3. bölüm · GÖLGELERİN ATEŞİ🔥
2. BÖLÜM
AYNI GÖZLER
Bir gerçek insanı bu kadar üzebilir miydi? Bence üzmemeliydi.
Bir düşünce insanın canını yakabilir miydi? Bence yakmamalıydı.
Bir acı, insanı değiştirebilir miydi? Keşke değiştirmeseydi.
Yıllar önce bana “Masum biri değişir mi?” diye sorsalardı, hiç düşünmeden “Hayır.” derdim.
Peki şimdi?Şimdi çok şey değişti.
Annemin kaybolmasının ardından kaç kişiyi öldürdüğümü artık sayamıyordum.
Belki onu öldürenleri bulur, içimdeki boşluk biraz olsun diner diye… Annem ölmeden önce elim kana hiç bulanmamıştı. Ama o gittiği günden beri, geri dönüşü olmayan bir yoldaydım.
Dün öldürdüğüm adam hâlâ bulunmamıştı.
Bu tuhaftı; normalde çoktan ortaya çıkmaları gerekirdi.Gece yine doğru düzgün uyuyamamıştım. Artık günde üç saat uyumak bile lüks sayılıyordu. Annem ölmeden önce böyle değildim.
Hava aydınlanırken yataktan kalktım ve adamın bana söylediği ismi araştırmaya başladım. Tahmin ettiğim gibi adam hakkında kötü hiçbir şey yoktu. Zaten büyük bir iş insanıydı; kötü bir haber çıksa bile sildirip yazanı öldürtürdü.
Kahvaltı etmeyi sevmem ama babamın zoruyla masaya inerim. Koridora çıktığım anda babamın telefonda konuşmasını duydum:
“Ahu hiçbir şey bilmeyecek.”
Bu evde bilmediğim şeyler dönmeye başlamıştı ve bu hiç hoşuma gitmiyordu.
Salona indiğimde babam konuşmayı bitirmişti. Masaya oturup kahvemi yudumladım. Babam
karşıma geçmiş, gözlerini ayırmadan bana bakıyordu. Gülümseyip:
“Günaydın Yusuf Sarmaşık.” dedim.
Her sabah böyle derdim. O ise benim aksime gülümseyerek,
Günaydın güzel kızım.”
Annem öldükten sonra benimle daha çok ilgilenmeye başlamıştı. Kahvaltımı bitirip kalkacaktım ki sordu:
“Dün gece yine birini öldürmeye gittin, değil mi Ahu?”
Kafamı salladım. Bu sırrı çok az kişi biliyordu. Başta babama söylemek istememiştim ama konu annemin intikamı olunca saklamanın anlamı yoktu.
Odama çıkıp gri bir V yaka bluz ve beyaz pantolon giydim. Hafif makyaj yapıp saçımı taradım. Ayakkabılarımı alıp evden çıktım. Hava yağmurluydu; motorla gidemezdim. Garaja yöneldim. Elime geçen ilk anahtar Range Rover’ındı.
On beş dakika sonra şirkete vardım. Saat yediye kadar çalıştım. Zamanın hızla geçtiğini fark edince toparlanıp babamın yanına döndüm. Tam tahmin ettiğim gibi bizim için güzel bir sofra hazırlatmıştı. Üstümü değiştirip sofraya oturdum.
Yemek bitince sordum:
“Baba, Kerem Yıldırım hakkında ne biliyorsun?”
Babam hiç şaşırmadı. Sanki bunu soracağımı biliyordu.
“Bebeğim, sen ne biliyorsan ben de onu biliyorum. Ortaklığımızı bitirmemizin tek nedeni çocuk ticareti yaptığını öğrenmemdi. Uyardığımda büyük bir kavga ettik. Sonra bir daha görüşmedik. Bunu sorduğuna göre annenin katilleriyle ilgili yeni bir şey bulmuş olmalısın.”
“Öyle düşünmek istiyorum. Baba, yarın onunla ilgili tüm bilgileri getirir misin?”
Kafasını salladı. Birlikte salona geçtik. Üçlü koltuğa oturdu, ben yanına geçtim. İlk irkildi, sonra bana sarıldı. Bugün buna gerçekten ihtiyacım vardı. Saçımdan öptü. Dolaptan viski ve iki bardak alıp yanıma döndüm. Bir yudumda bitirdim. Artık kolay kolay sarhoş olmuyordum.
Kafamı babamın omzuna koydum. Küçükken de böyle yapınca huzur bulurdum. Babam saçımı okşamaya başladı, ben de mayıştım.
“Baba… bu kolyemi kim verdi bana?”
Babam bir anda afalladı. Önce bana, sonra kolyeye baktı. O an çocukluğumdan bir anı hatırladım: kahverengi saçlı, kehribar gözlü küçük bir çocuk… Ama adını hatırlayamıyordum.
Babam derin bir nefes alıp:
“Onu sana, eski ortağım Kerem Yıldırım’ın oğlu, Ateş Yıldırım almıştı.”
Durdum. Yani bu kolyeyi bana Ateş mi vermişti? Peki neden adını hatırlamıyordum?
Babam saçlarımı biraz daha okşayınca kısa ama huzurlu bir uykuya daldım. Uyandığımda hâlâ saçımla oynuyordu. İyi geceler deyip odama çıktım. Aylar sonra ilk defa bu kadar güzel uyudum.
Sabah uyandığımda sekiz saat uyuduğumu görünce şok oldum. Aşağı indiğimde babam yoktu; masada Kerem Yıldırım’ın tüm bilgilerinin olduğu bir dosya vardı.
Kahvemi alıp incelemeye başladım. Bugün bir planım vardı. Emma Wilson kimliğine bürünecektim; İngilizce konuşarak.
Babamı arayıp teşekkür ettim. Sonra hazırlanmaya başladım. Yeşil lens taktım, makyajımı özenle yaptım. Kimse tanıyamazdı. Siyah kısa bir elbise, kırmızı ruj, topuklu ayakkabılar… Hazırdım.
Motor kiralayıp buluşma yerine gittim. İçeri girince biri beni izliyordu ama boş verdim. Gözlerim Kaan Söner’i buldu. Yanında karısı Nefes vardı. Dosyada yazdığına göre Kaan, ilk kez bir evliliğinde bu kadar uzun süre sadık kalmıştı.
Yanlarına gidince Kaan beni baştan aşağı süzdü. Her kılığa girdiğimde neden böyle çekici olduğumu bilmiyordum.
“Elbette tanıştığımıza memnun oldum Kaan Bey. Fakat fikirlerim hakkında sadece ikimizin olduğu bir yerde konuşmak istiyorum.”
Elbette kabul etti.
Kadın uzaklaşınca birlikte kalktık. Odaya girer girmez bezle ağzını kapattım.
“Açelya Sarmaşık’ın ölümüne neden olanların ismini ver. Ne kadar çabuk konuşursan, o kadar az acılı ölürsün.”
“Onun öldüğünü nereden biliyorsun?” dedi.
Dondum.
Hayır… Öyle olamazdı. O ölmemiş olamazdı. O yaşıyor olsaydı… dört yıldır gelirdi.
Kaan’ı öldürmedim. Bildiği bir şey vardı. Bunu öğrenmeden onu öldürmeyecektim.
Babamı aradım. Onun gelmesini istedim. Eve dönene kadar tek kelime etmedim. Sadece sigaranın camdan dışarı kaçan dumanı vardı.
Evde şarap açtım. İki kadeh. Derin bir nefes alıp sordum:
“Baba… annem yaşıyor mu?”
Babamın eli ayağı karıştı. Öksürdü. Sonra sakinleşip:
“Kaan Söner söyledi değil mi? Evet, böyle bir ihtimal var. Ama olsaydı… dört yıldır bulurdum onu. Geçen gün bir mesaj aldım. Bir adres vardı. Oraya gittiğimde annenin el yazısına benzeyen bir not buldum. Yeni yazılmıştı. Ama başka bir ihtimal daha var… birileri el yazısını taklit etmiş de olabilir.”
Cümleleri beynimde yankılandı.
Annem en son rüyamda bana bir alfabeden bahsetmişti.Yoksa… rüyam gerçek miydi?
Kafamı dinlemek için odama çıktım. Duş aldım. Spor yaptım. Üç saat. Hiç yorulmadım.
Balkona çıktığımda cinayetim zaten gündeme düşmüştü. Sigarayı yaktım. Denize baktım. Bir tekne vardı. İçinde biri… bana bakıyordu.
Bu bakışları tanıyordum.
Aynı gözler.
Aynı yabancılık.
Aynı tanıdıklık.
