20. bölüm · Gölge protokolü

20. Bölüm YASAK BÖLGE

Masal Uzun

Dudaklarımdaki o ıslak ve yakıcı temasın şokuyla öylece donup kalmıştım. Araf, yavaşça geri çekildiğinde kehribar gözlerindeki o hırçın parıltı sönmemişti; aksine, bu kısa temas sanki içindeki o dizginlenemez arzuyu daha da körüklemişti. Suyun içinden bana bakarken, elini mermerin üzerine, dizimin hemen yanına koydu. Parmakları hafifçe tenime değdiğinde vücudumdan bir elektrik dalgası geçti.
Beni o serin suların içine, kendi dünyasına çekmek istediğini her zerremle hissedebiliyordum. Bakışları, bacaklarımdan yukarıya, gözlerime doğru tırmanırken o sessiz daveti okuyabiliyordum. "Gel," diyordu sanki o derin bakışlar. "Bu gece sadece su ve biz olalım."
Araf, elini yavaşça bileğime doğru kaydırdı. Hafif bir hamle yapsa, beni bir anda havuzun derinliklerine çekebilirdi. Ama ben, altımdaki mermere daha sıkı tutundum. Başımı hafifçe iki yana salladım, sesim boğazımda düğümlenmişti.
"Gelemem Araf," diye fısıldadım, sesim gecenin sessizliğinde titreyerek yankılandı.
Araf’ın kaşları hafifçe çatıldı, elini bileğimden çekmedi ama baskısını da artırmadı. "Neden?" dedi, sesi suyun dibinden gelen bir uğultu kadar boğuk ve etkileyiciydi. "Korkuyor musun? Yoksa hala benden mi kaçıyorsun?"
"Hayır," dedim, gözlerimi ondan kaçırıp havuzun yüzeyindeki ay ışığı yansımasına dikerek. "Sadece... bugün değil. Özel bir durumum var, anlarsın ya... Regl dönemindeyim."
Bu itiraf, aramızdaki o yoğun ve romantik havayı bir anda daha insani, daha gerçek bir boyuta taşıdı. Araf bir an duraksadı, elini bileğimden yavaşça çekti. Yüzündeki o hırçın ifade, yerini anlayışlı ama hala o sahiplenici bakışlara bıraktı. Benim bu halimle bile onun yanında, gecenin bu saatinde oturuyor olmam, onun için yeterli bir cevaptı belki de.
"Anlıyorum," dedi Araf, sesi bu sefer daha yumuşak çıkıyordu. Tekrar suya daldı ve sırtüstü uzanarak suyun üzerinde süzülmeye başladı. "O zaman sen orada otur ve beni izle Derin. Madem seni aşağı çekemiyorum, ben senin etrafında dönmeye devam ederim."
Suyun içinde sessizce kulaç atmaya devam ederken, gözlerini bir an bile üzerimden ayırmıyordu. Ben ise bacaklarımı suyun içinde sallayarak, bu karanlık adamın benim etrafımda ördüğü o güvenli ve tutku dolu hapishanenin içinde, ilk defa kendimi bu kadar huzurlu hissediyordum.
Havuzun kenarındaki o elektrikli sessizlik, Araf’ın suya geri dalışıyla birlikte yerini ritmik bir su sesine bırakmıştı. Bakışlarımızı birbirinden kaçırdığımız o kısa saniyede, ikimiz de bu durumun farkındaydık. Araf, yoğun korumacılığı ve takıntısıyla aslında her detayımı biliyordu; sadece o anın büyüsüne kapılıp beni kendi dünyasına, o serin sulara çekmek istemişti. Ama gerçeğin soğukluğu, suyun serinliğinden daha baskın gelmişti.
Bacaklarımı yavaşça sudan çıkardım, ıslak ayaklarımı mermerin üzerine basarak doğruldum. Araf hala sırtüstü uzanmış, ay ışığının altında gökyüzünü izleyerek süzülüyordu. Ona son bir bakış atıp hiçbir şey söylemeden sessizce içeri süzüldüm.
Yukarı çıktığımda, günün tüm yorgunluğu
iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Hemen yumuşak, gri pamuklu eşofman takımımı ve üzerine de kalın hırkamı geçirdim. Saçlarımı tepemde gelişigüzel bir topuz yaptım. Aynadaki aksime baktığımda, az önceki o "parlayan elmas"tan ziyade, sadece dinlenmeye ihtiyacı olan yorgun bir kadın görüyordum.
Ama uyku hala benden çok uzaktı. Sessiz adımlarla tekrar aşağı indim. Mutfağın loş ışığında kendime sert, dumanı tüten bir kahve hazırladım. Fincanın sıcaklığını avuçlarımda hissederek salona geçtim.
Televizyonun karşısındaki o meşhur üçlü koltuğa, Araf’ın her zaman oturduğu o yerin tam karşısına yerleştim. Televizyonu açtım, sesini iyice kıstım ve anlamsız bir gece kuşağı programında durdum. Işıkları kapatmıştım; salonu sadece ekranın değişken renkleri ve bahçeden sızan zayıf ay ışığı aydınlatıyordu.
Kahvemden büyük bir yudum aldım. Belki de bu gece, o koca dosyaların ve Kuzgun’un tehditlerinin olmadığı tek andı. Ama evin dışındaki o sessizlik, Araf’ın hala dışarıda, o soğuk suyun içinde olduğunu hatırlatıp duruyordu. Acaba o da benim gibi, bu sessizliğin ne zaman büyük bir gürültüyle bozulacağını mı düşünüyordu?
Televizyonun loş ışığı salona titrek gölgeler düşürürken, dumanı tüten kahve fincanımı avuçlarımın arasında sıkıca tutuyordum. Normalde bu dönemlerde herkesin çektiği o malum karın ağrılarından eser yoktu; bünyem bu konuda bana hep nazik davranırdı. Ama içimde tarif edemediğim bir huzursuzluk, bastıramadığım bir "bir şeyler yeme" isteği vardı. Zihnim hala bahçedeki o ıslak öpücüğün ve Araf’ın kehribar bakışlarının etkisindeydi.
Ona karşı içimde filizlenen bir aşk yoktu, hayır. Hatta bazen o karanlık dünyasından, kurallarından ve etrafındaki o tehlikeli havadan içten içe ürperiyordum. Ama tüm bu karmaşanın ortasında, onun yanındayken hissettiğim o sarsılmaz güvenlik duygusu... İşte o duygu, en lüks sığınaktan bile daha korunaklı hissettiriyordu. Araf bana aşıktı, bunu her bakışıyla, her dokunuşuyla yüzüme çarpıyordu; ben ise sadece bu devasa kalenin içinde fırtınanın dinmesini bekleyen bir yolcu gibiydim.
Tam o sırada mutfaktan gelen bir tıkırtı ve ardından gelen bir küfür sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Birkaç saniye sonra, karanlık koridordan üzerinde "Pizza Is My Soulmate" yazan geniş bir tişörtle Mert belirdi. Elinde devasa bir kase mısır patlağı ve diğer kolunun altında birkaç paket bisküvi vardı.
"Yenge!" dedi Mert, beni koltukta görünce yerinden sıçrayarak. "Korkuttun beni! Ben de herkes mışıl mışıl uyuyor, mutfak bana kaldı sanmıştım."
"Uyku tutmadı Mert," dedim hafifçe gülümseyerek. "Senin bu krizin ne böyle? Orduyu mu doyuracaksın?"
Mert, sanki çok gizli bir operasyon yürütüyormuş gibi sessizce yanıma yaklaştı ve kucağındaki paketleri sehpanın üzerine yığdı. "Yenge, biliyorsun; stres eşittir karbonhidrat. Piknikteki o geyik hadisesinden sonra metabolizmam şaştı. Bir de abimin o 'her an birini vurabilirim' bakışları eklenince, midem bayram ilanı verdi."
Koltukta yanıma çöktü ve mısır kasesini aramıza koydu. "Al, çekinme. Senin de canın bir şeyler çekiyordur şimdi, malum günlerin... Abim zaten mutfağa 'Derin Hanım için en iyi çikolataları stoklayın' talimatı verdiğinden beri ev çikolata fabrikasına döndü. Adam sana olan aşkından yakında evin tapusunu senin üzerine yapıp bahçeye heykelini dikecek."
Mert’in bu patavatsız ama samimi tespiti karşısında sessiz kaldım. Kahvemden bir yudum alıp televizyondaki o anlamsız programa daldım. Mert bir yandan mısırları ağzına atıyor, bir yandan da fısıltıyla devam ediyordu:
"Bakma öyle yenge, abim hayatında ilk defa birine böyle bakıyor. Yani o koca Araf Karadağ, sen havuz başındayken bahçede kaç tur attı haberin var mı? Resmen senin etrafında uydu gibi dönüyor. Sen onu sevmiyor olabilirsin ama onun sana olan o korumacı deliliği... Valla bazen kıskanmıyor değilim."
O sırada bahçe kapısının ağır sürgüsü açıldı. Araf, üzerinde siyah bornozu, saçları hala nemli bir halde içeri girdi. Gözleri anında bizi buldu; daha doğrusu, yan yana oturmuş mısır yiyen Mert ve beni.
Mert, Araf’ın o bornozlu ve hala üzerinden su damlayan heybetli gölgesini kapıda görür görmez, az önceki o çenesi düşük halinden eser kalmadı. Gözleri bir an abisinin kehribar bakışlarıyla çakıştı ve sanki o an görünmez bir "kaç" emri almış gibi yerinden fırladı.
"Aman yenge! Mısırlar senin olsun, benim uykum bir anda tavan yaptı! İyi geceler, tatlı rüyalar, mısır rüyaları!" diyerek koca kaseyi kucağıma öylece bıraktı ve arkasına bile bakmadan merdivenlere doğru depar attı.
Salonda sadece ben, kucağımda mısır kasesi ve karşımda saçlarından süzülen sularla yerleri şimdiden ıslatmaya başlamış bir Araf Karadağ kalmıştı. Araf, mermer heykel gibi durmuş, ıslak bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. Aramızdaki o havuz başındaki çekim hala havada asılıydı ama ben o an sadece yerdeki su damlalarına odaklanmıştım.
"Bak bana bak," dedim, elimdeki mısırı kaseye geri bırakıp otoriter bir tavırla ayağa kalkarak. "Mert gitti diye rahatlama. Hemen gidiyorsun, o ıslak bornozdan kurtulup üstünü değiştiriyorsun. Ve haberin olsun..." Parmağımla kapıdan koltuğa kadar gelen ıslak ayak izlerini işaret ettim. "O yerleri sen sileceksin. Bu evin hanımı değil, avukatıyım ama temizlik kurallarını da iyi bilirim Araf Karadağ."
Araf, bu beklenmedik çıkışım karşısında hafifçe duraksadı. Normalde birine "yerleri sil" dese o kişi muhtemelen korkudan titrerdi ama ben ona doğrudan meydan okuyordum. Dudaklarının kenarı çok hafif, neredeyse belirsiz bir şekilde yukarı kıvrıldı. O sert, karanlık adamın içindeki o aşık çocuk bir anlığına başını kaldırdı.
"Emredersiniz Avukat Hanım," dedi alçak ve boğuk bir sesle. Hiç itiraz etmeden arkasını döndü ve yukarı çıktı.
Yaklaşık on dakika sonra, üzerinde siyah, rahat bir tişört ve alt eşofmanıyla geri geldi. Saçlarını kurulamıştı ama hala nemliydiler. Elinde ise mutfaktan kaptığı bir paspas vardı. Araf Karadağ, Türkiye’nin en tehlikeli adamlarından biri, gecenin bu saatinde benim emrimle yerleri siliyordu.
Karşısındaki koltuğa tekrar yerleşip mısır kasesini kucağıma aldım. Onu izlerken içimdeki o güven duygusu garip bir şekilde pekişti. Onu sevmiyordum, evet; ama bu adamın benim için yapamayacağı hiçbir şey olmadığını görmek, bu karanlık dünyada sahip olabileceğim en büyük lükstü.
Araf, elindeki paspası mutfağın girişine, sanki dünyanın en zorlu operasyonunu başarıyla tamamlamış bir komutan edasıyla bıraktı. Salona geri döndüğünde, o her zamanki sarsılmaz ve karanlık aurası, yerini gecenin bu saatine has, daha yumuşak ve yorgun bir sessizliğe bırakmıştı. Üzerindeki siyah tişört, geniş omuzlarına tam oturmuştu; saçları hala hafif nemliydi ve yüzünde, az önce benden aldığı o absürt emri yerine getirmiş olmanın verdiği tuhaf, hatta çocuksu bir gurur vardı.
Yavaş adımlarla koltuğa yaklaştı. Hiç tereddüt etmeden, Mert’in az önce boşalttığı o yere, tam yanıma çöktü. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, teninden yayılan o taze klor ve sabun kokusu, mısırların kokusuna karıştı. Kolunu koltuğun arkasına, benim omuzlarımın hizasına yaydı. Beni kendine çekmedi, dokunmadı ama o varlığıyla beni tamamen kuşattı.
"Cezam bitti mi Avukat Hanım?" diye sordu. Sesi, gecenin sessizliğinde kadife gibi pürüzsüz ama bir o kadar da derinden geliyordu.
Kucağımdaki mısır kasesinden bir tane alıp ağzıma attım, gözlerimi televizyondaki sessiz ekrandan ayırmadan hafifçe gülümsedim. "Şimdilik bitti sayılır. Ama bir dahaki sefere o bornozla salona damlamadan önce iki kez düşün derim."
Araf, hafifçe bana doğru eğildi. Kehribar gözleri, ekrandan yansıyan mavi ışıkla parlıyordu. "Senin kurallarınla oynamak, dışarıdaki o kirli oyunlardan çok daha keyifli," dedi fısıltıyla. "Herkes benden korkarken, senin bana yer sildirmen... Bu dünyada sadece sen bana bunu yapabilirsin Derin. Ve tuhaf olan ne biliyor musun? Bu durum hiç zoruma gitmiyor."
Ona aşık değildim; kalbim onun için çarpmıyordu, tenim onun dokunuşuyla alev almıyordu. Ama yanımda oturan bu devasa adamın, dışarıya karşı ördüğü o aşılmaz kale duvarlarını sadece benim için bir kağıt yığını gibi yıktığını görmek... İşte bu, içimdeki o güvenlik duygusunu sarsılmaz bir hale getiriyordu. Ben onun elmasıydım, o ise bu elmasın sertliğine boyun eğen tek kişiydi.
"Bana böyle bakma Araf," dedim, sesimdeki o sahte sertliği korumaya çalışarak. "Sana aşık olacağımı falan sanma. Ben sadece güvenli bir liman arıyorum, sen ise fırtınanın ta kendisisin."
Araf elini yavaşça saçlarıma götürdü, tek bir tutamı parmağına doladı. "Benim fırtınam sadece dışarıdakileri yakar," dedi gözlerimin içine bakarak. "Senin limanın benim Derin. Sen beni sevmesen de, ben senin o limanda huzurla uyuman için tüm dünyayı ateşe vermeye razıyım."
Kucağımdaki mısır kasesini sehpanın üzerine bıraktım. Gece yarısı, sessiz bir salonda, altımdaki yumuşak eşofmanlarım ve karşımda bana tapan bir adamla... Belki de hayatımın en tehlikeli ama en huzurlu anını yaşıyordum.
Gece yarısının o puslu huzuru, sabahın gri ve ruhsuz ışıklarıyla dağıldığında, üzerimdeki o yumuşak eşofmanların yerini jilet gibi keskin hatlı siyah ceketim ve beyaz gömleğim almıştı. Aynadaki aksime baktığımda, gece Araf’ın yanında yerleri sildiren o kadın gitmiş, yerine adaletin soğuk ve profesyonel yüzü gelmişti. Bugün o gündü. Kuzgun ve Araf, aynı mahkeme salonunda, aynı hakimin karşısında kozlarını paylaşacaktı.
Adliye binasının o devasa koridorlarında topuklarımın sesi yankılanırken, yanımda yürüyen Araf’ın her zamanki sarsılmaz heybeti bu sefer daha gergin bir havayla sarmalanmıştı. Duruşma salonuna girdiğimizde, karşı tarafta Kuzgun’u gördüm. Üzerinde kusursuz bir takım elbise, yüzünde ise o sinir bozucu, her şeyi kontrol ediyormuş gibi duran gülümsemesi vardı. Bakışları anında beni buldu. "Parlayan elmasım, görev başında," der gibi göz kırptı ama ben bakışlarımı dosyalarıma çevirdim.
Saatler süren savunmalar, teknik detaylar, delillerin havada uçuştuğu o gergin atmosfer... Hakim, önündeki kalın dosyaları parmaklarıyla karıştırırken salonda ölüm sessizliği vardı. Araf’ın yanına oturduğumda, masanın altından elimi sıktığını hissettim. Bu bir güç gösterisi değil, bir veda korkusuydu.
Hakim gözlüğünü burnunun ucuna indirdi ve o gür sesiyle kararını açıkladı:
"Dosyadaki yeni delillerin incelenmesi, tanık ifadelerinin tamamlanması ve dijital verilerin analizi için duruşma iki hafta sonrasına ertelenmiştir. Mevcut delil durumu ve kaçma şüphesi göz önüne alınarak, sanıklar Araf Karadağ ve Kuzgun’un bir sonraki duruşmaya kadar tutuklu yargılanmalarına karar verilmiştir."
O an, sanki salonun tavanı üzerime çöktü. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Araf’ın elimi sıkan parmakları bir an gevşedi, sonra daha sert bir şekilde kenetlendi. İki hafta... İki hafta boyunca o malikanede, o güvenli kalede Araf olmayacaktı. Onu o soğuk duvarların ardına, Kuzgun ile aynı damın altına gönderiyorlardı.
Polis memurları Araf’ın bileklerine kelepçeyi takmak için yaklaştığında, Araf yavaşça ayağa kalktı. Gözlerime baktı; o kehribar gözlerde ilk defa bir çaresizlik gördüm. Kuzgun ise kelepçelenirken bile hala bana bakıyor, o tuhaf hayranlığıyla gülümsüyordu.
Herkes salonu boşaltırken, ben kürsünün önünde öylece kalakaldım. Hüngür hüngür ağlamadım, feryat etmedim. Ama gözlerimden süzülen iki damla yaş, hazırladığım o yüzlerce sayfalık savunma dosyasının üzerine damladı. Mürekkep dağılırken, içimdeki o sarsılmaz güvenlik duygusunun da aynı hızla parçalandığını hissettim. Araf, o parmaklıkların ardına giderken, beni de bu adaletsiz dünyanın ortasında yapayalnız bırakmıştı.
Adliye binasının o devasa mermer basamaklarını inerken, yanımda hissetmeye alışık olduğum o heybetli gölge artık yoktu. Kelepçe sesleri, hakimin tokmağının o ruhsuz yankısı ve Araf’ın giderken bana attığı o son, çaresiz bakış zihnime kazınmıştı. Arabaya bindiğimde şoför koltuğunda Barkın değil, Araf'ın güvendiği adamlardan biri vardı. Yol boyunca tek bir kelime etmedim. Gözlerimdeki yaşları sildim ama içimdeki o boşluk hissini silecek bir kanun maddesi henüz yazılmamıştı.
Malikanenin o devasa ferforje kapıları ağır ağır açıldığında, evin ne kadar büyük ve ne kadar ıssız olduğunu ilk defa bu kadar derinden hissettim. Araba durur durmaz aşağı indim. Kapıda bizi bekleyen Mert ve Selin, yüzümdeki o darmadağın ifadeyi gördükleri an donup kaldılar.
"Yenge?" dedi Mert, sesi her zamanki o neşeli tınısını tamamen kaybetmişti. Gözleri arkamdaki boşluğa, Araf’ın her zaman indiği o kapıya dikildi. "Abim... Araf abim nerede? Neden seninle inmedi?"
Selin, bir bana bir de boş arabaya bakıyordu. "Derin, bir şey söylesene? Duruşma bitti değil mi? Neden tek geldin?"
Salona girdiğimde Defne de merdivenlerden telaşla iniyordu. Hepsi etrafımı sarmıştı. Çantamı ve o ağır dava dosyasını antredeki dresuarın üzerine bıraktım. Sesim, boğazımdaki o yumruya rağmen buz gibi çıktı.
"Tutuklu yargılanmasına karar verildi," dedim, her bir kelime canımı yakarken. "İki hafta... İki hafta boyunca Araf ve Kuzgun içeride olacaklar."
Mert, ellerini saçlarının arasından geçirdi ve duvara sert bir yumruk attı. "Nasıl olur ya! O kadar delil, o kadar savunma... Sen oradaydın yenge! Onu bırakmazlar demiştin!"
"Dosyalar incelenecek Mert, prosedür böyle," dedim ama kendim bile buna inanmıyormuş gibiydim.
Selin, gözleri dolarak yanıma geldi ve koluma dokundu. "Yani abim şu an o parmaklıkların ardında mı? Kuzgun'la aynı yerde mi?"
Başımı yavaşça salladım. Malikanenin o her zaman güven veren, korunaklı havası bir anda üzerime çökmeye başladı. Araf varken bu duvarlar bir kale gibiydi; o yokken ise sadece soğuk, taş yığınlarından ibaretti. Herkes birbirine bakarken, salonun ortasındaki o boş koltuk, Araf’ın az önce yer sildiği, yanımda oturduğu o yer, şimdi koca bir karanlık gibi duruyordu.
"Yalnız değiliz," dedi Barkın, kapıdan içeri girerken. Sesi sert ve kararlıydı. "Abim içeride olabilir ama emirleri dışarıda işlemeye devam edecek. Derin, sen sadece o dosyaları hazırla. Biz geri kalan her şeyi halledeceğiz."
Salondaki o ağır sessizlik, Mert’in duvara vurduğu yumruğun yankısıyla bölünmüştü ama benim içimdeki fırtına çok daha sessiz ve derinden esiyordu. Araf’ın o parmaklıklar ardına gidişi, içimdeki o kırılgan kadını bir anlığına sarsmış olsa da, yerini hızla bildiğim en iyi duyguya bıraktı: Saf, yakıcı bir hırs. Gözlerimdeki o iki damla yaş kurumuştu; şimdi o yaşların yerini, dosyaları tutuşturacak bir kararlılık almıştı.
"Ben yukarıdayım," dedim Barkın ve Mert’in endişeli bakışları arasında. "Kimse beni rahatsız etmesin. Yemek, kahve... hiçbir şey istemiyorum."
Merdivenleri hızla tırmanıp Araf’ın o devasa, ağır kokulu çalışma odasına girdim. Kapıyı arkamdan kilitledim. Odanın her köşesinde onun kokusu, masasının üzerinde ise hala açık bıraktığı bir kalem duruyordu. Gece yerleri sildiği o adamın otoritesi, bu odanın her zerresine sinmişti. Ama şimdi o otoriteyi ben devralacaktım.
Araf'ın deri koltuğuna oturdum. Masa lambasının o soğuk ışığını yaktım ve adliyeden getirdiğim yüzlerce sayfalık dosyayı önüme yığdım. Hakim "iki hafta" demişti ama benim iki hafta beklemeye niyetim yoktu. Kanunların arasındaki o görünmez boşlukları, emsal kararları, savcının gözden kaçırdığı o küçük usul hatalarını bulup çıkaracaktım.
"Beni orada tek başıma bırakmayacaktın Araf Karadağ," diye fısıldadım, bir yandan da Ceza Muhakemesi Kanunu'nun maddelerini hızla tararken. "Seni o soğuk betonların arasından ben çıkaracağım, hem de o hakim bile ne olduğunu anlamadan."
Gece yarısını çoktan geçmişti. Saatler ilerledikçe masanın üzeri not kağıtları, yarım kalmış kahve fincanları ve açık hukuk kitaplarıyla doldu. Gözlerim kan çanağına dönmüştü ama zihnim her zamankinden daha keskindi. Kuzgun'un avukatlarının sunduğu o "sahte" delillerin aslında nasıl çürütüleceğini, dosyaya son anda giren o imzasız ihbarın geçersizliğini tek tek not ettim.
Araf beni bir "elmas" olarak görüyordu; ama o elmasın aslında ne kadar sert olduğunu, yeri geldiğinde bir camı değil, demir parmaklıkları bile kesebileceğini bu gece kanıtlayacaktım. O içeride benim için endişelenirken, ben dışarıda onun kalesini kanunlarla savunuyordum.
Sabaha karşı saat 04:00 sularında, dosyanın 154. sayfasında o küçük ama hayati hatayı buldum. Savcılık makamının yaptığı o usul hatası, tutukluluk kararına itiraz etmek için en büyük kozumdu. Kalemi masaya bıraktım ve arkama yaslanıp karanlık bahçeye baktım.
"İki hafta değil Araf," dedim kendi kendime. "İki gün bile sürmeyecek."
Güneşin ilk ışıkları Araf’ın çalışma odasının ağır perdelerinin arasından sızarken, ben gözümü bile kırpmamıştım. Önümdeki kahve fincanları buz gibi olmuş, masanın üzeri kanun maddeleri ve el yazısıyla doldurduğum notlarla savaş alanına dönmüştü. Ama elimde tuttuğum o on sayfalık itiraz dilekçesi, Araf’ı o beton yığınından çekip çıkaracak tek anahtardı.
Sabahın saat yedisinde, üzerimdeki yorgunluğu soğuk bir duşla üzerimden atıp en keskin hatlı, en profesyonel siyah takımımı giydim. Saçlarımı sıkıca topladım; yüzümde yorgunluktan eser yoktu, sadece soğuk bir kararlılık vardı. Barkın kapının önünde beni bekliyordu.
"Yenge, uyumadın," dedi Barkın, gözlerindeki endişeyi gizleyemeyerek.
"Uyku lüksümüz yok Barkın," dedim, çantamı ve dosyalarımı sıkıca kavrayarak. "Başsavcılığa gidiyoruz. O hakimin yaptığı usul hatasını yüzüne çarpacağım."
Adliye binasına girdiğimizde koridorlar henüz boştu ama başsavcılığın kapısında nöbet tutan görevliler beni durdurmaya çalıştı. "Başsavcı bey henüz kabule başlamadı Avukat Hanım," dediler.
"Açın o kapıyı," dedim, sesimdeki o buz gibi otoriteyle. "Ya şimdi açarsınız ya da birazdan hakkınızda görevi kötüye kullanmaktan suç duyurusunda bulunurum. Bu dava bekleyemez."
Kapıyı sertçe iterek içeri girdiğimde Başsavcı, elinde çayıyla şaşkınlık içinde bana baktı. "Avukat Hanım? Bu ne cüret?"
"Bu bir cüret değil Başsavcı Bey, bu bir adaletin düzeltilmesi talebidir," dedim ve hazırladığım o kalın dosyayı masasına sertçe bıraktım. "Araf Karadağ ve Kuzgun hakkındaki tutuklama kararı, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesine aykırı olarak, usul hatasıyla verilmiştir. Dosyadaki 154. sayfadaki imzasız ihbarı ve dijital verilerin eksikliğini göz ardı eden hakim, yetkisini aşmıştır. İtiraz dilekçem burada. Eğer bir saat içinde bu dosyayı üst mahkemeye taşımazsanız, HSK'ya şikayet dilekçem de çantamda hazır bekliyor."
Başsavcı, karşısında titreyen bir kadın değil, her cümlesiyle bir hukuk abidesi gibi duran bir savaşçı gördüğünde duraksadı. Gözlüklerini takıp dilekçeyi okumaya başladığında, yüzündeki ifadenin ciddileştiğini gördüm.
"İki hafta değil Başsavcı Bey," dedim, masaya doğru hafifçe eğilerek. "Araf Karadağ bu akşam o malikanede olacak. Yoksa bu adliye binasını hukuk kitaplarıyla başınıza yıkarım."
Başsavcı dosyayı yavaşça kapattı ve telefona uzandı. "Kalemi çağırın," dedi. "Karadağ dosyasını acilen incelemeye alıyoruz."
Zaferin o soğuk ama tatlı kokusu burnuma gelmişti. Araf beni korumak için dünyayı ateşe verebilirdi ama ben onu kurtarmak için yasaları yeniden yazardım.
Başsavcılığın koridorlarında yankılanan topuk seslerim, zaferimin habercisiydi. O usul hatası, adalet sarayının soğuk duvarlarını sarsmış ve nihayet beklediğim o karar çıkmıştı: Tahliye. Ama bu zaferin tadı buruktu; çünkü aynı usul hatası, Kuzgun’un da o karanlık pençelerini serbest bırakıyordu. Dava kapanmamıştı, sadece iki haftalık o haksız esaret sona ermişti.
Haberin malikaneye ulaşmasına izin vermedim. Kimseye söylemedim. Araf’ın o kapıdan çıktığı anı sadece ben görmeliydim. Kendi arabamla, direksiyon başında parmaklarım gerginlikten beyazlamış bir halde cezaevinin o devasa, gri kapısının önünde beklemeye başladım.
Güneş batmak üzereydi, gökyüzü Araf’ın gözleri gibi kehribar bir renge bürünmüştü. Ve sonra, o ağır demir kapı gıcırdayarak açıldı.
Araf dışarı çıktığında, beklediğim o mağrur ve sarsılmaz adamdan çok farklı bir manzarayla karşılaştım. Üzerindeki siyah gömleği kırışmış, düğmelerinden biri kopmuştu. Ama asıl canımı yakan yüzüydü. Sol kaşı feci şekilde patlamış, kurumuş kan izleri şakağına kadar inmişti. Alt dudağındaki yarık hala tazeydi ve elmacık kemiğinde morarmaya yüz tutmuş sert bir darbe izi vardı.
İçeride, o kısa süre içinde bile Kuzgun’la bir hesaplaşmaya girdiği her halinden belliydi. İki vahşi hayvanı aynı kafese koymuşlardı ve Araf, o kafesten yaralı ama hala ayakta çıkmıştı.
Hızla arabadan indim. Aramızdaki o birkaç metrelik mesafeyi koşar gibi geçtim. Araf beni gördüğünde, o acı dolu bakışlarında bir anlık bir ışık yandı.
"Derin..." dedi, sesi çatallı ve yorgundu.
"Araf, yüzün..." Ellerim titreyerek yüzüne doğru uzandı ama dokunmaya kıyamadım. "Kuzgun mu yaptı?"
Araf, acıyla karışık bir gülümsemeyle başını hafifçe yana eğdi. "O benden daha kötü durumda elmasım, merak etme. Ama o da çıkıyor, değil mi?"
"Bir saat içinde," dedim fısıltıyla. "Dosyadaki hata ikinizi de kapsıyordu. Hemen gitmeliyiz, o çıkmadan buradan uzaklaşmalıyız."
Araf, sağlam olan eliyle bileğimi kavradı. Beni kendine çekti ve o yaralı yüzüne tezat bir yumuşaklıkla alnını alnıma yasladı. "Beni oradan çıkaran sendin, biliyorum. Yasaları parmağında oynatan o küçük avukat..."
Onu hemen yolcu koltuğuna bindirdim. Kuzgun’un bir saat sonra o kapıdan çıkıp bizi takip etme ihtimali, motoru çalıştırırken ellerimin titremesine neden oluyordu. Gaza bastığımda dikiz aynasından o gri binaya son kez baktım. Araf yanımda, yaralı ama yanımdaydı. Kuzgun ise bir saat sonra özgürlüğüne kavuşacaktı ve bu sefer oyun çok daha kanlı olacaktı.