3. bölüm · Gölge protokolü
3. Bölüm DENGELENEN TERAZİ
Hayatım boyunca pek çok şeyi kontrol ettim. Namluların ucunu, sevkiyat yollarını, düşmanlarımın son nefesini... Ama o an, telefonun ucundaki o keskin sessizlik hayatımda ilk defa kontrol edemediğim bir uçurumu ayaklarımın altına serdi. Derin’in "Araf..." diyen o titrek sesi kesildiğinde, kalbimin bir saniye durduğuna yemin edebilirdim.
"Derin! Cevap ver! Lanet olsun, Derin!"
Telefondan gelen o tok ses... Telefonun beton zemine çarpma sesi... İçimden bir parça o betonla birlikte parçalandı. "Barkın! Bas o gaza!" diye kükredim. Arabanın içindeki hava aniden çekilmiş gibiydi. Ciğerlerim yanıyor, ellerim direksiyonu kıracakmışım gibi sıkılıyordu.
Adliyenin otoparkına girdiğimizde, lastiklerin çıkardığı o tiz sürtünme sesi boşlukta yankılandı. Araba tam durmadan kapıyı açıp fırladım. Silahım elimdeydi, gözlerim ise sadece onu arıyordu. Ama gördüğüm tek şey, o boşluktu.
"Derin!"
Sesim otoparkın basık tavanında yankılanıp yüzüme çarptı. Yere baktım. Siyah ekranı çatlamış telefonu, tam o "A" harfinin çizildiği arabanın yanında yatıyordu. Telefonu yerden aldığımda parmaklarımın titrediğini fark ettim. Ben, Araf Karadağ... Elime silah aldığım ilk günden beri titremeyen ellerim, şimdi küçük bir cam parçası yüzünden zangır zangır esiyordu.
"Abi... Yok. Gitmişler," dedi Barkın arkamdan gelerek. Sesi suçluluk doluydu. "Kamera kayıtlarına bakıyoruz ama maskeliler, plaka sahte."
Döndüm ve Barkın’ın yakasına yapıştım. Onu o soğuk beton sütuna öyle bir çarptım ki, bütün otopark inledi. "Sana onu bırakmayacaksın dedim!" diye bağırdım, sesim bir hayvanın hırıltısı gibi çıkıyordu. "Eğer ona bir şey olursa, eğer kılına zarar gelirse hepinizi o kazdığınız mezarlara kendi ellerimle gömerim!"
"Abi, benim hatam... Öldür beni ama önce onu bulalım," dedi Barkın, gözlerini kaçırmadan.
Onu bıraktım. Ellerimi başımın arasına alıp o karanlık boşluğa baktım. İçimdeki o nefret, o öfke... Hepsi şimdi yerini buz gibi bir boşluğa bırakmıştı. Korku buydu işte. Birini koruyamamanın, onu o karanlığın içinde yapayalnız bırakmanın verdiği o iğrenç his. Derin, o inatçı, o kurallara tapan kadın... Şimdi kim bilir hangi cehennemde, o korkunç peçete kokusuyla uyanmaya çalışıyordu.
"Aynadaki aksim," demiştim ona. Şimdi aynam kırılmıştı ve ben o kırık parçaların arasında kendi canımı kaybediyordum.
"Mert!" diye bağırdım telefona. "Şehirdeki tüm sinyalleri tara! O kol düğmesinin sahibini, o paketi göndereni, her kimse... Hepsini bul! Bulamazsan bu şehri yakarım Mert, yemin ederim taş üstünde taş bırakmam!"
Gözüm yerdeki o kırmızı boyayla çizilmiş "A" harfine takıldı. Bu bir intikamdı. Benim geçmişimin, onun geleceğine kurduğu bir pusu... Ve ben ilk defa, bir savaşı kaybetmekten değil, o savaşta Derin’i kaybetmekten ölesiye korkuyordum.
Malikanenin kapısından içeri girdiğimde hava buz gibiydi. Adliyeden elim boş, ruhum paramparça dönmüştüm. Avucumda sıktığım Derin’in kırık ekranlı telefonu, etime batıyordu ama acısını hissetmiyordum.
Mutfaktan gelen o tiz ses, sessizliği bir cam gibi tuzla buz etti. Selin, Barkın’ın üzerine yürümüş, bir elinde tuttuğu vazoyu sanki bir bomba gibi havada tutuyordu. Cenk ve diğer adamlar etrafında bir barikat kurmuştu ama Selin’in o gözü dönmüş halinden kimse ona yaklaşmaya cesaret edemiyordu.
Beni gördüğü an vazo Barkın’ın ayaklarının ucunda patladı. Parçalar her yere dağılırken Selin, bir fırtına gibi üzerime atıldı.
"Nerede?!" diye bağırdı. Sesi mutfağın tavanında yankılandı. "Derin nerede, Araf Karadağ? Hani onu koruyordun? Hani bu evden burnu bile kanamadan çıkacaktı?"
Cevap vermedim. Gözlerimin içine çöken o karanlık, Selin’in öfkesini daha da körükledi. Gelip göğsüme yumruklarını indirmeye başladı. Gücü yetmiyordu, canımı yakmıyordu ama her darbesi vicdanımdaki o açık yaraya isabet ediyordu.
"Sana güvendi!" diye haykırdı Selin, hıçkırıklarının arasında. "O nefret ettiği adama, senin o karanlık dünyana güvendi! Sen onu bir kafese kapattın ama kapısını açık unuttun! Senin o lanet olası düşmanların, senin o kirli işlerin yüzünden şu an kim bilir nerede?"
"Selin, yeter!" diye gürledi Barkın araya girmeye çalışarak.
"Yeter mi? Hiçbir şey yettiği falan yok!" Selin bana doğru bir adım daha attı, parmağını göğsüme saplar gibi bastırdı. "Bak bana enişte bozuntusu! Eğer Derin’e bir şey olursa, eğer onun o güzel gözlerine bir damla yaş değerse, seni bu dünyadan ben silerim! Polisin yapamadığını ben yaparım! Onu o delikten çıkaracaksın. Duyuyor musun beni? Onu bulacaksın!"
Selin’in dizlerinin bağı çözüldü, hıçkırarak yere çöktü. Ellerini yüzüne kapatıp ağlamaya başladığında, mutfaktaki o koca adamların hepsi başını yere eğdi. Ben ise sadece durdum. Selin’in her kelimesi birer kurşun gibi zihnime kazınmıştı.
Haklıydı. Derin’i ben yakmıştım. Onu korumaya çalışırken, kendi cehennemime odun yapmıştım.
"Bulacağım," dedim. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı, soğuk ve ölümcül geliyordu. "Onu bulacağım Selin. Ve bunu yapanların her bir parmağını tek tek kırıp önüne atacağım."
Eğilip yerdeki telefonun parçalarını Mert’e uzattım. "Mert, Selin’i odasına çıkar. Sakinleştirici verin."
Ardından Barkın’a döndüm. Gözlerimdeki o kaybetme korkusu, yerini saf, katıksız bir yıkım isteğine bırakmıştı. "Hazırlan Barkın. Şehri yakmaya başlıyoruz. Önce o otoparkın etrafındaki tüm gayrimeşru mekanları basın. Konuşmayan her dili kesin. Derin’in adını duymayan kulak kalmayacak!"
Mert, çalışma odasındaki ekranların başında bir saattir parmaklarını klavyede bir virtüöz gibi koşturuyordu. Odanın içindeki tek ses, bilgisayar fanlarının uğultusu ve benim sabırsız adımlarımdı. Selin yukarıda sakinleştiricinin etkisiyle uykuya dalmıştı ama benim içimdeki fırtına her saniye daha da şiddetleniyordu.
"Buldum abi!" dedi Mert aniden. "Telefonun ekranı parçalanmış ama ana kart sağlam. Derin yenge, otoparkta saldırıya uğradığı saniyelerde telefonun yan tuşuna basılı tutarak acil durum kaydını başlatmış. Ses dosyası çok bozuk, arkadaki fan ve motor sesi konuşmaları bastırıyor ama şimdi temizliyorum."
Mert, ekrandaki karmaşık dalga boylarını tek tek ayıkladı. Odanın içindeki hoparlörlerden önce bir hışırtı, sonra Derin’in o canımı yakan boğuk çığlığı duyuldu. Yumruklarımı sıktım, tırnaklarım avucuma geçti.
"Şimdi odaklanıyorum," dedi Mert. Sesi dijital bir filtreden geçirdi.
Hoparlörden önce metalik, buz gibi bir ses yükseldi: "Kafes kapandı, avukat hanım. Şimdi terazi dengeleniyor."
Ardından, o sesin hemen arkasından gelen ikinci bir ses duyuldu. Daha kalın, daha hırıltılı bir ses. Bu ses, kaçıran kişiye talimat veriyordu:
"Ona dikkat et, Araf’ın zaafı o. Limandaki 4 numaralı depoya götürün, 'Kuzgun' gelene kadar dokunmayın."
"Kuzgun..." diye mırıldandım. Bu ismi duyduğum an kanım dondu. Bu, yıllar önce öldüğünü sandığım, babamın davasında karşı karşıya geldiğim o eski gölgeydi. Ama asıl kanımı donduran şey, o sesin kime ait olduğuydu.
"Mert," dedim sesim titreyerek. "O ikinci sesi tekrar oynat. Arka plandaki o tıkırtı sesini de netleştir."
Mert dediğimi yaptı. Ses tekrar yükseldiğinde, arka planda düzenli bir "tık, tık, tık" sesi duyuluyordu. Birinin masaya vurduğu bir ritim gibi... Ya da birinin elinde çevirdiği bir tespihin taneleri gibi.
"Bu ses..." dedim, gözlerimi ekranın karanlığına dikerek. "Bu ses bizim içimizden biri Mert. O tıkırtı... O Barkın’ın her gerildiğinde masaya vurduğu o özel gümüş çakmağın sesi."
Mert şok içinde bana döndü. "Abi, olamaz... Barkın mı?"
"Barkın değil," dedim, dişlerimi sıkarak. "Barkın o sırada yanımdaydı. Ama o çakmağı Barkın’a hediye eden, onun her hareketini bilen biri var. Cenk!"
Mutfaktaki o neşeli çocuk, Derin’e 'yenge' diye seslenen o sahte yüz... Derin’in otoparka gideceğini bizden başka bilen tek kişi oydu. İhbarı polise uçuran da, o cübbeyi gönderen de oydu.
"Barkın’ı çağır," dedim, sesimdeki ölümcül sakinlik odayı buz kesti. "Ama Cenk’e belli etmeyin. Onu garajdaki o karanlık odaya alacağız. Derin’in nerede olduğunu o dille değil, kemiklerinin sesiyle anlatacak bana."
Garajın altındaki o rutubetli, beton oda hiç bu kadar soğuk gelmemişti. Cenk, karşımda bir sandalyeye bağlanmış halde duruyordu. O her zamanki neşeli çocuk gitmiş, yerine ter içinde kalmış, gözleri korkuyla fır dönen bir yabancı gelmişti.
"Abi valla haberim yok, Mert yanlış anlamış!" diye feryat ediyordu.
Masadaki gümüş çakmağı aldım, parmaklarımın arasında o tanıdık "tık" sesini çıkararak çevirdim. Cenk’in bakışları çakmağa kilitlendiğinde beti benzi attı. Hiç konuşmadım. Sadece yanına yürüdüm ve masadaki ağır bir kerpeteni elime aldım. Sesim, mezar sessizliği kadar durgundu.
"Derin şu an nerede, Cenk? Eğer bir saniye daha yalan söylersen, bu hayatta bir daha hiçbir şeyi tutamayacak hale gelirsin."
"Abi yapma..."
Cevabım, kerpetenin metalik gürültüsü oldu. İlk kemiğin çıtırtısı odada yankılandığında Cenk’in çığlığı duvarlarda patladı. Gözlerimdeki karanlık artık dipsiz bir kuyuydu. Derin’in otoparkta duyduğum o son nefesi zihnimde döndükçe, karşımdakine acıma duygum çoktan ölmüştü.
"Limanda!" diye bağırdı Cenk, hıçkırarak. "4 numaralı depo... Kuzgun orada! Derin’i ona verdim çünkü başka şansım yoktu abi, ailemle tehdit etti beni!"
Onu o halde, kendi ihanetinin içinde bırakıp kapıya yöneldim. Barkın kapıda bekliyordu, yüzü kaskatıydı. "Arabayı hazırla," dedim. "Limana gidiyoruz. Cenk’i de buraya gömün, ben dönene kadar nefes almasın."
Limana giden o uzun, karanlık yol bitmek bilmiyordu. Direksiyonu öyle bir sıkıyordum ki eklemlerim bembeyaz kesilmişti. Hız göstergesi 180’i geçmişti ama bana sanki yerimizde sayıyormuşuz gibi geliyordu.
Yol boyunca zihnimde sadece Derin vardı. O inatçı hali, bana "dağ ayısı" deyişi, sabah mutfaktaki o yorgun ama dimdik duruşu... Şimdi o peçete kokusunun içinde mi uyanmıştı? O karanlık depoda korkuyor muydu? O adamların kirli elleri ona dokunmuş muydu?
Bu sorular beynimi kemirdikçe içimdeki o hırçın canavar daha da büyüyordu. Ben sadece bir mafya lideri değildim şu an; ben, elinden en değerli parçası sökülüp alınmış yaralı bir hayvandım. Öfkem artık sessiz değildi; her vites değiştirişimde, her gaza basışımda dışarı taşan vahşi bir enerjiye dönüşüyordu.
"Hızlı sür Barkın! Daha hızlı!" diye kükredim.
"Abi son sürat gidiyoruz!"
"Yetmez!" Yanımdaki kapı döşemesini yumrukladım. "Eğer ona bir şey olursa... Eğer geç kalırsak, bu şehrin üzerine güneş doğmayacak Barkın! Kendi ellerimle boğarım bu dünyayı!"
Hırçınlığım, yan koltukta duran silahımın soğuk metaline sızıyordu. Ben Derin’i sadece korumak istememiştim, ben ona alışmıştım. O benim vicdanımın son kırıntısıydı ve şimdi birileri o kırıntıyı ezmeye çalışıyordu. Limanın dev vinçleri uzaktan göründüğünde, gözlerimden ateş fışkırıyordu. Oraya vardığımda, karşımda kim varsa... Kuzgun ya da başkası... Ölümün en karanlık halini tadacaklardı.
Limanın o paslı, devasa kapısını omuzlarımla devirircesine içeri daldım. Silahım namlusunda mermiyle hazır bekliyordu, parmağım tetikteydi ama gördüğüm manzara dizlerimin bağını çözecek kadar ağırdı.
Deponun tam ortasında, tepeden sarkan tek bir sarı ışığın altında... Kuzgun, Derin’in arkasına geçmiş, bir elini saçlarına dolamış, diğer elindeki o parlayan bıçağı beyaz boğazına dayamıştı. Derin’in yüzü solgundu, dudakları titriyordu ama gözlerinde hâlâ o boyun eğmez ifade vardı.
"Dur orada Karadağ!" diye kükredi Kuzgun. Sesi deponun boşluğunda yankılandı. "Bir adım daha atarsan, o çok sevdiğin adaletin kanını bu betona akıtırım!"
"Bırak onu Kuzgun!" Sesim, ciğerlerimden sökülüp gelen bir hırıltı gibiydi. "Meselemiz benimle. Onu bırak, ne istiyorsan yapalım."
Kuzgun alaycı bir kahkaha attı. Bıçağı Derin’in tenine biraz daha bastırdı; incecik, kırmızı bir sızıntının Derin’in boynundan aşağı süzüldüğünü gördüğümde dünya başıma yıkıldı. "Pazarlık bitti Araf. Şimdi seçim vakti. Ya kendi hayatın, ya onunki... At silahını, diz çök. Yoksa bu terazi bugün dengelenmeyecek, tamamen kırılacak!"
Silahımı yavaşça yere bırakmak için hamle yaptım. Kaybetme korkusu ruhumu esir almıştı. Ama tam o anda, beklemediğim bir şey oldu.
Derin’in Ağzından
Kuzgun arkamda zafer çığlıkları atarken, ellerimin arkadaki ipten çoktan kurtulduğunu bilmiyordu. Bileklerimi sürtmekten kanatmıştım ama o acıyı hissetmiyordum bile. Araf’ın o çaresiz bakışlarını gördüğümde, bir avukat olarak öğrendiğim o "savunma stratejisi" zihnimde şimşek gibi çaktı.
Tıbbi etik ve anatomi derslerinde, bir insanı öldürmeden nasıl etkisiz hale getirebileceğimizi; hangi noktanın hayati, hangi noktanın sadece geçici felç yaratacağını okumuştum. Adalet sadece kürsüde değil, bazen bir kadının ellerindeydi.
Kuzgun "Diz çök!" diye bağırdığı an, bütün gücümle geri bastım. Kuzgun bir anlık dengesini kaybedince ellerimi arkasından doladım ve ceketinin iç cebinden süzülen yedek sustalıyı kaptım. Araf’ın dehşet dolu bakışları arasında, bıçağı Kuzgun’un uyluk kemiğinin tam üzerindeki o büyük kas grubuna, ana damara gelmeyecek ama onu anında yere yıkacak o kritik noktaya sapladım.
"Aaaah!"
Kuzgun’un acı dolu çığlığı depoyu inletirken bıçak boğazımdan çekildi. Adamın eli bacağına gitti, dengesini tamamen yitirip dizlerinin üzerine çöktü. Bir avukatın zekası, bir mafyanın gücünden daha hızlıydı o an.
Araf bir saniye bile beklemedi. Bir aslan gibi üzerimize atıldı, beni tek hamlede arkasına çekip Kuzgun’un üzerine çöktü. Yumruğu havada asılı kaldı, gözlerinden ateş fışkırıyordu.
"Seni öldürmeyeceğim Kuzgun," dedi Araf, sesi cehennemden geliyormuş gibiydi. "Çünkü karım senin ölmeni değil, sürünmeni seçti. Ama seni bu depodan canlı çıkaracağımı da sanma."
Araf arkasına dönüp bana baktı. Gözlerinde ilk defa korku yoktu, sadece derin bir hayranlık ve o bitmek bilmeyen hırçın koruma içgüdüsü vardı. Gelip beni kollarının arasına aldı, başımı göğsüne yasladı. "Bitti..." diye fısıldadı. "Geçti dağ çiçeği, bitti."
Malikanenin o devasa kapısından içeri girdiğimizde, üzerimdeki kan lekeleri kurumuş, ruhum ise o deponun karanlığında asılı kalmıştı. Araf, beni arabadan indirdiğinden beri bir gölge gibi tam arkamdaydı; elini belime koymuş, sanki bir milim uzaklaşsam tekrar kaçırılacakmışım gibi beni kendine mühürlemişti.
Salona girdiğimizde Mert ve Barkın ayağa fırladı. Mert’in gözleri dolmuştu, Barkın ise suçluluktan başını kaldıramıyordu. Ama en büyük gürültü yukarıdan geldi. Selin, merdivenleri üçer beşer inip yanıma koştu.
"Derin! Canım, ne yaptılar sana?" Boynumdaki o ince sızıya bakıp yüzünü buruşturdu, sonra bakışlarını birer hançer gibi Araf’a çevirdi. "Bak, senin yüzünden ne hale geldi! Al işte, mutlu musun enişte bozuntusu? Kızın boğazını kesmişler senin o kirli geçmişin yüzünden!"
Araf, Selin’in bağırışlarını duymazdan gelerek Barkın’a döndü. Sesi buz gibiydi: "Barkın, Cenk’in işi bitti mi?"
Barkın başını salladı. "Bitti abi. Artık sadece üçümüz kaldık. Evin dış çevresini de Mert’le beraber çelik zırha çevirdik."
Araf başını sallayıp tekrar bana odaklandı. Bakışlarında o hırçın, durulmak bilmeyen koruma içgüdüsü vardı. "Gel," dedi, kolumdan hafifçe çekiştirerek. "Yukarı çıkıyoruz."
"Benim odam yan tarafta Araf, biliyorsun," dedim, sesimi dikleştirmeye çalışarak. Ondan nefret ediyordum; beni bu cehenneme sürüklediği için, hayatımı bir savaş alanına çevirdiği için... Ama o depoda, Kuzgun’un bıçağı altındayken tek bir şey düşünmüştüm: Araf gelecek. Gelmişti de. Onun yanındayken nefesim daralıyordu ama tuhaf bir şekilde, sadece onun gölgesinde güvende hissediyordum. Bu hisse kendimden bile tiksinerek alışıyordum.
"O oda bitti Derin," dedi Araf, merdivenlerin başında durup herkesin duyacağı bir sesle. "Artık tek başınayken bile güvende değilsin. Bu saatten sonra benim odamda, benim yanımda kalacaksın. Kapının önünde Barkın beklemeyecek, bizzat ben bekleyeceğim."
"Saçmalama!" diye bağırdım. "Seninle aynı odada mı? Asla! Ben senin mülkün değilim, anladın mı?"
"Yenge, abim haklı," dedi Barkın araya girerek. "Bu itler pes etmeyecek. Seni korumanın tek yolu bu."
Araf bana doğru bir adım yaklaştı. Aramızdaki o gerilim, havayı yakacak kadar yoğundu. "Seni sevdiğim için değil Derin," dedi, sesini sadece benim duyabileceğim bir tona düşürerek. "Seni bu hale getiren sistemden intikamımı alana kadar gözümün önünde olmalısın. İster nefret et, ister küfret... Ama o kapı kapandığında ikimiz o odada olacağız."
Selin arkadan lafa atıldı: "Ulan senin o egoist ruhuna tüküreyim! Kızı bir de odana mı hapsediyorsun sen?"
Araf dönüp Selin’e öyle bir baktı ki, Selin bile bir adım geri gitmek zorunda kaldı. "Sen de sesini kes baldız, yoksa seni de Barkın’la aynı odaya kilitlerim, sabaha kadar birbirinizi yersiniz."
Beni kolumdan tutup yukarı sürüklerken arkamdan hala bağırıyordu Selin. Odanın kapısını açıp beni içeri soktu ve kapıyı sertçe kilitledi. Odaya o tanıdık, ağır odunsu kokusu sinmişti. Birbirimizden hala deliler gibi nefret ediyorduk ama dışarıdaki dünya bizi yutmaya çalışırken, bu oda bizim hem hapishanemiz hem de tek sığınağımızdı.
"Geç otur şuraya," dedi Araf, ilk yardım çantasını çıkarırken. "O bıçak izini ben sileceğim."
Deponun o küf kokusu, Kuzgun’un kirli ellerinin sıcaklığı ve boğazımdaki o metalik his... Hepsi tenime yapışmış gibiydi. Araf’ın odasındaki banyoya girdiğimde, aynadaki aksime bakamadım bile. Sıcak suyun altında dakikalarca bekledim; su, omuzlarımdan aşağı dökülürken sadece kiri değil, yaşadığım o dehşet anının ağırlığını da alıp götürsün istedim. Ama olmuyordu. Gözlerimi her kapattığımda o bıçağın soğukluğunu hissediyordum.
Banyodan çıkıp üzerime temiz, beyaz bir bornoz geçirdim. Odaya döndüğümde Araf, yatağın kenarına oturmuş, elinde ilk yardım çantasıyla beni bekliyordu. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı.
"Gel buraya," dedi. Sesi emrediciydi ama içinde o hırçın korumacılığın getirdiği tuhaf bir tını vardı.
Yanına gidip yatağın ucuna ilişim. Elindeki alkollü pamuğu boynumdaki ince kesiğe yaklaştırdığında istemsizce geri çekildim. "Canın yanacak, dayan," diye mırıldandı. Sol eliyle çenemi kavrayıp başımı hafifçe yana eğdi. Parmakları tenime değdiği an içimden bir ürperti geçti. Ondan nefret ediyordum, beni bu bataklığa o sokmuştu ama şu an dokunuşu, dışarıdaki tüm fırtınalardan daha gerçekti.
Pamuğu yaraya bastırdığında dişlerimi sıktım. "Ah... Yavaş ol, dağ ayısı!"
"Sussana be avukat hanım," dedi, yüzü yüzüme o kadar yakınlaşmıştı ki sıcak nefesini hissedebiliyordum. "O depoda adamın bacağını deşerken bu kadar narin değildin."
Pansumanı bitirip yaraya küçük bir bant yapıştırdı. Ama elini çekmedi. Başparmağı boynumdan çeneme doğru yavaşça tırmandı. Göz göze geldik. O kehribar gözlerde ilk defa kalkanların indiğini gördüm.
"Benden ne istiyorsun Araf?" diye sordum fısıltıyla. "Neden beni bırakmıyorsun? Beni sevmiyorsun, benden nefret ediyorsun, hayatımı mahvettin. Neden hala senin dizinin dibindeyim?"
Araf duraksadı. Gözlerini kaçırmadı, aksine daha derin bakmaya başladı. "Senden nefret etmek benim için bir savunma mekanizmasıydı Derin," dedi, sesi o kadar alçaktı ki sanki kendine itiraf ediyordu. "Çünkü sen benim dünyamda olmaması gereken tek şeysin. Sen yasasın, ben suçum. Sen beyazsın, ben karayım."
Elini saçlarımın arasına daldırdı ve beni kendine biraz daha çekti. "Ama o depoda seni o halde gördüğümde... Hayatımda ilk defa kontrolü kaybettim. Eğer sana bir şey olsaydı, ben sadece bir müttefiki değil, kendimi de o depoya gömecektim. Seni istemiyorum diyemem artık. Çünkü sen benim bu hayatta alışmak zorunda kaldığım en güzel felaketsin."
"Bu bir itiraf mı?" dedim, kalbim göğüs kafesimi döverken.
"Bu bir uyarı," dedi, yüzünü boynuma doğru yaklaştırarak. "Artık gidemezsin. Nefret etsen de, enişte bozuntusu diye bağırsan da... Artık benim karanlığımın bir parçasısın. Ve ben parçalarımı kimseye kaptırmam."
Geri çekilip ayağa kalktı. O sarsılmaz duvarlarını saniyeler içinde geri ördü ama o kısa an, aramızdaki her şeyi değiştirmişti. "Şimdi uyu. Sabaha kadar buradayım. Bir ses duyarsam o kapıdan sadece ölüler çıkar."
Yatağın soğuk çarşafları arasında cenin pozisyonunda büzülmüş, nefeslerimi düzene sokarak uyuduğum imajını veriyordum. Ama zihnim, boynumdaki o sızının ritmiyle zonkluyordu. Araf, odanın diğer ucundaki tekli koltuğa çökmüş, elinde tuttuğu o meşhur tespihin tanelerini usulca çeviriyordu. "Tık... tık... tık..."
Odanın loş ışığında gölgesi duvara devasa bir canavar gibi yansıyordu. Bir süre sonra tespihin sesi kesildi. Derin bir iç çektiğini duydum; sanki göğüs kafesinde yıllardır sakladığı bir yükü boşaltmak ister gibiydi.
"Beni böyle görmen hoşuma gitmiyor avukat hanım," diye fısıldadı karanlığa doğru. Uyumadığımı bilmiyordu ya da belki de sadece kendi vicdanıyla konuşuyordu. "Seni bu pisliğin içine ben çektim. Babamın yarım bıraktığı o hesabı kapatmak için senin tertemiz cübbene kan sıçrattım."
Duraksadı. Çakmağının kapağını açıp kapattı. "Herkes beni bu imparatorluğun varisi sanıyor ama bu tahtın altında kaç ceset olduğunu kimse bilmiyor. 15 yıl önce... O yangın çıktığında, babamı o evden ben çıkarmadım Derin. Kuzgun kapıyı kilitlediğinde babam içeride yanıyordu. Ben ise dışarıda, elimde o gümüş çakmakla sadece izledim. Çünkü eğer o çıksaydı, bugün senin 'dağ ayısı' dediğin adam olmayacaktım; onun kurbanı olacaktım. Babamın gerçek katili Kuzgun değil, benim sessizliğimdi. Kanıtları ben yok ettim, suçu o evin uşağına ben yıktım. İlk davamı o zaman kazandım; adaleti gömerek."
Duyduklarım karşısında tüylerim diken diken oldu. Kanım donmuştu. Bir evladın babasının ölümünü izlemesi ve suçu başkasına atması... Bu, profesyonel hayatımda karşılaştığım en ağır itiraflardan biriydi. Daha fazla dayanamadım. Gözlerimi yavaşça açtım ve yatakta doğrularak ona baktım.
"İlginçmiş," dedim, sesim odanın sessizliğinde bir bıçak gibi çınladı.
Araf, koltukta aniden dikleşti. Gözleri şaşkınlıkla büyüdü, elindeki çakmağı neredeyse düşürüyordu. "Sen... Sen uyumuyor muydun?"
"Uyumuyordum," dedim, bakışlarımı ondan kaçırmadan. "Ve anlattıkların... Araf, bu sadece bir itiraf değil. Bu, suçluyu kayırma, delilleri karartma ve adaleti yanıltma suçuna girer. 15 yıl geçmiş olsa bile bazı suçların zaman aşımı senin sandığın kadar kolay işlemez."
Araf’ın yüzü saniyeler içinde o eski, taşlaşmış haline geri döndü. Koltuktan yavaşça ayağa kalktı, üzerime doğru yürürken yaydığı o hırçın enerji odayı daralttı.
"Yine mi avukatlığın tuttu?" diye gürledi alçak bir sesle. "Sana hayatımı, ruhumdaki o yangını anlatıyorum; sen bana TCK maddelerini mi sayıyorsun?"
"Çünkü ben bir avukatım Araf!" diye bağırdım, yataktan inip karşısında dikilerek. "Senin o karanlık sırlarını aklayacak bir çamaşır makinesi değilim! Bana bunu neden anlattın? Beni de bu suçun ortağı yapmak için mi?"
Araf tam önümde durdu. Aradaki o birkaç santimlik mesafede öfke ve tuhaf bir çaresizlik çarpışıyordu. "Seni ortağım yapmak için değil," dedi, dişlerinin arasından. "Beni tanı diye anlattım. Kimin yanındasın, kimin odasında kalıyorsun bil diye! Şimdi ne yapacaksın? Yarın sabah ilk işin savcılığa gidip kocanı ihbar etmek mi?"
"Belki de," dedim, meydan okurcasına.
Tam o sırada kapı, sanki bir deprem oluyormuş gibi tekmelendi. Selin’in sesi koridorda patladı:
"Aç şu kapıyı enişte bozuntusu! Derin’e bir şey anlattığını duyuyorum, kızı yine manipüle mi ediyorsun? Barkın, çekil önümden yoksa o gümüş tepsiyle kafanı yararım senin!"
Araf’ın Ağzından
Mert’in sesi hoparlörden odaya dolduğunda, içerideki o gergin hava bir anda buz kesti. "Abi! O bahsettiğin 15 yıl önceki yangın dosyası... Silinmemiş. Birileri dijital arşivde bu dosyayı yok etmeyi reddetmiş, yedekleyip gizli bir klasöre gömmüşler. Ama adliyeye verilmemiş, yani resmi bir suç duyurusu ya da giriş yok şu an. Sadece... orada öylece duruyor."
Başımı ağır ağır Derin’e çevirdim. Yüzümde acı bir gülümseme belirdi. "Gördün mü avukat hanım?" dedim, sesimdeki o hırçın tınıyı koruyarak. "Adalet dediğin şey bazen birilerinin insafına kalmış bir klasörden ibaret. İşte fırsat ayağına geldi. Yarın sabah o 'gizli klasörü' ihbar et, beni o hücreye tık ve kurtul bu hayattan. Hadi, tam istediğin şey değil mi bu?"
Derin’in gözlerindeki o karmaşayı görebiliyordum. Bir yanda savunduğu hukuk ilkeleri, diğer yanda ise o depoda hayatını kurtardığım, şimdi ise odasında nefes aldığı adam...
Derin’in Ağzından
Araf’ın o meydan okuyan bakışları canımı yakıyordu. "Hadi," der gibi bakıyordu, "yık beni." Ama unuttuğu bir şey vardı; ben her ne kadar ondan nefret etsem de, şu an onun vekaletini taşıyan avukatıydım. Ve bir avukatın ilk kuralı, müvekkilinin sırrını mezara kadar taşımak ve onu her ne pahasına olursa olsun korumaktır.
"Mert!" diye bağırdım hoparlöre doğru. Sesim titriyordu ama kararlıydım. "O dosyayı bana aktar. Hemen!"
"Yenge? Ama Araf abim..."
"Sana dediğimi yap Mert! O dosya artık bir avukat-müvekkil mahremiyeti altına girdi."
Mert, saniyeler içinde dosyayı benim tablet bilgisayarıma gönderdi. Araf, kollarını göğsünde kavuşturmuş, ne yapacağımı izliyordu. Ekranda babasının o yanmış evdeki görüntülerini, ifade tutanaklarını ve Araf’ın o zamanlar sakladığı delillerin notlarını gördüm. Bu dosyalar gün yüzüne çıkarsa, Araf sadece geçmişini değil, bugününü de kaybederdi.
"Adalet bazen cezalandırmak değil, dengeleri korumaktır," dedim Araf’ın gözlerinin içine bakarak.
Parmaklarım ekranın üzerinde hızla gezindi. "Tüm Verileri Kalıcı Olarak Sil" komutunun üzerinde durdum. Araf bir adım yaklaştı, nefesini ensemde hissettim. Hiç tereddüt etmeden onay tuşuna bastım. Ekrandaki klasörler tek tek kararırken, 15 yıllık o karanlık sır da dijital boşlukta yok oldu.
Tableti yatağın üzerine fırlattım. "Bunu senin için yapmadım Araf Karadağ. Bunu, müvekkilimin geleceğini karartacak hukuksuz bir 'hayalet dosyayı' ortadan kaldırmak için yaptım. Artık bitti. O yangın tamamen söndü."
Araf’ın yüzündeki o sert ifade bir anlığına dağıldı. Gözlerinde ilk defa minnetle karışık, tarif edilemez bir hayranlık belirdi. "Kendi ellerinle suç ortağım oldun," diye fısıldadı.
"Hayır," dedim, ona arkamı dönerek yatağa girerken. "Kendi ellerimle seni kurtardım. Şimdi sesini kes ve o koltuğa geri dön enişte bozuntusu. Yarın sabah bu konuyu hiç konuşmamışız gibi uyanacağız."
Dışarıdan Selin’in sesi gelmeye devam ediyordu: "Barkın! Aç şu kapıyı dedim, içeride klavye sesleri geliyor, bu dağ ayısı kardeşime dilekçe mi yazdırıyor yoksa!"
Derin’in Ağzından
Güneş, malikanenin devasa pencerelerinden içeri sızarken gözlerimi açtığımda kendimi Araf’ın o devasa yatağının ucunda, o ise koltukta elinde silahıyla uyuklarken buldum. Gece yaşanan o "dosya silme" operasyonu zihnimde dönüp duruyordu. Kendi ellerimle bir suçun izlerini yok etmiştim. Ben, Derin Soykan... Adalet savaşçısı, şimdi bir suç ortağıydım.
Aşağı indiğimizde evdeki hava buz gibiydi. Merdivenlerden inerken Araf yine o hırçın korumacı tavrıyla hemen arkamdaydı. Salona girdiğimizde Selin, Mert ve Barkın masadaydı. Selin beni görür görmez fırladı.
"Derin! Sonunda çıkabildin şu mağaradan! İyi misin? Bu enişte bozuntusu gece boyu sana bir şey yaptı mı?"
Cevap vermedim. Kimseyle konuşacak halim yoktu. Masaya oturdum ama tabağıma dokunmadım bile. Mert, elinde kutusu açılmamış gıcır gıcır bir telefonla yanıma yaklaştı.
"Yenge... Şey, bu senin yeni telefonun. Üçüncü oldu biliyorum ama bu sefer içine en üst düzey güvenlik yazılımlarını yükledim. Kimse sızamaz," dedi çekinerek.
Telefonu Mert’in elinden neredeyse kaparak aldım. "Üçüncü telefon Mert!" dedim, sesimdeki siniri gizleyemeyerek. "Bir ay içinde üçüncü! Rehberim yok, notlarım yok, her seferinde her şeye sıfırdan başlamaktan nefret ediyorum!"
Araf karşıma oturup sert bir kahve yudumladı. "Telefonun derdine mi düştün avukat hanım? Hayatın kurtuldu, ona şükret," dedi o alaycı, hırçın sesiyle.
"Sen sus enişte bozuntusu!" diye çıkıştım, telefonu masaya sertçe bırakarak. "Senin o kirli dünyan yüzünden teknoloji mağazasına döndüm! Ayrıca telefonumdan kimsenin gelip geçmesine, dinlemesine falan izin vermeyeceğim. Mert, o 'güvenlik' dediğin şeylerin içinde Araf’ın beni izleyeceği bir arka kapı varsa o telefonu kafanda kırarım!"
Mert yutkunarak Araf’a baktı. Araf ise sadece gülümsedi; ama bu gülümseme, dün geceki o sır ortağı olmamızın verdiği o tuhaf, karanlık samimiyeti taşıyordu.
Telefonun ayarlarını yapmaya çalışırken Instagram’dan gelen bir bildirimle duraksadım. Bilinmeyen bir hesaptan istek gelmişti. Profil fotoğrafı yoktu ama mesaj kutusunda tek bir cümle yazılıydı:
"Sildiğin her dosya, aslında daha büyük bir kitabın sayfasıdır Derin. Arşivler asla tamamen yanmaz."
Telefonu elimden düşürecek gibi oldum. Bakışlarım masanın altından Araf’ınkilerle buluştu. Kimseyle konuşmamayı tercih ediyordum ama bu evde, bu adamla beraberken sessizlik bile bir itiraftı.
