2. bölüm · Gölge protokolü

2. Bölüm KAFESTEKİ İNAT

Masal Uzun

İğnenin içindeki o ağır kimyasal, damarlarımda dolaştıkça zihnimi bir sis bulutu gibi kaplamıştı. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaydı ama bilincimin bir köşesi hâlâ Araf Karadağ’a karşı tetikte bekliyordu. Odada loş bir ışık vardı; komodinin üzerindeki küçük lambanın sarı hüzmesi, tavanın köşesine vuran bir gölgeyi büyütüyordu.
O gölge Araf’tı.
Yatağın ucundaki tekli koltuğa tünemiş, bir elinde tuttuğu tespihi sessizce çevirirken beni izliyordu. Üzerindeki o karanlık aura, odadaki havayı bile ağırlaştırıyordu. Ondan nefret ediyordum; hürriyetimi kısıtlamasından, dosyalarımı yakmış gibi yapıp beni bir çocuk gibi kandırmasından ve şimdi de bir gardiyan gibi başımda beklemesinden...
"Git artık," diye mırıldandım. Sesim, alerjinin ve ilacın etkisiyle çatallı çıkmıştı. "Başımdaki iğne etkisi geçince uyanacağım. Git uyu."
Tespihin taneleri birbirine çarptı. "Tık."
"Uyu Derin," dedi, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duyulmuyordu. "Benim uykum bugün o mutfaktaki çilek kokusuyla birlikte çöpe gitti. Bir daha nefesinin daraldığını görmeyeceğim."
"Beni sevdiğin için mi buradasın?" dedim alaycı bir gülümsemeyle. "Yoksa zayıf noktanın sönüp gitmesinden mi korkuyorsun?"
Araf koltukta hafifçe öne doğru eğildi. Yüzü ışığa girdiğinde, gözlerindeki o yorgun ama vahşi ifadeyi gördüm. "Seni sevmiyorum Derin. Bir avukatı, kurallara tapan bir kadını sevmek benim kitabımda yazmaz. Ama sen... sen benim kontrol edemediğim tek kaossun. Ve ben kaosun sönmesini değil, nasıl yönetileceğini merak ediyorum."
"Ben yönetilecek bir mülk değilim."
"Biliyorum," dedi fısıltıyla. "O yüzden buradayım ya zaten."
Gözlerim yavaş yavaş kapanırken, odanın içinde sadece onun düzenli nefes alışlarını ve tespih tanelerinin sesini duyuyordum. Bir an için elimi yatağın kenarından aşağı sarkıttım. Araf’ın büyük, nasırlı elinin parmak uçlarıma çok kısa bir an dokunduğunu, sanki nabzımı kontrol ediyormuş gibi orada kaldığını hissettim.
Nefretim o kadar yoğundu ki, teninin tenime değdiği o saniyelik anda bile canım yanıyordu. Ama garip bir şekilde, o odadaki en güvenli yerin onun gölgesi olduğunu bilmek, ilacın uyuşturucu etkisiyle birleşince beni derin bir uykuya teslim etti.
Sabah uyandığımda o koltuk boş olacaktı; biliyordum. Ama gece boyunca o karanlık bakışların üzerimde olduğunu hissetmek, aramızdaki o "Gölge Protokolü"nün en ağır maddesiydi.
Akşamın karanlığı malikanenin üzerine ağır bir perde gibi inerken, alerji iğnesinin yarattığı o sersemlik yerini daha berbat bir hisse bırakmıştı. Midemde, sanki birileri kör bir bıçakla düğüm atıyormuş gibi keskin bir bulantı vardı. Kusmak istiyordum ama o safra bir türlü yukarı çıkmıyordu; sadece göğsümün tam ortasında yanan, yukarı aşağı inip çıkan o iğrenç dalgalanmayla boğuşuyordum.
Yatağın içinde hafifçe doğruldum. Odanın içindeki hava sanki çekilmişti. "Hadi ama Derin," diye mırıldandım kendi kendime. "Bir çileğe yenilmeyeceksin."
Kapı yavaşça açıldı. Gelenin Selin olmasını umuyordum ama odaya sızan o ağır odunsu koku, gelenin kim olduğunu saniyeler öncesinden haber veriyordu. Araf, elinde bir bardak su ve içinde beyaz bir sıvının olduğu küçük bir kadehle içeri girdi. Ceketini çıkarmış, gömleğinin üst düğmelerini açmıştı; yorgun görünüyordu.
"Yüzün kireç gibi olmuş," dedi, yatağın kenarına otururken. Sesi her zamanki o otoriter halinden uzaktı, daha çok bir kabulleniş gibiydi.
"Midem..." dedim, elimi karnıma bastırarak. "İğne mi yaptı yoksa senin şu adamlarının getirdiği meyveler mi, bilmiyorum."
Araf, elindeki küçük kadehi bana uzattı. "Bunu iç. Midendeki o yanmayı alır. Bizim çocukların kullandığı eski bir yöntem, içine biraz karbonat ve özel bir karışım ekledim."
"Sana güvenmiyorum Araf. İçine ne kattığını nereden bileyim?"
Araf, gözlerini devirip kadehten bir yudum aldı ve sonra tekrar bana uzattı. "Zehirlemiyorum Derin. Seni zehirlemek istesem, o cübbeyi gönderen adamın önüne atardım, burada başında beklemezdim. İç şunu."
Kadehi titreyen ellerimle aldım ve tek dikişte bitirdim. Tadı berbattı ama boğazımdan aşağı inerken o yanan ateşi söndürdüğünü hissettim. Bardağı geri uzatırken parmaklarımız birbirine değdi. O an ikimiz de çekilmedik. Birbirinden ölesiye nefret eden iki insan için bu temas, binlerce voltluk bir elektrik akımı gibiydi.
"Bütün gece bahçedeymişsin," dedim, Mert’in sabahki fısıltılarını hatırlayarak. "O paketi gönderenlerle ilgili bir şey buldun mu?"
Araf’ın bakışları bir anda buz kesti. Elini elimden çekip ayağa kalktı. "Bulduklarımı bilsen, şu an o mide bulantın çok daha şiddetli olurdu Derin. Sadece şunu bil: O cübbe bir uyarıydı, ama ben uyarıları değil, uyarıyı yapan elleri kırmayı severim."
Yatağın ucuna gidip pencereden dışarı, karanlık bahçeye baktı. "Bir hafta dolana kadar bu odadan sadece benim yanımda çıkacaksın. Nefret etsen de, iğrensen de... dizimin dibinde kalacaksın."
"Bu bir koruma değil Araf," dedim, yatağın içine iyice gömülerek. "Bu bir esaret."
"Belki de," dedi arkasını dönmeden. "Ama en azından canlı bir esaret."
Bulantım yavaş yavaş geçerken, onun o devasa sırtına baktım. Birbirimize aşıktık mı? Hayır. Ama bu gece, o mide bulantısının içinde bile, onun varlığının yarattığı o tuhaf güven hissiyle savaşmak, dışarıdaki düşmanlarla savaşmaktan çok daha zordu.
Güneş ışıkları odanın içine arsızca sızarken, akşamki o berbat mide bulantısının yerini ağır bir yorgunluk almıştı. Bedenim sanki tonlarca yük taşımışım gibi sızlıyordu ama o mutfağa inip "ben hâlâ buradayım" mesajını vermem gerekiyordu. Üzerime salaş ama şık bir hırka geçirip saçlarımı gelişigüzel topladım ve aşağı indim.
Mutfağa girdiğim an o tanıdık gürültü karşıladı beni. Masanın başında Araf, her zamanki heybetiyle oturmuş, önündeki tabletten bir şeyler inceliyordu.
"Günaydın yenge! Valla akşam bizi korkuttun, rengin yerine gelmiş çok şükür," dedi Cenk, elindeki çatalı havada sallayarak.
Barkın da hemen atıldı: "Yenge, bugün kahvaltıda çileğin 'ç'si bile yok, yemin ederim mutfağı dezenfekte ettirdim abime fırça yememek için."
Hiçbirine cevap vermedim. Sandalyemi çekip oturdum. Araf, tabletten başını kaldırıp kısa bir an gözlerimin içine baktı; o bakışta "nasıl oldun?" sorusu gizliydi ama dile dökmedi. Ben de sormadım. Bizim aramızdaki anlaşma buydu: Sessiz bir savaş.
Asıl savaş ise yanımda oturan Selin’in içindeydi. Selin, elindeki bıçakla ekmeğine tereyağı sürerken masadaki her bir mafya üyesine, sanki birer mikrop yığınına bakıyormuş gibi bakıyordu. Özellikle Barkın ona bir peynir tabağı uzatmak istediğinde, Selin’in yüzü tiksintiyle buruştu.
"Dokunma o tabağa," dedi Selin, sesi zehir gibi damlayarak. "Senin o kanlı ellerinin değdiği hiçbir şeyi midem kaldırmıyor."
Barkın’ın eli havada asılı kaldı. "Aman be avukat hanım, biz de insanız alt tarafı bir peynir..."
"Siz insan değilsiniz," dedi Selin, başını çevirip Araf’a doğrudan baktı. "Özellikle de sen, enişte bozuntusu. Arkadaşımı bu eve kapattın, onu meyvelerle zehirlediniz, şimdi de karşımıza geçmiş 'aile kahvaltısı' mı yapıyoruz? Midemi bulandırıyorsunuz. Hepinizden nefret ediyorum, tiksiniyorum."
Selin sadece Araf’a değil, Cenk’in neşesine, Barkın’ın sahte kibarlığına, Mert’in o sessiz bilgisayar başındaki haline bile aynı nefretle bakıyordu. Bu evdeki her bir parke taşı onun için bir suç mahalli gibiydi.
Araf, Selin’in bu çıkışına karşı istifini bozmadı ama çenesindeki o küçük kasın seğirdiğini gördüm. "Selin," dedi Araf, sesi buz gibi bir sakinlikteydi. "Bu evde misafirsin. Arkadaşın için buradasın. Eğer nefretin karnını doyurmaya yetmiyorsa, bahçede yiyebilirsin. Ama masada oturuyorsan, o sesini alçalt."
Selin bıçağı tabağına "çat" diye bıraktı ve bana döndü. Sadece benimle konuşurken o sert ifadesi yumuşuyordu. "Derin, sen nasıl dayanıyorsun bu atmosferde? Bu adamların soluduğu havayı solumak bile ruhumu kirletiyor gibi hissediyorum."
"Dayanmıyorum Selin," dedim, çayımdan bir yudum alarak. "Sadece bir hafta boyunca bu nefretin beni ayakta tutmasına izin veriyorum."
Masada derin bir sessizlik oldu. Araf’ın gözleri benim üzerimdeydi. Selin’in herkese karşı olan o açık tiksintisi, mutfağın havasını iyice ağırlaştırırken; benim sessiz, yorgun ama dimdik duruşum aramızdaki o görünmez ipi biraz daha geriyordu.
Araf, Selin’in o zehirli sözlerine daha fazla tahammül edemeyerek masayı bir kenara itti. Sandalyenin gürültüsü mutfakta yankılanırken, kolumdan tuttuğu gibi beni merdivenlere yönlendirdi. Selin arkamızdan "Bırak kızı, kaba herif!" diye bağırsa da Araf onu duymazdan gelerek beni çalışma odasına soktu ve kapıyı arkasından sertçe kapattı.
"Burada oturacaksın," dedi nefes nefese. "Gözümün önünde. Selin’in o çığlıklarını duymayacağım bir yerde!"
Hırçın bir tavırla masasına oturdum. Yeni telefonumu elime aldım ve Mert'in kurtardığı dijital dosyaların içinde delice gezinmeye başladım. Dosyalar arasında kaybolurken, o dosyayı buldum: "04-12 Olay Yeri Görüntüleri". Fotoğrafları hızla geçerken bir tanesinde durdum. Kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesime çarpmaya başladı.
"Olamaz..." diye fısıldadım.
Oturduğum yerden yaydan fırlayan bir ok gibi fırladım. Araf odanın içinde sinirle volta atarken, ben deliler gibi çekmeceleri çekip boşaltmaya başladım. Kağıtlar uçuşuyor, kalemler yere saçılıyordu.
"Noluyor lan?" dedi Araf, voltasını aniden kesip yanıma gelerek. "Derin, kendine gel! Ne yapıyorsun?"
Cevap vermedim. Ellerim titreyerek kütüphanedeki kitapların arkasına, vazolara, masanın gizli bölmelerine bakıyordum. "Burada olmalı... Onu buradan almamış olamazlar!"
"Derin! Sana ne oluyor diyorum?" diye gürledi Araf, ellerimi tutmaya çalışarak.
"Bırak! Çekil Araf!" diyerek onu sertçe ittim. "Seni bitirecekler, anlamıyor musun? Mert'in kurtardığı fotoğraflardan birinde, kurbanın tırnaklarının arasında bir kumaş parçası var. Senin o gece giydiğin ceketten bir parça! Eğer o ceketi burada bulurlarsa, her şey biter. Seni o cinayetin üstüne yıkacaklar!"
Araf şaşkınlıkla durakladı. "Sen... Sen beni mi kurtarmaya çalışıyorsun?"
"O gece o evde olduğunu biliyorum ama katil olmadığını da biliyorum!" dedim, bir yandan masanın en alt çekmecesini hırsla yere boşaltırken. "O ceketi yok etmemiz lazım. O gece eve geldiğinde üzerindeydi, hatırlıyorum. Eğer polis buraya bir baskın yaparsa ve o ceketten alınan örnekle kurbandaki parça eşleşirse seni kimse kurtaramaz!"
Araf’ın yüzündeki o sert ifade bir anlığına dağıldı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir yumuşama, bir şaşkınlık belirdi. "Ceket..." dedi fısıltıyla. "Ceket bende değil Derin. Onu o gece Barkın imha etmesi için almıştı."
"Barkın mı?" Başımı kaldırdım, gözlerim korkuyla büyüdü. "Araf, Barkın dün gece o paketi getirenlerin yanındaydı. Eğer o ceket imha edilmediyse... Eğer birileri onu sakladıysa seni köşeye sıkıştıracaklar!"
Araf ağır adımlarla bana doğru yürüdü. Dağıttığım kağıtların, yere saçılan eşyaların arasından geçip tam önümde durdu. Ellerini yavaşça yanaklarıma koydu, başparmağıyla gözümden süzülen bir damlayı sildi.
"Benden nefret ettiğini sanıyordum," dedi, sesi o kadar derinden geliyordu ki içim titredi. "Neden beni kurtarmak için bu kadar kendini parçalıyorsun?"
"Çünkü..." dedim, nefesim kesilerek. "Çünkü adalet yerini bulmalı. Ve sen... Sen ne kadar bir dağ ayısı olsan da, o katil sen değilsin."
Araf hafifçe gülümsedi, bu kez alaycı değil, gerçek bir gülümsemeydi. "Seni bu yüzden seviyorum diyemem Derin Soykan... Ama senin bu inadın, beni bile hayata döndürecek kadar güçlü."
Tam o sırada dışarıdan acı bir siren sesi yükseldi. Bahçedeki köpekler havlamaya başladı. Araf’ın elleri yanaklarımda donup kaldı.
Bahçedeki siren sesleri odanın duvarlarında yankılanırken, Araf ellerini yavaşça yanaklarımdan çekti. Gözlerindeki o yumuşama anında silindi, yerini çelik gibi soğuk bir profesyonelliğe bıraktı.
"Barkın! Cenk!" diye kükredi kapıya doğru. "Yerlerinize geçin! Kapıyı açın, buyur edin misafirlerimizi."
Polisler içeri daldığında, çalışma odasının darmadağın hali onları şaşırtmıştı. Ben yerdeki kağıtların arasında, elimde bir dosyayla sanki az önce hummalı bir çalışma yapıyormuşuz gibi duruyordum. Araf ise masasına yaslanmış, elinde bir puroyla sanki kapısına gelenler emniyet amiri değil de eski dostlarıymış gibi bir rahatlıkla gülümsedi.
"Hangi rüzgar attı sizi buraya Sayın Komiserim?" dedi Araf, dumanı ağır ağır üfleyerek. "Arama izniniz varsa buyurun, ev sizin."
Ekipler her yeri didik didik etmeye başladı. Ben kalbim boğazımda atarak, polislerin o alt çekmeceye, kitaplığın gizli bölmelerine bakışını izledim. O ceket... Barkın gerçekten imha etmiş miydi? Yoksa bir yerlerden çıkıp her şeyi bitirecek miydi?
Selin mutfaktan fırlayıp yanımıza geldi, polisleri görünce yüzünde zafer kazanmış bir ifade belirdi. "Hah! Alın bunları, hepsini alın! Özellikle şu enişte bozuntusunu!" diye bağırdı. Ama Araf ona bakmadı bile. Bakışları sadece benim üzerimdeydi; sanki o kaosu değil de sadece benim titreyen ellerimi izliyordu.
Tam iki saat sürdü. Her yastık kılıfı, her dolap içi, her gizli bölme tek tek arandı. Bahçedeki köpek kulübelerine, garajdaki arabaların altına kadar bakıldı.
Komiser, elinde boş bir tutanakla Araf’ın karşısına dikildi. "Bir ihbar aldık Karadağ. Cinayet gecesi giyilen kanıt niteliğinde bir kıyafetin burada olduğu söylendi. Ama..." Adam etrafına, darmadağın olmuş ama "temiz" odaya baktı. "...hiçbir şey yok."
"İhbarlar bazen yanıltıcı olur Komiserim," dedi Araf, purosunu küllüğe bastırırken. "Hele ki düşmanınız çoksa."
Polisler, Selin’in arkalarından attığı öfke dolu çığlıklar eşliğinde evden ayrılıp sirenlerini kapatarak uzaklaştılar. Kapı kapandığında evde mezar sessizliği oldu. Barkın ve Cenk kapının eşiğinde belirdi, ikisi de derin bir nefes aldı.
Barkın yanıma yaklaşıp kulağıma fısıldadı: "Yenge, o ceketi dün gece mangalda yaktım ben. Külleri de rüzgara savurdum. Rahat ol."
Araf ağır adımlarla yanıma geldi. Dağıttığım odaya, yerdeki kağıtlara ve benim hala titreyen dizlerime baktı. "Beni kurtarmak için odayı bu hale getirdin," dedi, sesi sadece benim duyabileceğim bir frekanstaydı. "Bir avukat, bir delili yok etmek için bu kadar risk almaz Derin. Sen... sen kuralları benim için mi çiğnedin?"
Gözlerinin içine baktım. Nefretim hâlâ oradaydı, ama o nefretin içine sızan o tuhaf koruma içgüdüsü her şeyi bulandırıyordu. "Sadece adaletin yanlış ellere geçmesini istemedim," dedim, sesimi dikleştirerek.
Araf hafifçe eğilip saçımın bir tutamını kulağımın arkasına itti. "Öyle olsun karıcığım. Öyle olsun."
Polis arabalarının uzaklaşan siren sesleri, zihnimdeki o uğultuyu da beraberinde götürdü. Kapı kapandığında, sanki bütün enerjim bir anda çekilmişti. Ayakta duracak dermanım kalmamıştı; adımlarım beni Araf’ın o devasa deri koltuğuna kadar taşıdı ve kendimi adeta oraya bıraktım.
Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Akciğerlerime dolan hava bile artık daha hafifti. Bir aylık emeğim, yanan dosyalarım, çilek alerjim ve az önceki o dehşet anı... Hepsi üst üste gelmişti.
Odada derin bir sessizlik vardı. Sadece Araf’ın ağır adımlarını duyuyordum. Gözlerimi açmadım ama onun tam karşımda durduğunu, o keskin odunsu kokusunun odayı sardığını hissettim.
"Bitti," dedi Araf. Sesi, az önceki o komiserle konuşan adamdan çok farklıydı. Daha yumuşak, belki de daha... şaşkın.
Gözlerimi yavaşça açtım. Araf, ellerini cebine atmış, darmadağın ettiğim ofisine değil, sadece bana bakıyordu. Saçlarım dağılmış, hırkamın bir ucu omzumdan düşmüştü; muhtemelen perişan görünüyordum ama umrumda değildi.
"Bitti," diye fısıldadım. "Ama bu sadece başlangıç, biliyorsun değil mi? Seni bugün alamadılar ama o ihbarı yapan kişi durmayacak."
Araf, masanın kenarına ilişti. "O ihbarı kimin yaptığını bulacağım," dedi, gözlerinde o bildik karanlık parlayarak. "Ama şu an... şu an önemli olan tek şey, senin o ceketi bulmak için bu odayı birbirine katmış olman."
Hafifçe doğruldum. "Bunu senin için yapmadım Araf Karadağ. Adalet için yaptım. Senin gibi birinin, işlemediği bir suçtan dolayı hapse girmesi adaletin terazisini bozar. Ben sadece teraziyi koruyorum."
Araf hafifçe gülümsedi. Bu kez o alaycı, üstten bakan gülüşü yoktu. Yavaşça eğilip koltuğun kenarlarına ellerini dayadı, beni kendiyle koltuk arasına hapsetti. "Hâlâ yalan söylüyorsun," dedi, nefesi yüzümü yalayarak. "Adalet için değil, Derin. Sen beni, bu 'dağ ayısını' o hücreye göndermeye kıyamadın."
"Kendini çok önemsiyorsun," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. Kalbim yine o lanet olası ritmi tutturmuş, göğüs kafesimi dövüyordu.
Araf bir elini kaldırıp yanağımdaki bir saç telini yavaşça çekti. "Nefret ettiğin bir adam için kariyerini, onurunu riske attın. Bu evde benimle kalmayı kabul ettin. Söylese Derin Soykan... Bu nefretin sonu nereye varacak?"
Birbirimizin nefesinde kaybolduğumuz o an, oda her zamankinden daha küçüktü. Nefretim bir duvar gibi karşımda duruyordu ama o duvarın üzerindeki çatlaklardan sızan o tuhaf duygu, artık inkar edilemeyecek kadar büyüktü.
Araf’ın yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o koyu kehribar rengin içindeki hareleri seçebiliyordum. Elini yanağımdan çekmedi; başparmağı yavaşça elmacık kemiğimin üzerinde gezindi. Beklediğim o sert, emredici adam gitmiş, yerine kelimelerini seçmekte zorlanan bir yabancı gelmişti.
"Seni bu dünyadan neden uzak tutmak istediğimi şimdi anladın mı?" dedi, sesi boğuk ve derinden geliyordu. "Sadece dosyaların yanması ya da bir hafta evde kalman mesele değil Derin."
Bakışlarını bir anlığına kaçırıp odanın darmadağın haline, yerdeki kağıtlara baktı. "Dışarıda, o adliye koridorlarında ya da ofisinde... Sen sadece yasaları görüyorsun. Ama ben, o yasaların arkasına saklanan canavarları görüyorum. Seni o ceketi ararken, o korkuyu gözlerinde gördüğümde..."
Duraksadı. Tam duygularını tamamen açacak, "seni kaybetmekten korktum" diyecek sandım ama hemen kendini toparladı. O sarsılmaz duvarlarını yeniden ördü.
"Senin gibi bir kadının, benim yüzümden ellerinin kirlenmesini istemedim," dedi, sesine yeniden o mesafeli tonu ekleyerek. "Senin o bembeyaz cübbenin, benim dünyamın karasına bulaşması... Bu hoşuma gitmiyor. Çünkü sen temiz kalmalısın ki, ben ne kadar derine battığımı sana bakınca görebileyim."
Hafifçe geri çekildi ama ellerini hâlâ koltuğun kenarında tutuyordu. "Sana aşık olduğumu ya da senin için dünyayı yakacağımı falan bekleme. Ben o adam değilim. Ama şunu bil; az önce beni o polislerin elinden çekip aldın ya... Artık sadece benim karım değil, benim bu hayattaki tek müttefikimsin. Ve ben müttefiklerimi asla yarı yolda bırakmam."
Gözlerimin içine son bir kez, sanki ruhumu okumaya çalışırmış gibi baktı. "Nefret etmeye devam et Derin. Çünkü bu nefret seni uyanık tutuyor. Ama benim yanımda olduğun sürece, o uyanıklığa sadece ben sahip olacağım."
Doğruldu ve masasına doğru yürürken arkasını dönmeden ekledi: "Şimdi odana git ve dinlen. Akşam Selin’i ve senin o bitmek bilmeyen şikayetlerini çekmek için enerjiye ihtiyacın olacak."
Koltukta öylece kalakaldım. Bir itiraftı bu, evet; ama bir Araf Karadağ usulüydü. Seni seviyorum dememişti ama "sen benim aynamısın" demişti. Bu, ondan duyabileceğim en insani şeydi.
Araf’ın o garip itirafından sonra odama çekilmiştim. Zihnim bir savaş alanı gibiydi; bir yanda ona olan bitmek bilmeyen öfkem, diğer yanda bugün onu kurtarmış olmanın verdiği o tuhaf sızı. Pijamalarımı giyip yatağın içine sığındım. Selin çoktan uyumuştu, evin içinde sadece gece kuşlarının ve uzaklardan gelen dalga seslerinin huzursuz tınısı vardı.
Tam gözlerim ağırlaşıyordu ki, komodinin üzerindeki o eski tip sabit telefon acı bir çığlık atar gibi çalmaya başladı. Yerimde sıçradım. Bu saatte, bu eve, doğrudan benim odama kim telefon açardı?
Elim titreyerek ahizeyi kaldırdım. "Alo?"
Önce bir sessizlik oldu. Sadece derinden gelen bir cızırtı ve düzensiz bir nefes sesi... Ardından, sesi dijital olarak değiştirilmiş, metalik ve ruhsuz bir ses kulağıma doldu.
"Kocanı bugün kurtardın avukat hanım... Tebrikler. Odayı darmadağın edip o ceketi saklamayı başardınız. Ama merak ediyorum; adaletin terazisini bu kadar kolay bozarken hiç mi vicdanın sızlamadı?"
"Kimsin sen?" dedim, yorganı göğsüme kadar çekerek. Sesimin titrememesi için dişlerimi sıkıyordum. "Nereden biliyorsun?"
"Ben her şeyi bilenim Derin Soykan. Araf Karadağ’ın kanlı ellerini temizlemek senin görevin değil. Bugün onu kurtardın ama yarın kimin öleceğini biliyor musun? Terazinin dengesi bozuldu bir kere. O kefeye bir hayat koyulması gerekiyor."
"Beni tehdit mi ediyorsun? Polisi ararım!"
Telefondaki ses tüyleri diken diken eden kısa, mekanik bir kahkaha attı. "Polis mi? Bugün evden eli boş dönen polisler mi? Onlar sadece birer figüran. Asıl oyun şimdi başlıyor. Araf’a söyle; sakladığı o kol düğmesi sadece bir başlangıçtı. Yarın sabah bahçeye baktığında, adaletin gerçek yüzünü göreceksiniz."
"Çat."
Telefon kapandı. Ahize elimde asılı kaldı, o bozuk sinyal sesi odanın içinde yankılanırken kalbimin atışını kulaklarımda duyabiliyordum. Bir hayat mı? Yarın sabah ne olacaktı?
Yataktan fırladığım gibi kapıya koştum. Hiç düşünmeden, koridorun sonundaki Araf’ın odasına daldım. Kapıyı çalma gereği bile duymamıştım.
Araf, çalışma masasındaki lambanın ışığında bir dosyayı inceliyordu. Kapının gürültüyle açılmasıyla elini belindeki silaha attı ama beni görünce duraksadı. "Derin? Ne bu halin? Yine mi kabus gördün?"
"Telefon..." dedim soluk soluğa. "Odamdaki telefon çaldı Araf. Yarın... yarın sabah bahçede bir şey olacağını, birinin öleceğini söyledi. Bizimle oyun oynuyorlar!"
Araf masadan kalkıp hızla yanıma geldi. Omuzlarımdan tutup beni sarstı. "Sakin ol! Ne dedi tam olarak?"
"Terazinin dengesi bozuldu dedi," diye fısıldadım, gözlerim korkuyla büyüyerek. "Bugün seni kurtardım diye bir bedel ödeyeceğimizi söyledi."
Araf’ın yüzü bir anda kaskatı kesildi. Gözlerindeki o korumacı öfke yeniden alevlenmişti. "Barkın! Cenk!" diye bağırdı koridora doğru. "Kameraları kontrol edin! Bahçeye tam kuşatma istiyorum! Hiç kimse uyumayacak!"
Ardından bana döndü. Bakışları bu kez nefretle değil, ilk kez gerçek bir korkuyla parlıyordu. "Bu gece burada, benim yanımda kalıyorsun Derin. O telefonun bir daha çalmasına izin vermeyeceğim."
Gece boyunca malikanenin her köşesinde silahlı adamlar etten bir duvar örmüştü. Araf’ın odasındaki o geniş koltukta, gözümü bir saniye bile kırpmadan sabahı ettim. Araf ise masasının başında, elinde silahı ve önünde açık duran güvenlik kameralarıyla bir heykel gibi bekledi. Güneşin ilk ışıkları odaya vurduğunda, beklediğimiz o "kanlı sabah" ihbarının aksine evde garip bir sessizlik vardı.
Araf, Barkın’dan gelen "Bahçe temiz, her yer kontrol altında abi" raporuyla derin bir nefes alıp koltuğuna yaslandığında, benim telefonuma o bildirim düştü.
"Sayın Derin Soykan, 16. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki 2025/412 esas numaralı duruşmanız saat 10:30'da başlayacaktır."
Kan beynime sıçradı. Bu, Araf’ın "ertelettim" dediği dosyalardan biriydi. Ama sistemde "karar duruşması" olarak görünüyordu ve müvekkilim Mertcan’ın bugün benim orada olmama hayati derecede ihtiyacı vardı. Araf’ın beni hapsettiği bu kafesten çıkmam için tek bahanem, onurumdu.
Araf’ın banyoya girmesini fırsat bilerek sessizce odadan süzüldüm. Selin’in kapısını tıklattım ama içeriden ses gelmedi; muhtemelen o da geceki gerginlikten sonra derin bir uykuya dalmıştı. Kimseye haber verirsem beni durduracaklarını biliyordum. Barkın ve Cenk arka bahçedeki nöbet değişimindeyken, garajın yanındaki küçük kapıdan dışarı süzüldüm.
Şansıma, sitenin girişinde bekleyen bir taksi buldum.
Derin’in Ağzından
Adliyenin o soğuk, mermer koridorlarına adım attığımda üzerimdeki o perişan hali cübbemle gizlemeye çalıştım. Kalbim hala telefonun ucundaki o metalik sesin tehdidiyle çarpıyordu ama kürsünün önüne geçtiğimde her şeyi unuttum.
Duruşma salonu tenhaydı. Müvekkilim sanık kürsüsünde titreyerek bana bakıyordu. Savunmamı yaparken, her kelimem adalet için birer kurşun gibi çıkıyordu ağzımdan. Ancak tam o sırada, duruşma salonunun en arka sırasındaki kapı yavaşça açıldı.
İçeri giren Araf değildi.
Üzerinde gri bir trençkot olan, yüzü şapkasının gölgesinde kalmış bir adam en arka sıraya oturdu. Elinde siyah bir zarf tutuyordu. Bakışlarımı ondan kaçırmaya çalışarak savunmama devam ettim. "Müvekkilimin masumiyeti..." derken adam yerinden kalktı, zarfı oturduğu sıranın üzerine bıraktı ve gözden kayboldu.
Duruşmaya ara verildiğinde, dizlerim titreyerek o sıraya doğru yürüdüm. Zarfın üzerinde sadece iki kelime yazıyordu: "Bedel Ödendi."
Zarfı açtığımda içinden bir fotoğraf çıktı. Araf’ın bahçesindeki o büyük çınar ağacının altına gömülmüş, üzerinde benim adımın yazılı olduğu küçük, ahşap bir kuş kafesi... Kafesin kapısı açıktı ama içi boştu.
O an anladım; beni bu davanın içine bilerek çekmişlerdi. Araf’ın koruma kalkanından tek başıma çıkmamı beklemişlerdi. Adliyenin otoparkına doğru koşarken telefonum acı acı çalmaya başladı. Arayan Araf’tı.
"Derin! Neredesin lan?! Evde yoksun! Eğer o adliyeye gittiysen hemen oradan çık! Tuzak bu, anlamıyor musun?"
"Araf..." dedim hıçkırarak. "Adliyedeyim. Ama biri buradaydı. Bir zarf bıraktı."
"Kımıldama! Sakın arabana binme! Barkın yolda, beş dakikaya yanında olacak! Sakın kımıldama dedim sana!"
Otoparkın o karanlık ve basık havası üzerime çökerken, kendi arabamın farlarının bir kez yanıp söndüğünü gördüm. Uzaktan kumanda edilerek kapıları açılmıştı. Arabanın ön camına kırmızı boyayla tek bir harf çizilmişti: "A".
Araf’ın telefondaki kükremesi kulağımda yankılanırken, otoparkın rutubetli soğuğu iliklerime işliyordu. "Kımıldama!" diyordu Araf, ama etrafımdaki o devasa beton sütunlar üzerime devrilecekmiş gibi hissediyordum. Kırmızı boyayla arabama çizilen o kan dondurucu "A" harfine bakarken, kaçmam gerektiğini biliyordum.
Tam arkamı dönüp çıkışa doğru koşacaktım ki, saniyeler içinde her şey karardı.
Arkadan gelen o gölgeyi fark edememiştim bile. Güçlü bir el, çelik bir pençe gibi boğazıma dolanırken, diğer elindeki o keskin kimyasal kokulu peçete ağzıma ve burnuma preslendi. O koku... Etil alkol ve ağır bir ilacın genzimi yakan, ciğerlerimi kavuran o iğrenç kokusu.
"Bırak... hımmff..."
Direnmeye çalıştım. Tırnaklarımı o adamın koluna geçirmeye, ayaklarımı yere vurmaya çalıştım ama bedenim bir anda bana ihanet etti. Dizlerimin bağı çözüldü, dünyam bir kamera merceği gibi daralmaya başladı. Kulağımda Araf’ın telefondan gelen uzaktaki sesi "Derin! Cevap ver! Derin!" diye bağırıyordu ama ahize parmaklarımın arasından kayıp beton zemine düştü.
Görüşüm bulanıklaşırken gördüğüm son şey, adamın trençkotunun kolundaki o gümüş kol düğmesiydi. Ve kulağıma fısıldanan o soğuk ses:
"Kafes kapandı, avukat hanım. Şimdi terazi dengeleniyor."
Zihnim tamamen karanlığa gömülürken, bedenim o karanlık gölgenin kollarına yığıldı. Artık ne adliye koridorları vardı ne de Araf’ın o korumacı öfkesi. Sadece derin, uçsuz bucaksız bir sessizlik...