15. bölüm · Gölge protokolü
15. Bölüm ÇÖPÇATANLIK VE KOVALAMACA
Gülme krizimin son demleri yerini muzip bir pırıltıya bırakmıştı. Selin, Mert’in üzerinden kalkmış, üstünü başını düzeltirken hala hırçın bir şekilde soluyordu. Mert ise yastığın altından çıkmış, saçı başı dağılmış bir halde Selin’e "beni dövdüğün an kalbim duracaktı" der gibi hayranlıkla bakıyordu.
Birden, içimdeki o hırçın avukat duruldu ve yerini eski, neşeli Derin’e bıraktı. Selin ile Mert’in arasındaki o tuhaf, çekişmeli ama bir o kadar da birbirini tamamlayan enerjiye baktım.
"Biliyor musunuz?" dedim, sesimdeki o imalı tonla. "Az önceki o boğuşma sahnesinden sonra şunu fark ettim... Selin, Mert... Siz aslında birbirinize inanılmaz yakışıyorsunuz. Biri deli, biri dolu; tam bir tencere kapak misali!"
Mert, bu sözü duyar duymaz sanki piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmış gibi yerinden sıçradı. "Ağzın bal yesin yenge! Vallahi ben de tam onu diyecektim! Bak, Selin beni sustururken elleri ne kadar da zarifti... Resmen ruh eşimle karşı karşıyayım!"
Selin’in yüzü bir anda kıpkırmızı oldu; öfkeden mi yoksa utançtan mı anlayamadım ama gözlerindeki o hırçın şimşekler bu sefer doğrudan bana döndü. "Derin! Sen ne diyorsun ya? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?"
"Duyuyor canım," dedim, koltuktan hafifçe doğrulup kaçış pozisyonu alarak. "Bak Araf bile onaylıyor gibi bakıyor. Mert senin o hırçınlığını dengeler, sen de onun bu çocuksu deliliğini..."
"DERİN! Gel buraya!" diye bağırdı Selin ve ayağındaki terliği çıkarıp eline aldı.
Hızla koltuktan fırladım. "Araf, kurtar beni!" diye bağırarak salonun ortasında koşmaya başladım. Selin, elinde terlikle peşimden geliyordu. "Seni o katlı saçlarından yakalarsam asıl o zaman göreceksin yakışmayı! Gel buraya çöpçatan bozuntusu!"
Mert arkadan tempo tutuyordu: "Yürü be Selin! Yakala yengemi de rızasını alalım şu işin!"
Barkın ve Defne bu manzaraya kahkahalarla eşlik ederken, ben Araf’ın arkasına sığındım. Araf, bir dağ gibi önümde durup Selin’in yolunu kesti ama yüzünde o hırçın, nadir görülen gülümseme hala duruyordu.
"Yeter Selin, misafirimizi korkutma," dedi Araf, beni korumak için kolunu önüme gererek. Ama bakışları bana döndüğünde, "Gerçi... Derin haklı olabilir mi?" diye ekledi hınzırca.
"Araf! Sen de mi?" diye bağırdı Selin, hırsla terliği yere vurdu.
Malikanenin koridorlarında yankılanan bu hırçın kovalama ve kahkahalar, o karanlık vasiyetin gölgesini bir anlığına da olsa silip süpürmüştü. Ama biliyordum ki, bu neşeli ateşkesin ardında hala çözülmemiş sırlar bizi bekliyordu.
Geceki o hırçın kovalamaca ve kahkaha fırtınası yerini sabahın mahmurluğuna bırakmıştı. Malikanenin geniş verandasında, güneşin ilk ışıkları gri mermerleri ısıtırken Selin’le karşılıklı oturmuş kahvelerimizi yudumluyorduk. Defne de elinde bitki çayıyla, o profesyonel cerrah ciddiyetini bir kenara bırakmış, pijamalarıyla yanımıza sokulmuştu.
Hırçın katlı saçlarımı topuz yapıp arkaya attım ve Selin’in gözlerinin içine baktım. "Eee," dedim, sesimdeki meraklı tınıyı gizlemeyerek. "Ben yokken neler oldu? Şaka bir yana, ben o evden fırtına gibi çıkıp gittiğimden beri bu malikanenin duvarları neler duydu? Anlatın bakalım."
Selin derin bir iç çekti, bakışları bahçede Mert’in Barkın’a bir şeyler anlatmaya çalışırken yaptığı komik hareketlere kaydı. "Derin, sorma..." dedi Selin, sesi ciddileşerek. "Sen gittiğin an burası bir mezarlığa döndü. Araf... O adamı hiç böyle görmemiştim. Hırçınlığı bile söndü, sadece sustu. Saatlerce senin çalışma odanda, o yarım kalan dosyalarının başında oturdu. Barkın bile korktu onun o sessizliğinden."
Defne yanıma iyice sokulup koluma dokundu. "Dün geceki manzaradan sonra şunu söyleyebilirim Derin; o adamın sana olan tutkusu tıbbi bir vaka boyutunda. Sen yokken Mert resmen yas ilan etti, Barkın ise Araf’ı toplamaya çalışmaktan helak oldu. Ama en beteri Kuzgun’un sessizliğiydi."
Selin başını sallayarak onayladı. "Evet! Kuzgun sen gittikten sonra birkaç kez haber gönderdi. 'Emanet yerini buldu, şimdi sıra asıl vasiyette' diye notlar bıraktı. Araf o notları okudukça daha da karanlığa gömüldü. Mert ise... her zamanki Mert işte. Senin yokluğunu her akşam senin en sevdiğin tatlıyı sipariş edip, 'Belki kapıdan girer de yer' diye masada bekleterek geçirdi."
Gözlerim doldu ama hırçın gururumdan ödün vermemek için hızla gözlerimi kaçırdım. "Mert gerçekten bir deli," diye mırıldandım.
"Deli falan ama sana ve Araf’a olan sadakati tartışılmaz," dedi Defne, cerrah titizliğiyle bir gözlem ekleyerek. "Ama Derin, asıl olay senin o vasiyeti öğrendiğin andan sonra koptu. Araf dün gece bana sessizce şunu sordu: 'Derin beni affederse, geçmişi gömebilir miyiz?'"
Selin araya girdi, muzip bir gülümsemeyle: "Tabii bu hüzünlü tablonun yanında bir de Mert’in bana yazdığı o saçma sapan 'sensiz hayat kağıtsız protokol gibidir' temalı şiirleri var ki, onları hiç sorma! Adam resmen şair oldu başıma!"
Üçümüz aynı anda kıkırdarken, verandanın kapısı hırçın bir gıcırtıyla açıldı. Araf, üzerinde siyah gömleğiyle, tüm heybetiyle karşımızda duruyordu.
Araf, verandanın eşiğinde durmuş, kehribar gözlerini bir avcı keskinliğiyle üzerimizde gezdiriyordu. Bakışları yüzümde fazla oyalanmadı; doğrudan tepemde topladığım, o hırçın katları gizleyen sıkı topuzuma kilitlendi. O topuz, onun için bir "gitme" sinyaliydi; hazır olduğumun, her an kapıdan çıkıp avukatlık hayatıma dönebileceğimin resmiydi.
Gözlerindeki o hırçın nefret parıltısını gördüm. Dişlerini sıktı, çene kemiği dışarı fırlayacak kadar gerildi. "O saçlar..." diye mırıldandı, sesi derinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi. "Yine o topuz. Yine o gidiş hazırlığı."
Daha ne olduğunu anlamadan arkasını döndü ve gür sesiyle malikaneyi titretti: "Mert! Barkın! Bütün çıkışları mühürleyin! Ana kapı, bahçe kapısı, servis girişi... Tek bir anahtar bile dışarıda kalmayacak. Derin bu evden adımını atmayacak!"
"Araf, ne saçmalıyorsun sen?" diyerek ayağa fırladım. Sandalyem mermer zeminde hırçın bir ses çıkararak devrildi. "Beni buraya hapsedemezsin! Ben senin tutsağın değilim!"
Araf ağır adımlarla üzerime yürüdü. Selin ve Defne korkuyla geri çekilirken, o tam karşımda durdu. O kadar yakındı ki, hırçın nefesi yüzümü yakıyordu. "Dün gece güldüğün için bir anlık zaaf gösterdim sanma Derin," dedi, sesi buz gibi bir kararlılıkla doluydu. "O kağıt yendi, o boşanma protokolü mide asidinde eridi. Şimdi bu evdesin. Ya kendi rızanla o topuzu çözersin ya da ben bu kapıları sonsuza kadar kilitli tutarım."
Dışarıdan demir kapıların sertçe kapanma ve kilitlenme sesleri yankılandı. Mert’in dışarıdan gelen boğuk sesi duyuldu: "Yenge kusura bakma, abi emir verdi. Valla anahtarları Barkın yuttu bu sefer, ben değil!"
Defne şaşkınlıkla Araf’a baktı. "Araf Bey, bu yaptığınız hürriyeti tahdittir! Derin bir avukat, bunun sonuçlarını biliyorsunuz."
Araf, Defne’ye bakmadan sadece bana odaklanmıştı. "Avukatlığı bu kapıların dışında kaldı doktor hanım. Burada sadece benim karım ve o vasiyetin tek muhatabı var."
Elimi hırsla saçıma attım, topuzu tek bir hamlede dağıttım. Hırçın katlı saçlarım omuzlarıma dökülürken gözlerimin içine oturan o nefretle ona baktım. "Kapıları kilitleyebilirsin Araf. Ama ruhumu bu eve asla hapsedemeyeceksin. Ben buradan çıkmanın bir yolunu hep buldum, yine bulurum."
Araf’ın o hırçın kapı kilitleme hamlesi, içimdeki son iyi niyet kırıntısını da alıp götürmüştü. Madem beni bu eve hapsetmişti, o zaman o da hapsettiği kadının sadece gölgesini görecekti. O andan itibaren malikanenin içinde görünmez bir duvar ördüm.
Odamdan çıkmıyordum. Çıktığımda ise sanki evde Araf, Mert veya Barkın diye birileri yaşamıyormuş gibi davranıyordum. Yanımdan geçseler rüzgarlarını bile hissetmiyor, göz göze gelmiyor, sordukları hiçbir soruya tek kelimeyle dahi yanıt vermiyordum. Benim dünyamda artık sadece Defne ve Selin vardı.
Mutfaktan gelen o iştah açıcı yemek kokuları kesilmişti. Ne ocak yanıyor ne de sofra kuruluyordu. Selin ve Defne ile odama çekiliyor, sadece onlarla fısıldaşarak konuşuyordum.
"Derin, bak bu böyle olmaz," dedi Selin, odamın kapısını içeriden kilitlerken. "Araf aşağıda patlamaya hazır bir volkan gibi geziyor. Mert ise mutfakta bayat ekmek kemiriyor, 'Yengem yemek yapmıyor, kesin açlıktan öleceğim' diye ağlıyor."
Defne yatağımın kenarına oturdu, profesyonel bir endişeyle yüzüme baktı. "Tıbbi olarak bu sessizlik Araf'ı delirtiyor Derin. Az önce koridorda karşılaştık, gözleri kan çanağına dönmüş. Barkın'a 'Sesini duyamıyorum, nefesini bile benden saklıyor' diye bağırıyordu."
Hırçın katlı saçlarımı parmaklarımla geriye ittim. "Duymasın Defne," dedim buz gibi bir sesle. "Konuşmak, bir bağ kurmaktır. Ben onunla tüm bağlarımı o kapılar kilitlendiği an kopardım. O beni bu eve hapsetti, ben de onu sessizliğime gömdüm."
O sırada kapı üç kez, sertçe vuruldu. Araf’ın o hırçın ve otoriter sesi kapının arkasından yankılandı: "Derin! Aç şu kapıyı! Bir şey yemedin, mutfakta tencere bile oynamamış. Ne yapmaya çalışıyorsun?"
Cevap vermedim. Selin’e dönüp, "Selin, kitaptaki o pasajı bana tekrar okur musun?" dedim, Araf yokmuş gibi davranarak.
Araf dışarıda kükredi: "Bana cevap ver! Duvar mıyım ben?"
Mert’in sesi duyuldu arkadan, ağlamaklı bir tonda: "Abi boşuna bağırma, yengem bizi 'spam' olarak işaretledi, bildirim gitmiyor. Barkın abiyle ben dışarıdan pizza söyledik, gizlice bahçeden aldık. İster misin?"
"Defol Mert!" diye bağırdı Araf. Sonra tekrar kapıya vurdu: "Derin, bu sessizlik seni de yakacak, beni de. Aç şu kapıyı!"
Selin ve Defne birbirlerine bakıp sustular. Ben ise sadece tavana bakıyordum. Bu evde ışıklar yanıyordu ama ruhlar çoktan karanlığa gömülmüştü.
Odanın ağır havası artık ciğerlerimi yakmaya başladığında, kilitli kapının arkasından gelen Araf’ın o hırçın soluklarını duyabiliyordum. Hiçbir şey demeden kilidi çevirdim ve kapıyı açtım. Araf, tam karşımda, elini tekrar kapıya vurmak üzereyken havada asılı kaldı. Kehribar gözleri umutla parladı, dudakları bir şey söylemek için aralandı.
Ama ben, sanki orada devasa bir adam değil de boş bir hava boşluğu varmış gibi, ona bakmadan yanından geçip gittim. Omuzlarımız birbirine değdi; teninin sıcaklığı ve o dumanlı kokusu bir an başımı döndürse de hırçın inadımdan ödün vermedim. Koridorda heykelleşmiş Mert ve Barkın’ın yanından da aynı buz gibi sessizlikle geçip salonun büyük penceresinin önüne dikildim.
Mert arkamdan fısıldadı: "Abi, valla hayalet olduk. Bakışları içimden geçti, duvarda asılı tabloyu gördü beni görmedi."
Araf, salonun girişinde durmuş, ellerini yumruk yaparak beni izliyordu. "Derin, konuş benimle. Bağır, çağır, küfret ama susma!" diye gürledi.
Duymazdan geldim. Bakışlarımı malikaneyi çevreleyen o sık ve karanlık ormana diktim. Rüzgar, hırçın katlı saçlarımı hafifçe savururken, ormanın derinliklerinde bir gariplik fark ettim. Çam ağaçlarının arasından bir parıltı geçti; sanki bir namlunun soğuk metali güneşi yansıtmıştı. Ardından çalıların arasında hızlı, profesyonel bir hareketlilik oldu.
Kuzgun’un adamlarıydı. Kuşatma başlamıştı.
İçimde bir korku dalgası yükseldi ama dudaklarım mühürlüydü. Eğer konuşursam, Araf’la olan o hırçın sessizlik savaşımı kaybedecektim. Eğer söylersem, beni bu eve hapsettiği için onu affetmiş gibi görünecektim. "Beni buraya sen gömdün Araf," diye geçirdim içimden. "Şimdi bu mezarın üzerine toprak atılırken izle."
Defne yanıma gelip koluma dokundu. "Derin, iyi misin? Nereye bakıyorsun öyle?"
Sadece gülümsedim. Soğuk, hırçın ve anlamsız bir gülümseme. Dışarıdaki gölgeler iyice yaklaşıyordu; malikanenin o yüksek duvarlarını aşmak üzerelerdi. Mert mutfakta hala "Yenge bir zeytin ver barışalım" diye dolanırken, ölümün sessiz adımları bahçeye ayak basmıştı bile.
Araf yanıma gelip tam arkamda durdu. Sırtımda onun gövdesinin sıcaklığını hissedebiliyordum. "Ne görüyorsun orada?" diye sordu, sesi bu sefer şüpheyle kısılarak.
Hala sustum. Ormandaki o hareketlilik artık iyice belirginleşmişti; bir karaltı bahçe duvarından içeri süzüldü. Araf’ın gözlerinin içine bakmak yerine, camdaki yansımamıza baktım.
Ormanın derinliklerindeki o metalik parıltı bir anlığına gözden kayboldu. Gölgeler, sanki hiç orada olmamışlar gibi ağaçların arasına karışıp geri çekildiler. Alan tertemizdi; ama bu temizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi hırçın bir sessizliği de beraberinde getirmişti.
Gördüğüm şeyi kimseye söylemedim. Araf, tam arkamda durmuş, hırçın nefesini ensemde gezdirirken sadece camdaki yansımamıza bakmaya devam ettim. Gözlerimi ondan sakladım, sesimi kalbimin en derin dehlizlerine kilitledim. Benim oyunum henüz bitmemişti; o kapıları kilitlediği an, benim de zihnimin kapıları ona kapanmıştı.
"Derin," dedi Araf, sesi şimdi daha alçak, neredeyse yalvarır gibi. "Ormana bakıyorsun. Bir şey mi gördün? Bir tehlike mi var?"
Hala cevap yok. Sadece buz gibi bir bakış.
O sırada mutfaktan gelen gürültüyle hepimiz o tarafa döndük. Mert, elinde bir bardak suyla Selin’in etrafında pervane oluyordu. "Selin bak, soda getirdim, içine limon da sıktım. Miden bozulmasın, yengem yemek yapmıyor diye aç kalma," diyordu Mert, o her zamanki çocuksu ama hırçın ilgisiyle.
Selin ise hışımla Mert’in elinden bardağı aldı. "Mert, içmeyeceğim şu sodayı! Git başımdan, zaten kafam şişti!" dedi; ama bardağı geri vermedi, bir dikişte bitirdi. Aralarındaki o elektrik, o kaçış ama aslında gizli çekim odadaki herkesin malumuydu. Henüz adını koymamışlardı ama Mert’in o "lütfen"leri, Selin’in "git"leri aslında büyük bir fırtınanın habercisiydi.
Hemen yanlarında, Defne ve Barkın ise daha farklı bir frekanstı. Barkın, Defne’nin tıbbi çantasını toplamasına yardım ederken, gözlerini bir an bile ondan ayırmıyordu. "Doktor hanım," dedi Barkın, sesi bu sefer komik değil, hırçın bir hayranlıkla kısılarak. "Siz neşteri bu kadar soğukkanlı tutarken, insanın kalbi bile korkudan düzgün atmaya başlıyor. Cerrahlık zor iş olmalı."
Defne hafifçe gülümsedi, yanaklarına bir renk geldi. "Zordur Barkın. Ama bazen birinin kalbini onarmak, açık bir yarayı dikmekten daha zordur," dedi ve bana bir bakış attı.
Araf, yanındaki bu iki ikilinin (Mert-Selin ve Barkın-Defne) arasındaki o filizlenen çekimi fark etmeyecek kadar bana odaklanmıştı. Tekrar önüme geçti, elleriyle omuzlarımı sıkıca kavradı. "Herkes kendine bir yol çiziyor Derin. Mert ve Barkın bile... Ama biz neden bir duvara tosluyoruz?"
Hala sustum. Hırçın katlı saçlarım yüzüme döküldü. Ormandaki adamlar geri çekilmişti ama malikanenin içindeki bu hapis hayatı, her birimizi kendi kafesine kilitlemişti.
Malikanenin içindeki o ağır, hırçın sessizlik saatlerdir bir balyoz gibi hepimizin tepesine inip kalkıyordu. Araf tam karşımda durmuş, gözlerini gözlerime dikmiş, tek bir harf dudaklarımdan dökülsün diye adeta ruhunu teslim etmeye hazır bekliyordu. Ama ben ona bakmadım. Bakışlarımı, mutfak tezgahının kenarına tünemiş, elindeki boş soda şişesiyle dertli dertli Selin’i izleyen Mert’e çevirdim.
Mert o kadar bitkin ve o kadar "yengem küstü, dünya bitti" modundaydı ki, hırçın inadım bir anlık bir çatlak verdi. Yanına doğru iki adım attım. Herkes nefesini tuttu. Araf’ın kalbinin güm güm atışını salonun öbür ucundan duyabiliyordum.
Mert’in tam önünde durdum. O hırçın katlı saçlarım yüzüme dökülürken, eğilip sadece onun duyabileceği ama odadaki ölüm sessizliğinde yankılanan o kısacık cümleyi kurdum:
"Mert... Acıktım."
Sadece iki kelime. Ama etkisi malikanenin temellerini sarsan bir patlama gibiydi.
Mert, oturduğu yerden sanki altına elektrik verilmiş gibi havaya fırladı. Elindeki soda şişesi mermer zemine düştü ama kırılmadı; sadece hırçın bir sesle dönüp durdu. Mert’in gözleri yuvalarından fırlayacak gibiydi, ellerini yanaklarına koyup Araf’a, sonra Barkın’a, sonra tekrar bana baktı.
"Vallahi konuştu! Billahi konuştu!" diye bağırdı Mert, sesi çatallaşarak. "Duydunuz mu? 'Acıktım' dedi! Bana dedi! Abime değil, Barkın’a değil, Selin’e değil; bana dedi!"
Mert sevinçten salonun ortasında kendi etrafında dönmeye başladı. "Yengem konuştu be! Adalet yerini buldu, mide asitlerim bayram ediyor! Abi duydun mu? Vallahi billahi konuştu!"
Araf’ın yüzündeki o hırçın ifade bir anlığına dağıldı, yerini derin bir kıskançlık ve rahatlama karışımı tuhaf bir bakış aldı. Bana doğru hamle yapacak oldu ama ben anında o buz gibi duvarımı tekrar ördüm ve bakışlarımı ondan kaçırdım.
Mert hemen mutfağa daldı. "Hemen yengeme dünyanın en kral sofrasını kuruyorum! Barkın, yardım et! Selin, sen de gel o güzel ellerinle bir salata yap da yengem iyice yumuşasın!"
Selin gözlerini devirerek Mert’in peşinden gitti ama yüzünde o saklayamadığı hırçın gülümseme vardı. Defne yanıma gelip fısıldadı: "Mert'i seçmen çok akıllıca Derin. Araf şu an hem çok mutlu hem de 'neden bana değil' diye kuduruyor."
Barkın ise Defne'ye bakıp sırıttı. "Gördün mü doktor hanım? Bizim ekipte bir kelime, bin kurşuna bedeldir."
Araf hala olduğu yerde çakılıydı. Gözleri üzerimdeydi ama ben ona hala o beklediği tek bir kelimeyi bile vermemiştim. "Bana 'acıktım' demedin Derin," dedi Araf, sesi hırçın bir kırgınlıkla kısılarak.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Malikanenin o hırçın gürültüsü yerini ağır, tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Mert, Selin, Barkın ve Defne kendi odalarına çekilmiş, günün yorgunluğunu uykuda atmaya çalışıyorlardı. Ama ben... Ben yatağımda bir o yana bir bu yana dönüyor, içimdeki o ani ve hırçın tatlı krizini bastıramıyordum. Canım deliler gibi çikolata çekiyordu ve biliyordum ki bu evde o çikolatanın yerini bilen tek bir kişi vardı.
Üzerimdeki saten geceliğin üstüne hırkamı geçirdim, hırçın katlı saçlarımı omuzlarımdan geriye savurarak koridora çıktım. Ayaklarım beni doğruca Araf’ın odasına götürdü. Kapısının önünde bir an duraksadım; hırçın gururum "Geri dön," dese de iştahım "Kapıyı çal," diye bağırıyordu.
Yavaşça kapıyı tıkladım. "Gir," dedi o boğuk, hırçın ses. Hiç uyumamıştı, biliyordum.
İçeri girdiğimde Araf pencerenin önünde, üzerinde sadece siyah bir tişörtle dışarıyı izliyordu. Beni görünce kehribar gözlerinde şaşkınlık ve o bitmek bilmeyen tutku parladı.
"Derin?" dedi, sesi bir fısıltı gibi odayı sardı. "Bir şey mi oldu?"
Bakışlarımı kaçırarak, "Canım çikolata çekiyor," dedim kısık bir sesle. "Mutfakta bulamadım. Sen nerede olduğunu bilirsin."
Araf’ın dudak kenarında o hırçın, zafer kazanmış gülümseme belirdi. Bana doğru ağır adımlarla yürüdü, aramızdaki mesafeyi tek bir nefese indirene kadar durmadı. "Sana o çikolatayı veririm Derin," dedi, sesi şimdi daha hırçın ve davetkardı. "Ama karşılıksız değil. Sadece bir kez... bana karşılık ver."
Daha ne olduğunu anlayamadan, güçlü ve tek eliyle her iki bileğimi birden kavradı. Bileklerimi başımın hemen üzerinde, kapının ahşap yüzeyine sabitledi. Kaçacak yerim yoktu; sırtım kapıya, göğsüm onun o devasa ve hırçın bedenine yaslanmıştı. Bileklerimi kavrayan parmakları sanki tenime mühürlenmişti.
"Sadece bir kez," diye fısıldadı tekrar.
Eğildi ve dudakları dudaklarıma kapandı. O an içimdeki o buz dağı, onun hırçın ateşiyle bir anda erimeye başladı. Gururumun yerini aylardır bastırdığım o yoğun özlem almıştı. İstediği o karşılığı vermek için, hayatımda ilk kez gardımı indirdim ve ben de onun o hırçın öpücüğüne aynı tutkuyla karşılık verdim.
Araf, bileklerimi tutan elini daha da sıkarak beni kendine mühürledi. Odanın içindeki hava bir anda ısınırken, dışarıdaki o vasiyet, o kaçırılmalar ve o nefret dolu günler bir anlığına silinip gitti. Sadece o, ben ve dudaklarımızdaki o hırçın pazarlık kalmıştı.
Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında, odadaki o hırçın çekim hala havada asılıydı. Araf, bileklerimi tutan elini yavaşça gevşetti ama beni tamamen serbest bırakmadı; baş parmağıyla bileğimin içindeki o hızla atan nabzı hissetmek ister gibi tenimi okşadı. Nefes nefeseydim ve hırçın inadımın böylesine kolay yıkılmış olması kendime kızmama neden oluyordu.
Gözlerimin içine o kehribar parıltıyla, neredeyse muzip bir ifadeyle baktı. "Evet," dedim, sesim hala titreyerek. "Pazarlığımızı yaptığımıza göre... Çikolatalar nerede?"
Araf hafifçe geri çekildi, dudaklarında o hırçın ve zafer kazanmış gülümseme iyice yayıldı. Ellerini ceplerine sokup omuz silkti. "Aslında Derin..." dedi, sesi şimdi daha yumuşak ama bir o kadar da hınzırdı. "Evde çikolata yok. Hatta tatlı namına tek bir kırıntı bile kalmadı."
Şok içinde ona baktım. "Ne demek yok? Az önce bana pazarlık yaptırdın, sana karşılık verdim!"
Bana doğru bir adım daha yaklaştı, yüzündeki o 'karıcığım' demeye hazırlanan ifadeyi şimdiden görebiliyordum. "Yarın ilk iş en sevdiğinden koli koli aldırırım karıcığım. Ama bu gece... Bu gece sadece benim istediğim tatlıyı aldık, öyle değil mi?"
"Sen... Sen resmen beni kandırdın!" diye bağırdım, sesimin çıkmaması için kendimi zor tutarak. Hırçın katlı saçlarımı hırsla geriye savurdum. "Mert’in o kağıdı yemesinden daha büyük bir dolandırıcılık bu Araf! Hukukta bunun yeri 'hileli sözleşme'dir!"
Araf güldü; o hırçın, derin kahkahası odada yankılandı. "Hukuku odanın dışında bırak demiştik. Hem bak, az önce o kadar hırçın duran kadın gitti, yerine yanakları kızarmış, canlı bir Derin geldi. Çikolatadan daha iyi geldiği kesin."
Hırsla kapıya yöneldim. "Yarın o çikolatalar gelmezse bu evdeki sessizlik grevi bir ay daha uzar Araf, haberin olsun!"
Tam kapıdan çıkacakken arkadan seslendi: "İyi uykular karıcığım. Rüyanda o olmayan çikolataları değil, beni gör."
Odamın yolunu tutarken hem kendime hem de ona söyleniyordum. Araf yine yapmış yapacağını, hırçın bir manevrayla beni kalbimden yakalamıştı. Ama sabah olduğunda o çikolataların hesabı sorulacaktı.
Sabah güneşinin hırçın ışıkları odama sızarken uyandım. Gece yaşadığımız o "çikolata dolandırıcılığı" aklıma geldikçe sinirden yastığı dişliyordum. Araf beni resmen kendi sahasında, kendi kuralıyla vurmuştu. Ama bir avukatın en büyük silahı, müvekkili (yani kalbi) haksızlığa uğradığında devreye giren o soğukkanlı intikam planıdır.
Hırçın katlı saçlarımı şöyle bir dağıtıp aynada kendime gülümsedim. "Görürsün sen karıcığım demeyi Araf," diye fısıldadım.
Aşağı indiğimde mutfakta hummalı bir çalışma vardı. Mert, Selin ve Barkın masada oturmuş, Defne ise kahvesini yudumluyordu. Araf ise masanın başında, her zamanki hırçın ve mağrur tavrıyla gazetesini okuyor, önündeki boş fincanın dolmasını bekliyordu.
"Günaydın," dedim, sesimdeki o sahte neşeyle. Hepsi şok içinde bana baktı; dünkü sessizlik grevinden sonra bu "günaydın" bir mucize gibiydi.
"Günaydın yenge! Sesin ne güzel geldi sabah sabah, valla kulaklarımın pası silindi!" dedi Mert, tabağındaki zeytini havada yakalayarak.
Araf gazetesini yavaşça indirdi. Kehribar gözlerinde geceki zaferin pırıltısı vardı. "Günaydın Derin," dedi, sesi o hırçın tınıyla titreyerek. "İyi uyudun mu?"
"Mükemmel," dedim gülümseyerek. "Hatta o kadar enerjik uyandım ki, sabah kahveni ben hazırlamak istedim."
Selin ve Defne birbirine bakıp "Bir bit yeniği var bu işte" der gibi kaşlarını kaldırdılar. Araf ise kendine olan aşırı güveniyle arkasına yaslandı. "Memnuniyetle."
Mutfağa geçtim. Cezveye kahveyi koydum ama şeker yerine tezgahın altındaki o koca kaya tuzu kavanozuna uzandım. Üç, beş, yedi... Kaşıkları cömertçe doldurdum. Üstüne bir de Mert’in şakaları için mutfakta tuttuğu o acı biber sosundan iki damla damlattım ki, etkisi hırçın olsun.
Fincanı tepsiye koyup içeri döndüm. Araf’ın tam önüne bıraktım. Herkes pürdikkat bizi izliyordu.
"Afiyet olsun Araf," dedim, gözlerimin içine oturan o sinsi parıltıyla. "Geceki o tatlı pazarlığın anısına... Tadı damağında kalsın istedim."
Araf fincanı aldı, gözlerimin içine bakarak büyük bir yudum aldı. O an zaman durdu. Tuzun o yakıcı tadı ve biberin hırçın acısı boğazına indiğinde Araf’ın yüzü bir anlığına kaskatı kesildi. Gözleri hafifçe belerdi, boynundaki damarların şiştiğini gördüm.
Mert fısıldadı: "Abi... İyi misin? Yüzün morardı sanki?"
Araf, o korkunç karışımı yüzünü bile ekşitmeden, hırçın bir gururla yuttu. Fincanı masaya bıraktı, gözlerindeki yaşları gizleyerek hafifçe öksürdü.
"Çok... çok aromatik olmuş Derin," dedi sesi kısık bir şekilde. "Tam da hak ettiğim gibi. Acı ama gerçek."
"Afiyet olsun karıcığım," dedim, kelimenin üzerine basarak. "Çikolatanın yokluğuna sayarsın!”
