8. bölüm · Gölge protokolü
8. Bölüm KAFESTEKİ FIRTINA
Dönmekten başım hafifçe karıncalanmıştı ama bu küçük oyun içimdeki o boğucu havayı biraz olsun dağıtmıştı. Araf sandalyenin arkasında, elleri hâlâ deri koltuğun kenarlarındayken durdum. Göz göze geldiğimizde o kehribar bakışlardaki sahiplenici ifadeyi yine gördüm. Ama artık bu odada, bu pijamalarla ve dağınık saçlarla durmak istemiyordum.
"Tamam, bu kadar eğlence yeter," dedim sesimi toparlayarak. "Üstümü değiştireceğim. Bu kıyafetlerle kendimi avukat gibi değil, hastaneden kaçmış gibi hissediyorum."
Sandalyeden dikkatlice indim. Dikişlerimi korumak için bir elimle karnımı desteklerken, Araf’ın yardım etmek için uzanan elini hafifçe ittim. "Ben hallederim Araf, her anımda yanımda olamazsın."
"Gardiyanın olduğumu unutuyorsun avukat hanım," dedi Araf, o hırçın ama karizmatik sesiyle. "Kapının önündeyim. On dakikan var, yoksa içeri dalarım."
Ona göz devirip yatak odasına geçtim. Dolabın kapağını açtığımda kendimi daha güçlü hissettirecek bir şeyler aradım. En sonunda, dikişlerimi sıkmayacak ama üzerimde jilet gibi duracak siyah, şık bir takım ve beyaz bir gömlek seçtim. Aynanın karşısına geçtiğimde, solgun yüzüme biraz renk gelmesi için hafif bir makyaj yaptım ve o her zamanki hırçın bakışlarımı aynadaki yansımama geri kazandırdım.
Tam gömleğimin düğmelerini ilikliyor, dikişlerimi kapatıyordum ki odanın kapısı aniden, o bildiğim gürültüyle açıldı.
"On dakikan doldu Derin Soykan!"
"Araf! Çık dışarı!" diye bağırdım, ellerim gömleğimin son düğmesinde kalırken.
Araf kapı eşiğinde donup kaldı. Beni o siyah takımın içinde, saçlarım taranmış ve makyajım yapılmış halde görünce kehribar gözleri hayranlıkla ama bir o kadar da hırçın bir kıskançlıkla kısıldı. O 22 yaşındaki enerjisiyle odaya öyle bir ağırlık çöktü ki, nefesim kesildi.
"Sen..." dedi Araf, sesi her zamankinden daha boğuk geliyordu. "Kime bu kadar güzel oluyorsun? Dosyalardaki sanıklara mı, yoksa bana savaş mı açıyorsun?"
"Sana savaş açtığım doğru," dedim, çenemi dikleştirerek yanından geçmeye çalışırken. "Ama bu kıyafetler benim zırhım. Şimdi çekil yolumdan gardiyan, yapmam gereken bir savunma var."
"Araf, saçmalama! Sadece tırnaklarımı yaptıracağım. Bir saatlik bir iş, kapıda ordu beslemene gerek yok!"
Çantamı omzuma asmış, ayakkabılarımı giymeye çalışırken Araf’a laf anlatmaya çalışıyordum. Ama o, 1.90'lık cüssesiyle kapının önünde bir duvar gibi dikilmiş, siyah ceketini çoktan üzerine geçirmişti. Kehribar gözlerinde o bildiğim "hırçın korumacı" parıltı vardı.
"O kapıdan tek başına çıkamazsın Derin. Hele de Kuzgun dışarıda pusudayken," dedi Araf, sesi her zamanki gibi bir emirdi. "Ben de geliyorum. Bittiyse çıkalım."
"Ya sabır!" diye mırıldandım. "Tırnak salonunda ne yapacaksın Araf? Manikür mü yaptıracaksın? O dev ellerinle o küçük sandalyelere nasıl sığacaksın?"
Araf hafifçe sırıttı; o sinsi ama büyüleyici gülümsemesiyle. "Gerekirse yaptırırım avukat hanım. Seni gözümün önünden ayırmayacağım, o kadar."
Yarım saat sonra tırnak salonuna girdiğimizde içerideki tüm kadınlar ve çalışanlar donup kaldı. Ben siyah takım elbisemle ne kadar ciddi duruyorsam, arkamdaki Araf da bir o kadar tehlikeli ve "buraya ait değilim" diye bağırır gibi duruyordu. Salondaki pembe koltuklar ve çiçekli dekorasyonun ortasında Araf, adeta yanlışlıkla bir çiçek bahçesine girmiş bir aslan gibiydi.
"Hoş geldiniz Derin Hanım... Buyurun şuraya," dedi çalışan kız, sesi Araf’ın hırçın bakışları altında titreyerek.
Ben sandalyeye yerleşirken, Araf da hemen yanımda duran minicik, pembe bir pufu kendine çekti ve o dev cüssesiyle oraya tünedi. Bacaklarını iki yana açmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, full dikkat tırnaklarıma sürülen ojeyi izliyordu.
"Biraz daha hızlı olamaz mısın?" dedi Araf, çalışan kıza dönerek. Sesi salonda bir gök gürültüsü gibi yankılandı. "Dışarıda yeterince vakit kaybettik."
"Araf, susar mısın?" diye fısıldadım sinirle. "Kızı korkutuyorsun!"
"Korksun," dedi Araf, bakışlarını tırnaklarımdan çekip bana çevirerek. "Dokunanın elini kırmadığım için şükretsin. Ayrıca o seçtiğin renk ne öyle? Kan kırmızısı mı? Fazla dikkat çekici değil mi?"
"Adı 'Hırçın Kırmızı' Araf! Tam sana göre bir isim işte, sessiz ol da bitsin!"
O sırada Selin’den bir mesaj geldi: "Mert ve Barkın'dan duydum, Araf'ı pembe pufa oturtmuşsun diyorlar! Fotoğraf çekmezsen arkadaşlığımız biter!"
Kafayı yiyecek gibiydim. Bir yanda dikişlerimin sızısı, bir yanda Kuzgun’un dosyası ve tam yanımda, ojelerimin kurumasını sanki devlet meselesiymiş gibi izleyen bir Araf Karadağ...
"Bitti mi sonunda?"
Araf, o minicik pembe puftan sanki bir yay fırlamış gibi ayağa kalktı. O kadar büyüktü ki, ayağa kalktığında salondaki tüm ışığı kesti. Çalışan kız, son cila katını sürerken eli titrediği için hafifçe gülümsedim ve kıza teşekkür ettim. Tırnaklarım tam istediğim gibi; keskin, iddialı ve "Hırçın Kırmızı" rengindeydi.
"Bitti Araf, sakin ol. Salonu yıkmana gerek kalmadı," dedim çantamı elime alırken.
Araf, cüzdanını çıkarıp ödemeyi yaparken bile o hırçın tavrından ödün vermiyordu. "Hadi, çok bile kaldık burada. Dışarısı tekin değil," dedi ve elini sahiplenici bir tavırla belime yerleştirdi. Dikişlerime baskı yapmamaya özen gösteriyordu ama parmaklarının sıcaklığı siyah ceketimin üzerinden bile tenimi yakıyordu.
Salondan dışarı çıktığımızda, güneş ışığı gözlerimi kamaştırdı. Temiz havayı içime çekerken Araf’ın o tetikteki halini izledim. Kehribar gözleri sokağın her köşesini, her geçen arabayı, her yabancı yüzü tarıyordu. O 22 yaşındaki dev adam, şu an resmen canlı bir kalkan gibi önümde siper olmuştu.
"Gerçekten bir ordu gibi duruyorsun arkamda," dedim, arabaya doğru yürürken hafifçe gülerek.
"Ordudan daha fazlasıyım Derin," dedi Araf, sesindeki o hırçın ciddiyetle. "Ben senin gölgenim. Kuzgun ya da bir başkası... Sana ulaşmaları için önce beni yerle bir etmeleri gerekir. Buna da kimsenin nefesi yetmez."
Arabaya bindiğimizde Araf kapımı kapattı ve sürücü koltuğuna geçti. Motoru o hırçın sesle çalıştırdı. Tam o sırada vites kolunun yanına bıraktığım elime baktı. Yeni yapılmış, kırmızı tırnaklarım siyah deri koltuğun üzerinde parlıyordu.
"Rengi güzelmiş," diye mırıldandı, sesi her zamankinden daha boğuk gelerek. "Ama bu tırnakları sadece o dosyaları imzalamak için kullanmayacaksın herhalde?"
"Ne için kullanacakmışım?" diye sordum, kaşlarımı kaldırarak.
Araf, arabayı hareket ettirmeden önce bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe bir kez daha yok olduğunda kalbim yine o düzensiz ritmine geçti. "Seni bu dünyadan kurtardığımda, bu tırnakların izini..." dedi ve sinsi bir gülümsemeyle gaza bastı. Sözün devamını çok iyi biliyordum.
Yüzüm alev alev yanarken arkama yaslandım. Hem bu adamın hırçınlığıyla hem de Kuzgun’un karanlığıyla baş etmek sandığımdan çok daha zor olacaktı.
Eve döndüğümüzde hava çoktan kararmıştı. Günün yorgunluğu ve dosyanın ağırlığı üzerime çökmüştü ama aynaya baktığımda o solgun halim canımı sıktı. "Hırçın Kırmızı" tırnaklarım hazırdı ama saçlarımın rengi solmuş gibi geliyordu. Dışarıdaki kuaförlere zaten güvenmiyordum, hele ki Kuzgun her köşe başında pusudayken kimsenin kafamın üstünde makasla veya boyayla dolaşmasına izin veremezdim.
Kendi odama çıktım. Banyodaki dolaptan her zaman kullandığım o özel boya setini çıkardım. Araf, odanın kapısında kollarını göğsünde kavuşturmuş, yine o "ne yapıyor bu kadın?" bakışıyla beni izliyordu.
"Derin, dikişlerin var diyorum, sen banyoda kimyasal deney mi yapacaksın?" dedi Araf, sesi o hırçın ama meraklı tınısıyla yankılandı.
"Saçımı boyayacağım Araf. Kuaföre gitmeme izin vermediğine göre başımın çaresine bakacağım," dedim, üzerime eski bir tişört geçirirken.
"Ben yaparım," dedi birden.
Duraksadım. Elimdeki boya fırçası havada kaldı. Arkamı dönüp o 1.90’lık dev adama baktım. "Sen mi? Araf, sen hayatında hiç saç boyadın mı? Dağ ayısı gibi her yere bulaştırırsın, mahvolurum!"
Araf, o sinsi ve hırçın gülümsemesiyle banyoya girdi. "Avukat hanım, ben ince işleri severim. Hem ellerin yorulmasın, dikişlerini zorlama. Otur şu sandalyeye."
İtiraz etmek istedim ama o kadar kararlıydı ki, kendimi bir anda aynanın karşısında, boya önlüğüyle otururken buldum. Araf, o devasa ama şaşırtıcı derecede nazik elleriyle eldivenleri taktı. Fırçayı boyaya batırırken kehribar gözlerindeki o full dikkat, sanki en kritik operasyonuna hazırlanıyormuş gibiydi.
"Bak, diplerden başlayacaksın..." diye talimat vermeye başladım.
"Şşşt, sessiz ol ve işi ustasına bırak," dedi Araf, sesi fısıltı gibi kulağıma ulaştı. Parmakları saçlarımın arasında dolaşırken, o hırçın enerjisinin yerini tuhaf bir şefkat almıştı. Boyayı saç tutamlarıma yedirirken o kadar titizdi ki, nefesimi tutmuş onu izliyordum.
Aynadan göz göze geldik. O 22 yaşındaki hırçın adam, şu an hayatını verdiği bir sanat eseriyle uğraşır gibi saçlarımı boyuyordu. Aradaki o nefret ve kavga, banyonun buğulu aynasında bir anlığına silinip gitmişti.
"Neden bana böyle bakıyorsun?" diye sordu Araf, sesi boğuklaşarak.
"Seni ilk defa bir şeyi bozmak için değil, yapmak için uğraşırken görüyorum," dedim dürüstçe.
Araf durdu, fırçayı kenara bıraktı ve elleriyle yüzümü kavradı. Eldivenleri yüzüme değmiyordu ama sıcaklığı tenimi yakıyordu. "Ben sadece bana ait olanı güzelleştirmeyi severim Derin. Bu saçlar, bu gözler... hepsi benim kalem. Ve kalemime iyi bakarım."
Araf, son tutamı da titizlikle boyadıktan sonra eldivenleri hırçın bir hareketle çıkarıp kenara attı. 22 yaşındaki o dev adam, hayatının en zor davasını kazanmış gibi gururla aynadaki yansımama bakıyordu. Bense başımda ağırlaşan boyayla, önümdeki 11 aya bakıyordum. Sadece 1 ayımız bu dosyayla geçecekti, peki ya geri kalan 10 ay? Bu hırçın sahiplenme, bu her an patlamaya hazır elektrikle nasıl baş edecektim?
"Tamamdır avukat hanım. Bir tel bile atlamadım," dedi Araf, ellerini lavaboya yaslayıp üzerime doğru eğilerek.
Masadaki büyük, mandal bir tokayı aldım ve boyalı saçlarımı tepemde topladım. Saçlarım o şekilde beklemek zorundaydı. Aynada kendime baktım; yüzümdeki boya lekelerini silerken içimi büyük bir ikilem kapladı. Boya her yere bulaşmıştı; ensem, kulaklarımın arkası simsiyah olmuştu.
"Şimdi asıl sorun başlıyor," diye mırıldandım, parmaklarımla ensemdeki lekeyi ovuştururken. "Sadece saçımı mı yıkasam yoksa direkt duşa mı girsem? Ama dikişlerimi ıslatmamam lazım, bu halde nasıl yıkanacağım?"
Araf, kehribar gözlerini üzerime dikti. O sinsi ama bir o kadar da hırçın gülümsemesi yüzüne yayıldı. "Yalnız başına o duşa girersen, o dikişleri kesin patlatırsın Derin. Risk almayı seversin ama bu sefer izin vermem."
"Araf, sakın aklından geçeni söyleme!" dedim, sesim titreyerek. "Kendi başıma yıkanabilirim."
"Dengeni sağlayamazsın, başın dönerse ne olacak?" dedi, bir adım daha yaklaşarak. O 1.90'lık cüssesiyle banyonun tüm havasını kaplamıştı. "Sadece saçını yıkasan enselerin leke kalacak. Direkt yıkanman lazım ama dikişlerini koruyarak."
Kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başladı. Bir yanda o bitmek bilmeyen gururum ve nefretim, diğer yanda dikişlerimin sızısı ve bu adamın karşı konulmaz, hırçın korumacılığı... Eğer o duşa girersem, aramızdaki o 11 aylık "anlaşma" duvarları biraz daha yıkılacaktı.
"Ben... ben sadece saçımı yıkarım herhalde," dedim, sesimdeki kararsızlığı gizleyemeyerek.
Araf, havluların arasından geniş bir poşet ve bant çıkardı. "İtiraz etmeyi bırak Derin. Dikişlerinin olduğu bölgeyi su geçirmez şekilde kapatacağız. Sonra da seni o duşa ben sokacağım. Ya yardımımı kabul edersin ya da o boyalarla bir ömür boyu böyle gezersin."
Kafayı yiyecek gibiydim. Bir yanda Kuzgun'un dosyası bekliyor, diğer yanda Araf Karadağ banyoda dikişlerimi bantlamak için bana doğru geliyordu.
Araf, elinde bantlar ve poşetlerle "büyük operasyon" için hazırlanırken, benim kafamda çoktan başka bir plan dönmeye başlamıştı. Onun o hırçın ama kendine aşırı güvenen, her şeyi kontrol etmeye çalışan hali şu an o kadar komikti ki, içimdeki kahkahayı bastırmak için dudaklarımı birbirine bastırıyordum.
"Tamam Araf, yaklaşma," dedim, elimle 'dur' işareti yaparak. "Kararımı verdim. Sadece saçımı yıkayacağım."
Araf, elindeki poşetle öylece kalakaldı. O 1.90'lık dev adamın, planı suya düşmüş bir çocuk gibi kaşlarını çatıp bakması... O anki mimikleri o kadar hırçın ama bir o kadar da şaşkındı ki, kendimi daha fazla tutamadım.
"Ne oldu? Hayallerin mi yıkıldı gardiyan bey?" dedim, gülmekten konuşmakta zorlanarak.
"Dalga mı geçiyorsun Derin? Enselerin, kulakların her yerin boya içinde diyorum! O boyalar çıkmazsa sabah 'Kuzgun'un ikizi' gibi uyanırsın," dedi Araf, sesi o hırçın otoritesini korumaya çalışsa da yüzündeki o "mal gibi ortada kalma" ifadesi her şeyi ele veriyordu.
"Gülerim tabii! Şu haline bak, sanırsın atomu parçalayacaktın. Alt tarafı bir duş," dedim ve lavabonun önüne eğildim. Sadece başımı lavaboya uzatıp soğuk suyu açtım.
Araf arkamda, elleri belinde, "Ben buradayım, bir yerin kayarsa sakın ağlama," diye homurdanmaya başladı. Ama o kadar hırçın bir hayal kırıklığı yaşıyordu ki, aynadan yansıyan o çatık kaşlarını ve büzülen dudaklarını gördükçe kahkahalarım banyonun duvarlarında yankılanıyordu.
"Gülme lan!" dedi Araf, en sonunda o da hafifçe sırıtarak. "Sana iyilik de yaramıyor. Git kendin yıka o zaman o hırçın saçlarını."
"Yıkıyorum zaten, bak!" dedim, şampuanı saçlarıma boca ederken.
Araf gitmedi. Lavabonun kenarına yaslandı, kollarını göğsünde kavuşturdu ve benim beceriksizce saçlarımı durulamaya çalışmamı izledi. O hırçın bakışları hâlâ üzerimdeydi ama az önceki o gergin, karanlık hava dağılmış; yerini banyonun buharı arasında yükselen samimi bir neşeye bırakmıştı.
"Dur, beceremiyorsun," dedi en sonunda dayanamayıp. Yaklaştı, ceketinin kollarını dirseklerine kadar sıyırdı. O güçlü, damarlı elleriyle saçlarımdaki köpükleri nazikçe durulamaya başladı.
"Hani ben yıkayacaktım?" diye sordum, suyun altından ona bakarak.
"Sus avukat hanım, işimi yapıyorum," dedi Araf, sesi yine o boğuk ve hırçın tona bürünerek. Ama gözlerinde, az önce bana kızan o adamdan eser yoktu.
Araf, saçlarımdaki son köpüğü de büyük bir titizlikle duruladıktan sonra yumuşak bir havluyla başımı sardı. Saçlarımı nazikçe kurularken aynadaki yansımama baktım; o solgun renk gitmiş, yerine kendi doğal rengimin en canlı, en parlak hali gelmişti. Sanki saçlarımın arasına ışık süzülmüş gibi parlıyordu. Ama asıl parlayan benim gözlerimdi çünkü Araf’ın o "her şeyi ben hallederim" havasının lavabonun başında sönüp gitmesi, zihnimde tekrar tekrar canlanıyordu.
Havluyu başıma doladım, üzerimi düzeltip banyodan çıktım. Araf, ceketinin kollarını hâlâ indirmemiş, ıslanan ellerini kurularken arkamdan geliyordu. O hırçın, dev adam şu an bana bir kuaför çırağı kadar masum gelmişti bir anlığına.
"Hadi, inelim aşağı," dedim, ama "aşağı" kelimesini söylerken bile kendimi tutamayıp kıkırdadım.
"Hâlâ mı gülüyorsun Derin?" dedi Araf, sesi hırçın bir gürleme gibiydi ama yüzünde o "yenilmişlik" ifadesi hâlâ duruyordu. "Gülme diyorum sana!"
Merdivenlerden inerken kahkaham artık tüm evi sarmıştı. Salonun ortasına geldiğimizde Selin, Mert ve Barkın koltuklara yayılmış, bizi bekliyorlardı. Benim durduramadığım gülmemi ve arkamdaki Araf'ın o surat asmış, "mal gibi kalmış" halini görünce hepsi sustu.
"Ooo, yengem parlıyor resmen!" dedi Mert, saçlarımdaki o yeni ışıltıyı fark ederek. "Ama abimin suratı neden asılmış? Abi, kızı kel mi bıraktın yoksa?"
"Sus Mert!" diye gürledi Araf, ama bu seferki gürlemesi bile komikti. "Dua etsin dikişleri var, yoksa ben ona gösterirdim o duşu."
Selin yerinden fırlayıp yanıma geldi, saçlarıma dokundu. "Kızım harika olmuş! Araf, valla elinden her iş geliyor ama senin bu halin ne? Sanki savaştan çıkmış gibisin."
"Savaş çıktı zaten," dedim, koltuğa kendimi bırakırken. Gülmekten karnıma sancılar giriyordu. "Dikişlerimi bantlamaya kalktı, poşetlerle geldi... Ama ben sadece kafamı lavaboya uzatınca öylece kalakaldı. O suratını görmeniz lazımdı!"
Selin kahkahayı bastı, Mert ve Barkın ise Araf’ın bakışlarından korktukları için ağızlarını kapatıp omuzlarını sarsarak gülmeye başladılar. Araf, o 1.90'lık cüssesiyle salonun ortasında dikilmiş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kehribar gözleri hırçın hırçın üzerimde dolaşsa da, dudaklarının kenarının hafifçe yukarı kıvrıldığını görebiliyordum.
"Gülün bakalım," dedi Araf, sesi boğuklaşarak. "Ama bu gece o dosyaları bitiremezsen, yarın sabah seni o sandalyeye ben bağlarım avukat hanım. O zaman kim kime gülecek görürüz."
Aşağıdaki o neşeli hava, Araf’ın hırçın bir "Hadi, odaya!" emriyle son bulmuştu. Odalarımıza çekilmiştik ama benim içimdeki o huzursuz enerji bir türlü sönmüyordu. Yataktaki o dava dosyalarına bakmak şu an dünyadaki en sıkıcı iş gibi geliyordu. Yeni boyanmış, parlayan saçlarımın aynadaki hali beni bir kez daha cezbetti.
"Madem bu kadar güzel oldular, tam olsunlar," diye mırıldandım.
Banyodan saç maşasını getirdip aynanın karşısına geçtim. Maşanın ısınmasını beklerken Araf, kapı eşiğinde belirdi. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Kehribar gözleri, elimdeki o ısınan metal alete bir patlayıcıya bakarmış gibi hırçın bir merakla odaklandı.
"Derin? O elindeki ne?" dedi Araf, sesi şüphe doluydu. "Yine neyin peşindesin? Saçını yeni boyadık, şimdi de yakacak mısın?"
"Saç maşası bu Araf, yakmıyorum, dalgalı yapıyorum," dedim, ilk tutamı maşaya dolarken. "Canım sıkıldı, yatmak istemiyorum."
Araf içeri girip tam arkamda durdu. Aynadan yansımamıza baktım; o 1.90'lık dev cüssesiyle, benim minik saç hazırlığımı izlemesi o kadar absürt duruyordu ki... 22 yaşındaki bu adamın dünyasında sanırım sadece silahlar, korumalar ve Kuzgun vardı; saç maşası onun için tanımlanamayan bir cisim gibiydi.
"Bunu neden yapıyorsun?" diye sordu, sesi hırçın bir sorgulama tonuna bürünerek. "Gece yarısı oldu. Kim görecek senin o dalgalı saçlarını? Yastık mı?"
"Kendim için yapıyorum Araf! Kendimi iyi hissetmek için," dedim, dumanı tüten bir tutamı serbest bırakarak. "Ayrıca her şeyin bir nedeni olmak zorunda mı? Sen neden her sabah o hırçın suratınla uyanıyorsan, ben de bu yüzden saçımı yapıyorum."
Araf yaklaştı, elimdeki maşaya çok yakın bir yerden saçımı tuttu. Parmakları, sıcak saç tellerinin arasından boynuma değdiğinde ürperdim. "Tehlikeli duruyor," diye fısıldadı, sesi boğuklaşarak. "Elin kayarsa yüzünü yakarsın. Sen neden normal insanlar gibi uyumuyorsun Derin?"
"Çünkü normal bir hayatım yok!" dedim aynadan gözlerine bakarak. "Gardiyanımla evliyim, dışarıda bir katil beni bekliyor ve karnımda dikişler var. Bırak da bari saçlarım istediğim gibi olsun."
Araf bir an sustu. O hırçın bakışları yumuşadı, elimdeki maşayı yavaşça aldı. "Ver şunu," dedi.
"Araf, sakın! Saçımı yakarsın, bu sefer gerçekten nefret ederim senden!"
"Sus ve izle avukat hanım," dedi Araf, maşayı profesyonelce kavrayarak. "Eğer o dosyaları imzalayacak ellerin yanarsa, davanın sonunu getiremeyiz. Otur şuraya, dalgaları ben yapacağım."
Elimdeki maşayı komodinin üzerine nasıl bıraktığımı, odayı saran o hırçın sessizliğe nasıl katlandığımı bilmiyorum. Derin karşımda, yeni boyadığı o parlak saçları ve hırçın kırmızı tırnaklarıyla duruyordu ama gözlerindeki o kararlılık, göğsümün tam ortasına bir kurşun gibi saplanmıştı.
"İki hafta," dedi sesi titreyerek. "Sadece iki hafta Araf. Ailemin evinde kalmam gerekiyor, dikişlerim iyileşirken onların yanında olmam daha güvenli."
"Güvenli mi?" diye gürledim, sesim odanın duvarlarında yankılanırken. "Benim yanımda değilken nasıl güvenli olabilirsin lan? Kuzgun dışarıda nefes alırken seni o kapıdan nasıl salarım ben?"
Hırçın bir nefes alıp pencereye doğru yürüdüm. 22 yıllık hayatımda kendimi hiç bu kadar kapana kısılmış hissetmemiştim. 11 aylık bir anlaşmamız vardı, daha yolun başındaydık ama bu kadının varlığına, sabahları o aksi suratıyla uyanmasına, bana "dağ ayısı" demesine o kadar alışmıştım ki... Şimdi gidişini izlemek, vücudumdan bir parçanın sökülüp alınması gibiydi.
"Zorunda mısın?" diye sordum, sesimdeki o hırçın tını yerini boğuk bir çaresizliğe bırakırken.
"Zorundayım. Onlara iyi olduğumu göstermem lazım. Yoksa şüphelenirler," dedi Derin. Arkamdan gelip elini hafifçe omzuma koydu. O an, az önceki o "yüz buruşturma" halinin, o sakladığı sızının aslında evini özlediği için olduğunu sandım. Mal gibi ortada kalmıştım işte; o her hareketinde canı yanıyor diye dünyayı ayağa kaldırırken, o çoktan gitme planlarını yapmıştı.
Sabah olduğunda kapının önündeki o hırçın bekleyişim başladı. Mert ve Barkın valizleri arabaya yerleştirirken, ben bahçe kapısının önünde bir heykel gibi dikiliyordum. Selin bile sessizdi, benim o patlamaya hazır halimi gördüğü için tek bir espri bile yapmıyordu.
Derin kapıdan çıktı. Üzerinde yine o siyah takımı, başında benim ellerimle kuruttuğum o parlak saçları... Arabaya binmeden önce tam önümde durdu. 1.90'lık cüssemle onun karşısında ilk kez bu kadar küçük hissettim.
"Gidiyorsun yani," dedim, kehribar gözlerimi onunkilerden ayırmadan.
"Gidiyorum. İki hafta sonra buradayım Araf. Sakın evi yakma," dedi, hafifçe gülümseyerek. O hırçın gülüşü içimi yaktı.
Araba bahçeden çıkıp gözden kaybolana kadar yerimden kıpırdamadım. O gittiğinde evin tüm havası bir anda çekilmiş gibiydi. O hırçın enerji, o bitmek bilmeyen kavgalarımız, o banyodaki boya maceraları... Hepsi onunla birlikte o arabanın içine binip gitmişti.
"Abi..." dedi Mert çekinerek yanıma gelip. "İçeri girecek misin?"
"Girmeyeceğim lan!" diye bağırdım, bahçe kapısına sert bir tekme savurarak. "On beş gün... On beş gün boyunca bu evde o kadın olmadan nasıl nefes alacağım ben?"
O 11 ayın biteceği günü düşünmek bile istemiyordum. Daha 15 güne tahammülüm yokken, onsuz bir hayat artık benim için imkansız bir davaydı.
