21. bölüm · Gölge protokolü
21. Bölüm MÜHÜRLÜ YARALAR
Malikanenin o devasa ferforje kapıları ardımızda ağır bir gürültüyle kapandığında, ensemizdeki o soğuk nefes, yani Kuzgun’un bir saat sonra özgür kalacağı gerçeği hala oradaydı. Ama şu an önemli olan tek şey, Araf’ı o gri betonların arasından çekip çıkarmış olmamdı. Arabayı park eder etmez kapıyı açtım ve Araf’ın o yaralı ama vakur haliyle aşağı inmesine yardım ettim.
İçeri girdiğimizde, salonda endişeyle bekleyen Mert ve Barkın bizi gördükleri an donup kaldılar. Yüzümde yorgun ama zafer kazanmış bir gülümsemeyle seslendim:
"Bakın size kimi getirdim!"
Mert, "Abi!" diye bağırarak yerinden fırladı. Barkın, o her zamanki mesafeli duruşunu bir kenara bırakıp Araf’a sıkıca sarıldı. O an, bu evin sadece bir taş yığını değil, birbirine kenetlenmiş insanların kalesi olduğunu bir kez daha anladım. Üzerimdeki o birkaç günlük ağır regl yorgunluğu ve stresi de nihayet bitmiş, kendimi daha hafif hissetmeye başlamıştım.
Araf, kısa bir hoş geldin merasiminden sonra yukarı çıktı. Ben de pansuman malzemelerini hazırlayıp çalışma odasına geçtim. Araf, kısa ve sıcak bir duş almış, üzerindeki o kirli gömleği atıp temiz, siyah bir tişört giymişti. Islak saçları alnına dökülüyor, kaşındaki ve dudağındaki yaralar suyun etkisiyle daha belirgin görünüyordu.
Odaya girdiğimde masasının önündeki o deri koltuğa oturmuş, dışarıdaki karanlığı izliyordu. Yanına yaklaştım, pamuğu dezenfektana batırıp kaşına doğru uzandım. Aramızdaki o gergin sessizliği bozmak ve belki de o sert mizacını biraz yumuşatmak için muzip bir tavırla fısıldadım:
"Canın yanıyor mu kocacığım?"
Araf, bu hitabımla birlikte bakışlarını anında bana çevirdi. Kehribar gözlerinde o bildiğim hırçın parıltı çaktı. Dudaklarının kenarı, acımasına rağmen hafifçe kıvrıldı. "Sen yanımdayken hiçbir şey canımı yakamaz karıcığım," dedi, sesindeki o sahiplenici tonla.
Pansumana devam ederken ellerim titremesin diye kendimi zorluyordum. Pamuğu dudağındaki yarığa hafifçe bastırdığımda, Araf’ın bakışları benimkilerle kilitlendi. O an, o odadaki hava bir anda ağırlaştı; dışarıdaki Kuzgun tehlikesi, davalar ve kurallar silinip gitti. Sadece onun sıcaklığı ve benim hızlı atan kalbim kaldı.
Araf daha fazla dayanamadı. Sağlıklı eliyle ensemi kavrayıp beni kendine doğru çekti. Dudakları, benim dudaklarımla buluştuğunda bu seferki his bambaşka idi. O hırçınlık, yerini derin bir özlem ve tutkuya bırakmıştı. Ve ilk kez, mantığımı bir kenara bırakarak, kendi isteğimle ona karşılık verdim. Başım, onun dokunuşunun ağırlığıyla otomatikman arkaya doğru giderken, bu karanlık adamın kalesinde ilk kez gerçekten "teslim" olduğumu hissettim.
Dudaklarımdaki o hırçın baskı yavaşça yerini derin, yakıcı bir soluklanmaya bıraktığında, Araf beni tamamen serbest bırakmadı. Ensemdeki eli hâlâ bir mühür gibi oradaydı; parmakları saçlarımın arasına karışmış, beni kendine sabitlemişti. Başım geriye doğru yaslanmış, göğsüm aldığım düzensiz nefeslerle inip kalkarken, Araf alnını benimkine yasladı.
Gözleri, kehribar bir yangın gibi çok yakınımdaydı. Kaşındaki ve dudağındaki o taze yaralar, az önceki öpücüğün şiddetiyle hafifçe sızlamış olmalıydı ama o bunu zerre umursamıyordu. Islak saçlarından süzülen bir damla su, benim yanağıma düştü.
"Seni o mahkeme salonunda izledim karıcığım," dedi, sesi o kadar boğuk ve derinden geliyordu ki, adeta göğüs kafesimde yankılandı. "O hakimle kapışırken, o kanunları birer silah gibi kullanırken... Beni oradan çıkaran o hırsın, sana olan açlığımı daha da artırıyor."
Yutkundum. Bakışlarımı ondan kaçırmak istedim ama izin vermedi. Çenemi hafifçe kavrayıp yüzümü kendine hizaladı.
"Herkes benden korkarken, sen bana diz çöktürüyorsun," diye devam etti fısıltıyla. "Dışarıdaki o parmaklıklar beni tutamazdı ama senin bu hırsın, bu zekan... Beni asıl hapseden şey bu. Seni bu dünyadan, Kuzgun'dan, hatta bazen kendimden bile koruyacağım; ama seni asla bırakmayacağım. Sen benim en tehlikeli zaferimsin Derin."
Ona aşık değildim, kalbim hâlâ bir kale gibi kapalıydı; ama bu adamın dizlerimin bağını çözen o itirafı, ruhumdaki en derin çatlağa sızmıştı. Onu sevmekten korkuyordum ama onun tarafından bu kadar vahşice sevilmek, bu karanlık dünyada kendimi ilk kez gerçekten "var" hissettiriyordu.
Pansuman tepsisi masanın üzerinde unutulmuş, dışarıdaki Kuzgun tehdidi bir anlığına silinmişti. Sadece o, ben ve odanın içine yayılan o ağır, tutkulu itiraf kalmıştı.
Çalışma odasındaki o yoğun, nefes kesen atmosferden sıyrılıp koridora çıktığımda, hala Araf’ın o mühürlü öpücüğünün ve yakıcı itirafının etkisindeydim. "Sen benim en tehlikeli zaferimsin," sözü kulaklarımda çınlıyordu. Vücudumdaki adrenalin seviyesi o kadar yüksekti ki, mutfağa inip kendime buz gibi bir su almazsam kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Hızlı adımlarla merdivenlerin başına geldim. Tam ilk basamağa adımımı atmıştım ki, aşağıdan yukarıya doğru bir fırtına koptu. Mert, her zamanki hiperaktif haliyle ve muhtemelen yeni bir "dahiyane" espri bulmuş olmanın heyecanıyla merdivenleri üçer beşer tırmanıyordu.
"Yenge! Bak şimdi ne diyeceğim, abim içe—"
Mert cümlesini tamamlayamadan, tam dönemeçte sertçe çarpıştık. Ben bir çığlık atıp geriye doğru sendelerken, Mert dengesini kaybedip basamağa oturdu. Omuz omuza çarpışmanın etkisiyle ikimiz de neye uğradığımızı şaşırmıştık.
"Ayy! Mert! Ödümü kopardın, kalbim duracaktı!" diye bağırdım, ellerimi göğsüme bastırarak. "Ne bu hız, yangın mı var evde?"
Mert, şaşkınlıktan büyümüş gözlerle bana bakıp sırıtmaya başladı. "Aman yenge, kusura bakma! Ben yukarı çıkıp abime 'Abi, hapis yattın diye karizman çizilmedi, sadece biraz havalandın' diyecektim, espriyi yetiştireyim derken seni eziyordum az kalsın!"
Ben tam ona çıkışacakken, arkamdan o tanıdık, tok ve hafif alaycı ses yükseldi:
"Mert, eğer espri yapacağım diye karımı bir daha merdivenlerden uçurmaya kalkarsan, seni bu malikanenin çatısından aşağı 'havalandırırım'."
Araf, odanın kapısında durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kaşındaki pansuman bandı ve o hafif gülümsemesiyle bize bakıyordu. Mert hemen toparlanıp ayağa kalktı, üzerini silkeledi.
"Tamam abi, mesaj alındı! Yengem artık senin kutsal bölgen, yanından geçerken vize alacağız, anladık!" dedi Mert, muzipçe göz kırparak. "Ama yenge, itiraf et; çarptığımda bile 'avukatlık' asaletinden bir şey kaybetmedin, sadece biraz sarsıldın."
Gülmemek için kendimi zor tutarak başımı salladım. Araf yanımıza gelip elimi tuttu ve beni korumacı bir tavırla kendine çekti. Az önceki o gergin ve tutkulu hava, Mert’in bu şapşallığıyla biraz olsun dağılmıştı.
Merdivenlerdeki o küçük "Mert kazası" ve Araf’ın o korumacı ama bir o kadar da sahiplenici tavrı, çalışma odasındaki o ağır ve yakıcı atmosferi bir nebze olsun dağıtmıştı. Araf, elimi bir an bile bırakmadan beni mutfağa doğru yönlendirdi. Mert ise arkamızdan, "Valla abi, yengem seni içeriden çıkardı ya, artık bu evin gizli reisi o, kabul edelim," diyerek her zamanki şapşal yorumlarını sıralamaya devam ediyordu.
Mutfağa girdiğimizde, adliye binasının o soğuk havası ve cezaevinin kasveti tamamen geride kalmış gibiydi. Araf, mutfak adasına yaslanıp beni izlemeye başladı. Kaşındaki ve dudağındaki yaralar, loş mutfak ışığında daha insani, daha derin görünüyordu.
"Hapishane yemeklerinden sonra yengemin kahvesi ilaç gibi gelir abi, değil mi?" dedi Mert, dolaptan rastgele bir paket bisküvi çıkarıp tezgahın üzerine atarak. "Hatta yanına şöyle bol çikolatalı bir şeyler mi yapsak? Yengemin de malum, enerjiye ihtiyacı var; kadın bütün gece uyumayıp kanunları dövdü senin için."
Araf’ın bakışları bana döndü. "Kahveye gerek yok Mert," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki bir an kulaklarıma inanamadım. "Avukat Hanım zaten yeterince yoruldu. Ona sadece dinlenmek düşer."
Cezveyi ocağa koyarken gülümsedim. "Yorulmadım Araf, sadece biraz acıktım. Ve Mert haklı, o tatsız tuzsuz yemeklerden sonra hepimiz güzel bir kahveyi hak ettik."
Mert, tezgaha tünemiş bir halde bisküvisini kemirirken bir yandan da bizi süzüyordu. "Abi, içeride Kuzgun'la karşılaştığında ona 'Bak aslanım, benim karım dışarıda taş gibi savunma yazıyor' dedin mi? Adamın yüzündeki ifadeyi çok merak ediyorum."
Araf, Mert’in bu sorusuyla birlikte kısa bir an sessiz kaldı. O kehribar gözlerinde geçen o karanlık hesaplaşmanın gölgesini gördüm. "Kuzgun’un ne düşündüğü umurumda değil Mert," dedi, bana doğru bir adım atıp elimdeki cezveye uzanarak. "Önemli olan tek şey, onun artık dışarıda olduğu ve oyunun kurallarının değiştiği. Ama bu gece..." Elimi tuttu ve parmak uçlarımı hafifçe sıktı. "...bu gece sadece biz varız."
Mert, ağzı dolu bir şekilde "Ooo, romantizm kokusu mısır patlağını bastırdı! Ben ufaktan kaçayım mı, ne dersiniz?" diyerek sırıttı.
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Mutfaktaki bu sıcaklık, dışarıdaki fırtınanın sadece bir süreliğine dindiğinin habercisiydi. Ama Araf’ın o yaralı haliyle bile yanımda duruşu, içimdeki o güven duygusunu her geçen saniye daha da büyütüyordu.
Gecenin o puslu huzuru ve mutfaktaki kahve kokulu o nadir sakinlik, sabahın kör vaktinde Araf’ın sert sesiyle dağıldı. Saat tam 07:00’ydi. Araf, sanki dün gece cezaevinden o yaralı haliyle çıkan o değilmiş gibi, evin içinde bir komutan edasıyla dolaşarak herkesi ayağa dikmişti.
En son sıra bana geldiğinde, odamın kapısı yavaşça açıldı. Gözlerimi araladığımda Araf’ı karşımda buldum; kaşındaki bant duruyordu ama bakışları her zamankinden daha kararlıydı. Zar zor yataktan kalkıp aşağı indiğimde, herkesin salonda uykulu gözlerle toplandığını gördüm. Mert bir köşede esniyor, Barkın her zamanki ciddiyetiyle ayakta duruyor, Defne ve Selin ise ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sessizliği, zihnimdeki o en mantıklı soruyu sorarak ben bozdum:
"Araf, herkes ayakta ama biz ne yapıyoruz? Nereye gidiyoruz bu saatte?"
Araf, elindeki araba anahtarını parmağında çevirirken hafifçe gülümsedi. "Denize gidiyoruz. Bu evin duvarları bugün bize dar gelecek, Kuzgun’un nefesini ensemizde hissetmek yerine mavilikte kaybolacağız."
Herkes bir anda canlandı. Hazırlıklar hızla yapıldı; havlular, çantalar, atıştırmalıklar... Arabaya bindiğimizde şoför koltuğunda Araf vardı, hemen yanında ben oturuyordum. Arka koltuğa ise Mert, Selin ve Defne doluşmuştu. Yol boyunca gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım ama zihnim susmuyordu. Bir yanımda Kuzgun tehlikesi, diğer yanımda ise o büyük sırrım: Yüzme bilmiyordum. Denizi seviyordum ama o derin maviliğin içine girmeye ne cesaretim vardı ne de bilgim.
Sahile vardığımızda kızlar hemen güneşlenmek için havlularını serdi. Denize girmeyi tercih etmiyorlardı, sadece güneşin ve kumun tadını çıkarmak istiyorlardı. Ama erkekler... Mert çoktan denize koşmuş, Barkın ise ağır adımlarla suya girmişti.
Araf, tişörtünü çıkarıp o geniş omuzlarını ve vücudundaki kavga izlerini açıkta bırakarak yanıma geldi. Bakışları denizin köpüklerinde değil, doğrudan benim üzerimdeydi.
"Hadi Avukat Hanım," dedi, elini bana uzatarak. "Bu kadar hazırlık yaptık, seni o suda görmeden dönmem."
Kumsalda öylece kalakaldım. İçimde büyük bir savaş veriyordum. Araf suya girerse, ben de onunla gitmek istiyordum; onun yanındayken hissettiğim o güvenlik duygusu beni suya çekiyordu. Ama aynı zamanda, o ilk adımın korkusu ayaklarımı kuma çiviliyordu.
"Ben... ben burada kalmayı tercih ederim Araf," dedim, sesimdeki tedirginliği gizlemeye çalışarak. "Güneşlenmek daha iyi görünüyor."
Araf, gözlerini kısarak bana baktı. O zeki bakışlar, sakladığım o küçük korkuyu sanki bir dava dosyasını okur gibi saniyeler içinde çözmüştü. "Korkuyor musun Derin?" diye sordu, sesi kışkırtıcı ama bir o kadar da davetkardı.Araf, o kışkırtıcı bakışlarıyla tam tepemde dikilirken, denizin köpüklü suları ayak uçlarımıza kadar geliyordu. Gitmeye niyeti yoktu; beni o suya sokmadan rahat etmeyecekti. Ama benim şu an ihtiyacım olan şey yüzme dersi değil, Selin ve Defne ile biraz kafa kafaya verip malikanenin o gergin havasını dağıtmaktı.
"Araf," dedim, güneş gözlüğümü saçlarımın üzerine iterek. "Sen şimdi git, Mert ve Barkın’la biraz stres at. Ben kızlarla özel bir şey konuşacağım, malum... dedikodu vakti. Beş-on dakika sonra gelirsin, söz."
Araf kaşlarını hafifçe çattı, sanki bir davanın en önemli delilini elinden kaçırıyormuş gibi hissettiği belliydi. Ama itiraz etmedi. "Tamam Avukat Hanım," dedi alçak bir sesle. "Ama o beş dakika bittiğinde, seni o suyun içinde göreceğim."
Araf, kumları savurarak denize doğru ilerlediğinde; Barkın ve Mert ile birlikte suya dalışlarını izledik. Onlar iyice uzaklaşıp şakalaşmaya başladıklarında, Selin ve Defne hemen havlularını bana doğru kaydırdılar.
"Ee Derin?" dedi Selin, heyecanla fısıldayarak. "Dün gece çalışma odasında neler oldu? Araf abimin o halini gördükten sonra, pansumanın sadece yara bandıyla bittiğine kimseyi inandıramazsın!"
Tam dedikodunun en heyecanlı, en tatlı yerindeydik; Araf'ın o "karıcığım" deyişini ve itiraflarını anlatmaya başlamıştım ki, güneşimiz aniden kapandı. Başımızı kaldırdığımızda, üzerimizde üç devasa gölge belirdi. Araf, Mert ve Barkın, sırılsıklam bir halde tepemize dikilmişlerdi. Vücutlarından süzülen deniz suları kumlarımıza damlıyordu.
"Dedikodu bitti kızlar," dedi Mert, sırıtarak Selin'in kolundan tutarken. "Deniz harika, burada pişmenize izin veremeyiz."
"Hayır Mert, gelmiyorum!" diye çığlık attı Selin ama Mert onu çoktan kucağına almıştı bile. Barkın da Defne’ye o sarsılmaz ciddiyetiyle elini uzatınca, Defne çaresizce kabul edip ayağa kalktı.
Ben ise yerime çivilenmiş gibiydim. Araf, tam önümde diz çöktü. Islak elleriyle bileklerimi kavradığında, soğuk suyun tenimdeki temasıyla irkildim.
"Sıra bizde karım," dedi Araf, kehribar gözlerinde o kaçışı imkansız kararlılıkla. "Korkunu kumun altına gömme vakti geldi. Yanındayım, seni asla bırakmam."
Zar zor ayağa kalktığımda bacaklarım titriyordu. Kızlar çoktan denize sürüklenmiş, kahkahalar ve itiraz çığlıkları birbirine karışmıştı. Araf elimi sımsıkı tuttu ve beni o uçsuz buçaksız maviye doğru, adım adım çekmeye başladı.
Denizin serin suyu önce ayak bileklerime, sonra dizlerime değdiğinde içimi tarif edilemez bir ürperti kapladı. Araf’ın eli, benim titreyen parmaklarımı bir mengene gibi kavramıştı; bırakmaya hiç niyeti yoktu. Her adımda kumların ayağımın altından kayıp gidişi, sanki dünyadaki tek tutamağımı kaybediyormuşum hissi veriyordu.
Su bel hizama ulaştığında, o tanıdık ve boğucu panik göğüs kafesime bir yumruk gibi oturdu. Nefesim daraldı, gözlerim uçsuz buçaksız mavilikte değil, sadece Araf’ın o sarsılmaz kehribar bakışlarındaydı.
"Araf... Dur, lütfen," dedim sesim titreyerek. "Bu kadar yeter, hadi geri dönelim. Ben... ben daha ileri gidemem."
Durmadı. Aksine, belimdeki elini biraz daha sıkılaştırıp beni kendine doğru çekti. Aramızdaki mesafe kapanırken, suyun kaldırma kuvveti ayaklarımı yerden kesmek için pusuda bekliyordu.
"Hadi ama Avukat Hanım," dedi Araf, o alaycı ama bir o kadar da sahiplenici tınıyla. "Mahkeme salonunda aslan kesilen o kadın, bir karış sudan mı korkuyor?"
"Şaka yapmıyorum Araf, gerçekten dönelim!" diye üsteledim, ellerimle omuzlarına sıkıca tutunarak. Gözlerimdeki o saf korkuyu gördüğüne emindim.
Araf duraksadı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Islak saçlarından süzülen bir damla deniz suyu, tam dudağımın kenarına düştü. Bakışları o kadar derin ve kararlıydı ki, bir an için dış dünyadaki tüm gürültü kesildi; ne Mert’in Selin’e su sıçratan kahkahaları ne de dalgaların sesi kaldı.
"Yok öyle kaçmak," dedi fısıltıyla. Sesindeki o karanlık tını, şimdi güven veren bir limana dönüşmüştü. "Benden o kadar çabuk kurtulamazsın. Ben buradayken, benim kollarımdayken sana bu dünyada hiçbir şey zarar veremez. Deniz bile."
Ayaklarım yavaş yavaş kumdan kesilmeye başladığında panikle ona daha çok sarıldım. Araf, tek hamlede beni kucağına aldı; bacaklarım beline dolanırken, kollarım boynuna mühürlenmişti. O an, o derin suyun ortasında, tek dayanağım bu yaralı ve tehlikeli adamdı.
"Sadece bana odaklan Derin," diye mırıldandı kulağıma doğru. "Seni asla bırakmayacağım. Batmana izin vermeyeceğim tek kişi sensin."
Kuzgun’un dışarıda olması, yaklaşan duruşmalar, malikanenin ağır havası... Hepsi o an o suyun altında boğulup gitti. Sadece Araf’ın sıcak göğsü ve benim ona ilk kez bu kadar muhtaç hissedişim kaldı.
Suyun bel hizasını geçtiği o panik anı, Araf’ın beklenmedik hamlesiyle yerini bambaşka bir karmaşaya bıraktı. Araf, bir anda eğilip beni bacaklarımdan kavradı ve tek hamlede omuzlarına çıkardı. Bir anda deniz seviyesinden yükselip onun o geniş omuzlarında dengede kalmaya çalışırken çığlık atmadan edemedim. Bacaklarım boynunun iki yanından aşağı sarkarken, ellerimle ıslak saçlarına sımsıkı tutundum.
"Araf! İndir beni hemen!" diye bağırdım, ama sesimdeki korku yerini yavaş yavaş adrenalinin verdiği o hırçınlığa bırakıyordu. "Bak yemin ediyorum, eğer beni bu şekilde suya atarsan seni mahkemeye vermem, bizzat kendi ellerimle öldürürüm seni!"
Araf, omuzlarımın üzerinden ellerimi sıkıca tutarken kahkahası denizin dalga seslerine karıştı. "Tehditlerin mahkeme salonunda işe yarayabilir Avukat Hanım," dedi, sesi omuzlarımın arasından güven verici bir tınıyla yükselerek. "Ama burada, benim bölgemde sadece benim kurallarım geçerli. Ve şu an kural şu: Batmak yok, sadece dengede kalmak var."
Tam o sırada yanımızdan iki ayrı su sıçraması ve bağırış yükseldi. Kafamı çevirdiğimde manzaraya inanamadım. Mert, Selin’i çoktan omuzlarına almış, suyun içinde zıplayarak onu dengede tutmaya çalışıyordu. Selin bir yandan Mert’in kafasına vuruyor, bir yandan da gülmekten nefessiz kalıyordu. Hemen arkalarında ise Barkın, o her zamanki vakur ve ciddi haliyle Defne’yi omuzlarına almıştı. Defne, Barkın’ın saçlarına tutunmuş, "Barkın lütfen düşürme beni!" diye yalvarıyordu.
"Gördün mü?" dedi Araf, denizin biraz daha derinlerine doğru adım atarken. "Yalnız değilsin. Karadağ ailesi bugün denizi fethe çıkıyor."
Mert, Selin’i sarsarak bize doğru bağırdı: "Abi! Devler ligi başlıyor! İlk düşen akşam yemeğini hazırlar, var mısın?"
Araf, beni omuzlarında daha sağlam bir şekilde kavrayıp öne doğru bir adım attı. "Bizim lügatimizde düşmek yok Mert, biliyorsun."
O an, bacaklarımın Araf’ın omuzlarındaki sıcaklığı, altımızda fokurdayan serin deniz suyu ve arkadaşlarımızın kahkahaları... Kuzgun’un varlığını, yarınki duruşmaları ve tüm dünyayı o dalgaların arasına gömmüştük. Yüzme bilmeyen o korkak kız gitmiş, Araf’ın omuzlarında dünyaya meydan okuyan bir kadın gelmişti.
Denizin o tuzlu ve serin kucağından çıktığımızda, güneş tepede tüm yakıcılığıyla parlıyordu. Araf’ın omuzlarından indiğim an, ayaklarımın altındaki ıslak kumun yumuşaklığı içimi tuhaf bir güvenle doldurdu. Şakalaşmalar, Mert’in Selin’i suya düşürme çabaları ve Barkın’ın Defne’yi korumacı tavırları kıyıda son bulmuştu. Hepimiz yorgun ama zihnimizdeki o karanlık düşüncelerden arınmış bir halde havlularımıza yöneldik.
Kızlarla birlikte sahilin biraz gerisindeki kabinlere geçip üzerimizi değiştirdik. Selin ve Defne renkli mayolarının üzerine tiril tiril şortlarını çekerken, ben o bembeyaz, ince askılı ve dizlerimin hemen üzerinde biten uçuş uçuş elbisemi giydim. Kumaşı o kadar inceydi ki, tenimdeki deniz serinliğini hala hissedebiliyordum. Islak saçlarımı omuzlarımdan geriye attım, yüzümde sadece güneşin bıraktığı o hafif kızarıklık ve tuzun gerginliği vardı.
Geri döndüğümüzde erkekler çoktan yerleşmişti. Araf, siyah şortu ve üzerine geçirdiği keten gömleğiyle bir kaya parçasının üzerine oturmuş, denizi izliyordu. Düğmelerini açık bıraktığı gömleğinin altından, ıslak vücudundaki o kavga izleri hala seçiliyordu. Yanına gidip kumun üzerine, hemen dizinin dibine oturdum. Elbisem rüzgarla hafifçe havalanırken, Araf’ın bakışları denizden kopup benim üzerimde sabitlendi.
"Yüzme bilmeyen birine göre denizden oldukça sağ sağlim çıktın Avukat Hanım," dedi Araf, sesi rüzgarın uğultusuna karışarak. "Omuzlarımda kurduğun o baskıyı unutmayacağım."
Gülümseyerek ona baktım. "Beni suya atmayacağına dair verdiğin sözü tutmasaydın, şu an çok farklı bir dava dosyası hazırlıyor olurdum kocacığım."
Mert, Selin ve Defne de aramıza katıldı; geniş bir daire oluşturup kumun üzerine oturduk. Mert, çantadan çıkardığı buz gibi içecekleri dağıtırken sahilin o sessiz dinginliği hepimizi sarmıştı. Az önceki o çocuksu neşe, yerini huzurlu bir sessizliğe bırakmıştı. Barkın elindeki tableti bir kenara fırlatmış, ilk kez iş düşünmeden sadece ufuk çizgisine bakıyordu.
Beyaz elbisemin eteklerini düzelterek arkama yaslandım. Araf’ın eli, sanki çok doğal bir hareketmiş gibi omzuma yerleşti ve beni kendine doğru çekti. Bu sadece fiziksel bir yakınlık değil, dış dünyadaki tüm o kaosun, Kuzgun’un ve tehlikelerin arasında kurduğumuz o kırılgan ama güçlü barış ilanıydı.
Güneş tam tepemize dikilmiş, kumun sıcaklığını tenimizde iyice hissettirmeye başlamıştı. Saat tam 12.00’ydi. Sabahın o erken saatlerinden beri denizin içinde verdiğimiz o amansız omuz savaşı, kahkahalar ve şakalaşmalar bizi hem acıktırmış hem de tatlı bir yorgunluğun içine itmişti. Beyaz, ince askılı elbisemin etekleri hafif esen rüzgarla dizlerime çarparken, kızlarla birbirimize bakıp gülümsedik.
"Şaka maka saat on iki olmuş bile!" dedi Selin, güneş gözlüğünü düzeltirken. "Sabahın yedisinden beri ayaktayız, denize girdik, su savaşı yaptık, omuzlara çıktık... Enerjimiz tavan yaptı ama şimdi ne yapacağız? Bu enerjiyle eve dönüp oturmak istemiyorum."
Defne de ona katılarak başını salladı. "Kesinlikle! Malikanenin o ağır havasına girmeden önce dışarıda yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. Acaba yakınlarda güzel bir sahil kasabası falan mı baksak?"
Erkekler, bizim bu plan yapma çabamıza kulak misafiri olmuşlardı. Araf, hemen yanımda, keten gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamış bir halde kumun üzerinde oturuyordu. Bakışları hala denizin o parıltılı yüzeyindeydi ama dikkati tamamen bizdeydi.
"Bence," dedi Mert, elindeki boş içecek kutusunu kumun üzerinde döndürürken. "Madem bu kadar ıslandık ve acıktık, sahilin ilerisindeki o meşhur balıkçı barınaklarına gitmeliyiz. Orada salaş ama efsane bir kahvaltı-öğle yemeği karışımı bir şeyler yeriz. Hem kimse bizi tanımaz, rahat ederiz."
Barkın, o her zamanki mantıklı duruşuyla araya girdi. "Balıkçı barınağı riskli olabilir Mert, güvenlik açısından açık bir alan. Ama sahil yolunun yukarısında, sadece tekneyle ya da özel izinle girilen o gizli koyda bir restoran var. Oraya gidebiliriz. Hem izole hem de manzara şahane."
Araf yavaşça ayağa kalktı, üzerindeki kumları silkeledi ve elini bana uzattı. "Benim fikrim daha net," dedi, sesi o sarsılmaz otoritesiyle yankılanarak. "Önce o dediğiniz balıkçı kasabasının içinden geçeceğiz, Derin’e o çok istediği dondurmadan alacağız, sonra da Barkın’ın dediği o gizli koya geçip yemeğimizi yiyeceğiz. Ama önce..."
Bana doğru eğilip kulağıma fısıldadı:
"O beyaz elbisenle fazla dikkat çekiyorsun karıcığım, üzerime giydiğim o siyah gömleği mi alsan omzuna?"
Onun bu korumacı tavrına hafifçe gülümseyip elini tuttum. Güneşin tam tepede olduğu bu saatte, Kuzgun’un gölgesi hala bir yerlerde bizi izliyor olabilirdi ama şu an bu ekip, bu sahildeki en dokunulmaz kale gibi görünüyordu.
