9. bölüm · Gölgeler arasında kalanlar
8. Sessiz hamleler, büyük sonuçlar
İnsan hiç geleceği görmek istermiydi? Elbet ki bu kişi bensem isterdim. Bu istek bize genelde en zor zamanlarımızda uğrayan birşeydi.
İnsanlar genellikle ölümünün nasıl gerçekleşeceğini değilde, ne zaman uğrayacağını düşünürdü çünkü bu duruma göre, kalitesiz yaşamının kalitesini arttırarak günlerini güzel bir şekilde sürdürmeye çalışırdı.
Zaten bizde hergün 'Bu günde yaşıyoruz ya' diyerek hayatımızı boşlamıyor muyduk? Neden elimizde bir süre varken bunu doğru kullanmıyorduk ki?
Bunu bilerek bile yaşamak bir insanı zaman tanımaz yapardı.
Eskiden daha pervasız bir insan olduğumu hatırlıyordum. Yaşamak için yaşama çabam vardı fakat şimdi ölmemek için bir çaba bulunduruyordum çünkü ölüm her an kapımızı çalabilirdi.
Savaş.
Savaşın sonunda kazanma oranımız kaybetme oranına göre daha yüksekti; elbet ki bu durum kader bizi engelemezse gerçekleşecekti. Her ne kadar komutanımız zeki birisi olsa bile, aramızdan bir can gidebilirdi. Benim korktuğum ise kaybetmek değil, kaderin aramızdan bir can alacağıydı.
Peki herşeyi geçmiştim, savaş ne zaman başlayacaktı? Bilmemem bile bir çağresizlikti.
Tek bir pencere ve kapalı alan nefessiz kalmama neden oluyordu.
Zafer hisarına ait kamyonun arkasına sabahın 08.24'ü gibi binmiştik. Hem arkamızda hemde önümüzde tam tamına yedi tane kamyon bulunuyordu. Theron, Barlen ve diğer üst rütbedekiler en öndeki araca binmişlerdi.
Yanımda sıkış tıpış oturan askerlere doğru göz attım. Hepsinin benim gibi bunaldığı bariz belliydi fakat elden ne gelebilirdi ki? Kendi zorluklarını bizzat kendileri anlayabilirdi.
Bu kadar zorluğa rağmen keşke Liyada yanımda olsaydı ancak bu maalesef ki mümkün değildi. Başka kamyonda olmasının nedeni Theronun izin vermemesiydi çünkü biz yan yana olduğumuzda başımıza hep birşeyler geliyordu.
Öte yandan Aleera da yanımızda değildi; zafer hisarında nöbet tutma gerekçesiyle atış poligonuna hiç gelmeyecekti.
Etraftaki seyrek olan havayı içime çektim. Ve terden ıslanmış halde olan sarımsı badimin yakasını çekiştirip boynuma hava vermeye çalıştım.
Atış poligonunun zemini anız olduğu için ben dahil bütün askerler sarımsı badi giymişti. Altımızda da aynı renkte olan bir pantolon vardı. Botlarıma bakamıyordum bile çünkü tam herşey yolunda olacak desemde, ilk gün ki gibi botlarım aynı çamurluktaydı.
Açıkçası her ne kadar kamuflaj olmaya çalışsakta, gideceğimiz yer bomboş bir araziydi. Ne bir ağaç vardı ne de bir ev. Tarlalardan farksız olması da Aegisin bizi bulma ihtimalini sıfırlıyordu.
Düşüncelerim beynimi ele geçirirken gözlerim karanlığa hakim olmuştu fakat ne yazık ki ani frenle bu da sona ermişti.
Öne doğru yığılırken, homurdanmalar kamyonun içini doldurmuştu bile. "Ya senin ben süreceğin kamyonu..."
"Siz bizi öldürmeye felan mı çalışıyorsunuz?!"
"Daha hızlı frenleseydin!"
Kamyonun arkası aniden açıldığında bizi karşılayan Barlendi. Yüzündeki ifade herhangi bir domatesten farksızdı; öyle görünüyor ki baya bir kızgındı "Gıy gıy gıy ne homurdanıyorsunuz?!" kaşlarını çatıp, suçlayıcı bir şekilde parmağını bize doğrulttu "Sizi yürütmediğimize dua edin. Ya manda gibi koşturtsaydık?" Çatık kaşlarını göz devirmesiyle yok etmişti.
"Çok şey yapmışsın sağol ya" onun gibi gözlerimi devirdim ve hızlıca kamyonun arkasından atladım.
Soğuk hava atlamamla birlikte yüzüme çarpmıştı. İçimde kalmış gibi "İşte bu be" diye fısıldadım. Fısıldamam, ilaç gibi gelen bu havada Tanrıya özel bir teşekkür gibiydi.
"Hadi! Hadi! Hızlı olun azcık" Barlenin ısrarcı ses tonu ile ona göz atmadan duramamıştım. Bizim gibi üzerinde sarı bir badi ve pantolon vardı. Hafif uzun olan saçlarını bu sefer bağlamıştı.
O bile saçlarını bağlamışken, burada öylesine duramazdım. Bileğimdeki siyah lastik tokayı aldım ve saçlarımı en tepeden sıkıca topuz yapmaya başladım. Saçlarımı bağlarken gözlerim tam karşıya doğru kaymıştı.
Herşey hayalimde ki gibiydi. Bomboş araziydi ve yerlerde anız vardı. Bu kadar büyüklükteki bir yerin tam karşısında ise atış yapacağımız yer bulunuyordu.
Arazinin en orta kısmında yan yana dört tane, üç ayaklı, siyah metal bir standart bulunuyordu. Hedefin kendisi daireseldi ve merkezinde küçük bir kırmızı nokta, etrafında ise iç içe geçmiş beyaz ve lacivert halkalar barındırıyordu. Arka planında ise kimseye zarar gelmesin diye toprak yığını koymuşlardı.
"Herkes hedeflerin karşısında takımlara ayrılsın!" Barlenin gür sesi otoriteyi sonuna kadar belli ediyordu.
Neredeyse bütün herkes kamyondan çıkmıştı. Az önce tenha olan arazi şimdi insan yoğunluğu ile kaynıyordu. Bu kadar fazla kişinin arasından gözlerim beni şaşırtmayacak olan tek bir kişiyi hedeflemişti. Theron'a.
Klasikleşen lacivert üniforması ile kamyondan inen son kişiydi. Onun atış yapıp yapmayacağı henüz belli değildi ama eskilere dayanırsam, bize teknikleri öğretmek için çaba sarfedebilirdi.
Onun görüntüsünde bakakalırken arkamdaki ayaklanmaları duyabiliyordum. İstemesem bile gözlerimi Theron'dan çekmiştim ve dörtlü gruplar halinde sıraya dizilen askerlere göz atmıştım. Hepsinin arkasında yirmişer kişi vardı ve bu sayı şimdi benimle birlikte yirmibire çıkacaktı.
Kendimden emin olmam, adımlarımada yansıyacak olacaktı ki yerdeki anızlar ayağımın altında parçalanıyordu "Ezmek istemesem bile eziyorum. Yapacak birşey yok" dedim kendi kendime. Umursamaz olmaya çalışsam bile bu anızları içten içe umursuyordum.
Beş adımla dörtlü sıralardan en sağ tarafa geçtim. Geçen sefer en öndeki kişi bendim bu sefer ise en arkadaydım ve bu da bana eksi olarak yansıyordu çünkü bu tarafta askerlerin sırtı dışında hiçbirşey göremiyordum.
En önü görmek için hafiften sola kaydım; bu sayede, istediğimi elde edebilmiştim.
Theron herkesin karşısında dimdik duruyordu. Ellerini saygı amaçlı önde birleştirmişti fakat yanında nedense bir kişi eksikti... Barlen.
O neredeydi...
"Hadi hepiniz alın!" İşte... buradaydı. Onun o güzel sesini duymak insanı cennetlik yapardı.
Elinde ki kutuyla herkese birşey dağıtıyordu. Neydi bu? Bakışları kutunun içerisindekini dağıtırken 'Otorite zaman beklemez' işareti vermişti bile.
Dört dakikanın içinde önümde belirmişti. Ona bakmak yerine kutunun içine göz atmıştım.
Dağıttığı şey, bir kulak tıkacıydı.
"Al hadi" Dedi sabırsız bir sesle. Onu daha fazla bekletmeyerek kulak tıkacını bir kulağıma yerleştirmiştim. Evet, artık sağır gibiydim.
Barlen benden uzaklaştığı gibi Theronun sağına geçmişti. Geçmesi ile birlikte Theron sıranın önüne doğru bir adım attı ve gözleri herkesin gözlerinde dolaşmaya başladı.
Benim gözlerim hariç.
Bana bakmaya tenezzül bile etmemesi açıkçası yüzümü düşürmüştü. Ne var ki bunu sorgulamadan konuşmaya başlamıştı "Hepiniz buraya bir amaç için geldiniz" pes sesiyle, yüzü neredeyse uyuşmuyordu. Bakışları beklenmedik derecede yoğundu "Bugün gücünüzün ne olduğunu barizce göreceğiz fakat bunların dışında başka diyeceklerimde var elbet de" çoğunluk, etrafta bu cümle ile hareketlenmişti. Herkesin Theronun cümlelerini merakla beklediğini anlayabiliyordum. Gözlerim tekrar ona döndüğünde kaşlarını çatması benimde kaşlarımın çatmamasına sebep olmuştu "Atışlarda Kendini başarısız sanan askerlerimizi Bugüne kadar ne zafer hisarı ne de ben kabul ettim öyle değil mi?"
Sessizlik.
"Şimdiden kendi içinde böyle düşünen varsa öne çıkıp kendini belirtsin"
Cümlesi netti. Onun, süslü püslü cümlelere hiçbir zaman ihtiyacı yoktu.
Herkes birbirine göz attığında kimsecikten ses bile çıkmıyordu; Bu, Theronun yüzündeki yoğun ifadeyi alıp yerine memnun bir ifade getirmişti "Böyle olacağını biliyordum" dedi. İç çekti ve arkasında ki hedef tahtasını gösterip tekrar bize döndü "Kuralları biliyorsunuzdur. Bunu size milyonlarca kere söylememe gerek yok ancak yeni gelenler için tekrar söyleyebilirim. Hepinize tek tek vereceğim silahlarla beş kere atış yapacaksınız. Ayrıca..." bakışları onca insan arasından ilk defa bana dönmüştü "Bütün atışlarda başarılı olanlar harika bir sonuç göstermiş olur. Diğer türlü yapanlar tecrübesiz sayılır. Başarısızlık burada olmaz, olamaz"
Hain ve tecrübesiz. Her ikisinide kaldıracağımdan emin değildim fakat elimden gelenin en iyisini de yapacaktım.
Elimdeki parmakları kıtlatıp Theronun emrini bekledim "Hazırsanız başlayalım. Her sıradan bir kişi öne çıksın"
Diğer askerlerin öne çıkarken ki o azimini görebiliyordum. Peki bir başkasının gözünden de benim azimim gözüküyor muydu? Sanmıyordum çünkü ortalıkta, kılçığı balığından ayrılmış bir kemik gibi duruyordum.
"Hızlı ol"
Bizim sıramızdan çıkan sarı saçlı kadını Theron gözetlerken diğer tarafımızda ki üç askeri de Barlen gözetliyordu.
Belki örnek alırım diye hafif cılız olan kadını incelemeyi el aldım. Bir ayağı arkasında durarak elinde ki tüfeği hedefe doğru doğrultmuştu. Belli ki Theronun emrini bekliyordu.
"Ateş!"
Bu an da kadının elindeki silah ateşlemişti fakat sonuç olarak vasattı.
Hedefi vuramamamıştı.
Kurşun kırmızıyı noktayı değilde, mavi olan yere denk gelmişti. Bu olan şey sinirle inlememe sebep olmuştu çünkü bir insanın istediği birşeyi yapamaması benimde morelimi bozardı.
Olan şeye rağmen kadının moreli benim gibi bozulmamıştı. Arkası dönük olduğu halde büyük bir hırsla silahı tekrar hedefe doğrultmuştu ama hedefi tuturamayacağından kesince emindim.
"Ateş!"
Solumuzdaki silah patlamaları ile onunda silahı patlamıştı. Ve evet tahmin ettiğim gibi hedefi tutturamamıştı.
Theronun çenesi artık kasıldığında gözlerini açıp kapadı "En büyük hatanı fark edemiyorsun" dedi. Oda benim gibi hatayı fark etmiş olmalıydı "Kolunu düz tut" Çenesiyle kadının koluna işaret etti.
Sarışın kadın sanki kolunun bükülmesine hiç dikkat etmemiş gibi ağzını kapatıp açtı. Hatasını telafi etti ve tekrar Theronun emrini bekledi.
"Ateş!"
Bazen gözümüzün önündeki hatayı fark etmeden başarılı olmayı dilerdik. Fakat bunun hiçbir zaman bizi başarısız kılacağına dikkat etmezdik. Ne kadar çok kendimize uygun hareketleri belirlersek işte ozaman başarılı olurduk.
Bir hatamızı düzeltmek, geleceğimize daha iyi bir adım atmamıza yarardı.
Aynı kadının hedefi İsabet ettirmesi gibi.
Kırmızı noktaya olmasa bile onun etrafındaki mavi halkaya denk gelmişti. Bozuk olan morelim işte şimdi düzelmişti.
Birkaç dakikanın içinde kadın beş tane atışı bitirmişti. Silahı Therona vererek en arka sıraya, yani benim arkama geçti.
"Sıradaki!"
Kadının yerine bu sefer daha kalıplı bir adam öne çıkmıştı. Buradan gördüğüm kadarıyla silahı Therondan aldığı gibi hedefe doğrultmuştu.
Beş saniye sonra o emir sesi ortamda yankılandı.
"Ateş!"
Ateş etmesiyle birlikte sonucu görmek için sola doğru kaymıştım. Gördüğüm tek şey ise hedefi tutturamamasıydı.
Theron başını hızlıca iki yana salladı ve adamın karşısına geçti "Aslında pozisyonunda herhangi bir sorun yok" dedi yüksek sesle "Asıl sorun..."
"Ama komutanım ben gayet cesaretliydim ve..." cümleyi tamamlayamadan sesi kesilmişti.
Neler olduğunu anlamamışken, Theron adamı bize doğru çevirdi, yüzündeki ifade sanki bizim anlamamızı istiyormuş gibi duruyordu "Sizce sorun nedir?"
Sorusu havada asılı kalmıştı. Ne bir cevap vardı ne de bir hareketlenme.
İşte bu anda Theron adamın elinde ki silahı bir çırpı da kapıp hedefe doğrultmuştu. Eli tetiği çekmekte tereddüt etmezken, silahtan çıkan mermi kırmızı noktanın tam ortasına saplanmıştı.
Solumuzda duran Barlen bile Therona bakakalırken, onun ağzından tek bir cümle çıkmıştı "Cesaret sadece ağızdan çıkan edebi bir cümle olmamalı. Dışarıya da yansıtmalısın yoksa sende başarısız olursun" Yavaşça geriye çekilip adama tekrar silahı verdi. Bakışları ise sadece hedefi gösterdi "Yap hadi"
Adam ikiletmeden ağır adımlarla öne çıktı. Silahı aldı ve çekingen sesle şu cümleleri söyledi "Bende senin gibi yapabilir miyim komutanım?"
Cevap yoktu. Cevap olan şey bakışlarıydı.
Başını yavaşça salladı. Bu sefer oda Therondan örnek alarak ani bir atış gerçekleştirdi. Beklediği sonuç en sonunda onun elinde olmuştu.
Mermi hedefin tam ortasına saplanmıştı.
Aslında yapmasının en büyük sebebi, yaptığı son atışta elinin titrememesiydi. En başta bende fark edememiştim fakat sonradan Theronun müdahalesi ile nedenini anlamıştım.
☀
"Sıradaki!"
Daha demin önümde duran asker artık önümden çekilmişti ama ben ne öne doğru bir bakış atabiliyordum ne de ilerleyebiliyordum. Burada öylesine bostan korkuluğu gibi dikiliyordum.
"Sıradaki dedim duymadıysan kulağındakini çıkart"
Gözlerimi ağırca açtığımda gördüğüm ilk manzara Theronun karşımda dimdik durmasıydı. Kalbimin teklemesi ayağıma yansımış gibi bir adım geriledim fakat bu sonuçta arkamdaki kişiye çarpmama sebep olmuştu "Ne yapıyorsun sen? Dikkatli ol"
Arkama dönüp başımı eğip kaldırdım "Özür dilerim görmemiştim" Kendimi toparlayarak tekrar önüme döndüm. Gözlerim bu sefer Therona değil elindeki silaha kaymıştı.
Gerçekten bunu yapabilecek miydim?
Sarsak adımlarla ileriye doğru ilerledim ve elindeki silahı almaya uzandım. Silahı alırken, saniyeler içinde gözlerim, gözlerine değmişti ama bu küçük şey bile gerilmeme neden oluyordu.
Derince bir nefes alarak hedef tahtasının karşısına geçtim. Benden üç yüz elli metre uzaktaydı. Her ne kadar orta derecede olsa da bana çok uzak geliyordu çünkü stres, istenmeyen şeylere yol açardı.
Sol cebimdeki diğer tıkacı çıkararak sol kulağıma yerleştirdim ve pozisyonumu almaya başladım.
Bir ayağımı öne diğer ayağımı arkaya aldım. Tüfeği hedefe doğrulttuğum her saniye de daha fazla titrek oluyordum. Kulaklarım fazla duymasa bile Theronun keskin emrini bekledim.
"Ateş!"
Tetiği bağırışıyla çektiğim de gözlerimi sıkıca kapattım çünkü tam odaklanamadan çektiğim tetikten ne beklenebilirdi ki? Yinede gözlerimi açmak durumunda kalmıştım.
Gördüğüm ilk şey yerdeki anızlardı daha sonra ise hedef, istenmeyen hedef.
Bildiğim bir sonuca neden umutla bakıyordum ki?
Yapığım atış elbet ki vasattı. Mermi bırak kırmızı noktayı, mavi halkaya bile denk gelememişti. Denk geldiği nokta tahtanın köşesiydi.
Bir elimi silahtan çekerek yüzüme vurdum "Aptal mavi halkaya denk geldirmeyi bile beceremedin"
Bu rezillikten kurtulmak isterken Theronun kulaklarıma pek erişemeyen o boğuk sesini duydum "Bir pozisyon daha al. Daha bir tetik çekmişken pes etmek olmaz"
Komutan olduğum zamanlar hep diğer askerlerin başarısızlığını izlerdim ve aklımdan şu cümleler geçerdi 'Bu kadar basit atış yapmakta ne var ki? Herkes yapabilir' Geçiştirmem karma olarak bana yansıyacağını hiç düşünmezdim ama şu duruma baksana; korktuğum şey başıma gelmişti.
Elimi yüzümden çekerek Therona baktım ve başımı salladım. Daha fazla beklemeden yine aynı pozisyonu aldım.
Tanrım lütfen bu sefer başarabileyim, tek dileğim bu.
"Ateş!"
Bu sefer daha hızlı bir şekilde tetiği çektim ve merminin en azından mavi kısma denk geldiğine umut etmek istedim fakat maalesef ki bu da olmamıştı. Daha deminki atıştan çok daha kötü bir sonuç karşılamıştı beni.
Köşeye değil, arkada ki toprağa gelmişti.
Hayal kırıklığı ile aynı pozisyonda üç kere daha denemiştim ancak çoktan beş atışı doldurmuştum.
Beş atışın sonunda vücuduma doğru baktım, dimdik duruyordum. Elimdeki tüfeğe baktım, sımsıkı kavrıyordum. Kollarıma baktım, en ufak bir bükülme bile yoktu. Bacaklarıma baktım, sapasağlamdı.
Ozaman nerede yanlış yapıyordum?
Bu anın verdiği çağresizlikle ağzımdan şu cümleler döküldü "Bir atış işte fazla takmamak gerekir" Vücudumu tamamen Therona döndürdüm ve gözlerinde bana olan acımayı görmeyi bekledim fakat acımak bir yana dümdüz bir duvar gibi bana bakıyordu "Komutanım eğer isterseniz vakit kaybetmeyin, sırada ki gelsin" yenilgiyi en başından beri kabul etmiştim zaten.
Sol tarafımızdan çıkan o uyarıcı sesi duydum "Zoya haklı komutanım" bu kişi Barlendi "Sıradaki askere geçmemiz gerekir"
Barlenin de kabul etmesiyle umutsuz bir biçimde silahı Therona uzattım ama almadığı gibi düzce bana bakmaya devam ediyordu. Ne düşünüyordu? Delicesine merak ediyordum.
Neredeyse on saniye sonra Barlene bakmadan, ona hitap edecek şekilde konuşmaya başladı "Son bir atış daha yapacak" cümlelerinden keskinlik akıyordu. Ve ben bozguna uğradığımı saklayamadan gözlerimi irileştirmiştim "Ama...ama..." kekelemelerim arasından düzgün bir cümle kurmaya çalıştım "Ama ben... yapamayacağımı biliyorum. Bütün bu yıllar çerçevesinde silah tutmayı bile unuttum" çağresizliğim tekrar yüzümde belirmişti.
Theron herşeye rağmen sabrını koruyarak sol yanımın bir tık arkasına geçmişti. Silahı karşıya kaldırmamı işaret ettiğinde hiç tereddüt etmeden dediğini yapmıştım. Parmaklarım silahı kavradığı anda, onun da parmakları benim ellerimi kavramıştı "Eğer kör değilsen hedefi tutturursun. Şimdi seni bırakacağım ve sende kırmızı noktayı net bir şekilde isabet ettireceksin anladın mı?"
Nefesi yanağımı gıdıklarken söylediği cümlelere zar zor odaklanabilmiştim. Gerçekten yapacağıma inanıyor muydu?
Sol eli kasılan sol dirseğimi düzeltti ve daha sonra geri çekildi "Şeklini sakın bozma" diye emir verdi "ateş dediğimde tetiğe basacaksın"
Başımı salladım ve sadece o sesi bekledim.
"Ateş!"
Pozisyonumu bozmadan tetiği çektiğim de ya sonuç yine vasat olacaktı ya da onun sayesinde tekrar atış yapmayı öğrenmiş olacaktım.
Derin nefesler vermemle keskin bir şekilde tahtaya baktım. Gözlerimin gördüğü şey vücuduma büyük bir enerji patlaması vermişti çünkü mermi kırmızı noktanın tam ortasına isabet etmişti.
Dudaklarıma tebessüm yayıldığı an bakışlarım aceleci bir şekilde Theronu bulmuştu fakat o hedefe değil, zaten bana doğru bakıyordu. Bunu fark ettiğim an dudaklarımı birbirine bastırdım ve söyleyeceği cümleleri bekledim.
Önüme, birkaç adımla geçti. Bakışları ders veriyormuş gibiydi "Öyle tek bir atışı kaçırdım deyip geçiştirmeyeceksin. İsabet ettirdiğin tek bir atış, tek bir can da alır"
Cümlelerinin haklılığı karşısında donup kalmıştım çünkü sırf birkaç atışı yapamadım diye pes eden kişi bendim. Pes etmek yerine daha fazla atış yapsaydım belkide başarılı olacaktım ama yapmamak elbet ki benim aptallığımdı.
Tam bu sırada telsizden bir ses yükselmişti "Komutanım, Zafer hisarında birkaç sorun var" bu ses Aleeraya aitti. Sesi boğuk ve endişeli geliyordu.
Theron telsizin sesini duyar duymaz gözlerini benden ayırdı ve telsizi eline aldığı gibi sıradan uzaklaştı.
Aleeranın sesi neden endişeliydi bilmiyordum fakat kesinlikle Zafer hisarında birşeyler normal değildi.
Therona göz ucuyla baktığım da yüz ifadesi hiçte iç açıcı değildi. Hem kaşları çatıktı hemde bana doğru bakıyordu.
Gözlerimi hızlıca kaçırdığım an onun gür sesini duydum "Herkes araçlara binsin!"
Ama atış çalışması henüz bitmemişti ki?
Theron başka bir şey demeden telsizi cebine koydu ve yanıma gelip elimdeki tüfeği ani bir hızla aldı. Ağzım açılıp kapandığın da afallayarak ona bakmıştım fakat o çoktan önümden geçip gitmişti.
Yaptığı bu hareketleri beni daha fazla şüpheye soktu çünkü daha demin bana birşeyler öğretmeye çalışan adam neye bu kadar kızabilirdi ki?
Başımı iki yana salladım ve herkes gibi kamyona yürümeye başladım ama aklım tabikide başka yerdeydi.
Kamyonlara yaklaştığım an da kolumu bir başkasının çekmesiyle kendimi kamyonun arkasında bulmuştum.
Beni buraya çeken kişi elbet ki Liyaydı.
Kollarını kavuşturarak bana imalı bir bakış fırlattı "Harikaydınız gerçekten. Buradaki herkese görsel şölen oluşturdunuz" etrafa aceleci bir bakış attığında biraz daha bana yaklaştı "Komutanım felan demiyorum ama gerçekten lafı harikaydı" ağzından hafif bir kıkırdama çıktı. Ancak ben ona değil yere baktığım için elini yüzümün önünde salladı "Hey! Sana diyorum, hayaletlere değil"
Sırtım kamyonun soğuk yüzeyine yaslandığı vakitte, anca kendime gelebilmiştim. Gözlerim yerden Liyaya ifadesiz bir biçimde kaydı "Gereksiz konuşmayı bırak artık. Kamyona binmem gerekiyor"
Daha demin tebessüm eden ifadesi, düz sözlerim ile yerlebir olmuştu. Kekelemeye başladığında bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu fakat ben onu görmezden gelerek kamyonun arkasına bindim.
Sağ tarafım karanlıkken sol tarafım tamamen aydınlıktı ve bu aydınlık birazdan Barlenin kapatmasıyla sona erecekti.
Gözlerimi sımsıkı kapattığım da Liyaya haksızlık edip etmediğimi düşünüyordum çünkü ona olduğundan daha sert davranmıştım ama herkes gibi benimde sınırlarım vardı. Sürekli imalı laflar yüzünden bir süre sonra kendimi sorgulamak zorunda kalıyordum.
Derince nefes alıp verdiğim de kamyonun kapısının kapandığını duymuştum; işte etraf şimdi tamamen kararmıştı.
Gözlerimi açamazdım çünkü açtığım an kamyonda olduğumun bir hatırlatıcısıydı. Ben, hemencecik zafer hisarına ulaşmak istiyordum.
Başımın kamyonun arkasına yasladım... ve işte kamyonun dizel uğultusu kulaklarıma ulaşmıştı.
Neredeyse bir saat sonra zafer hisarına ulaşacaktık.
☀
"Sen en ortada ve en önde ol"
Gerçekten en ön mü?
Kışlaya neredeyse beş dakika önce varmıştık. Buraya vardığımız gibi Barlen bizi beşli takımlara ayırıp sıraya dizmişti fakat benim kafamın karıştığı nokta elbet ki bu değildi.
Beni en öne koymasıydı.
Yüzünde herhangi bir belirti aradım ama o önümden acelece çekilip karşımızda duran Theronun yanına geçmişti.
İçimdeki huzursuzluk giderek artıyordu.
Sağ tarafımda adım sesleri duydum. O tarafa doğru baktığımda gelen kişi Aleeraydı. Bizim olduğumuz tarafa değil, Barlenle Theronun ortasına geçmişti.
Gözlerim anlayamadığım için kısıldığında Barlen sessizliği konuşmasıyla doldurmuştu "Maalesef ki olanlar yüzünden çoğunuz atış çalışması yapamadı. Bunun için bizde aynı sizin kadar geriliyoruz ancak..." duraksadı "Bu gerilme erkenden kışlaya geldiğimiz için değil"
Theronun gözleri arkamızdaki bir noktaya sabitlenmişti.
"Daha acil bir durum var ve... bunu nasıl diyeceğimi bilmiyorum çünkü hepiniz bizimle atış poligonundaydınız işte bu yüzden..."
"Silahları depodan çalan hanginiz?"
Theronun keskin sorusu ve kaskatı kesilmem. Sadece ben değil neredeyse bütün herkes kaskatı kesilmişti.
Silahlar mı çalınmıştı?
Kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi çırpınıyordu. Bunu durdurmak için elimi sol göğsüme doğru götürdüm ama nafileydi.
Sırada duran bütün herkes birbirini yoklarcasına inceliyordu. Aralarından birisinin bakışı yalandı; bende yalanı anlamak için inceledim ama yüzlerinde en ufak bir ele veriş yoktu.
Oflayarak tekrar önüme döndüm ve Therondan herhangi bir açıklama bekledim ama onun açıklamasına zaman kalmadan yanımda duran erkek asker titreyerek öne çıkmıştı "Komutanım ne demek istiyorsunuz? Silahlar mı çalındı? Depodaki mi? Ama onlar bizim tek silahlarımızdı... onları saymazsak hepimizde tek bir silah var, onlar da içeride."
Cevap gelmeden başka bir erkek asker öne çıkmıştı, vücudu diğer asker gibi titremiyordu aksine hırslıydı "Aslında hepimiz biliyoruz kimin çaldığını, daha neyi sorguluyoruz?!" Gözleri kararmış bir şekilde bana döndü "Sen yaptın değil mi..."
İşte şimdi herşey yerine oturuyordu Aleeranın endişeli ses tonu, Theronun hareketlerinde ani değişmeler, Barlenin beni en öne koyması...
Beni suçluyorlardı, hemde en kötü bir biçimde.
Başımı iki yana sallayarak Therona acil bir şekilde baktım fakat onun gözleri bana bakmaya müsaade bile etmiyordu "Zoya dürüst ol bunu yapan sen misin?"
Bu soru ise hiç beklemediğim birisi tarafından gelmişti.
Aleeradan.
Kendisiyle Liya kadar olmasa bile yakın arkadaştık. Fakat beni şuan nasıl sorgulardı? Yapmayacağımı bile bile suçlaması beni bozguna uğratmıştı.
Herşeye rağmen boğazımı temizledim ve "Ben yapmadım" dedim kendimden emin bir sesle "Ayrıca yapsaydım sizi bu halde bırakarak giderdim öyle değil mi?"
Bu sorum ortamda ki herkese olmasına rağmen bana cevap veren kişi yine Aleeraydı "Zoya bak belkide haklıdır, belkide doğruyu söylüyorsundur bunlar olabilecek şeyler. Benim amacım seni suçlamak değil ama..."
"Bu nasıl suçlamamak!" sesim olduğundan daha yüksek sesle çıkmıştı "Sen bile bana inanmıyorsan buradakilerin inanmaması çok normal. Size diyorum ki eğer ben çalsaydım..."
"Deponun şifresini sadece üç kişi biliyor"
Sözleri hava da asılı kalmıştı çünkü verebileceğim herhangi bir cevap yoktu. Başımı inanamıyormuş gibi iki yana salladım. Deponun şifresini üç kişi bilebilirdi fakat benim takıldığım nokta bu değildi. Theronun şifreyi değiştirmemesiydi ve Aleeranın bunu bana karşı bir koz olarak kullanmasıydı.
Bendeki sessizlik devam ederken Aleera öne doğru bir adımını attı. Eliyle sarı saçlarını geriye itti ve çenesini havaya kaldırdı "Barlen, sen ve komutanımız biliyor. Diğer ikisi yapamayacağına göre..." kahverengi gözleri beni delip geçiyordu "Sen yapmış olabilirsin. Şimdi buradaki herkese karşı dürüst ol ve doğruyu söyle; yaptın mı yapmadın mı?"
Bazen hayatta öyle zor bir duruma düşersin ki en yakınlarından bile kazık yiyebilirsin. Evet, ben yemiştim ve nasıl ayağa kalkacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Şimdi önümde sadece iki seçenek vardı. Ya kendimi savunmaya devam edecektim ya da suç benim olmamasına rağmen sırf bu karmaşa bitsin diye üstlenecektim.
"Kesin artık şunu, birbirinizi suçlamayın lütfen." Barlen ortamı sakinleştirmeye çalışarak Aleeranın önüne geçmişti. Kolunu çekiştirerek, "Aleera, lütfen yerine geç," dedi.
Aleera ise sanki bana son kez bakıyormuş gibi üstten bir bakış attı ve tekrar Theronun yanına geçti. Bakışlarım bu sefer Aleerayı değil, Theronu buldu. Masmavi gözleri, dışarıya hiçbir duyguyu ele vermezken sessiz bir şekilde içtima alanının ortasında kalmaya devam ediyordu.
Çok tuhaf, öyle değil mi? Burada herkes hakkı olmayacak şekilde sesini yükseltirken, komutanımızdan çıt bile çıkmıyordu.
"Bence daha fazla bu mevzuyu uzatmamalıyız, çünkü zaten hain buradayken başkalarını sorgulamaya gerek yok." Olayı başlatan hırslı adam bana hitap edecek şekilde konuşuyordu. Gözlerimi Therondan ayırdım ve ona düz bir duvar gibi baktım. Artık kendimi ifade etmeye çalışmaktan çok yorulmuştum. "En başından beri inviktusu tutan birisini buraya almak bile saçmalık." Yüzündeki alaycı ifade, sanki olmayan bir şeyi dile getirmemi sembollüyordu.
Artık ikinci tercihi seçmek zorundaydım.
"Ben yaptım..." dedim bir fısıltı ile. Sesim kalbimdeki ağırlık kadar zayıftı çünkü dudaklarımdan dökülen iki kelimeyi sadece ben duyabilmiştim.
"Yeter artık!"
Emretme ile birlikte olan gür ses irkilmeme sebep olmuştu.
Bu kişi elbet ki Therondu.
Olduğum sıranın tam karşısına gelirken herkese doğru göz attı. Fakat göz atarken takıldığı yer beni suçlayan adamın gözleriydi. Bu yüzden karşımdan ayrılarak onun önüne dikildi. "Birdaha suçlamaya kalkarsan..." her kelimeyi bastırarak söylüyordu, "Seni bu kışladan bizzat ben defederim."
Adamın yüzü domates gibi kızardığı bariz belliydi. Bir şeyler demeye çalışıyordu ancak Therondan korktuğu için ağzından kelimeler çıkamıyordu. Kendisini hırslı sanarken ne kadar rezil göründüğünün farkında bile değildi.
"Komutanım, aslında o haklı..."
Aleeranın cümlesini yarıda bırakacak türden bir bakış fırlattı. Sonra ise aynı sertlikle diğer askerlere döndü. "Kanıtınız olmadan birisini suçlayamazsınız." dedi. "Hepiniz buraya Tavrenorun onuru, gururu için geldiniz; bu gururu birisini suçlayarak mı sağlayacaksınız?" Ellerini yumruk yaptığında birkaç kişinin hareketlendiğini hissetmiştim. "Benim olduğum bu kışlada kimse ne Zoyayı ne de başka bir askeri durduk yere suçlayamaz." Çenesi kasıldığında aniden sesini yükseltti: "Anladınız mı!" Cevap bile beklemeden tekrar o adama döndü: "Burada ki her şey kısasa kısastır, cezanı alacaksın."
Adamdan ses gelmemeye devam ederken Barlen karşısına dikilmişti. "Uzatma. Komutanın lafını duydun. Koğuşa git, hadi!" omzundan hafif olmayan bir şekilde ittirdi ve onu erkekler koğuşuna gitmesi için teşvik etti.
Kalbimdeki ağırlık biraz da olsa inmişti ama bir kısmı halen buradaydı çünkü daha demin ki suçlamalar benim üzerimde devam edecekti. Bazı şeyleri sözlü olarak dile getirmeseler bile içlerinde kin beslediklerine emindim. Bu kadar şeye rağmen Therona teşekkür borçluydum çünkü yıllar sonra beni savunan kişi tam kendisiydi.
"Barlen, güvenlik kameralarına bak, ozaman her şey belli olacaktır" emri fişek hızında ağzından çıkmıştı. Barlen ise başını onaylayarak salladı. Kontrol odasına gitmek için hareketlendiğinde sadece onu değil, hepimizi durduracak bir şey olmuştu.
Bakışlarımı ağır bir şekilde kışlanın giriş yerine kaldırdığımda gördüğüm şeyler hiçte normal değildi.
Hemde hiç.
Aegisin yetmişe yakın askeri; duvarları ve elektrikli telleri aşıp içtima alanına geliyordu ve her şey tesadüf müydü? Nasıl elektrikli teller aktif değildi? Silahlarımızın olmadığı zamanı mı bulmuşlardı? Hayır... bunlara rağmen hiçbir şey tesadüf olamazdı.
Ard arda üç tane silah sesi gelmişti. İlki etraftaki duvarları parçalamak için kullanılan bir mermiydi, ikinci mermi ise bir isabetten çok mesaj gibiydi çünkü atış bizim olduğumuz tarafa denk gelmişti; sanki bize "Hiçbir şey kayıtsız kalmaz" uyarısını yapıyorlardı, üçüncü yani son atış etrafı donukluğa mahkûm etmişti çünkü bu seferki mermi yapılan diğer şeylerden çok daha fazlasıydı.
İstihbarat binasının üzerinde dalgalanan Tavrenor bayrağına ateş edilmişti.
Yaptıkları bu atış sadece bir hedefe değil; bir onura, bir gurura olan büyük bir hakaretti. Ve bu karşılıksız kalmayacak mıydı?
Gözlerim etrafı umutsuzca taradığında kilitlendiğim tek şey Aegis askerlerinin çevremizi sarmasıydı ve bu sadece tek bir sonuca varıyordu.
Düşman, Zafer hisarını hazırlıksız yakalamıştı.
