13. bölüm · Gölge protokolü
13. Bölüm BIÇAKLI KAVALAYIŞ
Kuzgun, benim bu kadar çabuk "avukat" modundan "yırtıcı" moduna geçeceğimi tahmin etmemişti. Elindeki fincanı masaya bırakıp hızla ayağa kalktı. "Derin, dur! Sakin ol!" dese de durmadım. Bıçağın ucu gömleğini sıyırırken, o her şeyi kontrol ettiğini sanan adamın yüzünde ilk kez gerçek bir korku gördüm. Kapıya doğru sendeleyerek kaçmaya başladı. Onu apartman boşluğuna kadar kovaladım, bıçağı kapının pervazına hırsla sapladım.
Olaydan yaklaşık iki saat geçmişti. Ellerim hala titriyordu ama içimdeki o adrenalin sönmeye başlamıştı. Telefonum çaldı. Arayan Selin’di. O hala Araf’ın malikanesindeydi, bana olan biteni rapor etmek ve casusluk yapmak için orada kalmıştı.
"Derin! İyi misin? Sesin neden böyle geliyor?" dedi Selin endişeyle.
"Kuzgun buradaydı Selin," dedim, nefes nefese koltuğa çökerken. "Mutfakta kahve içiyordu şerefsiz! Bıçakla kovaladım onu, zor kaçtı elinden."
Selin hattın diğer ucunda bir an sustu, sonra bir kahkaha patlattı. "Kızım sen delisin! Koskoca Kuzgun’u mutfak bıçağıyla mı kaçırdın? Helal olsun sana! Ama dur, şimdi asıl bombayı söylüyorum... Araf burada resmen yaşayan bir ölüye döndü. Salondaki her şeyi parçaladı, şimdi de çalışma odasına kapandı, kimseyi içeri almıyor. Barkın’ı senin kapına göndermek için hazırlık yapıyor ama gururundan 'git' diyemiyor."
Selin kıkırdayarak devam etti: "İstersen Araf'a bir 'alo' diyeyim, Kuzgun'un bıçakla kovalandığını duysa herhalde gururdan göğsü kabarır, sonra da gelip seni o eve geri kaçırır. Haber vereyim mi ne dersin?"
"Sakın Selin!" dedim, saçlarımı hırçın bir hareketle geriye atarak. "Bırak biraz kendi cehenneminde yansın. O vasiyetin hesabını vermeden o eve dönmeyeceğim."
Ertesi günün akşamı, üzerimdeki o ağır vasiyet kasvetini dağıtmak için kızlarla sözleşmiştik. Şehrin en şık, en göz önünde restoranlarından birinde yer ayırtmıştık. Yanımda üniversite yıllarımdan beri kopmadığım, Türkiye’nin en iyi cerrahlarından biri olan Defne vardı. Defne, elindeki neşter kadar keskin zekasıyla benim bu hırçın hayatımdaki en sakin limanımdı; ama Araf ve ekibinden tamamen habersizdi.
Selin henüz gelmemişti, Defne ile karşılıklı oturmuş şaraplarımızı yudumluyorduk. Selin kapıdan girdiğinde, yüzünde her zamanki "bir şeyler çeviriyorum" ifadesi vardı. Yanımıza oturduktan tam on dakika sonra, restoranın girişinde o devasa, hırçın gölge belirdi.
Araf, peşinde Mert ve Barkın ile birlikte ağır adımlarla içeri girdi. Sanki rastlantıymış gibi, tam bizim arkamızdaki masaya, sırt sırta gelecek şekilde oturdular. Araf tam arkamdaydı; ceketinin kumaşının sandalyeme değdiğini, o dumanlı kehribar kokusunun ensemde gezindiğini hissedebiliyordum.
Defne, karşısında oturan Selin ve bana bakarken gözleri arkamızdaki masaya kaydı. Kaşlarını merakla çattı ve sesini alçaltarak öne doğru eğildi.
"Kızlar," dedi Defne, cerrah titizliğiyle arkadaki masayı süzerek. "Arkanızdaki masada oturan adam... Yani tam arkanda oturan o iri yarı, kehribar gözlü olan, geldiğinden beri gözlerini senin ensenden ayırmadı Derin. Hatta şu an resmen bakışlarıyla seni delip geçiyor. Tanıyor musunuz? Biraz tehlikeli ve hırçın duruyor."
Selin kıkırdamasını bastırmak için kadehini ağzına götürürken, ben gayet sakin bir şekilde şarabımdan bir yudum aldım. Hiç arkama bakmadan, Defne’nin şaşkın bakışlarının içine bakarak cevap verdim.
"Tanıyorum Defne. O benim kocam."
Defne’nin elindeki çatal tabağına düştü. "Ne? Kocam mı? Derin sen ne zaman evlendin? Ve neden bir mafya liderine benziyor?"
O sırada arkamdan Araf’ın o hırçın, boğuk sesi duyuldu. Sandalyesini hafifçe geriye itip sırtını benim sırtıma yasladı. "Mafya liderine benzemiyorum doktor hanım," dedi Araf, tüm masanın duyabileceği o otoriter tonda. "Sadece karımın bu hırçın katlı saçlarını ve gittiği mekanları denetleyen endişeli bir koca diyelim."
Mert arkadan atıldı: "Ben de kuzeniyim doktor hanım! Bir yeriniz ağrırsa hemen müdahale ederim, yani tıbbi değil ama... Neyse!"
Defne şaşkınlıktan donup kalmışken, Selin masanın altından bana 'gördün mü bak nasıl geldiler' dercesine vurdu. Araf ise arkamda bir dağ gibi duruyordu; aramıza vasiyetler ve gidişler girse de, hırçın nefesi hala ensemdeydi.
Masadaki hava bir anda elektriklendi. Defne, karşısındaki bu üç "hırçın" adamı ve koca gerçeğini sindirmeye çalışırken; Mert çoktan Selin’e doğru sandalyeler üzerinden süzülmeye başlamıştı bile.
"Doktor hanım," dedi Barkın, o her zamanki açık sözlülüğü ve beklenmedik özgüveniyle. Bakışlarını Defne’nin üzerinden bir saniye bile ayırmıyordu. "Barkın ben. Bu ekibin aklıyım diyebilirim. Sizin gibi bir cerrahın yanında benim bu 'nokta atışı' dürüstlüğüm sırıtır mı bilmem ama... Çok etkileyici bir enerjiniz var."
Defne, Barkın’ın bu direkt ve komik girişine karşı ne yapacağını bilemeyerek gülümsedi. "Teşekkür ederim Barkın Bey. Cerrahlar dürüstlüğü sever, ne de olsa bizde her şey açık seçiktir."
Barkın sırıttı. "O zaman biz sizinle çok iyi anlaşacağız."
O sırada Mert, Selin’in dibine kadar girmiş, o hayranlık dolu gözlerle Selin’e bakıyordu. "Selin... Bugün yine parlıyorsun. Bu elbise, bu hava... Resmen kalbime Glock'la ateş ediyorlar gibi hissediyorum."
Selin ise yüzünde en nefret dolu ifadesiyle Mert’e döndü. "Mert, uzaklaş. Hatta mümkünse başka bir restorana, hatta başka bir şehre git. Senin bu çocuksu hayranlığın midemi bulandırıyor. Senden nefret ediyorum, anladın mı?"
"Nefret mi?" dedi Mert, büyük bir neşeyle Barkın’a dönerek. "Duydun mu abi? Nefret ediyor! Yani bana karşı bir duygusu var! Hiçbir şey hissetmemesinden iyidir. Nefret de bir aşktır sonuçta."
Selin gözlerini devirip şarabına gömülürken, arkamdaki "dağ" nihayet hareketlendi. Araf, sandalyesini tamamen bizim masaya doğru çevirdi. Omuzları benimkine değiyordu. Kehribar gözlerini Defne ve Selin üzerinde gezdirdikten sonra doğrudan bana baktı.
"Ekip tamamlandığına göre," dedi Araf, sesi hırçın bir otoriteyle masayı susturarak. "Ayrı masalarda oturmanın bir anlamı kalmadı. Mert, Selin'in yanına; Barkın, doktor hanımın yanına geçsin. Ben de..." Elini masanın üzerinden uzatıp benim elimin üzerine koydu, parmaklarımı hırçın bir sahiplenişle sıktı. "...Ben de karımın yanında kalacağım. Gitmesine izin verdiğim her saniye için kendime yeterince kızdım zaten."
Mert sevinçle Selin’in yanına tünedi, Selin "Dokunma bana!" diye tıslarken; Barkın çoktan Defne ile cerrahi dikişler ve keskin nişancılık üzerine derin bir sohbete başlamıştı.
Defne bir bana, bir elimi tutan Araf’a baktı. "Sanırım," dedi Defne gülümseyerek, "bu akşam sadece yemek değil, bir hayat dersi de alacağım. Derin, senin bu 'hırçın' dünyan gerçekten anlatılmaz yaşanırmış."
Araf eğilip kulağıma fısıldadı: "Eve döneceksin Derin. Saçlarını kendi ellerimle tarayıp, o vasiyetin küllerini birlikte savurana kadar seni bırakmayacağım.”
