8. bölüm · Gölgeler arasında kalanlar

7. Korku?

Irmak ☆

Gökyüzü hangi renkti? Bembeyaz. Peki bulutlar hangi renkteydi? Pespembe. Gökkuşağının alacalı renklerinden gözlerimi alamadığım gibi üzerinde oturuyordum; hem de pamuk şeker yiyerek. Yaşadığım onca şeyden sonra bu bana bir terapi gibi gelmişti. Bazen yaşadığımız kötü olayları, kendimize vakit ayırarak unutmaya çalışmalıyız çünkü en büyük terapi kendimizden gelirdi.
"Bu gökkuşağı çok güzel değil mi?"
Kalın bir ses tonu duymamla pamuk şekeri yemem durmuştu. Kafamı, sesin çıktığı tarafa doğru çevirdiğimde karşımda bir adam duruyordu. Kimdi bu adam? Çok tanıdık geliyordu ama... Ama aklım sanki bu kişiyi tanımama izin vermiyordu. Vermediği gibi kulağıma şu cümleleri fısıldıyordu: "Bu adam sana zarar veriyor. Hemen onu aklından çıkart."
Fakat ben aklımdan çıkartmak istemiyordum ki?
"Uyan artık!"
Beynim bana sanki farklı bir mesaj göndermeye çalışıyormuş gibi kafamı ağrıtmaya başlatmıştı. Elimi kafama doğru götürdüm. Her ne kadar ağrımaması için kafama vursam da ağrısının geçmeyeceği şiddetinden belliydi.
"Kafana odunu vuracağım artık haa!"
Bu sefer de oturduğum gökkuşağında bir deprem olduğunda ağzımdan tiz bir çığlık kopmuştu. Gözlerimi hızlıca açıp kapadım ama nerden bilebilirdim ki böyle bir toz pembe masalın beni terk edeceğini.
Gözlerim açıldığında ilk gördüğüm şey Barlen'in bana yukarıdan dik dik bakmasıydı. Yutkunarak gözlerimi vücuduma çevirdiğimde fetal pozisyonunda yatıyordum. "O kadar insan bitti, şimdi de sen mi başladın? Siz beni delirtmeye falan mı çalışıyorsunuz?"
Bu kadar fazla sinirlenmekte haklıydı çünkü dün geceki nöbetten beri bu şekilde yatağımda yatıyordum. Benim burada fetal pozisyonda uyumam da rüya görmemin bir diğer bahanesiydi. Çok güzel bir rüyadayken uyandırılmak gerçekten sinir bozucuydu. "Benim uyumaya hakkım var Barlen. Ayrıca uyandırmanı gerektirecek herhangi bir mesele yoktu..."
"Herhangi bir sorun yok mu? Saat 20.12 ve sen halen burada uyuyorsun."
Sanki çok önemli bir haber alıyormuş gibi gözlerimi kocaman açmıştım. Gerçekten bu kadar fazla uyumuş muydum? "Şaka... Yapıyor olmalısın öyle değil mi?" Sesim tereddütlü çıkıyordu. "Sence şaka yapıyormuş gibi mi gözüküyorum?" hiddetle soruyu sorduğu anda eliyle kendisini gösterdi. Gözlerimi kırpıştırarak üstünü taramalı makina gibi taradığımda, üzerinde kendisine özel koyu yeşil üniforması vardı. Yüzüne baktığımda kahverengi, ipek saçları ortadan ikiye ayrılıyordu; her zamankinden daha fazla dağınık olsa da yüzündeki benek, benek çilleri saçlarını toparlıyordu. "Yemin ederim, sinirden ellerimi kaç defa saçlarıma geçirdim bilmiyorum. Saymayı bıraktım" işte. Dağınık olmasının sebebi de buydu.
Başımı diğer ranzalara çevirdiğimde etrafta kimse yoktu.
Neredelerdi?
"Barlen..." acelem varmış gibi yataktan çıktım. "Diğerleri nerede?"
"Bu saat serbest vakti, unuttuğuna şaşmamalı."
Bu sefer de gözlerim bu lafa şaşkınlıkla açıldığında, şaşırmaktan bunalmıştım ama şaşkınlık benden bıkmamıştı. "Doğru ya..." diye mırıldandım ve yatağımdaki küçük boylu battaniyemi alıp omuzlarıma doladım. "Madem serbest vakit, o zaman biz de dışarıya gidelim."
Barlende rahatlamış gibi iç çektiğinde dışarıya doğru yürümeye başlamıştık. Yürürken soru sormayı elbet ki ihmal etmemiştim. "Morelin bozuk gibi görünüyor. Sen iyi misin?" Sorduğum soruyla yüzüne tekrar bir bakış atmıştım. Haklıydım çünkü Barlen beni uyandırdıktan beri yüzünde garip bir sıkıntı vardı.
Dış kapıyı açarken, olduğundan daha kısık sesle konuşmaya başladı "Askerlik sorunları işte. Fazla kafana takma ve önüne bak yoksa kafanı çarpacaksın."
Elini aniden alnımın önüne koyduğunda bir an duraksamıştım çünkü beni durdurmasaydı karşımdaki kapıya çarpacaktım. Bu durumla birlikte teşekkür edermişçesine ona doğru gülümsedim ve kapıyı ittirdim. İttirdiğim anda soğuk hava yüzüme doğru çarpmıştı. Uzun zamandır sıcaklığa maruz kaldığım için bana cennet gibi gelen bu havada gözüme çarpan ilk şey ateşin başında oturan askerlerdi ama gördüğüm tek şey askerler değildi; aralarında sırtı dönük olan birisi de vardı.
Theron.
Serbest zamanlarda diğerlerinin yanında olmasını beklemiyordum fakat yanlarında otursa bile yine yalnızdı; onunla konuşan hiç kimse yoktu.
Çevreye biraz daha göz gezdirdiğimde Etrafta ne Liya ne de Aleera gözüküyordu. İkisi yan yana olabilir miydi? Sanmıyordum. Liya'nın dün eksik kalan cümlesinden sonra ikisinin yan yana gelmesi tuhaf olabilirdi.
Başımı iki yana salladığımda beni düşüncelerimden uyandıran şey bir şarkı sesiydi. Evet, bu doğruydu; Theron'un oturduğu yerden bir şarkı sesi çıkıyordu... Bekle... Yoksa Theron şarkı mı söylüyordu?
İmkansızdı.
Barlen'in kolunu tuttuğum gibi o yöne doğru çekiştirmiştim çünkü eğer orada kimin şarkı söylediğini görmezsem meraktan delirecektim.
Ayaklarım yolu hızlı adımlarla geçerken, ateşin başına daha fazla yaklaşıyorduk. Bu, şarkının kulaklarımda daha fazla yükselmesine sebep oluyordu ama artık yükselmenin son doruk noktasındaydık çünkü yanlarına çoktan gelmiştik bile.
Ateşin başında tam tamına yirmi beş tane asker oturmuştu. Çember o kadar kalabalıktı ki o mükemmel sesin kimden geldiğini algılayamıyordum; algıladığım tek şey bu sesin Theron'a ait olmamasıydı.
"Herkes şarkıya daha yüksek sesle eşlik ederse harika olacak!"
Eşlik edenlerin sesi, kat be kat artmıştı. Şaşkınlığıma yenik düşerek Barlen'in kolunu çekiştirdim. "Bu kim? Sesi neredeyse harika, ayrıca... Çok genç." kulağına fısıldamam ile genci görmem bir olmuştu. Bacakları iki yana doğru ayrılırken gözlerim ilk olarak kıyafetine kaymıştı; evet düşündüğüm gibi bu kişi bir erdi. Bunu en başından beri anlama nedenim aslında birazda pervasız olmasıydı. Saçları ateşin başında iki yandan ayrılmış dalgalı, kumraldı. Gözleri ise... Bekle buradan tam olarak göremiyordum.
"İsmi şeydi..." ben incelemeye devam ederken, Barlen bu şekilde mırıldanmaya başlamıştı. Gözleri kısıldığında sanki ismini hatırlamıyor gibiydi. "Şeydi..." diye tekrarladı ama o bir şey diyemeden, çoktan tanıdık olmayan o sesi duymuştum.
"Siz de buraya katılmaz mısınız?"
Yumuşak. Hem de baya yumuşak bir sesi vardı. Normal erkekler seslerini kalınlaştırmaya çalışırken bu askerin bu şekilde nazik olma çabasına gülümsemeden edememiştim. Eşlikçiler durduğunda bütün gözler üzerimize dönmüştü. Daha fazla dikkat çekmek istemediğim için Barlen ile boş olan sandalyelere doğru yürüyüp oturmuştuk.
"Ee alkışlama yok mu?"
Alkışlar cümlesiyle birlikte kopmuştu. Normalde kulağımı kapatacağım bu ortamda ilk defa kapatmamam beni bozguna uğratmıştı çünkü böyle yükselmeler kulağımı hep çınlatırdı.
O zaman bu duruma göre ben keyif alıyor olabilir miydim?
Alkışlar en sonunda durduğunda, genç askerin yüzünde gururlu bir gülümseme belirmişti; yanağındaki gamze onu daha da belirgin kılıyordu.
Hafif sol çaprazımda durduğu için ona doğru eğilmek zorunda kalmıştım. "Sesin çok güzel. Şarkıcı mısın?" Soruyu sorduğum anda yüzünde herhangi bir iğrenme belirtisi aradım fakat beklediğim sonuç çıkmadığı gibi gülümsemesi de eksilmemişti. "Evet" dedi nazik bir ses tonuyla. "Buraya gelmeden önce şarkıcıydım. Sesimi beğenmiş gibi görünüyorsun." daha fazla gülümsedi ve benim ona yaptığım gibi o da bana doğru eğildi. "Eğer istersen seninle birlikte düet yapabiliriz." dedi ve göz kırptı.
Baby face yüzünü eğilmesiyle daha net görebiliyordum. Ayrıca daha demin göremediğim zeytin yeşili gözleri de ateşle birebir uyuyordu. "Ben ve sesim mi?" kahkaha atarak başımı iki yana salladım "Hayır sesimin iyi olduğunu düşünmüyorum, zaten olsa bile utancımdan söyleyemem." Gülümsemesi cümlelerim ile şaşkınlığa dönüşmüştü. Hayretle bana daha fazla eğildi. "Saçmalıyorsun şuan farkında mısın? Şarkılar sesimizin güzel olduğu için değil zevk için yaptığımızın bir kanıtıdır. Hem şu etrafa baksana." eliyle ateşin başında oturan askerleri gösterdi. "Hepsinin sesi kötü olabilir ama yine de bana eşlik ettiler çünkü bu eğlenceli bir aktivite."
Bu sırada genç askerin, sol tarafında bulunan yaşlı bir asker gülerek konuşmaya başlamıştı: "Evlat sen sesinin iyi olduğunu düşünüyorsan yanılıyorsun; kulak zarımız patladı resmen." Birkaç kişi kahkaha attığında gülmeyen iki kişi vardı: Genç asker ve Theron. Theron'un zaten gülmeyeceğinden yüzde yüz emindim; emin olduğum gibi sertçe bütün herkesin yüzüne dik dik bakıyordu. Öte yandan genç askerin ise morelinin bozulduğunu anlamamı sağlayan şey o güzel baby face suratını kızgın gösteren çatık kaşlarıydı. Yaşlı olan asker gri saçlarını kaşıyıp kahkahalar arasından "Sadece bir şakaydı devam et" dedi.
Askerin bozulduğu morel aniden geri geldiğinde tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken, araya ilk defa Theron girmişti. "Bence ilk dediğin doğruydu" dedi yaşlı adama; sonra ise gence döndü: "Kimse senin şarkını duymak zorunda değil. Eğer hatırlamıyorsan sana ben hatırlatayım; burası bir sahne değil, bir kışla." İşte asıl mutsuzluk şimdi hepimize geçmişti. Mutlu olan herkesi tek cümlesi ile mutsuz yaptığında yaşlı adam gülmeye devam etti. "Yapma be evlat. Mutluyken, bizi mutsuz yapma..."
"Buranın komutanının kim olduğunu biliyorsunuz öyle değil mi Bay Çavuş?" Theron'un çavuş demesiyle, yaşlı adamın çavuş olduğunu şimdi öğreniyordum. "Bir gün umarım dediklerimi daha iyi anlarsınız." hızlıca ayağa kalktığında başka bir şey demeden lojmanına doğru ilerlemişti. Aslında dün olanlardan sonra burada bile olmasını beklemiyordum fakat madem bu akşam burada yer aldı; tepkisine şaşırmamak gerekiyordu.
"Buraya yeni geldiğim için pekte bir şey anlayamıyordum" dedi genç asker lojmana doğru bakarken. "Ama gerçekten dedikleri kadar da sertmiş" Diye ekledi bize dönerek.
Yeni mi? Buraya yeni mi gelmişti? Kendimi tutamayarak sormak istediğim o soruyu sordum: "Yeni geldiysen ismin nedir?" her ne kadar meraklıca sorsam da, bu soruyu arkadaş arayışı içinde olduğum için sorduğumun farkındaydım.
"Cecil"
"Cecil?"
"Adım Cecil, soy adımda Brent. Senin ismin nedir?"
Demek ki beni tanımıyordu.
"Zoya Ravers"
Cecil nefesini dışarıya verirken elleri aniden, sandalyenin arkasına gitmişti. Gittiği gibi bir konserve kutusu çıkarmıştı. "Nedir o?" diye sordum.
"Senin için" diye karşılık verdi ve konserveyi bana uzattı. "Ne?" Cümleleri neredeyse kulağıma yabancı olarak geliyordu. "Bana konserve kutusu mu vereceksin?" Gülümseyerek başını aşağı yukarı salladı. "Eğer istemezsen ben yiyebilirim. Karnım da kazınıyordu zaten..."
Cümlesini tamamlamasına izin bile vermeden uzattığı konserve kutusunu elinden aldım. Kapağını hızlıca açtığımda midemi bulandıracak bir kokuyla karşılaşmam da benim kaderimdi.
Et.
Dünden beri yemek yemememin ödülü bu olamazdı değil mi? Annemin yaptıkları yetmiyormuş gibi şimdi de bunu mu yiyecektim? "Ne oldu? Et yemeğini sevmiyorsun galiba?" Cecil bana endişe ile bakıyordu. "Oysa ki komutanımız bana en sevdiğin yemeğin bu olduğunu söylemişti."
"Ne?" diye bir fısıltı çıkmıştı ağzımdan ama her ne kadar itiraz etsem bile bu gerçeği değiştirmiyordu. Şimdi yapacağım tek şey ise eti itiraz etmeden yememdi çünkü bir insan aç kaldığında önüne gelen yemeğin ne olduğuna bakmaz, karnının gerçekten doyup doymayacağına bakardı.
Çatal olmadığı için, eti tek elimle alıp yemeye başladım. Yoğun yağ içinde yüzen etleri ağzıma attığım anda fazlasıyla yumuşak bir dokusu olduğunu yeni fark etmiştim. Normal çiğnemek yerine ağzımda dağılmasını sağladım; bu his baharatlı tadını daha iyi almamı sağlıyordu.
Beğenmiştim.
Belki şuan şaka olarak gelebilirdi fakat gerçektende nefret ettiğim yemeği şuan beğenmiştim.
Sevmediğim bir şeyi sonradan beğenince nedensizce içime mutluluk hormonu salgılanırdı. Theron'un yaptığı bu eziyete ilk başta şüpheyle yaklaşsam da sonradan teşekkür etmem makul olacaktı.
"Canınız sıkılıyorsa şimdi korku masalı anlatabilirim? Sonuçta ben Graham'ım buradaki en iyi masallar benden çıkar." yaşlı adamın ismi Graham'dı. Bize bir masal anlatabileceğini söylüyordu; açıkçası anlatması onun için kolay olurdu çünkü aramızda en uzun yaşayandı.
Cecil hevesle ellerini çırptı. "Bu gerilimden sonra ilaç gibi gelir. Anlat hadi!" gülümsemeden edemediğim bu konuda bende anlatmasını istiyordum.
Graham iç çekerek gözlerini devirdi ve hafifçe öne eğildi. Acı kahverengi gözleri korkutucu gözüküyordu. "Hazırsanız başlıyorum. Emniyet kemerlerinizi bağlayın çünkü bu uçuş hem yüksekten hem de alçaktan olacak." Barlen dahi bütün kadın ve erkek askerler ona doğru dönmüştü. Hatta ateşin başında olmayanlar bile onu dinlemek için yanımıza gelmişti. "Bizim eski çağımız, yani size göre eski zaman. Herneyse, o zamanlarda anneannemin evine annemle oturmaya gitmiştik. Ne yazık ki annemin en sevdiği fakat benim en sevmediğim akrabam oradaydı."
"Neden sevmiyordun?"
"Çünkü bana hep kötü kötü bakardı. Nedenini sormaya çalıştığımda ise kendi annesi hep bir çıkış yolu bulup başka odaya götürürdü. Neyse... En son ne diyordum?"
"Anneannenin evine gittiğinizi söylemiştin."
"Oo doğru" dedi Graham düşünceli bir sesle. Bakışları ateşe sabitlenmişti. "Evdeki salona geçtiğimde karşımda o kadın oturuyordu..." başını iki yana salladı. "Aptal gibi bana bakarken sanki... Şey gibi bakıyordu..."
"Aşık gibi mi!" Cecil ve Barlen aynı anda bunu sorduğunda neredeyse bütün askerlerin ağzından kahkahalar çıkmıştı. Barlen, Cecil'in eline çakmak için öne eğildiğinde Cecil itiraz etmeden eline çakmıştı. Bu sırada Graham'ın yüzünde büyük bir utanç belirmişti. "Sizin aklınızda sadece aşk mı var? Korku hikayesi anlatıyorum burada!" her ne kadar itiraz etse bile dudağının köşesinin kıvrıldığı basbaya belliydi. Yanımda oturan erkek asker Graham'ın sırtına destek verici bir şekilde sıvazladı: "Boşver şunları; en iyi hikayeleri anlatan Graham sen devam et biz seni dinliyoruz." Graham'ın yüzü hızlıca canlandığında gülümsemesi daha fazla büyümüştü. "Madem bu kadar ısrar ettin tamam anlatıyorum. Nerede kalmıştım... Hah şeydi bana şey gibi bakıyordu... Aşıkça..."
"İşte! İşte! Doğru bildik ve sen bize utancından itiraz ettin!" Cecil sanki bir savaş kazanmış gibi yerinde duramıyorken Graham itiraz için ağzını açmıştı: "Ama o şekilde değil!"
"O zaman nasıl?" Elimdeki eti yemeyi durdurmuşken sadece konuya odaklanıyordum.
"Yalnız kaldığımızda bana şunu dedi: 'Ben nefret ettiklerime gülümserim çünkü gülümsemem en sonunda cehennem azabına dönüşüp onları öldürür, aynı kocama son kez gülümseyip öldüğü gibi. Seni çok sevdiğim için kötü bakıyorum ki ölmeyesin' Koskocaman kadın travmasını bana dayatmıştı; bunun en büyük sebebi de beni eski kocası sanmasıydı."
"Oha" diye fısıldadım. "Yani sırf travma olarak kaldığı için kötü baktığı kişilerin ölmeyeceğini mi sanıyor?"
"Evet" diye onayladı Graham. "Zaten bu olaydan sonra akıl hastanesine kaldırıldı. Kaldırılmadan önce bana söylediği son cümle ise 'her gülümsemenin ardında bir kötülük, her kötülüğün ardında ise bir gülümseme vardır' olmuştu."
Sessizlik, bu cümleyle heryeri kapladığında kendimi yutkunmaktan alıkoyamamıştım çünkü bir delinin travması herkese yansıyabilirdi. Söylediği cümleler onu normal yapmasa bile her bir acı, acıya uğrayan kişiye zayıflık olarak geri yansıyabiliyordu.
Sessizliğin bozulmasını sağlayan Cecil'di. "Açıkçası... Her ne söylesem kifayetsiz kalır çünkü anlattığın bu şey... Garipti. Düşünsenize" dedi diğerlerine Doğru "Birisi size gülümsüyor ama iyilikten değil, kötülükten. Bu... Korkutucu."
Bana kalırsa Graham'ın amacı korku hikayesi anlatmak değildi. Biraz da olsa gerginlikleri bir kenara atmaktı ve bunu başardı da çünkü şuan herkesin yüzünde büyük bir huzur vardı. Eh tabii korkuyla birlikte.
"Barlen Thren. Duyuluyor muyum?"
Telsizden, tiz bir adam sesi çıktığında kaşlarımı çatarak Barlen'e doğru dönmüştüm. Ne olduğunu anlamama izin bile vermeden ayağa kalkıp, koşar adımlarla uzağa doğru gitmişti ama gözümden huzursuzluğu kaçmamıştı. "Bu gerçek mi! Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?"
Neler oluyordu?
Ağzından küfürler çıkarken telsizi kapatmadan başka birisine ulaşmıştı fakat ulaşamadan komutanlık lojmanının kapısı yüksek sesle açılmıştı. İçeriden Theron çıkarken yüzündeki ifade Barlen gibi huzursuzdu. Tam önümüzde durduğunda soluklanmadan konuşmaya başlamıştı: "Sana da aynı şeyleri söyledi değil mi?"
Kim?
Barlen elini saçlarından geçirdiğinde göğsü kalkıp iniyordu. "Evet komutanım" dedi. Onu ilk defa endişeli görmem, bende garip bir etki yaratmıştı. "İleti gözetleme timi benimle itibara geçti ve birkaç şey olmuş..."
"Uzatma ve söyle."
"Yarın veya başka bir gün bilmiyorum... Aegis'in hareketleri değişmiş. Bu da demek oluyor ki savaşa hazırlıklı olmamız gerekiyor."
İleri gözetleme timi navigasyon sayesinde Aegis'in hareketlerini gözetleyebiliyordu fakat bu durum her zaman bizim için mümkün olmazdı çünkü Aegis'in komutanı bizi kandırmak için yanlış da yönlendirebilirdi.
Peki ya ölüm olursa ne olacaktı? Yıllar sonra halen silah kullanabilecek miydim?
Theron bu durumlara alışıkmış gibi: "O zaman biz de hemen atış poligonunda çalışmaya başlarız" Dedi. "Bütün herkese haber ver, yarın hazırlık olacak." Aegis'i yeneceğine o kadar emin görünüyordu ki...
"Ya bir ölüm olursa?" bir kadın asker sanki içimdekileri okumuş gibi bu soruyu sorduğunda bende merakla Theron'a doğru döndüm ancak onun yüz ifadesi bu laftan korkmadığını açıkça belli ediyordu. "Her savaşta elbet bir ölüm olur" diye başladı. "Ancak bu demek değil ki bizim de kan dökmeyeceğimiz. Eğer size sadece bizim tarafımızda ölüm olacağına inandırdıysalar, o inandıranlara başka türlüsünü bizzat ben öğreteceğim."
Kazanacağımıza dair herhangi bir belirti olmasa bile Theron bir şeye dayanarak bu cümleleri söylüyordu.
Bu sırada Graham ise hiç olmayacak yerde şu soruyu sormuştu: "Size hiç ölüm hikayesini anlatmış mıydım?" Theron'un bunu anlamadığını biliyordum fakat onun dışında ki herkes anlamıştı.
"Anlatma abi anlatma" diye karşılık verdi Cecil.
Gözlerim, karanlığın ortasında canlı kalan tek şey olan ateşe takılmıştı.
Ne hissedeceğimi bile bilmiyorken yapacağımız savaş onlar için binlerce, benim için ise ilk defa olacaktı. Bu savaş ya galibiyet ya da ölüm getirecekti. Ben, Theron'un şimdiki sözleri ile ikinci ihtimali bile düşünmeden birinci ihtimale inandım çünkü galibiyet sadece vatana sadık kalanlar içindi.