4. bölüm · Gölge protokolü

4. Bölüm KÜLLERİN ARASINDA

Masal Uzun

Masadaki sessizlik, telefonuma düşen o gizemli mesajla birlikte daha da ağırlaştı. "Arşivler asla tamamen yanmaz." Bu cümle, dün gece Araf’ı kurtarmak için bastığım o "sil" tuşunun aslında kendi sonumu mu hazırladığını söylüyordu?
Başımı kaldırdığımda Araf’ın o delici bakışlarını üzerimde hissettim. O kehribar gözler, her zamanki gibi zihnimi okumaya çalışıyordu.
"Ne oldu avukat hanım?" dedi Araf, sesindeki o hırçın tonla. "Yeni oyuncağında bir sorun mu var? Yüzün, müvekkili idam yiyen avukatlar gibi kireç kesti."
"Yok bir şey," dedim telefonu hızla ters çevirerek. "Sadece... Üçüncü kez rehberimi kurmak canımı sıkıyor, o kadar. Sen işine bak enişte bozuntusu."
Selin, elindeki çatalı tabağına sertçe vurdu. "Yalan söylüyorsun Derin! Ben senin o 'bir şey yok' tonunu bilirim. Titriyorsun resmen!" Sonra Araf'a döndü: "Sen ne yaptın bu kıza dün gece o odada? Ne anlattın da bu hale geldi?"
Araf sandalyesini geri itip ayağa kalktı. Boyu o kadar uzundu ki, masadaki herkesin üzerine bir gölge gibi çöktü. "Ben ona bir şey yapmadım baldız," dedi, sesi odayı buz kesti. "O, yapması gerekeni yaptı. Ama görüyorum ki birileri hâlâ dışarıda rahat durmuyor."
Mert’e bir işaret çaktı. Mert hemen tabletini açıp klavyesine gömüldü. Barkın ise elini belindeki silahına götürerek kapıya doğru bir adım attı. Bu evde huzur, sadece fırtına öncesindeki o kısa sessizlikten ibaretti.
"Mert," dedim sesimi bulmaya çalışarak. "Bu mesaj... Bu mesajı atan hesabı bulabilir misin?"
Telefonu Mert’e uzatacakken Araf araya girip bileğimi kavradı. Eli ateş gibi sıcaktı ama tutuşu nazik değil, sahipleniciydi. "Bana bak Derin," dedi, gözlerimin en derinine bakarak. "Benden bir şey saklamaya çalışma. Biz artık o dosyayı silerken sadece bir geçmişi yok etmedik; biz birbirimize düğümlendik. Birinin canı yanarsa, ikimizinki de yanacak."
Bileğimi elinden kurtardım. "Düğüm falan değiliz biz Araf. Ben sadece görevimi yaptım. Ama bu mesajı atan kişi kimse, benim sildiğim şeyi biliyor demektir."
Tam o sırada malikanenin dış kapısındaki interkomdan bir ses duyuldu. Barkın ekranı kontrol etti ve yüzü kaskatı kesildi.
"Abi... Kapıda adliyeden bir müfettiş var. Yanında da bilişim suçlarından iki memur. 15 yıl önceki arşivin sistemden 'anormal bir şekilde' silinmesiyle ilgili baskın emriyle gelmişler."
Selin bir çığlık attı: "Ne?! Derin, ne yaptın sen?"
Araf gülümsedi. Ama bu bir sevinç gülümsemesi değil, bir savaşçının son kozunu oynama gülümsemesiydi. Bana döndü ve fısıldadı: "İşte şimdi gerçek bir avukat olup olmadığını göreceğiz Derin Soykan. Hazırlan, şimdi savunma sırası sende."
Salondan içeri giren müfettişin ayakkabı sesleri mermer zeminde yankılanırken, Araf’ın yanımda bir kaya gibi dikildiğini hissediyordum. Müfettiş, gri takımlı, gözlüklü ve her haliyle "kanun adamıyım" diyen soğuk bir adamdı. Elindeki dosyayı masaya bıraktı ve doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Derin Soykan," dedi sesi buz gibi. "Bilişim sistemimiz, 15 yıl önceki o tozlu davanın dijital kalıntılarının sizin IP adresiniz ve baro giriş şifrenizle imha edildiğini saptadı. Bir delili karartmak, bir avukatın mesleki sonudur. Ne diyeceksiniz?"
Araf tam ağzını açıp adamın üzerine yürüyecekken elimle onu durdurdum. Şimdi kas gücü değil, zeka vaktiydi. Bir adım öne çıktım, cübbem yanımda olmasa da sesimde o mahkeme salonlarının otoritesi vardı.
"Evet müfettiş bey," dedim, sesim gram titremeden. "O dosyayı ben sildim. Ve bunu yaparak aslında hukukun onurunu kurtardım."
Müfettiş alaycı bir tavırla kaşını kaldırdı. "Öyle mi? Bir suç kaydını yok ederek mi?"
"Bakın," dedim masaya doğru eğilerek. "Söz konusu dosya 15 yıl önce 'takipsizlik' kararıyla kapanmış, ancak dijital arşive 'sehven' açık olarak aktarılmış. Türk Ceza Kanunu ve Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 138. maddesine göre; kesinleşmiş bir hükmü olmayan ve zaman aşımına uğramış verilerin sistemde tutulması 'verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme' suçunu oluşturur. Yani o dosyanın orada durması suçtu! Ben sadece sistemin yapamadığı o temizliği yaptım ve müvekkilimin lekelenmeme hakkını korudum. Eğer beni suçlarsanız, Adalet Bakanlığı’na sistemin ihmali üzerinden tazminat davası açarım."
Odanın içinde bir sessizlik oldu. Mert ve Barkın ağızları açık beni izliyordu. Selin bile "Vay canına, kardeşim be!" der gibi bakıyordu. Araf’ın ise dudaklarının kenarında o gururlu, hırçın gülümseme belirdi.
Müfettiş elindeki notlara, sonra da tabletime baktı. Bir süre düşündükten sonra gözlüğünü düzeltti. "Yasal boşluğu çok iyi yakalamışsınız Avukat Hanım. Kanun maddesi açık; o dosyanın arşivde yeri yoktu. Bizim birimimizin bir ihmalini, siz 'resen' düzeltmişsiniz."
Müfettiş yanındaki memurlara döndü. "Duyduğunuz gibi. Veri güvenliği ihlalini engellemek adına, bu davanın sistemde kalan tüm yedeklerini de fiziksel olarak imha edin. Bu dosya tamamen yaşanmamış sayılacak."
Memurlar düğmelere basıp "Kalıcı İmha" komutunu onayladığında, Araf’ın 15 yıllık kabusu resmen küle dönmüştü. Müfettiş çıkarken bana hafifçe başıyla selam verdi. "Sizinle mahkemede karşı karşıya gelmek istemezdim Derin Hanım. İyi günler."
Kapı kapandığı an Araf üzerime doğru yürüdü. Beni belimden tutup kendine çekti, nefesi yüzümü yaktı. "Sen..." dedi, sesi hırıltılıydı. "Sen sadece bir avukat değilsin, sen tam bir baş belasısın. Ama benim başımın belası."
"Bana dokunma enişte bozuntusu!" dedim onu iterek. "Seni kurtardım çünkü hukuk bunu gerektiriyordu. Şimdi git o Barkın’a söyle, bana düzgün bir kahve yapsınlar. Bu stres beni öldürecek!"
Araf kahkaha attı. "Yengeye kahvesini getirin!" diye bağırdı Barkın’a. Sonra eğilip kulağıma fısıldadı: "O dosyayı sildirdin ama o gizli mesajı göndereni hala bulmadık. Ve o kişi, senin bu yasal oyunlarını yemeyecek kadar tehlikeli."
Malikanenin o boğucu havası, müfettişler, dosyalar ve bitmek bilmeyen tehditler artık sabrımı taşırmıştı. 20 yaşındayım ama son bir ayda kendimi asırlık bir çınar gibi yorgun hissediyordum. Selin de benden farksızdı; sürekli evin içinde bir aslan gibi volta atıp duruyordu.
"Yeter!" diye kükredi Araf aniden. "Bu evden çıkacağız. Yoksa hepimiz birbirimizi yiyeceğiz."
Araf (1.90'lık devasa cüssesiyle yanımda durduğunda kendimi 1.72 boyumla bile minicik hissediyordum) anahtarları kaptığı gibi bizi dışarı sürükledi. Barkın ve Mert de peşimizden geldi. Yolculuk, şehrin gürültüsünden uzak, uçurumların denize bıçak gibi saplandığı o gizli koya kadar sürdü.
Uçurumun kenarına geldiğimizde manzara nefes kesiciydi. Aşağıda, turkuaz rengi sular hırçın dalgalarla kayalara çarpıyordu. Burası onlara özel, kimsenin bilmediği gizli bir cennet gibiydi. Barkın ve Mert hemen arka tarafta mangalı yakmaya başladılar ama Araf’ın gözü bendeydi.
Ceketini fırlatıp attı, gömleğinin düğmelerini çözerken uçurumun tam ucuna yürüdü. "Çok mu sıkıldın avukat hanım?" dedi, o hırçın ama çekici gülümsemesiyle. "Hadi, tüm o kanunları, dosyaları ve korkuları şu boşluğa bırakalım."
"Ne yapıyorsun sen?" dedim geri çekilerek. "Aşağısı metrelerce yüksek!"
Araf yanıma geldi, nasırlı ama sıcak eliyle elimi kavradı. Aramızdaki o 18 santimlik boy farkı yüzünden başımı iyice geriye atıp o kehribar gözlerine bakmak zorunda kaldım.
"Bana güveniyor musun?" diye sordu. Sesi dalga seslerine karışıyordu.
"Hayır!" dedim hemen. "Sana neden güveneyim ki enişte bozuntusu? Sen beni her fırsatta tehlikeye atan bir dağ ayısısın!"
"Güzel," dedi Araf, gözlerinde muzip bir parıltıyla. "O zaman güvenmeyi öğrenmenin tam vakti."
"Araf hayır, dur—" dememe kalmadan, parmaklarını parmaklarıma kenetledi. "Atlıyoruz!" dediği an boşlukta süzülmeye başladık.
Kalbim ağzıma geldi, nefesim kesildi. Rüzgar kulaklarımda uğuldarken o birkaç saniye ömür gibi geldi. Ama asıl sorun şuydu: Ben yüzme bilmiyordum! Suya çarptığımız an o buz gibi ferahlık beni yuttu. Panikle çırpınmaya başladığımda, suyun altında beni kavrayan güçlü kolları hissettim.
Suyun üzerine çıktığımızda, deli gibi öksürerek Araf’ın boynuna sarıldım. Bacaklarımı beline doladım, ellerimle omuzlarına sıkıca tutundum. Adeta ona mühürlenmiştim.
"Seni... Seni geberteceğim!" diye bağırdım, yüzümdeki suları silmeye çalışırken. "Yüzme bilmediğimi biliyordun!"
Araf kahkaha atarak beni suyun üstünde tutmaya devam etti. Su o kadar berraktı ki, güneş ışıkları altımızda dans ediyordu. "Biliyordum," dedi, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki kirpiklerinden damlayan sular yanağıma düşüyordu. "O yüzden beni böyle sıkı tutman gerekiyordu. Bak, hala hayattasın ve ilk defa dosyaları düşünmüyorsun."
"Nefret ediyorum senden," dedim, ama kollarımı boynundan gevşetmedim. Onun göğsündeki o güvenli liman, denizin ortasında tutunabileceğim tek daldı.
Suyun ortasında, Araf’ın o sarsılmaz gövdesine sarılmış haldeyken zaman durmuş gibiydi. Bu adamla kağıt üzerinde "Karadağ" soyadını paylaşıyor olmamız, ailelerimizin o karanlık masalarda el sıkışıp bizi ateşe atması tamamen bir iş anlaşmasıydı. Ama şu an, denizin ortasında ona bir sarmaşık gibi dolanmışken, bu "anlaşmanın" fiziksel ağırlığı her şeyden daha gerçek geliyordu.
"Bırak artık beni, merdivenlere ulaştık!" diye homurdandım, hala titreyerek.
Araf, beni kayalıklardaki paslı metal merdivene doğru yaklaştırdı ama bırakmadı. O kehribar gözlerindeki hırçın parıltı sönmemişti. "Önce sen bırak avukat hanım," dedi alçak bir sesle. "Gördüğüm kadarıyla şu an can havliyle değil, gayet bilinçli sarılıyorsun. Yoksa o çok nefret ettiğin enişte bozuntusunun yanında kendini güvende mi hissetmeye başladın?"
"Saçmalama!" diyerek ellerimi boynundan çektim ve merdivenlere tutundum. Sudan çıktığımda Selin elinde dev bir havluyla tepemde bitti.
"Gel buraya, dondun iyice!" diyerek beni sarıp sarmaladı Selin. O da benim gibi bir avukattı; beraber kaç gece sabahlamıştık dosya başında, şimdi ise beraber bu deliler evinde sabahlıyorduk. Selin dönüp Araf'a parmak salladı. "Bak Araf, seninle anlaşmalı evlendi diye bu kızı her gün ölüme götürme hakkını satın almadın! Eğer kardeşim bir kere daha su yutarsa, o adliye koridorlarını sana dar ederim!"
Barkın, elinde maşayla mangalın başından sırıttı. "Valla Selin hanım, yengem su yuttu ama abimi de fena yuttu. Bak baksana, abim sudan çıktığından beri yengemden gözünü ayıramıyor."
Mert tabletiyle yanımıza sokuldu. "Abi, nabız değerlerin sudan sonra normalin %20 üzerine çıkmış. Yengemle atlamak sana yaramış galiba."
Araf, sudan bir deniz aslanı gibi silkelenerek çıktı. O ıslak gömleği vücuduna yapışmış, 1.90'lık cüssesiyle güneşin altında parlıyordu. Mert ve Barkın'a ters bir bakış attı ama sesinde o eski soğukluk yoktu. "Siz işinize bakın. Mert, etler piştiyse getir. Barkın, yengeye ve baldıza sıcak bir şeyler hazırla."
Ateşin yanına oturduğumuzda, Araf hemen yanıma çöktü. Aramızdaki o boy farkı, oturduğumuzda bile barizdi; omuzları benim başımın hizasındaydı. Isınmaya çalışırken Araf’ın göz ucuyla beni süzdüğünü fark ettim. Ondan nefret ediyordum, bu evlilikten nefret ediyordum... Ama kalbimde tarif edemediğim bir sızı vardı. O, benim yokluğuma değil, her an yanımda olmasına alışmıştı. Ben ise onun hırçınlığına sığınmaya.
"Telefonun nerede?" diye sordu Araf birden. "Mert’in verdiği o üçüncü telefon?"
"Yukarıda, ceketimin cebinde kaldı," dedim.
"İyi," dedi Araf, ateşin közlerine bakarak. "Çünkü o telefona bakmanı değil, şu an burada, benim yanımda olduğunu anlamanı istiyorum. Anlaşma ya da değil Derin... Sen bu akşam o sudan benimle çıktın. Bunu unutma."
Selin, Barkın'ın getirdiği çayı yudumlarken bize bakıp kaşlarını çattı. "Yine ne fısıldaşıyorsunuz siz? Enişte, bak yine bir dosya, bir sır falan varsa valla çıkarırım kardeşimi bu evden!"
Araf hafifçe gülümsedi. "Sakin ol baldız. Sadece... Karımla akşam yemeği planlıyoruz."
Ateşin başında oturmuş, üzerimdeki havluya daha sıkı sarılmıştım. Islak saçlarımdan süzülen damlalar közlerin üzerine düştükçe "cıs" diye sesler çıkarıyordu. Selin yanımda kaskatı kesilmiş, sanki her an birinin gırtlağına yapışacakmış gibi etrafı süzüyordu. Onun için bu dünyada güvenli tek liman bendim; geri kalan herkes, özellikle de şu masadaki "erkekler kulübü" onun için sadece birer ayak bağıydı.
Selin, Barkın’ın uzattığı çay bardağına sanki içinde zehir varmış gibi baktı. "Şu bardağı biraz daha yaklaştırırsan o maşayı uygun bir yerine monte ederim Barkın, geri bas!" diye gürledi.
Barkın ellerini havaya kaldırdı, "Valla baldız hanım, sadece çay veriyoruz. Bu ne şiddet bu ne celal?"
Selin, tiksinircesine bir yüz ifadesiyle Araf’a döndü. "Hele sen... Tipini siktiğimin enişte bozuntusu. Kardeşimi şu buz gibi suya soktun ya, eğer yarın burnu aksın, o malikaneyi başına yıkmaz mıyım ben senin? Sizin o sülalenizin erkeklik gururu batsın lan! Bir kızı koruyamadınız, bir de üstüne okyanusun dibine fırlatıyorsunuz. Siktirin gidin şuradan, asabımı bozmayın!"
Araf, Selin’in bu galiz küfürlerine ve nefretine alışık olduğu için sadece tek kaşını kaldırdı. O 1.90'lık dev gövdesiyle ateşin ışığında daha da korkutucu görünüyordu ama Selin’e karşı garip bir sabrı vardı.
"Baldız," dedi Araf, sesindeki o hırçın tınıyla. "Ses tellerini yorma. Derin benim yanımda, bizzat benim kollarımdaydı. Sen o avukat çeneni Barkın’a sakla, o seninle uğraşmayı seviyor."
"Seni de, Barkın’ı da, şu elinde tencere kapak gibi tabletle gezen Mert’i de üst üste koyar..." Selin cümlesini bitirmedi ama bakışları Mert’in üzerinde öyle bir gezindi ki, çocuk neredeyse tableti denize atacaktı.
Mert yutkunarak fısıldadı: "Yenge, Selin abla bugün formunda galiba..."
"Hep öyle Mert," dedim yorgun bir gülümsemeyle. "Onun için sadece ben varım. Sizin varlığınız bile onun oksijenini çalıyor."
Selin kolunu omzuma attı, beni kendine çekip korumacı bir tavırla sarıldı. "Aynen öyle Derin. Şu gerizekalılar sürüsü olmasa biz seninle ne güzel davalarımızı kazanır, mis gibi hayatımızı yaşardık. Ama yok, ille bir 'anlaşma', ille bir 'koruma'... Lan siz kendinizi koruyamıyorsunuz daha!"
Araf, közleri bir dal parçasıyla karıştırırken bana baktı. Gözlerinde o hırçın ama sahiplenici ifade hala taze duruyordu. Aramızdaki bu anlaşmalı evlilik, her geçen gün daha karmaşık bir hal alıyordu. Ben ondan nefret ediyordum, Selin hepsinden tiksiniyordu... Ama gecenin karanlığı çöktüğünde ve ormanın derinliklerinden garip sesler gelmeye başladığında, hepimiz o ateşin etrafında birbirimize kenetlenmiş olduğumuzu biliyorduk.
"Hadi," dedi Araf, ayağa kalkıp elini bana uzatarak. "Etler bitti, hava soğudu. Eve dönüyoruz. Selin, küfürlerin bittiyse Barkın’ın arabasına geç. Derin benimle geliyor."
Selin ayağa fırladı, Araf’ın eline sertçe vurdu. "Elini çek lan karından! Ben götürürüm onu, sen git o dağ ayısı arkadaşlarınla takıl!"
Malikanenin önüne vardığımızda, kapıda bekleyen o iki silueti gördüğüm an mideme bir kramp girdi. Babam ve Araf’ın babası... İki eski kurt, ellerinde bastonları ve suratlarında o sarsılmaz buz gibi ifadeyle bizi bekliyorlardı. Arabadan iner inmez babamın ağzından dökülen o kelimeler, okyanusun dibine battığım andan daha çok nefesimi kesti.
"Anlaşmayı güncelledik çocuklar," dedi babam, sanki hava durumundan bahseder gibi. "Torun istiyoruz. Bu ortaklığın teminatı artık sadece imzalar değil, kan bağınız olacak."
Beynimden aşağı kaynar sular döküldü. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Bir saniye, sadece bir saniye sessiz kaldım ve sonra içimdeki o volkan patladı.
"Siz ne diyorsunuz be?!" diye bağırdım, sesim sokağın başında yankılandı. "Siz bizi ne sanıyorsunuz? Birer kukla mı? Satranç tahtasındaki piyonlar mıyız biz? Bizi zorla evlendirdiniz, hayatımı bir hapishaneye çevirdiniz, şimdi de bedenim üzerinden pazarlık mı yapıyorsunuz?!"
Selin arabadan fırlayıp yanıma geldi, yüzü öfkeden mosmor kesilmişti. "Lan siz şaka mısınız?!" diye kükredi babama doğru. "Bu kız bir avukat! Bir insan! Sizin o kirli paralarınızın kuluçka makinesi değil! Siktirin gidin şuradan, sizin o ataerkil zihniyetinizi de, torun sevdanızı da mezara gömerim ben!"
Araf’ın babası, Selin’in küfürlerine sadece tiksinerek bakmakla yetindi. "Eğer bir yıl içinde o haber gelmezse," dedi soğuk bir sesle, "Derin’in dün gece sildiğini sandığı o dosyaların kopyaları savcılığın masasına iner. Araf hapse girer, senin de avukatlık lisansın delil karartmaktan iptal olur Derin. Karar sizin."
Bakışlarım yanımda bir heykel gibi duran Araf’a kaydı. O 1.90'lık dev adam, ilk defa bu kadar çaresiz görünüyordu. Ama o an ona acımadım. Ondan, babasından, babamdan ve bu hayatın her bir saniyesinden nefret ettim.
"Dokunma bana!" diye bağırdım Araf’a, elini omzuma koymaya çalıştığı an. "Sakın! Seninle aynı havayı solumak bile artık bana haram! Hepiniz aynısınız! Hepiniz iğrençsiniz!"
Hızla malikaneye koştum, Selin arkamdan geliyordu. Yukarı kata çıkıp kendimi bir odaya kilitledim. Araf kapının önündeydi, vurduğunu duyabiliyordum. "Derin, konuşmamız lazım!" diye bağırıyordu.
"Git buradan enişte bozuntusu!" diye haykırdım kapının arkasından. "O odaya gelmeyeceksin! Seninle aynı yatakta yatmayı bırak, aynı şehirde yaşamaktan bile iğreniyorum artık! Bittiniz benim için, hepiniz bittiniz!"
Araf’ın hırçın koruma içgüdüsü bu sefer işe yaramıyordu. Çünkü bu sefer düşman dışarıda değil, bizzat bizi biz yapan o kan bağındaydı. Selin yanımda, elimi tutuyordu ama ben Araf’tan hiç olmadığım kadar uzaklaşmıştım. Artık o sadece bir "dağ ayısı" değil, özgürlüğümü çalan o zincirin en ağır halkasıydı.
Araf’ın Ağzından
Babamın o buz gibi sesle "torun" dediği an, içimdeki tüm damarların çekildiğini hissettim. Derin’in yüzündeki o dehşet ve nefret dolu ifade kalbime bir bıçak gibi saplanmıştı. O merdivenlerden bir fırtına gibi çıkıp giderken, ben bahçede iki ihtiyarın karşısında kaskatı kesilmiştim.
"Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?!" diye kükredim babama doğru. 1.90'lık cüssemle üzerine yürüdüm, Barkın bile kolumdan tutup beni durdurmak zorunda kaldı. "O bir insan! Benim karım olabilir ama sizin malınız değil! Bu rezil pazarlığı hemen bitireceksiniz!"
Babam istifini bozmadan bastonuna yaslandı. "Bitmez Araf. O dosyalar savcıya giderse senin bu imparatorluğun yerle bir olur. O kızın kariyeri de küle döner. Paşa paşa o odaya gireceksin."
"Girmeyeceğim!" diye bağırdım. "Onu hiçbir şeye zorlamayacağım! Gerekirse hapse girerim, gerekirse bu şehri yakarım ama Derin’e bunu yapmanıza izin vermem!"
Derin’in Ağzından
Odanın içinde bir aslan gibi volta atarken nefes nefese kalmıştım. Selin kapının önünde hala küfürler yağdırıyordu. Tam o sırada, zihnimde şimşek çaktı. Zank! Daha bu sabah müfettişle olan görüşmemizi hatırladım. Dosyanın sistemden silinmesi için "yasal boşluğu" bizzat ben yaratmıştım. Müfettiş kendi elleriyle imha komutunu vermişti. Babamın elinde kopyası olsa bile, sistemde artık böyle bir dosya yoktu ve yasal olarak "yaşanmamış" sayılıyordu. Yani bizi aslında içi boş bir silahla tehdit ediyorlardı!
Dudaklarımda soğuk, sinsi bir gülümseme belirdi. "Görürsünüz siz..." diye fısıldadım.
Kimseye bir şey söylemedim. Selin’e bile. Hızla çantamdan yeni telefonumu ve gizli dinleme cihazımı çıkardım. Bu telefonun en iyi yanı, Mert’in içine yerleştirdiği o yüksek frekanslı ses kayıt özelliğiydi. Telefonun kaydını açtım ve cebime gizledim. Bu yaptıkları sadece ahlaksızlık değil, Türk Ceza Kanunu’na göre "şantaj" ve "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" suçuydu.
Kapıyı yavaşça açtım. Gözlerimdeki o ağlamaklı hali sildim, yerini buz gibi bir profesyonelliğe bıraktım. Aşağı indiğimde Araf hala babasına bağırıyordu.
"Kes sesini Araf!" dedim merdivenlerden inerken. Sesim o kadar sakin ve ruhsuzdu ki herkes durup bana baktı.
Babamın yanına gittim. "Demek torun istiyorsunuz?" dedim, sesimdeki her bir tonu kaydeden o cihazın varlığından güç alarak. "Yani bizi bu dosyalarla tehdit ediyorsunuz, öyle mi? Eğer bir bebek yapmazsak Araf’ı hapse attırıp benim hayatımı mı kaydıracaksınız? Bunu açık açık söylüyor musunuz?"
Babam zafer kazanmış bir edayla sırıttı. "Aynen öyle Derin. Ya o bebek bu eve gelecek, ya da adliye koridorlarında sürüneceksiniz. Başka şansınız yok."
"Harika," dedim, bakışlarımı Araf’a çevirerek. Araf bana "Ne yapıyorsun sen?" der gibi şaşkınlıkla bakıyordu. "Tamam. Şartlarınızı kabul ediyorum. Ama şimdi bizi yalnız bırakın. Kocamla 'geleceğimizi' konuşmamız lazım."
Selin arkadan bağırdı: "Derin saçmalama! Ne diyorsun sen?!"
Cevap vermedim. Araf’ın kolunu tuttum ve onu yukarı sürükledim. Odaya girip kapıyı kilitlediğim an Araf beni omuzlarımdan tutup sarstı.
"Derin delirdin mi sen? Ne torunu, ne kabul etmesi?! Ben seni korurum diyorum, sen adamlara 'tamam' diyorsun!"
İşaret parmağımı dudaklarına götürdüm. "Şşşt..." diye fısıldadım, yüzümü boynuna yaklaştırarak. Cebimdeki telefonu çıkarıp kaydı durdurdum ve ona gösterdim. "Sadece dinle enişte bozuntusu... O dosyalar artık hükümsüz, müfettiş imha etti. Onların elindeki sadece boş bir kağıt parçası. Ama bu ses kaydı... Bu kayıt onların hapse girmesi için yeterli bir şantaj kanıtı. Biz şimdi onlarla oyun oynamıyoruz Araf, biz onları kendi kazdıkları kuyuya gömüyoruz."
Araf’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hırçın gülümsemesi bu sefer tüm yüzüne yayıldı. "Sen... Sen tam bir şeytansın avukat hanım," diye fısıldadı hayranlıkla.
Araf’la odada bakıştığımız o birkaç saniye, sanki bir savaşın ateşkes ilanı gibiydi. Cebimdeki ses kaydı, elimizdeki en büyük silahtı. O iki ihtiyar bizi köşeye sıkıştırdığını sanıyordu ama hukukun ve zekanın karşısında ne kadar aciz olduklarını birazdan anlayacaklardı.
"Hadi," dedim Araf’a, kapının kilidini sertçe çevirirken. "Aşağı inip bu tiyatroya son verelim."
Merdivenlerin başına geldiğimizde aşağıda bayram havası vardı. Babam ve kayınpederim, sanki bir iş anlaşmasını bağlamışlar gibi karşılıklı viskilerini yudumluyorlardı. Barkın ve Mert bir köşede fısıldaşıyor, Selin ise elindeki vazoyu her an babamın kafasında parçalayacakmış gibi tetikte bekliyordu.
Araf’la yan yana, merdivenlerden birer imparator ve imparatoriçe gibi indik. Araf’ın o 1.90’lık cüssesi yanımda bir duvar gibi yükselirken, ben elimdeki telefonu havaya kaldırdım.
"Herkes beni dinlesin!" diye bağırdım. Sesim malikanenin tavanlarında yankılandı.
Babam keyifle gülümsedi. "Kararını verdin demek kızım? Torun haberi ne zaman geliyor?"
"Bebek mebek yok!" dedim, kelimelerin üzerine basa basa. "Ne bugün, ne yarın, ne de o istediğiniz hiçbir zaman! Bu evlilikten sizin kirli pazarlıklarınıza meze olacak tek bir can çıkmayacak."
Kayınpederim bardağını masaya sertçe bıraktı. "Derin! Haddini aşıyorsun. O dosyaların ne anlama geldiğini unuttun galiba?"
"Asıl siz unuttunuz," dedim, Araf’ın yanına bir adım daha yaklaşarak. "Dün sabah adliyenin o dosyaları sistemden tamamen sildirdiğini, müfettişin 'asla geri döndürülemez' raporu verdiğini unuttunuz. Sizin elinizdeki o kopyalar sadece birer kağıt parçası. Hukuki bir karşılığı yok. Ama..."
Telefonumun 'oynat' tuşuna bastım. Babamın ve kayınpederimin bizi bebek yapmaya zorladığı, hapisle tehdit ettiği o buz gibi sesler salonda duyulmaya başladı. Hepsi şok içinde donup kaldı.
"Bu ses kaydı ise," dedim gözlerinin içine bakarak, "Türk Ceza Kanunu Madde 106 ve 107; yani Şantaj ve Tehdit suçunun en net kanıtıdır. Eğer bize bir daha 'torun' ya da 'dosya' kelimesini fısıldarsanız, kendinizi o çok sevdiğiniz lüks koltuklarda değil, adliyenin nezarethanesinde bulursunuz. Anlaşıldı mı?"
Araf öne çıktı, hırçın bir aslan gibi babasının karşısında dikildi. "Duydunuz karımı. Şimdi bu evden defolun gidin. Artık ne senin imparatorluğun var baba, ne de bizim sizin kurallarınıza ihtiyacımız. Bu evlilik kağıt üzerinde olabilir ama bu evin içindeki kuralı artık biz koyuyoruz."
Selin bir kahkaha patlattı, gidip babamın elindeki viski bardağını aldı ve yere fırlattı. "Duydunuz mu lan fosiller? Bebek mebek yok! Alın o torun sevdanızı da siktirin gidin buradan!"
Babam ve kayınpederim, hayatlarında ilk defa yenilgiyi tatmış birer mağlup asker gibi sessizce kapıya yöneldiler. Dış kapı kapandığında salonda derin bir sessizlik oldu.
Barkın ıslık çaldı. "Valla yenge... Sen sadece avukat değilmişsin, sen atom bombasıymışsın."
Mert tableti kapatıp ayağa kalktı. "Abi, ben bu kaydı buluta yedekliyorum, ne olur ne olmaz."
Araf yavaşça bana döndü. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir saygı vardı. "Güzel oyundu avukat hanım," dedi. "Ama artık gerçekten yalnız kaldık. Şimdi ne yapacağız?"
"Şimdi," dedim derin bir nefes alarak, "Selin’le gidip kendimize güzel bir kahve yapacağız. Ve sen, enişte bozuntusu... Sen de gidip o odadaki yatağın diğer ucunda, sınır ihlali yapmadan uyumanın bir yolunu bulacaksın."
Salondaki o ağır, kasvetli hava her saniye daha da boğucu bir hal alıyordu. Araf pencerenin önünde bir ileri bir geri volta atıyor, Selin ise elindeki boş kahve kupasını sanki bir silahmış gibi sıkıyordu. Babalarımızı o ses kaydıyla kovmuştuk ama içimizdeki o "dosyalar geri gelir mi" korkusu hala bir gölge gibi bizi takip ediyordu.
Tam o sırada telefonum titredi. Ekrandaki adliye kodunu görünce kalbim boğazımda atmaya başladı. Araf anında durdu, keskin gözlerini üzerime dikti.
"Efendim?" dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
"İyi akşamlar Derin Hanım. Ben Başsavcı vekilliği kaleminden arıyorum. Bilgilendirme amaçlı aradım; hani sabahki o sistem hatasıyla geri yüklenen arşiv dosyaları vardı ya..."
Nefesimi tuttum. "Evet?"
"Onların incelemesi tamamlandı. Dosyaların içeriği o kadar eksik, o kadar kopuk ve hukuki açıdan o kadar yetersiz bulundu ki... Hiçbirinin bir hükmü kalmamış. Yani bu bilgilerle ne bir dava açılır, ne de bir soruşturma yürütülür. Başsavcılık emriyle 'gereksiz ve hükümsüz bilgi' statüsüne alınarak az önce sistemden kalıcı olarak tekrar silindiler. Artık o dosyalardan eser yok. Bilginize."
Telefonu kulağımdan yavaşça indirdim. Önce bir sessizlik oldu, sonra içimdeki o devasa yükün bir çığ gibi devrilip gittiğini hissettim. Gözlerimi kapattım ve hayatımdaki en derin nefesi aldım.
"Ne oldu? Konuşsana be kadın!" diye gürledi Araf, yanıma gelip omuzlarımdan tutarak. "Kötü bir şey mi var? Salak miyiz biz, niye susuyorsun?"
Gözlerimi açıp Araf’ın o hırçın, endişeli kehribar gözlerine baktım. Dudaklarımda ilk defa gerçek bir gülümseme belirdi.
"Bitti Araf..." dedim fısıltıyla. "Dosyalar... Yetersiz bilgi olduğu için adliye tarafından kalıcı olarak tekrar silinmiş. Hiçbir hükmü yokmuş. Yani o ellerindeki kopyalarla artık bizi tehdit edemezler. Üstümüzdeki o büyük yük kalktı. Gerçekten bitti."
Araf bir an donup kaldı. Omuzlarındaki o kaskatı gerginliğin dağıldığını, dev cüssesinin bir an gevşediğini gördüm. "Salak..." diye mırıldandı hayretle. "Yani o ihtiyarların elinde patladı her şey, öyle mi?"
Selin yanımıza fırladı, sevinçten bir çığlık attı. "Ulan be! Adalet yerini buldu sonunda! Salak mısınız oğlum, niye hala öyle bakıyorsunuz? Kurtulduk lan o pisliklerden!" Barkın’a dönüp bir tekme savurdu (şakasına). "Bakma öyle bön bön Barkın, git o mangalın en iyi etlerini getir, asıl zafer şimdi başlıyor!"
Barkın ve Mert birbirine çak bir beşlik yaptı. Mert hemen tabletini kapattı. "Abi, sistem temiz. Tertemiz. Artık peşimizde hiçbir hayalet yok."
Araf beni hala omuzlarımdan tutuyordu. Boy farkımızdan dolayı bana biraz eğildi, yüzü yüzüme çok yakındı. "Artık bir bahane kalmadı avukat hanım," dedi, sesi hırçınlığını yitirmiş ama derinleşmişti. "Artık ne dosya var, ne aile baskısı... Sadece biz kaldık."
"Sadece biz," dedim, sesimdeki o nefretin yerini tuhaf bir huzura bıraktığını hissederek. "Ve bu sefer kuralları babalarımız değil, biz koyacağız enişte bozuntusu."
Salondaki herkes zafer çığlıkları atıp dağılırken, Araf’la ben o devasa avizenin altında tek başımıza kalmıştık. Omuzlarımdaki yük gitmişti ama kalbimde, adını koyamadığım o tuhaf boşluk hala oradaydı. Araf’ın elleri hala omuzlarımdaydı; parmaklarının sıcaklığı bornozumun üzerinden tenime sızıyordu.
"Dosyalar bittiğine göre," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya çalışarak. "Artık bu tiyatroya da gerek kalmadı. Yarın avukatımla—yani Selin’le—konuşurum, boşanma protokolünü hazırlarız. Zaten anlaşmalıydı, bitti gitti."
Araf’ın elleri omuzlarımda kaskatı kesildi. O 1.90’lık dev bedeninin bir an sarsıldığını hissettim. Yüzündeki o zafer ifadesi yerini, daha önce hiç görmediğim, hırçın ama bir o kadar da karmaşık bir ifadeye bıraktı.
"Boşanmak mı?" dedi, kelimeyi ağzında zehirli bir lokma gibi çevirerek.
"Evet Araf. Anlaşma buydu. Dosyalar gitti, tehdit bitti. Neyi bekleyeceğiz?"
Araf ellerini çekti, ellerini cebine sokup arkasını döndü. Pencereye doğru birkaç adım attı. "Sözleşmeyi unuttun galiba avukat hanım," dedi, sesi o eski dağ ayısı tınısına geri dönmüştü ama bu sefer içinde öfke değil, başka bir şey vardı. "Resmi boşanma süreci için 1 yıl dolması gerekiyor. Daha bir ay bile yeni bitti. Kanunlar senin uzmanlık alanın, değil mi? 11 ay daha bu soyadına mahkumsun."
"Ayrı evlerde yaşayabiliriz!" diye çıkıştım. "Bu malikanede, senin o hırçın nefesinle aynı havayı solumak zorunda değilim."
Araf aniden bana döndü. Aramızdaki o mesafeyi iki büyük adımla kapatıp tam tepemde bitti. Başımı iyice geriye atıp o kehribar gözlerine bakmak zorunda kaldım.
"Bak Derin..." dedi, sesi bu sefer çok daha alçak ve samimiydi. "Seni sevmiyorum. Sen de benden nefret ediyorsun, biliyorum. Birbirimize katlanamıyoruz. Ama..." Duraksadı, sanki söyleyeceği kelimeleri seçmekte zorlanıyormuş gibiydi. "Ama ben senin varlığına alıştım. Bu evin içindeki o bitmek bilmeyen itirazlarına, zekana, hatta bana 'enişte bozuntusu' demene bile alıştım. Dışarıdaki dünya hala kurtlar sofrası. 11 ayımız var. Bu süreyi birbirimizi yiyerek değil de... Ne bileyim, belki de düzgün iki insan gibi geçirebiliriz."
"Düzgün iki insan mı? Yani arkadaş mı olalım diyorsun?" dedim, hayretle kaşlarımı kaldırarak.
Araf omuz silkti, bakışlarını kaçırdı. "Arkadaş, müttefik, suç ortağı... Adına ne dersen de. Ama hemen gitme. Bu hırçınlığın içinde, senin o inatçı dik duruşun bana iyi geliyor. En azından 11 ay boyunca... Savaşmak yerine konuşmayı deneyelim."
Şaşkındım. Araf Karadağ, o sarsılmaz mafya veliahdı, resmen benimle "arkadaş" kalmak için bahane üretiyordu. Onu sevmiyordum, kalbim hala ona karşı buz gibiydi ama dürüst olmam gerekirse, bu koca evde onun gölgesi olmadan kendimi savunmasız hissedeceğimi biliyordum.
"Tamam," dedim, kollarımı göğsümde bağlayarak. "11 ay. Ama tek bir kural var; odalar hala ayrı, sınırlar hala baki. Ve sakın bana 'karım' gibi davranmaya kalkma."
Araf’ın dudaklarında o meşhur hırçın gülümseme belirdi. "Anlaştık avukat hanım. Ama unutma, arkadaşlıkta 'enişte bozuntusu' demek yok."
"Görürüz onu dağ ayısı," dedim ve arkamı dönüp merdivenlere yöneldim.
Arkamdan kısık sesle güldüğünü duyabiliyordum.