2. İlk an

Vaveyla Yazarı: Irmak ☆

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 2. İlk an

Siyah kazak mı? Hayır, bu çok sadeydi. Peki kırmızı hırka mı? Hayır, hayır, bunun da rengini beğenmemiştim. En iyisi yeşil bir şeyler seçmekti ki oraya uyum sağlayabileyim.
Her şey çok karışık olmasına rağmen düşündüğüm tek şey buydu ama kendimi kandırdığımında farkındaydım. Kafamı dağıtmaya çalışıyordum.

Aileme dünkü kararı söylediğimde tam da tahmin ettiğim şeyler olmuştu. Annem asla izin vermemişti; vermediği gibi bağırıp çağırmıştı. Onu sakinleştiren ise babam olmuştu. Babam, her ne kadar şaşırsa da tabii ki bana saygı duymuştu ve en sonunda, zorda olsa izin vermişlerdi.
Otobüs ile gidecektim. Evimle Zafer Hisarı’nın arasında uzak bir mesafe vardı. Beni otobüse kabul ederler miydi bilmiyordum ancak kabul etmezlerse babamın arabasıyla gidecektim. Normalde risk almayıp babamla gitmeliydim ama onun da iş yerine gitmesi lazımdı. Benim yüzümden işe geç kalmasını istemiyordum.
Saate baktım, 06.12 olarak gösteriyordu. Özellikle bu saati seçmiştim ki insanlar otobüste daha fazla yoğun olmasın.
Her şeyimi hazırladıktan sonra üstüme ilk başta sade olarak düşündüğüm siyah kazağı giydim, altıma da ona uyumlu bir pantolon... Zaten kim için hazırlanıyordum ki? Sadece askerliğimi yapacaktım, öyle değil mi?

Salona indiğimde sadece babam uyanıktı. Üzerinde iş kıyafetleri vardı, kol saatini takmakla uğraşıyordu; takamadığı için sinirle bir şeyler mırıldanıyordu. Gülümseyerek ona doğru ilerlediğimde karşısına geçip kol saatini aldım ve ben taktım. "İşte şimdi oldu." dedim.
O da bana aynı gülümseme ile döndü. "Vay vay vay, uyanmışsın demek. Açıkçası gitmeni istemiyordum; sonuçta sen olmazsan nasıl takacağım bu kol saatini?" Alaycı tavrıyla bunu demişti ama bu tavrının altında büyük bir hüzün vardı. Onun üzülmesi benim hoşuma gitmediği için yanağına öpücük kondurdum. "Merak etme baba, ben yokken annem takar." Bu söylediğim ona geçmemiş gibi bana düz bir şekilde bakıyordu. Başımı omzuna doğru yatırdığımda beni sıcak kollarının arasına almıştı. Gitmeden önce babama sarılmak bin bedele değerdi.
O sırada içeriden bir öksürük sesi gelmişti. Babamın kollarından yavaşça sıyrıldığımda kapının yanında duran annemi gördüm; o da uyanmıştı. Bunu yapmasını söyleyen babam mıydı yoksa kendisi mi uyanmıştı? Babama sorgulayıcı bir şekilde baktığımda sanki "Benim haberim yoktu." dermişçesine başını iki yana sallamıştı.

Hayır, annem kendi isteğiyle uyanmıştı.

Yanımıza yaklaştı. Kahverengi saçlarını bugün ilk defa daha bakımsız görmüştüm, gözlerinin altı da morarmıştı. Uyumamış mıydı? Bu manzara karşısında yutkundum. "Anne sen..." Duraksadım. "Benim için mi uyandın?" soruyu sorduğum anda annem bana uzun bir süre baktı.
Bu kısa sessizlikte tüylerimin ürperdiğini hissettim.
"Evet," dedi. "Senin için uyandım, sonuçta bugün gidiyorsun." Ne hissedeceğimi bile bilmiyorken annem aniden atılıp bana sarılmıştı.

Annem bana sarılmıştı.

Bu bir rüya mıydı?

Hayır Zoya, bu bir rüya değil.

O gerçekten sana sarılıyor.

Yüzüme yavaşça bir gülümseme geldiğinde onun sarılmasına karşılık verdim. Saçlarının kokusunu içime çektiğimde vanilya kokuyordu. Bir süre sonra geri çekildiğinde, eliyle burnumu sıktı. "Bana az çektirmedin küçük hanım ama bunları unutuyorum ve seni affediyorum." Gülümsediğimde aslında affetmesi gereken kişi bendim ama annemin sarılması ile herşeyi unutmuştum bile.
Babam da yanımıza gelip bizi iki koluna aldı. "Oh be, sonunda barıştınız; sizin küslüğünüz de hiç çekilmiyor." Tekrar gülümserken bakışlarım saate kaymıştı; 06.39 olarak gösteriyordu. Hızlıca geri çekilip çantamı sırtıma aldım. Kapıyı açıp dışarı çıkarken annemle babamın bana olan şaşkın bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum.

Oraya geç kalamazdım.

"Zoya bak kızım, geç kaldığını biliyoruz ancak bırak da seni ben götüreyim." Babamın sesi arkadan endişeli bir şekilde çıkarken ayakkabılarımın bağcığını hallettim. "Merak etme baba, ben otobüs ile giderim. Hem ayrıca seni bir kere daha işinden edemem." Benim yüzümden neredeyse hiç bir işe kabul edilmiyordu. Durum zaten böyleyken bir de beni götürmesini mi isteyecektim? Asla.
Babam arkadan öfkeyle nefesini verirken "İyi tamam ama şunu sakın unutma; otobüste en arka yeri kap. Senin için daha iyi olacaktır." Verdiği mesajı anladığımda başımı onaylayarak salladım. Bir kere daha ikisinin de yanaklarını öpüp evden uzaklaşmıştım.

Uzaklaşırken kendimi tutamayarak onlara baktım. İkisi de bana el sallıyordu. Bende salladığımda bu sefer gözlerim evime döndü; pencerelerine, duvarlarına, kapısına, çatısına fakat en önemlisi içinde geçirdiğim anılara... Doyasıya bakmak istiyordum çünkü son bakışımdı bu. Gittiğim ve belki de bir daha dönemeyeceğim olan o evimdi.

☀

"Yol verin biraz!" Otobüs şoförünün sesiyle birlikte akbilimi basmıştım.

Arkaya doğru ilerlerken koltuklara kısaca göz gezdirdim; sabah olduğu için fazla dolu değildi. Arka sıralardan bir kadının yanını boş gördüğümde yanına oturmak için öne atılmıştım ama kadın çoktan oturacağım yere oturmuştu. Ne olduğunu anlamayarak "Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Oraya oturacaktım. " Dedim fakat kadın bana sadece boş boş baktığında uzatmamayı tercih ederek bu sefer en arka koltuğa oturdum.
Arkaya oturur oturmaz sıcak hava bana doğru üflüyordu. Babamın bu sabah en arkaya oturmamı istemesinin nedeni de buydu. Başımı geriye doğru yasladım ve manzarayı izlemeyi tercih ettim. Geçtiğimiz yolda buğday tarlaları vardı, bu gülümsememe neden olmuştu.

Yıllar önce ailemden bana prenses tacı almaları için çok yalvarmıştım ama o zamanlar fakir olduğumuz için alamamıştık. Sırf ben üzülmeyeyim diye Theron buğdaydan taç yapmıştı. Çok severek taktığım o tacı pantolonumun cebine koymuştum ancak annem yanlışlıkla çamaşır makinesine attığında paramparça olmuştu.
Acaba Theron bana tekrar buğdaydan taç yapar mıydı? Belki de en imkânsız şeylerden birisiydi çünkü bana tek bir şey öğretmişti: Hayatın bazen en iyisini vermeyeceğini ama sevdiklerimizin yaptıkları ile de mutlu olabileceğimizi.
Şimdi bunu daha net anlayabiliyordum.
Düşüncelerimi devam ettirmek isterdim ancak şu an gerçekliğe dönmem lazımdı. Bunu ele alarak kulaklığımı alıp taktım. Şarkımı dinlerken uyumayı da denedim. Oraya varmaya tam tamına bir saat vardı.

☀

"Zafer Hisarı yolcuları inebilir!" Şoförün bağırmasıyla irkilerek uyanmıştım. Etrafıma baktığımda gelmiş miydik? Camdan dışarıya baktım. Zafer Hisarı’nın yakınlarında bir yerde durmuştuk. Otobüsten indiğimde benimle birlikte başka insanlar da inmişti. Asker olmak için geldikleri belliydi.
Kışlanın kapısına doğru yürüdüm ancak kalbim göğsümde davul gibi çarptığı için birkaç kere sendelemiştim. Kafamı iki yana sallayarak kendi kendime gülümsedim.
Birkaç adım sonra demir kapının olduğu yere geldiğimde başımı kaldırdım.

İşte burası benim gençliğimde terk ettiğim ama şimdi özlemle döndüğüm Zafer Hisarı’ydı.

Gözüme çarpan ilk şey Tavrenor ülkesinin dalgalanan bayrağıydı. Koyu lacivert bayrağın köşelerinde altın çizgiler vardı. Ortasında kanatlarını açmış bir kartal, altında altın rengi buğdayla üst kısmında yıldızlar bulunuyordu.
Aslında görünen sadece buydu çünkü Zafer Hisarı’nın kapıları kapalıydı. Bu kapı nasıl açılacaktı? Hiç bir fikrim olmadığı gibi içimden bir ses geri dönmem gerektiğini söylüyordu ama gelmiştim, geri dönemezdim. Her yer duvarlarla çevriliydi. Belki de bir delilik yapıp duvardan atlamalıydım? İmkânsızdı çünkü zaten elektrikli tellerle kaplıydı.

Tam o sırada yanıma iki tane adam gelmişti. Bana şaşkınlıkla bakıyorlardı. Kim olduklarını anlamazken bakışlarım kıyafetlerine kaymıştı. Üzerlerinde koyu yeşil üniforma, göğüslerinin sağ kısmında Tavrenor amblemi ve sağ tarafında rütbelerini belli eden bakır rengi şerit vardı. Bu insanlar burada bir erdi.
"Beni cimcikler misin? Rüya görüyor olmalıyım, imkânsız olan gerçekleşiyor." Solumda kalan asker bunu demişti. Onun yanındaki asker söylemiyle kolunu cimciklediğinde acıyla inledi. "Hey! Bu kadar sert demedim!" Kolunu ovuşturduğunda gülmemek için zor tutmuştum kendimi ama olmadığı için sesli gülmüştüm.
Yüzünde yara olan asker bana baktığında hızlıca susmuştum. Susmamla diğer askere doğru kaş göz yapmıştı; neler oluyordu?
Anlamama izin bile verilmeden aniden ikisi de silahlarını çıkarıp bana doğrultmuşlardı. Bu sahneyle gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. "Siz delirdiniz mi! İndirin şu lanet silahları."
Maalesef ki dediğim tamamen nafileydi çünkü silahlarını indirmiyorlardı. Bana duygusuzca baktıklarında yüzünde yara olan asker konuşmaya başladı "Merak etme, sekiz sene önce yapmamız gereken şeyi yapıyoruz. Sen buna kısacası ölüm diyebilirsin."

Nereden gelmiştim ben buraya? Sanki bilmiyormuş gibi bir de tepki veriyordum. Şu an yapmam gereken tek şey dua etmekti, yoksa beni öldüreceklerdi. O an yüzüme bir aydınlanma gelmişti. Doğru ya, beni Theron’un emri olmadan öldüremezlerdi. Bu durumla çenemi kaldırdım "Theron’un emri olmadan..."

"Sakın onun ismini ağzına almaya kalkışma!" Konuşma hakkına sahipken susturulmak yumruklarımı sıkmama neden olmuştu. Nasıl benim cümlemi kesebilirdi?

"Şunun kollarını arkadan tut."

Emirle birlikte diğer asker arkama geçip kollarımı arkadan tutmuştu. İtiraz etmek için ağzımı açtığımda daha sıkı tutuyordu, bu yüzden konuşamıyordum. Birkaç hareket ile demir kapı açılmıştı ve o yılların manzarasıyla karşılaşmıştım.

Beni karşılayan ilk şey içtima alanıydı; orada duran yüzlerce askeri görebiliyordum. Silahları temizleyen, talimat veren, koşu yapan, konuşan...
İçtima alanının ilerisinde istihbarat odası ve operasyon binası vardı. İstihbarat odasının sol tarafında kalan koyu kahverengi komutan lojmanı vardı. Theron burada kalıyor olmalıydı. Lojmanın yanının küçük bir kısmında da güvenlik odası vardı. Bu oda kamera görüntülerini izlemek içindi.
Sağ tarafa döndüğümde askerlerin kaldığı iki tane koğuş binası görmüştüm. Kadınlarınki üç, erkeklerinki dört katlıydı. Sebebi kadınların Zafer Hisarı’na gelmeyi fazla tercih etmediklerindendi. Koğuş binalarının yanında hemen beyaz renkli revir ve yemekhane bulunuyordu. Diğer taraflarda ise ful orman.

Bu sırada birkaç bakışın bana döndüğünü de görmeden anlayabiliyordum. Fısıltılar kulaklarıma ulaşıyordu.

"Bunun burada ne işi var?"

"Bence komutanımızı ayartmaya geldi, bunu hep yapar."

Bu lafla öyle bir hızla onlara baktım ki fısıldaşmalar hemen susmuştu ama bakışlar... Asla.

Beni komutan lojmanının yanında durdurmuşlardı. Arkamdaki asker geri çekilip yüzüme doğrudan baktı. "Komutanımıza haber vereceğim. Sen ise burada kalacaksın ve eğer bu sefer bir şey yapmaya kalkışırsan..."
Duraksadı ve yüzümü inceleyerek baktı. "Merak etme ben burada kalırım, adam yemem sonuçta." dedim çıkışarak. Söylemimle başını sallayarak gitti.
Yalnız olmayı çok isterdim ama yalnız değildim; yanımda hâlen yüzünde yara olan asker vardı. Gözlerimi devirip etrafa tekrar göz attım. Gözlerim Theron’u arıyordu, o neredeydi? Ayrıca Theron’un komutan lojmanında olması gerektiğini düşünmüştüm fakat değildi.

O esnada bana bakan iki tane kahverengi göz görmüştüm. Öyle masum bakıyordu ki... Öyle temiz bakıyordu ki, bu gözlerimin dolmasına sebep olduğu gibi tebessüm yapmama da sebep olmuştu. Benden birkaç adım uzaklıkta duran, beni yadırgamayacağını çok iyi bildiğim Liya Seren'den başka kimse değildi.

Liya benim en yakın arkadaşımdı. Her zaman yanımda olan, her zaman bana destek çıkan, ağladığımda sırtımı sıvayan, yaralansam, koşacak olan ilk kişiydi o.

Şuan sadece üçüncü, dördüncü ve beşinci yoktu.

Yıllar bir insanı diğer insandan ayırabilirdi ama duyguları ayıramazdı çünkü biz ayrılsak bile duygularımız o ayrılığı aşıp tekrar parıldayabilirdi. Liya’nın bana olan sevgi dolu bakışı benden ayrılmadığını göstermişti.
Theron muhtemelen Liya’nın rütbesini değiştirmemişti, bunu anlamamın nedeni Liya’nın üstündeki er kıyafetiydi. Güneşin dalgalı kahverengi saçlarına yansıması, dolu olan kahverengi gözleri, minik fındık burnu, buğday olan teni... Her şey o kadar ani gelişmişti ki yüzünü görünce bile ağzım açık kalmıştı. Yanıma gelmesini çok isterdim fakat gelemiyordu çünkü gelmesi yasaktı; gelirse ceza yerdi.
Ağız hareketi ile bana bir şeyler söylemeye çalıştığında gözlerimi kısarak anlamaya çalıştım. Demek istediği sanırım "Seni özledim." demekti; bunu anladığımda yüzümdeki gülümseme de büyümüştü. Aynı hareketi yaparak "Bende seni özledim." demiştim.
Yanımdaki adam benim hareketlerimi fark etmiş olacak ki "Sen bu sene içinde iyice kafayı yedin galiba, hayaletlerle konuşuyorsun." Dedi. Söylemiyle kaşlarımı çatarak ona baktım. "Sen beni mi gözetliyorsun?" Sorum meydan okuyordu. "Beni gözetleyeceğine önüne dön."

Gözlerini devirerek bana parmağını salladı. "Diyelim ki seni gözetliyorum, en fazla ne yapabilirsin ki? Hey hey!" dedi heyecanla. "Yoksa Theron’u nasıl tavladıysan beni de öyle mi tavlayacaksın?" Büyük bir kahkaha atarak başını iki yana salladı. "Üzgünüm tatlım, ben senin gibi çirkin, sürtük kadınlara bakmıyorum."

Kanım öfkeyle öyle bir kaynadı ki elim ayağım neredeyse tutmuyordu. Theron nasıl bu adamı buraya almıştı? Ayrıca Theron’a komutanım diye değil de ismiyle hitap ediyordu. "Nasıl bir terbiyesizsin sen? Eğer biraz daha fazla konuşursan yerdeki taşı alıp başına geçiririm" Tekrar dalga geçer gibi güldüğünde ileride duran Liya da hareketlenmişti. Bir şeyler olduğunu biliyordu ama onu hızlıca bakışlarımla durdurmuştum. Olaya karışmasını istemiyordum.

Adamın gülmesi durduğunda yavaşça bana doğru eğildi. Pis nefesini hissettiğim gibi geri çekilmiştim. "O zaman dene, dene ki bende seni..."

Cümlesini tamamlamasına izin vermeyerek yerdeki büyük bir taşı elime almıştım. Kafasını hedefleyerek doğrulttuğum anda bileğimi sertçe kavrayan, beni durduran bir el olmuştu. Orada donakaldığımda öyle bir sessizlik oldu ki bana laf atan adamın bile yüzünün bembeyaz olduğuna şahit olmuştum.

Elimdeki taş yere düştüğünde tereddütle arkama döndüm. Dönmemle gördüğüm gözler öyle bir sert bakıyordu ki kanımın kaynamasını bile durdurmuştu.

Karşımdaki kişi Theron Ashford’dan başka kimse değildi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

138okunma 56beğeni 11yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18