak için Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydımı yaptırdım. Anneme ve babama okuyacağıma, başaracağıma dair söz vermiştim ve ne pahasına olursa olsun bu sözü tutacaktım. Üniversite hayatım düşündüğümden de güzel geçiyordu; bir yandan derslere yetişiyor, diğer yandan çalışıyordum. Bu yoğun tempoda Yıldız’ın benimle aynı eve taşınması hayatımın dönüm noktası oldu. Onun varlığı bana o kadar iyi gelmişti ki, artık o eski, yırtıcı yalnızlığı hissetmiyordum.

Derken, zaman hızla aktı ve Yıldız hayatının aşkını bulup evlendi. Düğününde o kadar çok eğlenmiş, o kadar içten gülmüştüm ki... Annemle babamın ölümünün üzerinden dört yıl geçmişti ve ben o dört koca yıl boyunca ilk kez Yıldız’ın düğününde acımı unutup böylesine gülebilmiştim. Evlendikten sonra da beni hiçbir zaman yalnız bırakmadı. Sürekli beni yemeğe davet ediyor, ben de sık sık onlara gidip yatıya kalıyordum. Biz, hayatın koptuğu yerden birbirine tutunmuş iki candık

— Gökçe, nerede kaldın?

Yıldız’ın mutfaktan yükselen sesiyle adımlarımı hızlandırdım. Mutfak kapısından içeri süzülürken kendimi savunur gibi tabağın kenarından bir dilim salatalık kapıp ağzıma attım.

— Geliyorum Yıldız, geldim işte.

Masaya, onun tam karşısına yerleşirken gözlerim karnındaki o hafif kavisin üzerinde gezindi. İçimde beliren o tanıdık şefkatle sordum:

— Nasılsın canım? Yeğenim nasıl? Gece nasıl geçti?

Yıldız, yüzünde tatlı bir yorgunlukla gülümsedi.

— Şu an iyiyim ama gece biraz sancım vardı. Evde biraz yürüdüm, hareket yaptım; ancak öyle rahatlayabildim.

Duyduklarımla içim cız etti. Elimdeki çatalı masaya bırakıp ona doğru eğildim.

— Keşke bana da haber verseydin, yanında olurdum.

— Aslında odana kadar geldim gece... Ama o kadar güzel uyuyordun ki kıyamamadım. Ben de başımın çaresine baktım işte.

— Olur mu öyle şey hiç? sitemim sesimin tonuna yansımıştı. Sen de içindeki o ufaklık da benim için çok kıymetlisiniz. Benim hayattaki tek mutluluğum sizsiniz... Keşke uyandırsaydın. Bir dahakine sakın çekinme, beni mutlaka uyandır. Gece yarısı tek başına kalmanı istemiyorum.

Yıldız, sözlerimin arkasındaki endişeyi hissederek başını salladı.

— Tamam, söz. Bir dahakine uyandırırım.

İçim biraz olsun rahatlayınca kahvaltımı yapmaya koyuldum. Lokmalar boğazımdan geçerken zihnimi meşgul eden o diğer soruyu sessizliğe bıraktım:

— Yıldız, Cem ne zaman geliyor?

Yıldız’ın bakışlarındaki ışık bir anlığına söner gibi oldu. Önündeki çay bardağına bakarak iç çekti.

— Dün gece Cem ile konuştum, o da tam bir şey bilmiyormuş. Görev belki bir hafta sürer, belki de aylarca...

Cem askerdi. Daha doğrusu teğmendi ve bir haftadır nerede olduğunu bile tam bilmediğimiz tehlikeli bir görevdeydi. Yıldız’ın hamileliği ilerledikçe endişesi de katlanıyordu; bu yüzden onu bu koca evde asla yalnız bırakamazdım. Eşi dönene kadar benimle kalacaktı. Arkadaşımın yüzündeki o dalgın ve hüzünlü ifadeyi silmek, onun neşesini yerine getirmek istiyordum. Hemen konuyu değiştirecek bir neşeyle atıldım:

— E, söyle bakalım... Akşam işten gelirken yeğenime ne almamı istersiniz?

Yıldız’ın gözleri aniden parladı, dudaklarında çocuksu bir gülümseme belirdi.

— Bol fıstıklı baklava! Yanında dondurmaya da hayır demem hani.

— Söz, gelirken getiririm, dedim gülerek. Sandalyeden doğrulup saatime baktığımda zamanın nasıl aktığını fark ettim.

— Çok geç kaldım, ben çıkıyorum. Kendini hiç yorma, evdeki işlere sakın elini süreyim deme! Bir de ellerine sağlık, her şey çok güzeldi.

Yıldız arkamdan sevgiyle gülümsedi.

— Afiyet olsun canım benim. Tamam, hiçbir şeye dokunmam, sen de kendine dikkat et.

Antreye geçip çantamı omzuma taktım. Kapıdan çıkmadan önce çekmeceden o çok sevdiğim papatya kokulu parfümümü alıp üzerime sıktım. Kokunun havaya dağılan hafifliğiyle birlikte telefonumu da kavrayıp kendimi dışarı attım. Asansörün düğmesine basarken zihnim çoktan iş yerindeki dosyalara kaymıştı bile. Binadan çıkıp arabama doğru ilerledim, direksiyonun başına geçip motoru çalıştırdım ve Ankara trafiğine karıştım.

Üniversiteyi bitirdikten sonra büyük bir heyecanla bu hukuk bürosunda çalışmaya başlamıştım. Elbette her genç avukat gibi benim de en büyük hayalim günün birinde kendi ismimi taşıyan o pirinç levhayı kapıma asmaktı. Ancak hayallerimin ayaklarının yere basması gerekiyordu. Önce iyice tecrübe kazanmalı, adliye koridorlarında pişmeli ve kendimi geliştirmeliydim. Kendimi tamamen hazır hissettiğim o doğru an geldiğinde büromu açacaktım ama şimdi öğrenme zamanıydı.

Şu an çalıştığım yer, şehrin en prestijli adreslerinden biri olan Cevher Hukuk Bürosu’ydu. Buraya gelişimi hatırladım; bir öğle vakti telefonum çalmış, ekranda hiç tanımadığım yabancı bir numara belirmişti. Telefondaki ses bana oldukça cazip bir iş teklifi sunduğunda ilk başta içimde tarif edilmez bir tedirginlik uyanmıştı. Fakat sonrasında burayı en ince ayrıntısına kadar araştırmıştım. Son derece disiplinli, hataya yer bırakmayan ve gece gündüz demeden çalışan bir yer olduğunu öğrendiğimde, bu zorluğun beni büyüteceğini anlayıp teklifi kabul etmiştim.

Büronun başında Ceylin Çakır adında bir hanımefendi vardı. Ceylin Hanım, hukuk camiasında tuttuğunu koparan, girdiği hemen her davadan zaferle ayrılan dişli bir kadın olarak nam salmıştı. Yanında barındıracağı avukatlardan da tıpkı kendisi gibi kararlı, gözü kara ve azimli olmalarını beklerdi. İşte o avukatlardan biri de bendim. Mesleğe adım attığım günden beri aldığım her davayı kazanmak, bana güvenen insanların hakkını korumak için elimden gelenin fazlasını yapıyordum; bu inatçı yapım da bana kısa sürede başarıyı getirmişti.

Tam bunları düşünürken telefonumun melodisi arabanın içini doldurdu. Ekrana göz attığımda arayanın sekreterim Ece olduğunu gördüm. Direksiyondaki tuşa basarak aramayı açtım.

— Günaydın Gökçe Hanım.

— Günaydın Ece, seni dinliyorum.

— Deniz Hanım geldi, onu bekleme odasına aldım, sizi bekliyor. Ne zaman şirkette olursunuz?

— Yoldayım şu an Ece, sen onunla ilgilen. Beş dakikaya oradayım.

Arabayı hızlıca otoparka bırakıp binaya adımladım. Danışmadan geçip odama doğru yürürken koridordaki aşina yüzlerle selamlaştım.

— Günaydın Gökçe.

— Günaydın Alya.

— Günaydın.

— Günaydın.

Odamın önüne geldiğimde Ece beni her zamanki profesyonelliğiyle karşıladı.

— Hoş geldiniz Gökçe Hanım.

— Hoş bulduk Ece. Deniz Hanım’ı içeri alabilir misin zahmet olmazsa? Bize de iki sade kahve getir lütfen.

— Tamam Gökçe Hanım, hemen getiriyorum. Deniz Hanım’ı da çağırıyorum.

— Teşekkür ederim Ece.

Odamın kapısını açıp içeri girdim. Çantamı masanın üzerine bırakırken boğazımın kuruduğunu hissettim. Hemen çantamdan su şişemi çıkarıp birkaç yudum aldım, ardından şişeyi tekrar yerine koyup masamın arkasındaki deri sandalyeye yerleştim. Masanın üzerinde duran Deniz Hanım’ın dava dosyasını önüme çekip sayfaları hızla çevirdim, son kez can alıcı detayların üzerinden geçtim. O sırada kapı hafifçe tıklandı. İçeriye gerginliği yüzünden okunan Deniz Hanım ve elindeki kahve tepsisiyle Ece girdi.

Ayağa kalkıp misafirimi karşıladım.

— Hoş geldiniz Deniz Hanım.

— Hoş bulduk Gökçe Hanım, dedi sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak.

Ece kahveleri masaya, önümüze bıraktı.

— Teşekkür ederim Ece.

— Afiyet olsun. Var mı benden başka bir isteğiniz?

Aklımdaki planı netleştirmek adına Ece’ye döndüm:

— Volkan Bey ve avukatı Serdar Bey geldiğinde onları doğrudan büyük toplantı odasına al ve bana hemen haber ver.

— Tamam Gökçe Hanım, anlaşıldı.

Ece sessizce dışarı çıkıp arkasından kapıyı kapattığında odada sadece Deniz Hanım ve ben kalmıştık. Kahvemden bir yudum alıp dosyayı kapattım ve doğrudan onun gözlerinin içine baktım.

— Deniz Hanım, birazdan Volkan Bey burada olacak. Sizinle daha önce konuştuğumuz ve istediğiniz doğrultuda bir anlaşma metni hazırladım. Eğer şartlarımızı kabul ederse, evliliğinizi tek celsede bitireceğiz ve hakkınız olan her şeyi alarak bu kapıdan çıkacaksınız. Ama eğer uzlaşmaya yanaşmaz ve imza atmayı reddederse, bu işi doğrudan mahkeme salonuna taşıyacağız. Karşı tarafı köşeye sıkıştıracak bütün delilleri eksiksiz topladık. Ancak elimizi tamamen güçlendirmek adına mahkeme aşamasında bize şahitlik edebilecek, dediklerimizi doğrulayacak birine daha ihtiyacımız var.

— Aslında birini tanıyorum.

Deniz Hanım’ın bu cümlesiyle zihnimdeki düşünceler aniden dağıldı. Gözlerimi dosyadan ayırıp merakla yüzüne baktım.

— Çok güzel, kim?

— Yanımda çalışan biri. Volkan beni aldattığını öğrenmeden önce size sunduğum birçok delili onun sayesinde bulmuştum. O olabilir aslında.

Başımı onaylar anlamda salladım.

— Olur tabii ki ama benim tanık üstünden başka bir fikrim var...

Tam fikrimin detaylarını açacakken kapı tıklandı ve Ece içeri süzüldü.

— Volkan Bey ve avukatını toplantı odasına aldım Gökçe Hanım, sizi bekliyorlar.

— Tamam Ece, geliyoruz.

Ayağa kalkıp ceketimin önünü iliklerken konuğuma döndüm.

— Buyurun Deniz Hanım.

Toplantı odasına geçtiğimizde içerideki gergin hava adeta elle tutulur cinstendi. Karşı karşıya oturduk. Karşı tarafın gözlerindeki o kibirli ifadeyi süzdüm.

— Hoş geldiniz Volkan Bey, siz de hoş geldiniz Serdar Bey.

— Hoş bulduk Gökçe Hanım, dedi Serdar Bey mesafeli bir profesyonellikle.

— Buyurun, talebimiz...

Önümdeki kalın dosyayı masanın üzerinden onlara doğru uzattım. Volkan Bey metni okumaya başladığı an kaşları hızla çatıldı, yüzü gerildi. Avukatı Serdar Bey dosyayı eline alıp hızla göz gezdirerek söze girdi:

— Bunu kabul edemeyiz, bu çok fazla!

Sesimdeki netliği ve kararlılığı koruyarak doğrudan gözlerinin içine baktım.

— Kabul etmek zorundasınız.

Volkan Bey daha fazla dayanamayarak aniden sesini yükseltti, oturduğu sandalyede öne doğru atıldı:

— Kabul etmek zorunda falan değiliz! Deniz, sen ne yapmaya çalışıyorsun? Bunları sana vereceğimi nasıl düşünürsün, çok saçmalıyorsun!

Deniz Hanım, eşinin bu çıkışıyla dikleşti. Sesindeki kırgınlık yerini haklı bir öfkeye bırakmıştı.

— Saçmalayan biz değiliz Volkan, sensin! Sen aldattın beni. Mutlu bir hayatımız var sanıyordum, çocuklarımız... Sen gidip o mutluluğu başkasında aradın. Şimdi bunu imzala ve kabul et artık!

Volkan Bey’in yüzündeki o sert ifade bir anda çözüldü, ses tonu yalvaran bir hâl aldı:

— Özür dilerim Deniz... Affet beni, yapma bize bunu lütfen. Çocuklarımızı düşün, ayrıldığımız için çok üzülecekler.

— Sen beni aldatırken çocuklarımızı hiç aklına getirmeden, zerre kadar düşünmedin!

Tartışma iyice alevleniyordu ve profesyonel bir müdahalenin zamanı gelmişti. Araya girerek buz gibi bir ses tonuyla noktayı koydum:

— Beyler... Yani ya imzalarsınız ya da mahkemede görüşürüz, karar sizin.

Volkan Bey hırsla ayağa kalktı, parmağını masaya doğru sallayarak bağırdı:

— Hiçbir şey alamayacaksınız ve hiçbir şey yapamayacaksınız! Pişman olacaksın Deniz, seni affetmem için bana yalvaracaksın! Serdar, haydi çıkalım, yoksa daha fazla sinirime hakim olamayacağım.

Onlar öfkeyle kapıya yönelirken arkalarından sakin ama meydan okuyan bir sesle seslendim:

— Görüşeceğiz bakalım, alıyor muyum yoksa almıyor muymuşum!

Kapı sertçe kapandığında Deniz Hanım’ın omuzları çökmüştü. Yanına gidip elimi omzuna koydum.

— Deniz Hanım, siz hiç endişelenmeyin, bu davayı kazanacağız.

Gözlerindeki nemi silip bana güvendiğini belli eden bir bakış fırlattı.

— Biliyorum, bunda hiç kuşkum yok.

— O zaman konuştuğumuz gibi, Deniz Hanım. Kendinizi yıpratmayın.

— Tamam Gökçe Hanım, o zaman ben artık kalkayım, iyi günler.

— İyi günler Deniz Hanım.

Odamıza döndüğümde masamın üzerindeki dahili telefonu elime alıp Ece’yi aradım.

— Ece, imzalanacak dosyaları getirir misin?

— Getiriyorum Gökçe Hanım.

İki dakika sonra Ece elinde klasörlerle içeri girdi. Önüme bıraktığı evrakları dikkatle inceleyip tek tek imzaladım. O sırada kapı tekrar tıklandı ve Alya içeriye başını uzattı.

— Gökçe, kızlarla kafeye gideceğiz, sen de gelsene.

Yüzümde mahcup bir tebessüm belirdi.

— Çok isterdim ama Yıldız bende kalıyor, o yüzden hemen eve gitmem lazım.

Alya’nın gözleri merakla parladı.

— Ya... Yıldız’ın, bebeğin durumu nasıl?

— Çok şükür iyi. Altı aylık oldu küçük Elif. Bir görmen lazım, öyle kıpır kıpır ki...

— Yıldız’a çok selam söyle, bir ara mutlaka uğrayacağım.

— Beklerim canım, başımla beraber.

— Görüşürüz o zaman.

— Görüşürüz Alya.

Alya çıktıktan sonra Ece’ye döndüm.

— Ece, başka bir şey var mı bugünlük?

— Gökhan Bey aradı beni, "Semineri ne zaman yapabilirsiniz?" diye sordu.

Zihnimde yarının yoğun adliye takvimini canlandırdım.

— Semineri çarşamba öğlene alalım Ece. Yarın yapamayız, yarın Deniz Hanım’ın duruşması var. Yarın sabahtan buraya gelip acil işlerimi halledeceğim, sonra bütün gün adliyede olacağım. Yarın sen de büroya gelmeyebilirsin ama telefonunu mutlaka açık bırak, belki acil bir şey olur ararım. Ben eve geçiyorum, bir sıkıntı olursa ulaşırsın zaten.

— Tamam Gökçe.

Çantamı masadan aldım, odadan çıktım. Asansörün düğmesine basarken içimi hafif bir yorgunluk kaplamıştı. Zemin kata inip otoparktaki arabama doğru yürüdüm, direksiyona geçtim. Eve gitmeden önce Yıldız’ın aşerdiği o tatlıları almak için pastaneye uğramam gerekiyordu. Yolumun üstünde olmadığı için ters yöne saptım. Pastanenin önüne arabayı yanaştırıp içeri girdim. İçerisi taze hamur ve şerbet kokuyordu.

— Hoş geldiniz hanımefendi.

— Hoş bulduk. Bana yarım kilo fıstıklı baklava, bir de çikolatalı dondurma hazırlayabilir miyim?

— Hemen hazırlıyorum.

Tezgâhtar arkasını döndüğünde telefonumu çıkarıp Yıldız’ı aradım.

— Yıldız, pastanedeyim, başka bir şey istiyor muydun canım?

— Gökçe, canım acayip kazandibi çekti, ondan da alır mısın?

— Tamam, onu da alıyorum. Hadi görüşürüz.

— Bay bay.

Telefonu kapatıp tezgâhtara seslendim:

— Affedersiniz, bakar mısınız? İki dilim de kazandibi alabilir miyim lütfen?

— Onu da hemen ekliyorum.

— Bekliyorum.

Birkaç dakika sonra paketleri önüme koydu.

— Buyurun siparişiniz.

— Teşekkür ederim, ne kadar tuttu?

— İki bin TL tuttu efendim.

Cüzdanımdan parayı çıkarıp uzattım.

— Buyurun.

— Afiyet olsun.

— Teşekkür ederim, iyi çalışmalar.

Tatlıları arabaya yerleştirdikten sonra sıra ekmek almaya gelmişti. Arabayı bu kez mahalle fırınının önünde durdurdum. İçeri adım atar atmaz yüzüme vuran o sıcacık, mis gibi ekmek kokusu, sabahtan beri doğru dürüst bir şey yemediğimi, ne kadar çok acıktığımı sert bir şekilde hatırlattı bana.

— Hoş geldiniz avukat hanım, diye seslendi tezgahın arkasındaki fırıncı amca sevecenlikle.

— Hoş bulduk amca. İki ekmek alabilir miyim?

— Avukat hanıma iki taze ekmek ver oğlum!

— Hemen usta!

Fırıncı amca bana doğru biraz eğilerek sesini alçalttı:

— Gökçe Hanım, bizim oğlan bugün sizin yanınıza uğrayacaktı ama...

— Bir sıkıntı yoktur inşallah amca?

— Bizim şu arsa işi vardı ya, onun için seni biraz rahatsız edecekti.

Yüzümde sıcak bir tebessümle başımı salladım.

— Ben bu aralar çok yoğunum amca Ama sana bu konuda hakkıyla yardım edecek çok iyi birini tanıyorum. Sen şimdi bana numaranı ver, ben o arkadaşımla bir konuşup sana en kısa sürede dönerim.

— Allah razı olsun hanım kızım.

— Senden de razı olsun amca.

Çırak ekmekleri uzattı.

— Buyurun siparişiniz.

— Teşekkür ederim, borcum ne kadar?

— Elli lira abla.

Parayı uzatıp ekmekleri aldım.

— Buyurun. Kolay gelsin amca, haberleşiriz.

— Tamam avukat hanım, hayırlı günler.

Arabaya binip eve doğru sürdüm. Apartmanın önüne park ettikten sonra poşetleri ve çantamı yüklenip binaya girdim. Üçüncü kata çıkıp dairenin kapısına varınca zile bastım ve Yıldız’ın kapıyı açmasını bekledim. Çok geçmeden kapı aralandı.

— Hoş geldin Gökçe.

— Hoş bulduk da... Yıldız, bu koku ne? Neden yemek yaptın, keşke hiç yormasaydın kendini.

— Evet, yaptım işte. Yorulmadım ki hem, senin en sevdiğin yemekleri hazırladım.

Ayakkabılarımı çıkarıp içeri adım atarken sitem etmeden duramadım:

— Olsun, keşke hiç kalkmasaydın. Ben gelince ikimiz birlikte hazırlardık.

Yıldız elimdeki poşetlere bakıp gözlerini devirdi.

— Yine çok konuştun avukat hanım. İstediklerimi getirdin mi sen onu söyle?

— Sağdaki poşetin içinde, dedim gülerek.

Yıldız poşeti açıp tatlıları gördüğü an gözleri çocuksu bir sevinçle ışıldadı. Sanki kırk yıldır tatlı yememiş gibi büyük bir heyecanla pakete uzandı.

— Hemen yemek istiyorum!

Elini hafifçe durdurdum.

— Hayır Yıldız, önce adamakıllı yemek yenecek, sonra tatlı.

— Ama Gökçe, lütfen!

— Hayır dedim, itiraz istemiyorum. Geçen günü hatırlamıyorsun galiba? Çok tatlı yediğin için hastanelik olmuştun, sabaha kadar acilde beklemiştik.

Dudaklarını çocuk gibi büzerek pes etti.

— Tamam, dedi huysuzca.

— Ben üzerimi değiştirip, bir abdest alıp namazımı kılıp geliyorum.

Odama geçtim. Üzerimdeki o resmi, sıkıcı iş takımını çıkarıp yerine evde daha rahat edebileceğim tiril tiril bir elbise giydim. Abdest almak için banyoya geçtim. Suyun serinliği yüzüme değdikten sonra odama dönüp dolaptan seccademi çıkardım ve yere serdim. Yoğunluktan öğle namazını kılmaya fırsatım olmamıştı. Bazı günler adliyede ya da büroda kılıyordum ama ne olursa olsun namazlarımı hiç kaçırmamaya özen gösterirdim. Huzurla tekbir getirip namaza durdum. Dualarımı bitirip selam verdikten sonra seccademi katladım ve Yıldız’ın sabırsızlandığını bildiğim için mutfağa doğru yürüdüm. Tam o sırada dış kapının zili sertçe çalmaya başladı.

— Ben bakarım! diye seslendim mutfağa doğru.

İçimde tuhaf bir his peydahlanmıştı. Bu saatte kim gelmiş olabilirdi ki? Meraklı ve temkinli adımlarla kapıya doğru yürüdüm. Kilidi çevirip kapıyı açtığımda, dışarıda bekleyen kişiyi görmemle birlikte adeta donakaldım

🌼 Beğeni atmayı ve ve satır arasında fikirlerinizi benim için çok önemli bekliyorum ve bu benim İk kitabım o yazım yanlışı olabilir ama düzenlenecek inşallah

🌼 Gökçe ve yıldız hakkının ne arkadaşlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?
🌼 Bölümün sonunda Gökçe kim gördü ?