2. bölüm / 9
Gölgeler arasında kalanlar1. Zafer hisarı
Bölümler 9Şu an: 1. Zafer hisarı
- 1 Giriş792 kelime
- 2 1. Zafer hisarı2.733 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2. İlk an1.866 kelime
- 4 3. Dönüşün eşiğindeki kararlar1.297 kelime
- 5 4. Aynı yer, farklı kişi1.972 kelime
- 6 5. Gurur2.599 kelime
- 7 6. Kusurlar2.970 kelime
- 8 7. Korku?2.438 kelime
- 9 8. Sessiz hamleler, büyük sonuçlar3.919 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu kitapta yer alan askeri unsurlar gerçeklikten bağımsız olarak yazılmıştır.
Keyifli okumalar.
Sadece bir mektup. Bir mektup ile terk etmek, terk edilmek çok acıttı.
Hayat bazen en zor kararları almamızı sağlar. Bu kararlar ya iyi son getirir ya da kötü son. İyi son olursa sorun olmaz ama kötü son, hayatın asıl başlangıç yeridir. Benim hayatım kötü sonlar ile başlamıştı. Var mıdır bunun pişmanlığı? Yoktur. Çünkü bazı kararların kötü son getireceğini bile bile seçmemiz gerekir; bunu bize zorunlu bırakan mecburiyettir. Gelecekte ne olduğunu bilemeyiz ancak kaderimizi biz yönlendirebiliriz.
Ben ise bu hayatta sadece iyiliği isteyen, kötülüğe maruz bırakılan o kişiyim. Hem de bilmeyerek.
Yıl 2007, 4 Eylül.
Kaç kere daha çağıracaktı? Kaç kere daha söyleyecektim?
Terliklerim zeminde ses yaratırken iç sesim anneme isyan ediyordu. Akşam yemeği için yine eve misafir çağırmıştı. Normalde insanlar misafirleri çok severdi ben de severdim fakat zamanla nefret etmeye başlamıştım.
Laflar, hakaretler, imalar... Bunları hak edecek ne yapmıştım peki?
En sonunda yanlarına geldiğimde beni hemencecik karşılayan şey yemek masası ve üzerindeki yemeklerdi. Kısa bir göz attığımda masanın özenine hayran kalmıştım.
Annem yine döktürmüştü.
Kırmızı olan masa örtüsünü süsleyen altın detaylarıydı. Üzerinde çorba, salata, ekmekler, içecekler ve et vardı...
Bekle, et mi?
Nefret etmeme rağmen annem yine yapmıştı işte.
Büyük bir iç çektiğimde gözlerim bu sefer karşımda oturan iki misafire kaymıştı; aralarında bir şey konuşuyorlardı. Onları süzdüğümde sarı saçlı olan kadının üstünde sarı-beyaz elbise vardı, kahverengi saçlı olanın ise pembeydi. Bu kombinleri tamamlayan spor ayakkabılarıydı.
Yüzüme bir gülümseme takınarak yanlarına daha fazla yaklaştım. Benim için her ne kadar zor olsa bile "Hoş geldiniz," diyebilmiştim.
Laflarını böldüğüm anda ikisi de bana dönmüştü. Sarı saçlı olan kadın beni süzdüğünde ellerimle oynamaya başlamıştım. Üzerimde lacivert rengi kazağım, altımda ise kargo pantolonum vardı. Havalar tam soğumamıştı ama kanım fazla olmadığı için üşümeme neden oluyordu.
Sarışın olan kadın da bana aynı gülümseme ile "Hoş bulduk canım" Dedi "Seni aslında her gün görüyoruz ama bu sefer de evinde görelim dedik," sesindeki imanın nedeni haberlerdi. Her gün haberlere çıkmak demek, sizi neredeyse herkesin tanıyor olması demekti.
Araya giren kahverengi saçlı kadın, "Evet, ama aslında tam sebep bu değil. Annenin güzel yemeklerini herkes bilir," diyerek göz kırptığında bir anlık bu insanların iyi olabileceğine bile inanmıştım.
"İşte tatlılar da geldi!" Mutfaktan gelen annemin elinde kendi elleri ile yaptığı tatlıyı gördüm. Masanın ortasına hızlıca koyduğunda bana dönmüştü: "Kızım gelmişsin, hadi otur, yemek ye sen de." Bir anlık itiraz etmek için ağzımı açtım ama annem bana sert bir bakış attığında itiraz edemeyeceğimi anlamıştım; bu yüzden masaya oturdum.
Önüme aceleci bir şekilde et yemeği ve meyve suyu koymuştu.
Sinirle iç çektiğimde bunu nasıl yiyeceğimi bilmiyordum. Ben ete, et de bana bakarken, "Galiba et yemeğini sevmiyorsun, öyle baktığına göre," diyen sarışın kadındı. Bana bakıp yemem için işaret veriyordu.
Diğer kadın ise yandan şakacıktan omzuna vurdu. "Hadi ama Vera!" dedi keyifle. Vera... Adı Vera olmalıydı. "Et sevilmez mi? Bal gibi sevilir." Eliyle eti gösterdiğin de bana güzel bir tebessüm verdi "Zoyacığım, bir kere yersen bir daha yersin. Hadi dene en azından."
"Kusura bakmayın, ben eti sevmem. Sevmediğim şeyi de yiyemem." Kendimi tutamadan söylediğim bu sözlerden dolayı pişman olmuştum fakat ne yapmalıydım?
Kimse kimseyi zorlayamazdı.
Buz gibi sesimden mi bilmiyordum fakat sesleri kesilmiş, yemeklerini durgunlukla yiyorlardı.
Kaçıncı kez olduğunu saymadığım bir anda tekrar nefesimi vermiştim; tam bu sırada annem masanın altından kolumu cimciklemişti. Ağzımdan sessiz bir inleme çıktığıda ona yandan bir bakış attım, gözleri adeta bana yargı dağıtıyormuş gibiydi.
Doğru olanı yaptığım halde bana sinirleniyordu; daha fazla sinirlenmemesi için ise meyve suyumdan bir yudum aldım.
Annem, boğazını temizleyip gerginliği atmak istermiş gibi konuşmaya başladı "Olayları duydunuz umarım; Zafer Hisarı yeni bir başarıya adım attı. Eh malum, her şeyi başarıyorlar,"
Açtığı bu konuyla aniden öksürmeye başlamıştım. Yok yok, bugün annemin başına taş düşmüş olmalıydı; ihtimalle inanarak dönüp ona bakmıştım ama kafası yerindeydi.
O zaman neden böyle konular açıyordu?
"İyi misin canım?" Kahverengi saçlı kadın bana su uzattıyordu.
Nazik davranışı ile hızlıca elimi iki yana salladım. "İyiyim, gerek yok. Sadece boğazıma kaçtı o kadar."
Hayır sadece boğazıma kaçmadı.
Vera sanki öksürmemi umursamamış gibi, "Bilmeyen mi var?" diye sordu. "O, ülkemizin onurudur, gururudur. Zafer Hisarı olmasaydı ne yapardık bilemiyorum bile."
Sekiz yıl önce terk ettiğim Zafer Hisarı'nın konusunun şimdi açılması beni rahatsız etmişti. Elimi rahatlamaya çalışıyormuş gibi boynuma götürdüm.
"Düşmanları da çoğaldı vallahi. Neyse ki başlarında Theron Ashford var."
Bu adı duyduğum anda kalbimin teklemesi normaldi değil mi?
Theron Ashford, Zafer Hisarı'nın başkomutanıydı, kışlayı o yönetirdi. Kendisi zeki bir adam olduğu için onca başarıya şaşılmamalıydı.
Açıkcası benim şu anda kalkıp gitmem gerekiyordu ama Theron ile sekiz yıldır görüşmüyordum; bu yüzden olayları da merak ediyordum. Ben gittikten sonra Zafer Hisarı'nda neler olmuştu? Bir şeyler değişmiş miydi?
Düşüncelerimden beni kurtaran kadının sesiydi: "Theron'u en iyi tanıyan Zoya aslında. Daha fazla fikre sahip olması lazım ama bakıyorum da... sessiz..."
Kaşlarımı çattım ve gözlerimi yavaşça kadına doğru diktim fakat kaşlarımın çatması bir anda yok olmuştu çünkü daha demin bana sevgiyle bakan gözleri şimdi bu konu ile öfkeyle parıldıyordu.
Affalamış halimi hızlıca toparlayarak ellerimi masada birleştirdim. "Haklısınız, Theron'u en iyi ben tanırım ancak..." duraksayıp boğazımı temizledim. "Theron'un sağı solu belli olmaz. Ne kadar fikre sahip olursam olayım, fikirlerimin onun zekası ile uyuşmayacağına eminim." Sanki bir kaçış arıyormuş gibi anneme baktım. "Anne, ben odama gideceğim, yorgunum zaten. Size afiyet olsun."
Ayağa kalkıp gitmek üzereyken Vera'nın sesi beni durdurmuştu: "Tabii ki de kaçarsın, ne de olsa konu Zafer Hisarı!"
Tahminlerim beni yanıltmamıştı.
Annem hayret içinde Vera'ya bakarken, onun da böyle bir şey beklemediği apaçık ortadaydı; elini tereddütle onun omzuna koydu. "Vera canım, neler oluyor?" Soruyu sordu ama bu kadınlarda merhamet olmadığı gibi saygı da yoktu. Bunu belli ederek annemin elini omzundan ittirip ayağa kalktı. "Seninle bir sorunum yok ama bu kızın..."
Cümlesini tamamlamadan bile ellerim sımsıkı yumruk olmuştu "Bu kızın ne halt ederse etsin umurumda değil. Sonuçta yalan mı söylüyor bu haberler? Sekiz yıl önce kızın Zafer Hisarı'nı terk etmedi mi? Hain diye anılmadı mı?"
Gerçekleri bir bir yüzüme vuruyordu. Ne yapmam gerektiğini bilemezken annemin sesini işittim "Zoya, hemen odana git."
Hayır, bu olamazdı. Evet susuyordum, evet cevap bile veremiyordum, evet haindim, evet terk etmiştim ancak bu sefer susmamalıydım. Annemi dinlememeliydim çünkü ben sustukça böyle insanların sesi yükseliyordu. Benim de aynı şekilde karşılık vermem gerekiyordu. "Sizin ne söylediğinizi kulaklarınız..."
"Ben bu ülkenin vatandaşıyım ve ülkede hiçbirimiz hain istemiyoruz. Bu ülkeden defolup git de biz de senden kurtulalım!" Bana doğru olan keskin sesi tüylerimi diken diken etmişti. "İdam edilmen gerekiyor, idam!"
Yutkunarak diğer kadına dönüp bakmıştım ama o da aynı halttı. Masada Vera ile ikimizi izleyip yemeğini yiyordu.
Peki bu yüzsüzlüğün kaçıncı derecesiydi?
Bu anda annem kendini tutamayarak, "Hop hop! Kadın sen ne dediğinin farkında mısın? İdam edilsin dediğin benim öz ve öz kızımdır!" Dedi. Beni savunuyordu. "Evet, benim kızım bir hata yaptı ama sürekli bunu yüzüne vurmak da nedir? Bence siz gerçekten takıntılı insanlarsınız."
Şaşkınlık sırası Veradaymış gibi ağzını açıp kapatıyordu.
Annemin sözleri nasıl da haklıydı ama.
Bir insanın hatasını yüzüne sadece iki defa söylersin. Birincisi anlamak için, ikincisi uyarmak için fakat üçüncüsü... Bardağın taşması için son damlaydı.
"Bu evden gidin."
Cümlelerim odayı bıçak gibi kestiğinde neredeyse zaman durmuş gibiydi. Daha demin küstahça yemeğini yiyen kadının eli havada donmuştu, daha demin bana hakaretler dağıtan kadının sesi ise şimdi kesilmişti. Ve işte ben şimdi kendimi savunuyordum.
Büyük bir aradan sonra sessizliği bozan Vera'ydı. "Sen... Ne dedin? Terbiyesiz! Misafir kovulur mu hiç?"
Sorusu ile büyük bir kahkaha attım. "Pardon? Siz kendinize misafir mi diyorsunuz? Misafirlik ne zamandan beri karşı tarafa hakaret etmek oldu?" Cevap beklemeden meydan okuyormuşçasına çenemi kaldırdım. "Size dedim ki bu evden gidin. Tekrar etmeyeceğim." Elimle kapı tarafını gösterdiğimde, bazılarına göre saygısızlık olan şey benim şu an yaptığım şeydi.
Ama hangi insanoğlu olursa olsun bu durumda benim yaptıklarımı yapardı. Tahammül etmem bile bir mucizeydi.
Annem, Vera'nın yanından ayrılıp yanıma geçmişti. "Kızım her ne söylüyorsa haklıdır," Bunu dediğinde yüzüme hafif bir tebessüm gelmişti. Ona doğru göz attığımda bana bakmaması bile şuan ki mutluluğumu bozamazdı.
"Boş ver Vera, laf anlatmaya değmez hadi gidelim" Kahverengi saçlı kadın en sonunda ayağa kalktığında elimi Veranın omzuna koydu.
Vera ise sadece durup bana bakıyordu ama oda kadının sözlerine ayak uydurmaya başlayarak başını aşağı yukarı salladı.
Çantalarını alıp evden gittikleri anda minnettar bir şekilde anneme sarılmıştım. Ancak sarıldığım gibi beni iten kişi de annemdi. Neler olduğunu anlamayıp ona sormak üzereyken, lafı elimden alıp o konuşmaya başlamıştı: "Yıllardır... Yıllardır bu lafları yiyoruz ve kim yüzünden biliyor musun? Senin yüzünden Zoya!" Gözlerini kapatıp iç çekti. "Baban ve ben seni büyütmek için yıllarımızı harcadık. O bizim için çalışıyor; işten çıkarılırsa bir daha iş bulamayabilir çünkü onun kızı sensin, 'hain' denilen kız onun kızı. Sen daha küçük bir çocukken kim bilebilirdi ki böyle olacağını?"
Şu anda öyle bir mahcup hissediyordum ki ne diyeceğimi bilemiyordum. Ağzımdan sadece "Anne..." diye bir fısıltı çıkabilmişti.
"Sus!" dedi yüksek sesle. "Ne demeye çalıştığımı anlamıyorsun. Keşke hiç odandan dönmeseydin, keşke Zafer Hisarı'nda hiç komutanlık yapmasaydın, keşke lanet olasıca bu dünyaya gelmeseydin. Evet, katılıyorum; biz babanla büyük bir hata yaptık ve..." Bir an söylediklerini yeni, yeni anlamaya başlamıştı. Yutkunup başka bir şey söyleyememişti. Ama bunları geçtim; bir anne çocuğuna bunları nasıl söyleyebilirdi?
Yüzüme bir tokat atmasa da tokat etkisi yaratacak bir cümleydi. Şuan böyle bir durumda ne yapmalıydım? Belki de mutluluğumu bu şekilde yerle bir eden anneme teşekkür etmeliydim.
Sesimin titrememesine özen göstererek sadece şu soruyu sordum: "Ne demeye çalışıyorsun anne?" Kaç kere sorarsam sorayım cevap verilemeyecek bir soruydu çünkü zaten herşey açık değil miydi? Evet cevap basitti: Beni doğurmak hataydı.
Gözlerimin nemlendiğini hissettiğimde artık etrafı bulanık görüyordum. "Anne cevap ver bana, neden sessiz kalıyorsun?"
Yine sessiz kaldı.
"Bahsettiğin şey neydi anne?"
Tekrar sessiz kaldı.
Bu sefer daha yüksek sesle haykırmaya başladım: "Cevap ver! Hadi söylesene beni doğurmanın hata olduğunu! Neden sessiz kalıyorsun?" Gözlerimden yaşlar boşalırken haykırışlarım boş odayı dolduruyordu.
Annem hala sessiz kalsa bile onun da gözünden bir damla yaş akmıştı. Bu görüntüyle tebessüm ettim. Ama bu öylesine bir gülümseme değildi. Annesi tarafından istenmeyen bir çocuğun gülümsemesi gibiydi.
Neredeyse birkaç dakika sonra akan gözyaşlarım durmuş, akanlar ise yüzümde kurumuştu. Dudağımın kuruluğu konuşmamı zorlaştırıyordu ancak buna rağmen başımı dikleştirip konuşabiliyordum "Ben de sanırdım ki her şeye rağmen annem beni o insanlardan korur, beni yinede sever fakat nereden bilebilirdim ki annemin de benden utanacağını?" Cümlelerim kalbimi bile artık acıtmazken başka bir şey söylemeyip odama yönelmeyi tercih ettim.
Yürürken arkama bile bakmayacağımı düşünüyordum fakat çocuk yüreği miydi bilmiyordum ama bir anlık merdivenlerde duraksamıştım. Elim korkuluğu sıkıca kavradığında aynı sıkılıkla gözlerimi kapattım.
Acaba şuan annem arkamdan bakıyor muydu?
Duraksamamın sebebi belkide bir kere bile olsun beni savunmasını istememdi. Sonuçta o, benim annemdi bana kıyamazdı öyle değil mi?
Arkamı dönmeden tekrar sözleri devraldım "Eğer ben bir şey yaptıysam vardır bir sebebi. Şu an utandığın kızın belki de senin hayatını bile kurtarmış olabilir," Söylediklerimi henüz anlamadığını biliyordum ama ileride beni kesinlikle anlayacaktı. Başımı iki tarafa sallayarak odama gittim.
Merdivenlerden çıktığımda odamın kapısını açar açmaz kapattım ve kapının arkasına doğru yaslandım. Gözlerimdeki yaşlar tekrar belirdiğinde artık kalbimin acısından ağladığımı kabullenmiştim.
Otuz yaşındaki bir kadınsın sen Zoya, çocukca ağlanılır mu hiç?
Gerekirse bütün dünya karşımda dursun ama annem yanımda olsun.
'Keşke lanet olasıca bu dünyaya hiç gelmeseydin!'
İçimdeki düşüncelerim beni gerçeklikle yüzleştirdiğinde odamın karşısına doğru baktım.
Sağımda beyaz örtülerimle yatağım vardı; her zaman beni dinlendiren o kısmım. Onun yanında her sabah kuşları izlediğim pencerem, penceremin yanında yorgun olsam bile çalıştığım çalışma masam ve gardırobum.
Yatağıma doğru yürüdüğüm.Terliklerimi çıkarıp uzandım.Yatağımın bana verdiği sıcaklıkla eriyip gitmiştim. Büyük ihtimal petek yanıyordu, bunu yapmasını babamdan istemiştim. Babam eve geldiğinde olanları öğrenecekti; başta bana olmak üzere ikimize de kızacağından emindim.
Gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım ama olmuyordu. En iyisi müzik açmaktı. Telefonuma uzandım ve müzik listemden yabancı bir şarkı açıp gözlerimi tekrar kapattım.
Ne kısmetse kapattığım an aşağıdan anahtar ve kapı sesleri gelmişti. Muhtemelen bu kişi de babamdı.
Umarım yarın bana fazla kızmaz...
Birkaç ses daha duyduğumda gerisini hatırlamıyordum çünkü uyuyakalmıştım.
☀
"Zoya, uyan artık," babamın sesi beni uykudan uyandırmıştı. Gözlerimi kırpıştırarak etrafa baktım. Ne ara uyuyakalmıştım hatırlamıyordum. Babama baktığımda onun da bana baktığını gördüm. Normalde her sabah annem beni uyandırırdı ancak bu sabah babamı göndermişti.
"Baba... Günaydın," dedim gözlerimi ovuşturarak. "Annem bu sefer beni uyandırmaya gelmedi, seni görünce şaşırdım. O nerede? Aşağıda mı?" Babam büyük bir nefes verdiğinde yatağın kenarına oturup bir elini elime koydu: "Evet, aşağıda kahvaltı hazırlıyor... Ancak seninle birkaç şey konuşmam gerek." Kendimi konuşmaya hazır ederek başımı salladım.
"Tahmin etmişsindir, annen olayları anlattı, bir de ben seninle konuşmak istedim." Bir şey demek için ağzımı açtığım anda beni susturdu "Merak etme, ben seni diğerleri gibi suçlamayacağım çünkü seni anlamaya çalışacağım. Senin neden Zafer Hisarı'nı terk ettiğini bilmiyorum... Belki keyfidir, belki de askerlik yapmak istemiyorsundur." Genellikle annem empati pek kuramazdı ama babam kurabilirdi; beni en iyi anlayan oydu.
"Bazen hayatta yaptığımız tek bir hata, diğer insanların ağzında dedikoduya dönüşür. Senin hatan terk etmek değildi, insanların ağzına laf vermekti. Başını her zaman dik tut çünkü o sözler seni etkiler, sen de bu şekilde başa çıkarsın," elimi okşayıp bana gülümsedi. "Diğer insanlar seni hain, onursuz bir kadın olarak görebilir ama sen benim kızımsın. Bırak senden utanmayı; diğerlerine haddini bildirip sustururum... Ancak," sessizleştiğinde, cümleyi devam ettiremediğinde bir şeyler olduğunu anlamıştım.
Anlam veremeyerek suratına baktım. "Ne oldu baba? Lütfen devam ettir." Bana tekrar baktığında gözlerinde büyük bir acı vardı. "Zoya, bu daha ne kadar devam edecek?" Sorduğu soru buydu. Suratımı düşürüp ben de sessiz kaldım çünkü cevap yoktu.
Hep devam edecekti.
Birkaç saniye sonra, "Bilmiyorum baba, bilmiyorum." diyebilmiştim.
Tek diyebileceğim buydu çünkü Zafer Hisarı'nı terk etmek hainlik demekti. Bu kadar onurlu bir ülkede kimse onursuz birisini istemezdi. Yıllar önce bir söz vermiştim 'Ne olursa olsun terk etmeyeceğim' diye ancak ben bu sözü çiğnemiştim.
Boğazımı temizleyerek yataktan kalktım. "Annem kahvaltıyı hazırlamıştır, insek iyi olur, bekletmeyelim. Ben lavaboya gireceğim, sen in." Babam da kalkıp başını salladı: "Pekala, ama söylediklerimi sakın unutma. Ayrıca annen sana kırgın gibi... Ona söylediklerini bana söyledi. Şunu da söylemek isterim: Annen senden utanmıyor Zoya sadece... Onun biraz zamana ihtiyacı var, anla onu, tamam mı?" diye sordu.
"Tamamdır kaptan, sen ne istersen," elimle asker selamı yapıp gülümsedim. O da bana gülümseyip yanağıma öpücük kondurup odadan çıktı.
Bugün hava dün gibi soğuk olmadığından üzerime siyah bir tişört ve eşofman giymiştim. Lavaboya yöneldiğim anda fark ettiğim şey aynadaki yansımamdı. Kahverengi saçlarım dağınıktı, yeşil gözlerim yorgun bakıyordu oysaki uyumuştum. Bir kere daha bakımsız olduğumu anlamıştım.
Başımı iki yana sallayarak lavaboya yöneldim. Önce elimi yüzümü yıkadım, ardından saçlarımı dağınık bir topuz yaptım. Şimdi çok daha iyi görünüyordum.
Aşağıya indiğimde beni karşılayan nefis kahvaltının kokusuydu. Öyle bir iç çektim ki gören hayatımda hiç yemek yemediğimi sanacaktı. "Günaydın," dediğim anda masaya oturup poğaçalardan bir tanesini yemeye başladım.
"Günaydın," diyen kişi annemdi. Aslında şaşırmıştım; dünden sonra selam bile vermez sanıyordum. Bu sefer önüme sıcak çay koyduğunda şaşırmam katbekat daha artmıştı. Bakışlarım masanın karşısındaki babama kaydı. Bana sırıtıyordu. Ben de ona sırıtmaya başladığımda annem ikimize de göz gezdirdi: "Ne o, aranızda bir şey mi oldu da benim haberim yok?"
"Hiç, kızımla sadece gülüşüyoruz o kadar. Çok meraklıysan Zoya'ya sor," dedi babam. Kaşlarımı çatarak ona doğru baktım; o ise bizi barıştırmaya çalışıyordu. "Gerek yok sormama. Sadece afiyet olsun."
Bir 'umut' derler ya hani, daha demin o bende olmuştu. Annemin benimle aramızdaki soğukluğu görmezden geldiğini sanmıştım ama asıl görmezden geldiği şey benmişim. Boğazımdaki yumru ile yemek yemeye devam ettim.
"Zafer hisarı yeni bir başarı ile Aegis'i yenmeye adım atıyor! "
Televizyonun sesi ile başımı o yöne doğru çevirdim. Zafer Hisarı'ndan bahsediyordu her zamanki gibi. Yüzümde belirsiz bir tebessüm oluştu. Büyük ihtimal İnviktus ülkesini yenmeye az kalmıştı.
İnviktus ülkesi düşman ülke olduğu için Aegis kışlasını kurmuşlardı, hem de bizim ülkemizde. Amaçları ülkedeki güç sistemini almaktı çünkü Tavrenor ülkesini diğer ülkelerden çok daha güçlü kılıyordu; örneğin mimariyi güçlendirmesi, yeni silahların olması gibi ve birçok şey... Ülke bu güce sahip oldukça diğer ülkeler ile aramız bozulmuştu.
İçimde büyük bir gurur vardı. İşte bu gururun en büyük nedeni de Theron'du.
Bakışlarımı televizyondan ayırdığım anda telefonuma bir bildirim gelmişti. Kimden gelmiş olabilirdi? Kaşlarımı çattım ve telefonu hızlıca elime aldım.
Kilit ekranını açıp mesajı içimden okudum;
D:V: Oyunumuz başlıyor gibi. Hemen kaybetmeyeceğiz en iyi sen bildiğin için herkese yeni başlangıçlarımı tanıtmaya hazırım; sende hazırsan başlayalım.
Bu mesajı yıllardır beni avucunun içine almış birisi yazmıştı. Şimdi ne yapmamı istiyordu peki?
Zafer Hisarı'na geri dönmemi...
İnsan hiç terk ettiği yere geri döner miydi? Ben dönmek zorundaydım. Önümde iki tane seçenek vardı: Ya beni alacaklardı ya da almayacaklardı.
Ama ben alacaklarına emindim çünkü Zafer Hisarı'nda eski komutanların bir daha asker olma şansı vardı. Bu koz benim tek şansımdı.
Yan yana konuşan anneme ve babama baktım. Benim ayağa kalkmamla şimdi bana bakıyorlardı. "Ne oldu? Bir yere mi gidiyorsun asker?" Asker. Babamın sorusuyla annem'de araya katılmıştı "Odasına gidiyordur. Zaten hep öyle yapıyor," dedi.
Kısa bir süre duraksadıktan sonra tereddütle konuşmaya başladım: "Ben..." Sessizlik oldu. "Ben Zafer Hisarı'na geri dönüyorum."
Bölüm etkileşimi
