6. Kusurlar

Vaveyla Yazarı: Irmak ☆

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: 6. Kusurlar

İnsan hiç sıcağın ortasında üşür müydü? Üşürdü çünkü eğer biz ısınmak için çabalamıyorsak başımızdaki ateş neye yarardı ki?
Aynı şu anki halim gibi.
Gece vaktinde yıldızları izlerken, ateşin kızgın ve turuncu hali beni ısıtıyordu desem yalan olurdu; hayır, ısıtmıyordu çünkü çabam yoktu. Bu nedenle de ateş, görsel şölen gibi gözüken aptal bir süsten başka bir şey değildi.
Sırtımdaki battaniyeyi biraz daha çekiştirdiğimde kol saatime doğru bakmıştım. Saat şu an 02.03 olarak gösteriyordu; benim nöbetim de tam tamına iki saat sürecekti.
Nöbet için yine yemek yiyemeden uyumuşum; karnım zil çalsa da etrafı kontrol etmem gerekiyordu, bu yüzden ağır adımlarla etrafı gezmeye başladım.
Sola doğru baktığımda karanlık ormandan başka bir şey gözükmüyordu. Sağıma baktığımda da durum aynıydı, tek farklı olan koğuşlardı. Sessiz ve sakindi. Zaten herhangi bir düşman olursa yapacağım ilk şey, oturacağım sandalyenin altındaki alarma basmak olacaktı.
Son kez daha etrafa baktığımda hiç kimse olmadığını anlamıştım, bu yüzden tekrar odundan olan sandalyeme oturmuştum.
İç çektiğimde gözlerim sebepsizce Theron'un kaldığı lojmana kaymıştı. Acaba şu an ne yapıyordu? Büyük ihtimal uyuyordur diye düşünüyordum ama pekte güvenim yoktu çünkü Theron fazla uyuyan bir insan değildi, belki de şu an içeride alarma basmamı bekliyordu.
Ben bunları düşünürken hızlıca gözlerimi oradan çekmiştim; bakmamam gereken bir yere bakıyordum.
Aslında bu düşüncem de dün olan fotoğraftandı çünkü Theron'un aklını kavrayabilirdim, kavramam beni bu sonuçlara ulaştırmıştı.
Beni hırsız yerine koyacak bir adamın lojmanına neden bakayım ki?
Elimle alnımı ovuşturduğum sırada omzuma bir el dokunmuştu. Kalbim dışarıya fırlayacak gibi olduğunda elim hızlıca silahıma gitmişti. "Hey, hey! Sakin ol, ben geldim." Bu kişinin Liya olduğunu gördüğümde rahat bir şekilde nefesimi vermiştim.
Saçları uykudan yeni kalkmış gibi dağınıktı. Gözleri her ne kadar yorgun gözükse de sanki bana mutlu olmaya çalışıyormuş gibi bakıyordu fakat zaten üzerindeki beyaz pijamalar onu tatlı gösteriyordu.
Yavaşça yanıma oturduğunda ateşe doğru dikkatlice baktı. "Merak ediyorsan söyleyeyim," ateşten bakışlarını çekip bana döndü, "Her an bir tehdit, uyumak ise mümkün değil. Öte yandan senin nöbetçi olacağını gizlice duydum, seni yalnız bırakamazdım." Gözlerinin içine bakıyordum. Bana öyle bir sıcaklıkla bakıyordu ki, kalbim neredeyse mutluluktan duracaktı. "Sen harika birisin Liya, seni hak etmiyorum," dedim karşılık olarak. Dediğim bu şeyi her zaman bu şekilde hatırlamak beni üzüyordu.
Onu hak etmiyordum.
Liya sanki endişemi görmüş gibi başını iki yana salladı. "Sakın bir daha bunu senden duymayayım, beni anladın mı?" Sesi kararlı çıkıyordu. "Kimse senin yanında olmasa bile ben olurum çünkü biz sadece arkadaş değiliz, sen benim kardeşim gibisin."
Kalbimi derin sıcaklıkla dolduran bu sözler gülümsememe sebep olmuştu. Böyle arkadaş herkese nasip olamayacağı için her gün şükrediyordum.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım. Ellerimi ateşe yaklaştırırken belki şu an uygun değildi fakat sormam gereken bir soruyu sordum. "Liya... Söylesene, yanında yemelik bir şeyler getirdin mi?" Çekingen bir şekilde gözlerimi kırpıştırdım. "Yani... Sadece atıştırmalık." İnanması için gülümsemiştim ama Liya tam tersini yaparak eliyle alnına vurdu. "Bu şekilde yalan söyleme; aç olduğunu anlayabiliyorum ama maalesef ki sen salak olduğun için bana söylemedin ve ben de getiremedim."
Doğruya, ona bunu bile söylememişken ne bekliyordum ki?
Hızlıca kafamı iki yana salladım. "Hayır, hayır, sadece sormak istedim... Malum, insan böyle bir yerde acıkıyor." Tam sırasıymış gibi karnım guruldamıştı. Guruldamayla ikimiz güldüğümüz de soru sormaya devam ettim: "Oh, bu arada sen buraya nasıl geldin? Seni gören olmadı mı?"
O da elini benim gibi ateşe yaklaştırdı. "Üstün zekam ile su almaya gitmişim gibi yaptım. Hayır, elbet ki uyanık olanlar vardı ama bir şekilde geldim. Asıl önemli olan konu," duraksadı ve komutanlık lojmanını eliyle gösterdi, "Şu omuzları dik, hiç sıcak olmayan komutanımızı aşmaktı. O da zaten beni görmedi."
Her ne kadar gülmemek için kendimi tutsam da ağzımdan minik bir kıkırdama çıktı. "Şu an bunları duysa bırak ceza vermeyi, kışladan attırırdı bizi. Bu yüzden fazla konuşmasak iyi olur."
Liya bu söylemimle gözlerini devirdi. "Hadi ama, kendi komutanımız hakkında da konuşamayacak mıyız?" Omuzunu silkti. "Sen istediğin gibi konuşma, ben konuşurum."
Aslında o an Theron'un neden Liya'yı erlikten çıkarmadığını daha iyi anlamıştım; Liya her zaman yaramaz, akıllı ama bir o kadar da uslanmayan bir kızdı. Şimdi ki gibi de birçok arkasından konuştuğu anlar vardı. Evet, Theron Liya'yı kovmuyordu çünkü her ne kadar yaramaz olsa da akıllı olduğu konularda vardı. "Liya bir şeyi biliyor musun?" Gülümsemem söndüğünde düşünceli bir şekilde ona döndüm "Sen zeki birisi olsan da erlikten çıkamıyorsun. Umarım nedenini biliyorsundur."
Liya'nın yüzünde herhangi bir duygu belirtisi aradım fakat gördüğüm tek şey onun gözlerindeki belli olmayan hüzündü. "Sen olmadığın zamanlarda da hep tek başıma kalmak zorunda kaldım," diye başladı. "Biliyorum, ben aptal birisiyim, uslu durmayan birisiyim ama ne yapabilirim?" Sanki isyan ediyormuşçasına sesi yükselmişti. "Benim karakterim buysa bu kışladaki herkes kabullenmek zorunda, Theron da bu dediğimin başında kalıyor. Sen bana bir soru sordun ve ben de soracağım. Theron'un neden beni bu kışladan atmadığını biliyor musun?" Konuşmak için ağzımı açmıştım fakat o tekrar sözü ele almıştı "Çünkü empati yapabiliyor Zoya... Her ne kadar sert de olsa burada ki herkese öğüt veriyor, yanlışlarımızdan doğruyu çıkartmaya çalışmamızı sağlıyor. O... Gerçek bir komutan olduktan sonra benim Er olmam pekte önemli değil ama yine de en büyük hayalim bu."
Duygusal cümleleri içime işlemekte bir numaraydı. Kendisinin en büyük hayali olduğunu her zaman bilirdim fakat Theron hakkında bu şekilde düşünmesi beni ayrı bir gururlandırmıştı. Şimdi söyleyeceğim cümleleri ise dikkatli seçmeye özen gösteriyordum. "Seninle gurur duyuyorum Liya... Ve aklımı kurcalayan bir şey oldu. Sen bu şekildeyken Aleera neredeydi? Senle o neredeyse çok yakındınız, öyle değil mi? Ya da ben yanlış hatırlıyorum." Gülümsemeye çalıştım fakat sorduğum bu sorunun etkisi nedensizce tuhaf hissettiriyordu çünkü Aleera genellikle soğuk birisi olduğu için Liyanın yanında kalması bile bir mucize olurdu.
Liya'nın yüzündeki hüzün aniden gitmişti; bunun yerine garip, tanımlayamadığım bir ifade gelmişti. "O... Başka meseleler ile uğraşıyordu..."
"Liya, lütfen anlat." Diye ısrar ettim.
Bakışlarını kaçırıp elleriyle oynamaya başlamıştı. Neden böyle tereddütlüydü? Onu sanki rahatsız eden bir şey vardı. "Zoya... Aslında Aleera..."
Tam bu esnada solumuzdaki ormanda metal bir kap sesi gelmişti. Ürpererek ayağa kalktığımda bu sesi sadece ben mi duydum diye Liya'ya göz attım. "Sen de duydun mu?"
"Duydum, duydum merak etme." hızlıca bana karşılık verdiği gibi oda ayağa kalkmıştı.
Elim belimdeki soğuk silahı kavramıştı. Soğukluğun etkisi her geçen saniyede daha fazla gerilmeme sebep oluyordu. "Gidip bakmalıyım, sen burada kal tamam mı?" Cevap bile beklemeden koşar adımlarla ormana gittiğimde arka tarafımdan Liya'nın itirazlarını duyabiliyordum fakat ben bir nöbetçiysem görevimi yerine getirmem gerekiyordu öyle değil mi?
Ormanın tam önüne gelmiştim. Karanlıktan başka bir şey gözükmese de yaprakların uzunluğu karanlığı bile aşabilme durumuna gelmişti. İleriye iki adım attığımda bacağıma değen çalılar beni gıdıklıyordu. Her ne kadar rahatsız etse de yürümeye devam ettim.
Etrafta neden kimse yoktu? Belki de çıkan ses sadece rüzgardan dolayı olan yaprak ve odun gürültüsüydü fakat kulaklarımın da yanlış duymayacağından emindim.
Üç adım daha... İki adım daha.
Etraf karanlık olsa bile yerde ki ıslak çamurun, ayın ışığından parıldayabildiğini görebilmiştim. O alanlara kesinlikle girmemeliydim.
Dört adım daha... Beş adım daha...
Elimdeki silahı önüme doğru doğrultmuşken bakışlarım sadece ileriyi görüyordu. Nefes seslerim kulaklarımı doldururken düşündüğüm tek şey, önüme bir adam gelirse vuracağım olacaktı.
İki adım öne... Ve bir adım...
İşte tam bu sırada ayağımın kayması ve yere düşmem bir olmuştu. Ağzımdan tiz bir çığlık koptuğunda bağırmamam gerektiğini çoktan unutmuştum çünkü eğer bağırırsam ve Liya alarma basarsa...
Başımı bu korkunç düşünceyle iki yana salladım. "Sakin ol Zoya...Sakin..." kendime verdiğim teselli de maksimum bu kadar oluyordu.
"Zoya, iyi misin?" Liya'nın yakınlardan gelen bağırma sesini duyduğum anda İyiyim!" Diye yalan söyledim.
İyi değildim.
Ayağım bataklığa battığı için çıkmıyordu; tekrar tekrar denesemde istediğim sonuca ulaşamayacaktım bu yüzden pes etmiştim. "Liya, buraya gelir misin!"
Sesim çıkar çıkmaz gürültülü bir şekilde adım sesleri duyuyordum ve işte... Liya'nın endişeli görüntüsü çıkmıştı karşıma. Bir bana, bir de bataklığa batmış olan ayağıma bakıyordu. "İşte bu sefer yandık," diye bir fısıltı çıktı ağzından. "Harika gerçekten harika! İyi ki yanına geleyim dedim, olana bak!" Bıkkın sesi ile ne kadar haklı olduğunu anlayabiliyordum. İnadım bütün günü maalesef ki mahvedebiliyordu.
Yanıma doğru eğildi ve elini bacağıma koyup çekiştirdi. Ağzımdan büyük bir inleme çıktığında durması için işaret ettim. "Acıyor yapma şunu!"
"O zaman ne yapayım Zoya hanım? Bir fikriniz varsa söyleyin lütfen; yoksa ben şimdi birisinden yardım isteyeceğim!" Yalvarır bakışlar atmıştı bana fakat asla izin veremezdim; vermememin sebebi olacakları bilmemdi. Eğer buraya gelirlerse görevimde başarısız olurdum.
"Hayır Liya olmaz çünkü eğer gelirlerse..."
Cümlelerim boğazımda bir yemek gibi dizildiğinde en korktuğum şeyin şimdi başıma gelmesine içgüdü adı vermiştim.
Giriş yerinden adım, yaprak ve dal sesi geliyordu.
Kimdi bu? Kim geliyordu?
Bakışlarım yukarıya doğru kaydığında kalbimin sesi kulaklarıma ulaşmıştı. "Liya," dedim bir fısıltı ile. "Liya, bu sefer gerçekten başarısız oldum...Gerçekten."
Bana çaresizce baktığında onun da çaresiz olduğunu anlamıştım çünkü Liya' da benim yüzümden mahvolacaktı.
"Komutanım buradan geldi o ses!" Komutanım.
Kalın bir asker sesinin komutanım deyişi beni benden almıştı.
Theron da buraya gelmiş demekti.
Önümüze daha demin bağıran asker geldiğinde Tekrar bağırmaya başladı "İşte buradalar!"
Gözlerimi sıkıca kapatıp açtığımda Theron ve diğer beş asker çoktan önümüzde belirmişti. Daha demin hızlı atan kalbim ise şimdi durmuş gibiydi.
"Ne yapıyorsunuz burada?" Gür sesiyle yönelttiği ilk soru buydu. Bir şey söylemek için ağzımı açmıştım ama bakışları beni hemen susturduğunda Liya'ya doğru dönmüştü. Gözlerindeki kızgınlık değil, hayal kırıklığıydı. Liya'yı burada beklemediği apaçık ortadaydı.
Yanındaki askerler pijamalarını giymişlerdi. Theron hariç; onun üzerinde her zamanki lacivert üniforması vardı. Uyumadığını tahmin etmiştim.
Kıvırcık saçlı, beyaz pijamalı bir asker yanıma doğru eğildiğinde bana sıcak bir gülümseme verdi. "İyi misin? Ayağının durumu kötü gibi gözüküyor." Başımı aşağı yukarı doğru salladım. Sanki bana destek olmak istiyormuş gibi elini ayak bileğime koyup nazikçe çekmeye başladı.
Birkaç denemeden sonra ayağım bataklıktan çıkmıştı. Derince nefesimi verdim ve ayağıma doğru baktım. Çamurdan başka bir şey gözükmese de en azından kurtulmuştum.
Kıvırcık saçlı olan asker Theron'a doğru döndü. "Komutanım ayağı çıktı ama belki sakat kalmıştır. Bu yüzden onu taşısam daha iyi olur." Bunu dedikten sonra tekrar bana bakmıştı; bakışlarından anladığım kadarıyla benden izin istiyordu. "Zoya rahatsız olmazsın değil mi?"
Nedensizce yüzümde garip bir rahatsızlık belirse de başımı sallayarak ona izin vermiştim. O da memnunca başını salladığında beni kucağına almak için hazırlanmıştı fakat alamadan, o keskin sesi herkesin beynine dank ettiğine emindim "Onun izin vermesi benim izin vermem gerektiği anlamına gelmez öyle değil mi... asker?"
Bana doğru eğilen asker öyle bir buz kesilmişti ki öksürmeye başlamıştı. "Ben..." diye başladı duraksayarak. "Ben sadece yardım etmek istiyordum..."
Aralarında ki bu söylemlere şaşırarak baktığımda benimle birlikte Liya ve diğer askerlerde o şekilde bakıyordu.
Bir şeyler anlamak için Theron'a dönmüştüm ama o sadece başını iki yana sallıyordu. "Size bu şekilde mi öğrettim ben?" diye sordu. "Bir asker kendi açısından bir şeyler başarmak zorundadır. Eğer başaramıyorsa da aptaldır zaten."
'Aptaldır' dediği bu cümlesini nedensizce kendi üstüme alınmıştım. Bu yüzden burkulan ayağımı umursamadan hızlıca ayağa kalktım. "Zaten ayağım iyiydi," dedim. "Gördüğünüz gibi kendim de ayağa kalkabildim... ayrıca," bakışlarım kıvırcık saçlı olan askere döndü, oda benimle ayağa kalkmıştı, "Daha demin ki ince düşüncen için teşekkür ederim." Bana gülümsemek istese de gülümseyemiyordu. Yavaşça diğer askerlerin arkasına geçtiğinde Theron'a korkuyla bakıyordu.
Birkaç dakika hepimiz sessizce Theron'un dediğini bekliyorduk ama onun ağzını bıçak açmıyordu. Sanki Liya da bu sessizliği bozmak istiyormuş gibi öksürmüştü fakat tam öksürdüğü sırada ise de Theron konuşmaya başlamıştı: "Herkes koğuşlarına geri dönsün," diye emir verdi. "Ve Liya... Seninle sonradan hesaplaşacağız. Bu beklediğinden daha hafif olmayacak."
Liya bu sözle, çekingen bir şekilde eliyle oynamaya başlamıştı. Benim yüzümden umarım ceza almazdı; özellikle sert cezalar çünkü hem kendimi suçlardım hem de vicdan azabı çekerdim.
Diğer askerler tek tek ormanın çıkışına yürümüştü. Theron'la ikimiz burada kaldığımızda bir şey söylemek için ağzımı açmıştım fakat o beni dinlemek yerine arkasını dönüp çıkışa yürümüştü.
İşte yine tek kalmıştım.
İç çekerek bende çıkışa yürümek için sarsak adımlarla yürümeye başladım. Her ne kadar canım acısa da bunu belli etmeyecektim çünkü bugün inatçılığım tutmuştu.
En sonunda çıkış ışığını gördüğümde tekrar derin bir iç çekmiştim. Karanlığın beni boğmasına izin vermek yerine ışığın o güzel manzarasının beni kaplamasına izin verirdim.
Ama şu an kaşlarımı çatacak bir manzara ile karşılaşmıştım.
Theron da ateşin başında oturuyordu. Benimle nöbet mi tutacaktı?
Zar zor da olsa yanına gelmeyi başarabilmiştim. Hızlıca karşısına oturduğum da ateşin sıcaklığı daha demin ki soğukluğa karşı tezat oluşturuyordu.
Theron'a bakmıştım. Ne bana bakıyordu ne de bir şey söylüyordu; sadece ateşe bakıyordu ama tabii ki de kendimi tutamayarak "Theron..." dedim. Sesim daha demin ki çığlıklarımdan dolayı kısık çıkıyordu. "Yani... Komutanım uyumadın mı?"
Cevap yoktu.
Birkaç dakika kadar böyle sessizlik olduğunda tekrar sormak için ağzımı açmıştım "Komutanım neden cevap..."
"Neden beni terk ettin?"
Soruma cevap vermeyip, bu soruyu sormuştu. Hem de en olmayacak yerde. Peki yüzleşme şimdi mi başlayacaktı? Liya'ya söylediğim yalanları onada mı söyleyecektim? Söyleyemezdim. Bırak ona yalan söylemeyi, her zaman ona karşı dürüst olmuş bir insandım. Bu yüzden, yalan söylememeyi seçerek konuyu kapatmaya çalıştım. "Aslında bu biraz uzun bir hikaye, başka bir gün konuşsak..."
"Sorumun açık ve net olduğunu düşünüyorum," cümlemi yarıda bırakmamı sağlayarak bu şekilde karşılık vermişti. "Eğer cümlemi anlayamıyorsan burayı terk etmek hem sana başarısızlık, hem de akıl sağlığını kaybettirecek bir durum olarak yansımış." Peş peşe saydığı bu cümleler balta gibi içime işlerken, bana ateşin karşısından dik dik bakıyordu.
"Sadece terk ettim tamam mı? Hem söylersem kalbini daha fazla kırarım ve..."
"Sen kimsin ki kalbimi kıracaksın?" Bana alaycı bir şekilde gülümsediğinde tekrar cümlemi bölmüştü. "Tek hareketimle yok olabilecek bir insan, karşıma geçip bana 'kalbini kırabilirim' diyor." Gülümsemesi kahkahaya dönüştüğünde, bu kadar fazla dalga geçtiğini anlayamamıştım. "Bir şeyi biliyor musun? Sen gittikten sonra başıma gelmeyen kalmadı benim. Oradan kalp kırmak sana marifet gibi geliyorsa istediğin kadar kır; sen gittikten sonra zaten yıllardır bu şekilde yaşadım."
Dona kalmış bir şekilde ona bakarken yıllardır başına ne gelmiş olacağını düşünlüğümü. Aslında bunu düşünmek bile saçmalıktı; sonuçta Theron buranın baş komutanıydı. Bütün ülke onu desteklerken, yanında barındırdığı bir komutan tarafından ihanete uğramıştı.
Donakalmış olan halimi başımı iki yana sallayarak çözerken saçımın bir tutamını kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Belki de gitmemin vardır bir nedeni. Benim yüzümden onca insana da sert davranıyorsun ve bu seni haklı çıkarmıyor."
O da elini saçlarının arasından geçirirken derin bir şekilde iç çekti. "Ya da belki de bu tavırlarım sadece senin için değildir hain Ravers." Anlamayarak kaşlarımı çattığımda, o konuşmaya devam etti: "Anlayacağın türden anlatacağım ve sen de beni çok iyi dinleyeceksin, tamam mı?" Başımı hızlıca salladım. O da karşılık olarak memnun bir şekilde salladı. "Yıllardır nefret cümleleri alan sadece sen değilsin, desem ne anlarsın? Hiçbir şey, çünkü senin için sadece kendin önemli."
İtiraz ediyormuşçasına ağzımı açmıştım ama sert sesiyle beni hızlıca durdurmuştu: "Beni çok iyi dinlemeni istemiştim ama sen bunu bile yapamıyorsun... pervasız..."
'Pervasız' dediği bu kelimeyi yıllar önce ona ben kullanmıştım. Şimdi bana bu şekilde demesi kalbimde kelebeklerin uçuşmasına yol açmıştı.
"Her neyse devam ediyorum. Benim kusursuz bir komutan olduğum sadece, basit ekranlarda yansıyan bir görüntü. Ben asla kusursuz değilim; hayatımda tek bir hata yaptım, bu hata da senin gibi bir haini yanımda barındırmak oldu. Bu yüzden her zaman ülkeye katkısı olmayan insanlardan laf yedim. Bana öyle şeyler söylediler ki..." Hızlıca duraksayıp gözlerini sımsıkı kapattı ve elini yanda yumruk yaptı. "Beni sıcakkanlılığımdan vurdular. Sırf iyi niyetli, merhametli bir insan olduğum için başarısızlığa yol açtığım söylendi." Gözlerini geri açtığında doğrudan bana baktı ama daha deminki bakışlardan çok fazla farklıydı bu; çünkü ben gözlerinin içine baktığımda sadece acı görüyordum. "Ben de belki soğuk bir komutan olursam kusursuz olacağımı düşündüm."
Acımasız sandığım Theron'un aslında ne çok acısı varmış ama ben onu sırf benim yüzümden acımasız sanırdım fakat şimdi bu söylediklerine göre hem benim yüzümden hem de diğer insanlar yüzündenmiş.
Az önce midemde uçuşan kelebeklerin kanatları şimdi tek tek kırılıyordu. Az önce ayağı burkulan ben şimdi o acıyı hissetmiyordu ve az önce konuşmak için can atan ben şimdi konuşacak tek bir sözcük bile bilmiyordu; çünkü ne söylersem söyleyeyim kifayetsiz kalacaktı. "Böyle olduğunu bilmiyordum...Özür dilerim," sadece bunu diyebilmiştim.
Boğazını temizleyerek yumruk yaptığı elini açtı. "Özür dilemen için söylemedim. Bunu söyleme amacım sadece yanlış anlamamandı. Her zamanki sertliğimin senin yüzünden olduğunu sanıyorsun. Hem ayrıca bunları anlattım diye paçayı sıyırdığını sakın düşünme; sana verdiğim görevi başaramadın ve... Liya denilen o kız... Sen geldikten sonra bir asker olduğunu unuttu."
"Sakın ona ceza verme!" Sesim aniden yükseldiğinde bir kaşını havaya kaldırmıştı. Utanarak hızlıca sesimi alçalttım. "Yani... Lütfen verme komutanım çünkü... Çünkü onu ben çağırdım."
Theron'a söylediğim cümlenin sonuna kadar arkasındaydım. Bir arkadaşımın başı benim yüzümden yanacaksa buna kesinlikle izin veremezdim. Eğer yarın veya öbürsü gün ceza alacak birisi varsa bu kişi bendim.
"Vay vay vay," dedi Theron alaycı bir ses tonuyla. "Gerçekten buna inanmamı mı bekliyorsun?" Başını inanamıyormuş gibi iki yana salladı. "Sen gerçekten kafayı sıyırmışsın."
"Peki ne yapacaksın ona?"
"Senin gibi aç bırakırım belki..."
Gözlerim kocaman açıldığında bunu yapmasını kesinlikle istemiyordum. "Komutanım... Biliyorum sen haklısın ama..."
"İlk defa doğru bir şey söyledin. Ben hep haklıyım."
Kibirli adam.
Aslında açlık demişken Theron'a sormam gereken soruyu hatırlamıştım. "Komutanım?"
Bana bakmamayı seçerek ateşe bakmaya devam etmişti. İnadına düşerek tekrar sordum. "Komutanım?"
"Söyle."
"Aslında... Sabahtan beri açım ve neredeyse yarım saattir nöbet tutuyorum; yemek ne zaman yiyeceğim?"
Soru ağzımdan çıktığı gibi pişman olmuştum çünkü bu dediğimi asla kabul etmeyeceğini biliyordum. Gözlerimi ateşin karşısına kaldırdığımda daha demin bakmayan gözleri şimdi bana bakıyordu. "Bir askerin yemek yememesi onu zayıf yapmaz; tam tersi güçlü yapar çünkü açlığa dayanıklı olur. Buraya en başından geldiğinde bunu bilmeliydin, öyle değil mi?" Nefesini dışarıya vererek yanında duran odundan çubuğu aldı ve ateşi harladı. "İstediğin net bir cevapsa; yarın yiyeceksin."
"Peki sana son bir soru sorabilir miyim?"
"Sorma."
Cevabını görmezden gelerek, "Biz tekrar arkadaş olabilecek miyiz?" diye sordum.
Açlık konusundan sonra bu konuyu açmam, beni sebepsizce garip hissettirmişti çünkü ağzımdan sebepsizce çıkan bir soruydu. Her ne kadar sormayı beklemediğim bir soru da olsa cevabını delicesine merak ediyordum.
Gözlerimi yüzünde gezdirdiğimde sadece susuyordu. Ne bir kelime vardı ne de bir cümle; bir şey mi düşünüyordu? Evet.
"Bunun mümkün olması için sana güvenmem gerekiyor." Sesi tek düzeydi. Gözleri tekrar benimle buluştuğunda, şimdiki söylediği cümle her şeyden çok daha fazla canımı yakmıştı: "Ancak ben senden ziyade Aegis'e daha fazla güveniyorum."
Kısacası biz hiç arkadaş olamayacaktık.
Daha demin onda olan acı gülümseme şimdi benim yüzüme gelmişti. Acı gülümsememle gecenin karanlığında parlayan yıldızlara bakmıştım. Hepsi bir insanın yapması gereken şeyi yapıyordu.
Yerlerini bilme.
Bir yıldız bile bunu yapıyorken, fotoğraftan sonra nasıl böyle bir soru sorabilirdim? Haddim değildi. Hem ayrıca cevabını zaten biliyordum, değil mi? Evet.
Burada içimdeki düşünceler beni yerken; ben, Theron, ateş ve yıldızlar kalmıştık; tabii bir şey daha eklersem bu da kusurlar olurdu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

114okunma 40beğeni 14yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18