6. bölüm / 9
Gölgeler arasında kalanlar5. Gurur
Bölümler 9Şu an: 5. Gurur
- 1 Giriş792 kelime
- 2 1. Zafer hisarı2.733 kelime
- 3 2. İlk an1.866 kelime
- 4 3. Dönüşün eşiğindeki kararlar1.297 kelime
- 5 4. Aynı yer, farklı kişi1.972 kelime
- 6 5. Gurur2.599 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 6. Kusurlar2.970 kelime
- 8 7. Korku?2.438 kelime
- 9 8. Sessiz hamleler, büyük sonuçlar3.919 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yazarın Anlatımıyla:
Kırlarda dertleşen, birbiriyle her gün beraber olan iki gencin hayatını mahveden en fazla ne olabilir ki?
Zoya her zamanki gibi saçlarını örgü yapmış; beyaz tişörtüne ve şortuna bulaşan meyve suyunu çıkarmaya çalışıyordu. Her çıkmayışında sinirle küfürler yağdırıyordu.
"Demek ki yine üstüne bir şey bulaştırdın." Elinde vişneler ile gelen Theron’un yüzünde bir gülümseme vardı. Bakışları Zoya’nın kıyafetine kaydığında gülümsemesi daha fazla büyümüştü.
Zoya’nın da gözleri elindeki vişnelere kaydığında yüzünü buruşturdu ve "Lütfen şunları gözümün önünden çek. Zaten her yerime bulaştı," dedi.
Theron bu dediğiyle inatlaşmayarak vişneleri yerdeki örtünün üzerine koydu. Yavaşça yanına oturduğunda önündeki manzaraya baktı: kocaman bir uçurum.
Mevsimlerden yaz ayıydı. Bu, Theron’un en sevdiği aydı çünkü yanında Zoya gibi birisi varken sevmemek olur muydu hiç?
Ama nerden bilebilirdi ki... Bunun Zoya Ravers ile geçireceği son yaz günleri olacağını...
Theron halen manzaraya bakarken ani bir şekilde üzerinde ıslaklık hissetmişti. Şaşırarak tişörtüne baktığında gördüğü tek şey vişne suyuydu. Üstü Zoya ile uyumlu olsun diye beyaz giymişti fakat şimdi de onunla birlikte üstü mahvolmuştu.
Belki bazı insanlar bu duruma kızabilirdi ancak Theron bunu yapmayıp Zoya ile birlikte kahkaha atmıştı. Hızlıca kollarını açıp kucağına çektiğinde, çenesini başının üzerine yasladı.
"Her zamanki gibi pervasız bir insansın sen ama olsun. Bak," dedi üstlerini gösterirken. "Yine de uyumlu olduk, öyle değil mi?" Gülümsediğinde Zoya’ya daha sıkı sarıldı. "Hava neredeyse kararacak ve biz burada baş başayız... Bazen düşünüyorum ki Zafer Hisarı’nın sorunları bitince daha çok anımız olur." Hafifçe geriye çekilip gözlerini Zoya’nın yüzünde gezdirdi. "Sen olmazsan ne yaparım ben?"
Theron’un gözlerinde büyük bir korku oluştuğunda, Zoya hızlıca gözlerini devirdi. "Sence ikimiz ayrılabilir miyiz? Böyle düşünmen bile korkunç. Hem ayrıca ayrılırsak seni bulup öldürürüm. Anladın mı?"
Theron’un yüzündeki korku bu sefer sahte bir şekilde olmuştu. Hızlıca ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırdı. "Tamamdır fakat yanıldığın bir kısım var; ben seni asla bırakmam." Kaşlarını çattığında tekrar yüzüne baktı. "Sen beni bırakır mısın?"
"Asla."
"İyi," dedi Theron ve tekrar sarıldı. "Zaten bundan emindim."
Hisler bir insanın en kıymetli varlığıdır. Sonuçta hisler yanılmazdı hele ki kalbimizde ki hisler asla. Ama bir gün olur da kalpte yalan hisler sunarsa işte o zaman hayat tekdüze olurdu.
"Zoya."
"Efendim?"
"Hani biz şimdi burada baş başayız ya..."
"Ee?"
"Seni öpeyim mi?"
Zoya bu sözle birlikte sertçe Theron’un kolunu cimcikledi. "Bana pervasız diyen daha da pervasız! Tabii ki de hayır."
Theron gözlerini devirdiğinde, "Emredersiniz Ravers Hanım," dedi hızlıca. "Bu konularda utandığınızı bilmiyordum." Hafifçe sırıttı. "İyice Barlene benzedim, değil mi?" diye sordu ve ikisi de kahkaha atmaya başladı.
Onların kahkahası gökyüzüne karışırken hava da diğer taraftan kararmaya devam ediyordu.
Zoya’nın Anlatımıyla:
"Noah Reed!"
"Burada!"
"Nina Monroe!"
"Burada!"
Sabahın bir vaktinde içtima alanında yoklama alınıyordu. Uykumu dün hiç alamadığım için kendimi daha yorgun hissediyordum.
Her şey zihnimin susmamasındandı.
Dün akşam yeni gelenlere uyuma izni verilmişti. Ben de elbet ki bu fırsattan yararlanarak uyumaya gitmiştim fakat askerin cümleleri kulaklarımı doldururken bu nasıl mümkün olabilirdi?
Görev...
Theron dün bizim uyumamızı istediyse kesinlikle vardı bir nedeni. Umarım bu nedenler ağır olmazdı.
Nefesimi dışarıya doğru verirken, üzerimdeki er kıyafeti beni rahatsız ediyordu. Bunun en büyük nedeni de üstümün çamurlu olmasıydı.
Evet bu doğruydu. Theron’un bana bunu bilerek yaptığını görmesem de sabah vakti başka bir askerle er kıyafeti göndermişti. Keşke sadece çamurlu kıyafet ile kalsaydı ama hayır... Bana çamurlu bot da vermişti.
Sinirlenmeme hakim olamazken sertçe çaprazımdaki Theron’a doğru baktım. Yoklama için Barlen yanında duruyordu. Başı her zamanki gibi dimdikti, gözleriyle herkesi tararken bir o kadar cesur ama diğer yandan da kararlı gözüküyordu. Altın sarısı saçları gökyüzünün ışıklarıyla daha koyu gözükürken, masmavi gözleri saçlarıyla bir sahili anımsatıyordu.
"Zoya Ravers!" Barlen'in sesiyle kendime geldiğimde bakışlarımı Theron’dan çektim ve yüksek sesle "Burada!" dedim.
Barlen önce bana bakıp daha sonra başını sallamıştı. Yoklama kağıdına tik attığında içim rahatlayabilmişti.
En azından beni yok saymıyorlardı.
Saatime baktığımda tam tamına 06.56 olarak gösteriyordu. Normalde saat 05.15 gibi kalkarız fakat yatakları toplama, el yüz yıkama, diş fırçalama ve yoklama işlemleriyle saatte geç olmuştu.
"Zella Varga."
"Burada!"
"Zofia Cole!"
"Burada!"
Yoklama bittiği anda herkes yemekhanede yemek yiyecekti; buna ben de dahildim fakat içimde de büyük bir şüphe vardı çünkü bana yemek vermeyebilirlerdi. Aslında vermemeleri de imkansızdı. Her ne kadar ben onların gözünde kötü olsam da aç kalmak, bir askerin güçsüz kalması demekti. Bunun sonucunda da kaybetmek vardı; Zafer Hisarı kaybetmeye tahammül bile edemezdi.
"Yoklama bitti komutanım, sıradaki nedir?" Barlen'in bu sorusuyla Theron diğerlerine "Gidebilirsiniz" işareti yapmıştı.
Tekdüze olan topluluk yemekhaneye dağıldığında, içtima alanında sadece sekiz asker olarak biz kalmıştık çünkü sabah vakti Barlen yeni gelenlerin ayrı bir yerde kalmasını belirtmişti. Sıranın en önünde ben olduğum için kendimi fazlasıyla açıkta hissediyordum.
Sol elimin üzerine sağ başparmağımla daireler çizerken Theron çoktan önümüze gelmişti. "Bugün hepiniz için ilk gündür," diye başladı herkese göz atarken. "Bu yüzden size hafif görevler vereceğime emin olabilirsiniz." Cümleleri tek tek içimi rahatlatırken sarsılmaz ses tonuyla devam etti "Öncelikle spor yapmakla ısınabilirsiniz ve tabii ki de öncesinde yemek var. Şimdiden afiyet olsun."
Arkamdakiler ve yanımdakiler asker selamı verdiğinde hızlıca yemekhaneye doğru yürümüşlerdi. Bende onlarla yürüyeceğim sırada beni durduran bir söz olmuştu.
"Hain Ravers."
Bu elbet ki Theron’un sesiydi. Yavaşça ona döndüğümde şimdiden hain damgası yemeye hiç de şaşırmamıştım. "Evet komutanım?" diye sordum. "İstediğiniz bir şey mi var?"
"Nereye gidiyorsun?"
"Yemekhaneye."
"Yemek yemeyeceksin."
Ağzımdan "Ne?" diye bir fısıltı çıktığında, yemek yemeyeceğimi söylüyordu. "Nasıl yani? Ama herkes yemekhaneye..."
"Ve sen herkes değilsin. Altını çizerim, sen bir hainsin."
Havadaki oksijeni öyle bir içime çektim ki neredeyse patlayacaktım. "Pekala," dedim yere doğru bakarak. "O zaman ne yapmamı istiyorsun?" Sesim kabullenmiş gibi çıksa da bu durumdan memnuniyetsizdim.
"Benim lojmanıma gidip temizlik yapacaksın," dedi düz bir sesle. Gözlerimi gözlerine çevirdiğimde onun da gözleri benim yüzümde geziniyordu. "Dua et ki sadece benim kaldığım yeri sileceksin. Ya senden lavaboları, yemekhaneyi, mutfağı, koğuşları, reviri ve depoyu silmeni isteseydim?" Başını sol omzuna doğru yatırdı. "İşte bu yüzden dua et. Oh bu arada, her yeri en az on kere sil tamam mı? Pırıl pırıl olsun her yer."
Alaycı bir gülümseme dudaklarına geldiğinde kendimi sakin tutmaya çalışıyordum. "Tamam sen sakın merak etme. Ben her yeri pırıl pırıl yapacağım. Zaten sildikten sonra yemek yiyeceğim..."
Aniden yüksek sesle bir kahkaha attığında neler olduğunu anlamamıştım. "Yemek mi?" diye sormuştu fakat sorduğu bu soru neden bu kadar alaycıydı? "Yemek yiyeceğini söyleyen kim?"
Bekle... Yoksa yemek yemeyeceğimi mi söyleyecekti bana...
"Hem birazcık kafanı kullan. Sence o zamana kadar sana yemek kalır mı?" İşaret parmağını iki yana sallarken, dilini damağına üç kez vurdu. "Kalmaz. Kalsa bile senin yemene ben izin vermem."
"Yemek yemeden nasıl ayakta kalacağım?"
"Gece nöbeti yaparak."
İkinci bir şok yüzüme tokat gibi çarparken bir şey diyemeden o tekrar sözü aldı "Merak etme, temizlik seni ayakta tutacaktır. Sonuçta ısınmış gibi bir şey oluyorsun, öyle değil mi? Her neyse, beni lafa tutma işinin başına dön. Gece vakti zaten seni bekliyor."
Gece nöbeti askerlikte şu ana kadar en zor görevlerden birisidir. Gece vakti bütün herkes uyurken benim ateşin başında saatlerce oturmam, etrafı kontrol etmem kafamı tahta gibi yapacaktı.
Normalde ben gece nöbetine fazlasıyla alışkın bir insandım fakat sekiz yıl sonra yeni gelmişken bunu yapmak... fazlasıyla zordu.
En sonunda kendime gelerek başımı salladım. "Tamam Theron." diye mırıldandım ancak mırıldanmamın ardından Theron’un bana sinirle baktığını görmüştüm. "Ne oldu?"
Dişlerinin arasından konuşmaya başladı "Komutanım diyeceksin herhalde, öyle değil mi?"
Yüzüme bir anlık şaşırma gelmişken ona Theron dediğimi bile fark etmemiştim. Eh işte, gece nöbeti insana böyle bir etki bırakıyordu. "Özür dilerim komutanım. Haklısınız komutanım, oldu mu?"
"Oldu," dediği anda arkasına dönmüştü ancak bir an duraksadığında yavaşça bana doğru omzunun üzerinden baktı. "Şunu sakın ama sakın unutma Zoya." Durgun sesi önceki alayını delip geçiyordu. "Eğer tekrar terk etme gibi olaylar olursa, bu sefer seni yakan ben olurum. Anladın mı?"
Yutkunduğumda hızlıca başımı sallamıştım. Sallamamla birlikte o da başını salladı ve hızlı adımlarıyla erkekler koğuşuna gitti.
Theron’un şimdiki olan bütün cümleleri beni sadece hayal kırıklığına uğratmıştı fakat verdiği görevlerden değildi bu.
Kalbimdendi.
Kalbim onun acımasızlığını bir kenara bırakmak istiyordu ama o kendi acımasızlığını bırakamıyordu.
☀
Büyük bir nefes verip düşünmeden içeriye adımımı atmıştım. Yıllar sonra buraya gelmek nedensizce içimdeki bir şeyi körüklemişti.
Burası Theron’un kaldığı lojmandı.
Elimdeki temizlik eldivenlerini ve kovayı bir kenara koyup odada göz gezdirdim. Oda aşırı derecede sadeydi; eskiden böyle değildi. Duvarları beyaz renkteydi, yerde halı bulunmuyordu; oysaki ben ona yıllar önce hediye olarak en sevdiğim desenli beyaz halımı vermiştim ama belli ki Theron onu kaldırmıştı.
Giriş kapısının karşısında kendi yatağı bulunuyordu, yatağın yanında ise kahverengi çalışma masası vardı. Biliyordum her gece bu masada kendisini yoruyordu.
Yatağın karşısında hemen masasına uyumlu kahverengi bir gardırop vardı. Theron bu kışlada genellikle yedek üniformalar bulundururdu ve asla pijama gibi şeyler giymezdi çünkü pijamalarla savunmasız görünmek istemezdi.
Sol çaprazıma baktığımda orada bir kapı bulunuyordu. O kapıda lavabo bulunduğu için ben girmeyecektim.
Aslında odaya genel anlamda bakarsak pis değildi. Gayet temizlenmiş, düz bir yerdi ama maalesef ki en az on kere silmem gerekiyordu.
İç çekerek yere bıraktığım eldivenlerimi ellerime taktım. Daha sonra kovanın üstündeki bezi alarak tekrar büyük bir iç çektim.
İşe koyulmak lazımdı yoksa gece nöbetinde bayılabilirdim.
☀
Neredeyse ellerim kopacaktı. Ne zamandır şu masayı beş defa siliyordum? Yirmi dakika olabilirdi.
Pencereden dışarıya göz attığımda askerlerin yanında Barlen duruyordu; onları sporla eğittiğini görebiliyordum. İçtima alanında olanlar ise silahları hazırlayıp siliyordu.
Peki Theron neredeydi?
En son erkekler koğuşuna gitmişti ama onu sonradan çıkarken görmemiştim. Belki de ben temizlik yaparken başka bir yere gitmiştir, kim bilir?
Genellikle herkes dışarıda olduğu için yemeklerini de yemişlerdir diye düşünüyordum çünkü saatime baktığımda saat 07.51 olarak gösteriyordu. Şu ana kadar masayı, gardıropu, kapıları ve duvardaki tozları temizlemiştim. Temizlemediğim sadece yerler kalmıştı; yerleri de silersem her şey tamamlanacaktı.
Şuan yaptığım temizlik birçok kişiye kolay gelebilirdi. Eski ben olsam bende derdim ki "Gerçekten askerlik alanda buna bile katlanamıyorsa burada ne işi var" diye düşünüp güler geçerdim ama diyorum ya... eski ben işte. Şimdiki halimde kışlaya alışamamış, baskı halinde kalan güçsüz bir askerden başka bir şey değildim.
☀
En sonunda işler bitmişti. Temiz olan yer biraz daha temiz olmuştu. Pencereden dışarı baktığımda hava neredeyse kararmıştı. Saat muhtemelen dokuzu bulacaktı ve ben halen kahvaltı yapmamıştım ama artık yapabilecektim.
Eldivenlerimi çöpe attığımda kovayı elime aldım. Gitmek için kapıya doğru adımladığımda bir şey beni durdurmuştu.
Arkamı döndüğümde Theron’un yastığı yere düşmüştü. Büyük ihtimal ben düşürmüştüm, sonuçta benden başka kim olabilirdi ki?
Elimdeki kovayı hızlıca bıraktım. Daha sonra yavaşça yatağın yanına ilerlediğimde yastığı başlığa koymak için kaldırmıştım fakat yastığın içinden bir şey düştü.
Neydi bu?
Düşen şeyi elime aldığımda bu bir kağıttı... Hayır hayır kesinlikle bir kağıt değildi çünkü ana yüzünü çevirdiğimde kağıt olması imkansızdı.
Bu bir fotoğraftı, hem de fotoğrafta ben vardım.
Yazarın Anlatımıyla:
1992...
Theron, Zoya ve Barlen. Üçü daha on sekiz yaşlarını bile doldurmamışken bir yaz kampına gelmişlerdi.
Bu fikir elbet ki Barlen’in ağzından çıkmıştı ama henüz ne tür sonuçlar çıkacağını bilmiyorlardı.
"Hadi şu fotoğrafçı da bir fotoğraf çekinelim," dedi Barlen. Üzerinde beyaz gömlekle siyah pantolon vardı. Kahverengi saçlarını tarağı ile cool hale getirmişti ve şuan Theron'la Zoya’nın karşısında poz kesiyordu.
"Bence senin bu halini gördüklerinde kaçmak için bedava çekeceklerdir." Zoya’nın kahkahasına Theron da katıldığında tabii ki de Barlen’in suratı asılmıştı ama bunu belli etmemek için "Kes sesini Zoya," dedi kendini savunurcasına. "Hem ayrıca benim çekineceğimi söyleyen kim? Sen çekineceksin." Zoya’nın itirazına bile izin vermeden kolunu tutup fotoğrafçının önüne getirmişti. "Merhaba beyefendi, yanımdaki Ravers Hanım fotoğraf çekinecekti de kaç para acaba?"
Fotoğrafçı adam bir an dik dik onları izlediğinde, "Önce fotoğrafı çekelim," dedi ve Zoya’ya karşısına geçmesi için işaret etti.
Zoya her ne kadar inatla itiraz etse de anı kalması için o da fotoğraf çektirmek istiyordu bu yüzden hızlıca fotoğrafçının karşısına geçmişti.
Pileli beyaz eteğinin uçlarını tutarak ayaklarını çapraz yaptı ve poz verdi.
Theron onu hayranlıkla izlerken Barlen koluna dirsek atmıştı. "Eğer ağzını kapatmazsan sinek girer yakışıklı," bir gözünü bilerek kırptığında Theron onu aldırmıyordu.
Fotoğraf işi bir dakikada bittiğinde fotoğrafçı çektiği fotoğrafları film tabanlı haliyle Theron’un eline vermişti. "Kaç paraydı?" diye soruldu tekrar.
"Beş Valen."
Theron’un eli bu cümleyle cebine gittiğinde cebinden cüzdanını almıştı. İçini açtığında ağzını açık bırakacak bir görüntüyle karşılaştı.
İçinde para yoktu.
Paraların hepsini diğer aktivitelere harcamıştı.
Çaresizce Zoya’ya baktığında bu durumu en başından beri anlamıştı ama Barlen’den söyleyecek vakit bulamamıştı.
Şimdi ise yapacakları tek şey kaçmak olacaktı.
"Kaçın!" Barlen bu şekilde bağırdığında koşmaya başlamıştı ama aniden uzun boylu bir adama çarptığında eliyle burnuna dokundu. "Hassiktir."
Bu küfürü burnu acıdığından değildi; karşısında babası olduğu içindi.
Edmund Thren.
Edmund başını gülerek iki yana salladığında elindeki Valen’i adama verdi. "İşte istediğiniz para."
Fotoğrafçı şüpheli gözlerle baksa da bu adamın Zafer Hisarı komutanı olduğunu biliyordu. Bu yüzden hızlıca parayı alıp içeriye kaçmıştı.
Edmund çocuklara döndüğünde gözlerinden sinir değil şefkat akıyordu. "Yine yaramazlık yaptınız, öyle değil mi? Ben olmasam ne yapacaksınız?" Başını iki yana salladı. "Neyse ki ben geldim. Şimdi bunu dert etmenize gerek yok çünkü benden size yüz valen daha."
Hepsinin yüzünde gülümseme belirdiğinde artık geceye kadar aktivite yapabileceklerdi.
Zoya’nın Anlatımıyla:
O günler aklıma geldikçe gülümsüyordum ama üzüldüğüm bir noktada vardı.
Daha dün gibi yaşadığımız şeyler maalesef ki yıllar öncesi oluyordu.
Bu sözü hatırladıkça geçen her güzel anıma şükrediyordum sonuçta öylesine iyi şeyler yaşamıştık ve o günün kahramanı Barlen’in babasıydı.
Barlen’in babası Edmund yıllar önce maalesef ki o günden sonra Aegis tarafından öldürülmüştü ama onuruyla. Zamanında Zafer Hisarı’nın ilk komutanıydı; o ölmeden önce kendi yetkisini Theron’a vermişti. Barlen’e vermemesinin sebebi de kendi oğlunun yaramaz birisi olduğunu çok iyi bilmesiydi.
Başımı iki yana salladığımda elimdeki o fotoğrafı alıp almayacağımı içimden tartışıyordum sonuçta fotoğraftaki kişi bendim ve almaya hakkım vardı. Zaten almasam Theron’un ne işine yarayacaktı ki? En önemlisi fotoğrafın da neden burada olduğuydu.
Bekle... şimdi taşlar yerine oturuyordu.
Theron’un amacı kesinlikle bana görev vermek değildi; onun amacı beni test etmekti.
Beni buraya bilerek göndermişti ki fotoğrafı alıp almayacağımı görmek istiyordu. Zaten onun gibi zeki bir adam neden temiz bir yeri temizlememi istesin ki? Bu planı anlamamamın sebebi yastığın ağzının açık olmasıydı.
Bende içimden bir an beni unutamadığını sanıyordum ama yaptığı oyuna baksana... sözde beni hırsızlık ile suçlayacaktı.
Ona istediğini vermemek için fotoğrafı tekrar yastığın içine koyup başlığa koydum ve bir daha buraya gelmemek üzere buradan ayrıldım.
☀
Bakıyordum... bakıyordum... evet tahmin ettiğim gibi bana yemek kalmamıştı.
Şuan yemekhanedeydim ve bana yemek kalıp kalmadığına bakıyordum.
Kalmadığını bildiğin halde daha neye bakıyorsun zoya?
İçimdeki ses bir guruldama ile çıktığında mutfağın diğer taraflarına doğru baktım. Duvarları masmaviydi; oturacak bir sürü alanları vardı. Benim baktığım yer ise oturacak alanların karşısındaki yemek alanıydı; kazanların içi de bomboştu.
Karnım daha fazla guruldamaya başladı ama öyle görünüyor ki dayanmam gerekiyordu.
"Zoya Kızım!" Duyduğum kadın sesiyle o yöne bakamadan birisi bana kollarını sıkıca dolamıştı.
"Seni yıllardır bekledim ama sen kaçıp gittin! Benim ne günahım var söylesene; seni özlemekten başka ne günahım var!" Ağlamaklı olan sesin kime ait olduğunu çoktan anladığımda yüreğim parçalanmıştı.
Hızlıca geriye doğru çekildiğimde hafif gri saçlı, kahverengi gözlü, altında uzun bir etekle penyeli yaşlı bir kadın duruyordu. Gözleri ağlamaktan kırmızılaşmıştı.
Bu kişi Velda teyzeydi. Kendisi bizim pek yakınımız olmasa da yıllardır Zafer Hisarı’nda yemekleri yapan aşçıydı.
Eski zamanları hatırladığımda Velda teyze utangaç birisiydi fakat Theron, bana ve diğerlerine alıştığında anne yetkisini gösterecek tek kişi olmuştu. Hastalıkta, aç olduğumuzda, üzüldüğümüzde... her şeyde yanımızdaydı.
"Velda teyze..." diye bir fısıltı çıkmıştı ağzımdan. Çıktığı gibi tekrar ona sarıldım. "Bende seni çok ama çok özledim... seni beklettiğim için özür dilerim." Gözümden bir damla yaş aktığında onu bekletmenin mahcupluğunu yaşıyordum.
"Hey hey!" dedi benden geri çekilirken. "Bunları ağlaman için söylemedim. Ben ağlayabilirim ama kurban olayım kızım sen ağlama." Yüzümü incelediğinde aniden kaşlarını çattı ve eliyle yanağımı okşadı. "Yüzün bembeyaz olmuş... sen iyi misin?"
Cümleleri ile yutkunduğumda ona gerçeği söyleyip söylememek arasında kalmıştım. Sağ elimle yüzümü sildiğimde söylememeyi tercih ettim çünkü zaten yemek kalmamıştı ve onu da yormak istemiyordum. "Ben iyiyim... sadece daha demin komutanlık lojmanını temizlemiştim o kadar." Boğazımı temizledim. "Artık gitmeliyim. Gece vakti nöbet tutacağım."
Velda teyze bir şey söyleyecekmiş gibi olduğunda hızlıca geri çekilip arkamı dönerek adımlamıştım.
Neden böyle yaptığımı bile bilmiyordum. Belki de Theron’un hayallerimi boşuna çıkardığı içindir. Eğer şu anda yemeğimi yersem onun altından bile bir şey çıkaracağından emindim. Bu yüzden artık tek düşündüğüm, aç karnımla nasıl gece nöbetini tutacağımdı.
Bölüm etkileşimi
