6. bölüm / 6
Gökte Ateş Yerde Barut6. Ateş
Bölümler 6Şu an: 6. Ateş
- 1 1. Ateş5.119 kelime
- 2 2. Ateş5.655 kelime
- 3 3. Ateş3.026 kelime
- 4 4. Ateş2.088 kelime
- 5 5. Ateş1.621 kelime
- 6 6. Ateş2.004 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
10. GÜN
Kim olduğunu bilmediğimiz şerefsizin yanımıza gelip boş tehditler ve kendince güzel planlarını anlatmasının üstünden dört gün geçmişti. Bu dört gün içinde sadece iki gün yanımıza gelmiş, önce ilk gün ki gibi iğrenç iğrenç gülüp sonra ise kızgın kömürün içinde beklettiği çelik sopa ile yoğunluğu karın ve omzumuza verecek şekilde vücudumuzu dağlamıştı. Şerefsiz bir de çok önemli olan (!) rahatı için üst kamuflajlarımızın önünü kestirtmişti. Yani kamuflajlar zimmetli olmasa gözleri bir fizik görür hem belki o koca göbeklerini eritme eğilimine falan girerlerdi ama dediğim gibi zimmetli mal.
Puşisini asla indirmeyen ve bizim kadar iyi Türkçe konuşabilen şerefiz yine bulunduğumuz sözde odaya girdi. Arkamızda kaldığı için onu görmüyordum ama artık ayak seslerinden onu ayırt edebiliyordum. Fakat bu kez tek işittiğim onun ayak sesleri değildi, bu şerefsizin adım sesleri dışında birde kulağıma bir çelik sürtünme sesi ulaşıyordu. Şerefsiz önce tamamen arkamdaa dikilip kulapıma doğru fısıldadı.
"Komutan, bu sefer dağlamayla falan yetinmeyeceğim hatta o zor hayatta kalan adamını bugün bu dünyadaki son günü olabilir. Vallahi seçimi sana bırakıyorum istersen şimdi planlarınızı anlat yada adamının acı içinde ölümüne şahit ol."
Çenemi dişlerimi sıkarak konuştum. "Asla, it kurusu!"
"E sen bilirsin komutan ama bak bu çocuklar çok yakınlarmış sanırım. Baksana şuna yazık nasılda beni öldürecek gibi bakıyor." Dedi Göktuğ'u göstererek. O sırada Göktuğ kısık sesle konuştuklarımızı duymuş olacak ki gücünün son demlerini bu şerefsize hakaret ederek harcamaya başladı.
"Ulan şerefsiz, ulan haysiyetsiz sen ne kadar piç, ne kadar duygusuzsun lan. He bide vatansız, yurtsuz ve öksüzsün tabii. Lan oğlum sen böyle işkencelerle yada birbirimizle tehdit ederek bizi konuşturabileceğini mi sandın şerefsiz! Vallahi iyi gözlemlemiştin aferin o canı burnunda adam benim kardeşim, onun için canımı veririm ama hiç zorlama onu ne kadar çok sevsem de onun için vatanı satmam, satmayız!"
Göktuğ gerçekten çok yakın olduklarını belirterek hafiften hata yapsa da sözlerimi göğsümü kabartmama ve yandan sırıtmama sebep oldu. Benim arkamda duran şerefsiz elindeki çeliği arkasından sürükleyerek devam ederken Göktuğ ve benim aramdan geçip Göktuğ'a daha yakın kalacak şekilde ortamızdaki boşluğun biraz ilerisinde durdu.
"Ya ben bunu kaldıramayacağım çok acıklı ve ağır konuştun." Sahtesinden üzgün bir yüz yaptı aslında puşisinden çok belli olmuyordu ama gözlerinin şeklinden bunu anlayabilmiştim.
Boş boş konuşması artık başımı ağrıtmaya başlamıştı, aslında ağrı yapan şey işkenceler ve başıma aldığım bir kaç darbeden de kaynaklanıyor olabilirdi tabii.
"Lan ne konuştun vır vır vır. Hadi ne yapacaksan yap da bir uyuyalım be." Aslında işkencelerinden uzak kalmayı tabii ki isterdim ama böyle giderse işkenceler daha çok Göktuğ'un hatta Göktuğ 'un daha çok canını yakmak için Ege'nin üstünde olacaktı. Bu senaryo daha kötü olduğu için kendimi öne atmıştım. Göktuğ daha başlayalı birkaç yıl olmuştu ve işkencelere çok dayanıklı değildi, Ege zaten bitmiş durumdaydı ve en önemlisi ise ikisinin de bir ailesi vardı. Benim tek ailem kız kardeşimdi o da zaten bu tür acılara alışıktı bir görev için beni bir yıl boyunca şehit bilmişti. Ben şehit olduğumda evlat acısı çekecek bir ailem yoktu çünkü onlar daha biz küçücükken bizi terk etmişti. Ama Göktuğ ve Ege'nin arkasından evlat acısı çekecek aileleri vardı. Üstelik Ege'nin annesi kanserdi, eğer oğlunu şehit verirse dayanamazdı.
Puşili şerefsiz Göktuğ ile aramızdan çıkıp tam karşımda bir adım uzağımda durdu ve gözümün içine baktı. Onun gözlerinde gurur vardı muhtemelen Türk askerini tutsak ettiği içindi bu gurur, benim gözlerimde ise nefret ve intikam ateşinden başka bir şey yoktu. "Komutan sen işkencelerimi çok sevdin herhal hemen yap falan. Ama bugün size ya sonsuz uyku var yada hiç uyku yok haberin olsun. He merak etme bu arkadaşına çok uğramicam, acı çekmesi hoşuma gidiyor." Şerefsiz vatansız Ege'yi göstererek konuştu. Benim de artık sabrımın son demleriydi, aslında bu bağlandığımız zincirler çok dayanıklıya benzemiyordu yani şuan asılsam onları koparabilir gibiydim ama ayaklarımda zincirli olduğu için ellerimi kurtarmamın hiç bir faydası yok.
"Bu arada komutan tanışmıyoruz sanıyorsun sen ama çok yakından tanışıyoruz aslında yani belki sen beni tanımıyorsundur yada adımı ve görünüşlümü biliyosundur ama ben senin saat kaçta yemek yediğini, saat kaçta işle gittiğini, hangi gün kaç kişiyle selamlaştığını biliyorum komutan. Benim çok canımı yaktın, çok sevdiğimi elimden aldın, bende senin sevdiklerini alıcam en başta da kardeşin ve sevgilin! Neydi kardeşinin adı ha hakkını yemeyeyim çok güzel kız, birde senin gibi asker olmak istiyormuş galiba dimi? Heh hatırladım ASENA, Asena Bozkurt siz abi kardeş bana bela olacaksınız." Bu puşt benim kardeşimi nereden biliyordu, Asena ile yaklaşık bir yıldır sadece telefondan görüşebilmiştik. Birde bu şerefsiz kardeşim hakkında nasıl böyle gevşek gevşek konuşabiliyordu. "Senin çenenin yayını sikerim duydun mu beni! Kardeşimin adını bir daha ağzına almayacaksın!" Kardeşimin güzel yüzü canlandı gözümde, son gelişinde üniformamı üstüne giyip 'Abi bende böyle kamuflajlarda dolaşacağım ama tabi Polis Özel Harekatın ki biraz farklı ama olsun böyle kendimi kamuflajda görmek çok mutlu ediyor!' birde yaş farkımıza rağmen kamuflajım neredeyse tam olacaktı. Spor falan çok uğraşıyordu FYT geçebilmek için. Ben Asena'ma nazar değer diye bakmaya kıyamazken bu şerefsiz ileri geri konuşuyordu onu hakkında.
"Komutan çok mu seviyorsun sen kardeşini? Merak etme öteki tarafta buluşursunuz. He bu arada sevgilinin de hakkını yemeyelim o da vallahi taş gibi, sen şimdi sevgilini kıskanıyorsundur dimi onu da yanına yollayacağım. Biliyor musun aslında onun uçağı vuracaktı müttefiklerimiz ama uçakları karıştırmışlar." Sevgilim yada sevdiğim olmadığı için şerefsizin kimden bahsettiğini anlamaya çalıştım ama son cümlesinde kimden bahsettiğini anladım. Aslında Melih'in değil Hilal'in uçağını düşürecek ve onu esir alacaklardı. Çünkü Hilal'i sevgilim sanmışlardı. Hilalden bahsettiğini anlamama rağmen anlamamış gibi davranmaya devam etti. "Ne saçmalıyorsun benim sevgilim falan yok." O sıra da Göktuğ'da şerefsizin Hilal'den bahsettiğini anlamış olacak ki nefretle şerefsize bakan yüzü şaşkınlıkla bana döndü. "Hadi ama komutan belli oluyor çok görüşmüyorsunuz ama sizde var bir şeyler. Neydi o pilot ve üsteğmenimizin sevdalısı kadının adı, Hilal'di sanırım, değil mi üsteğmen?" şerefsiz kafasına sevgili olduğumuzu koymuştu bu yüzden artık kendimi yormamayı seçtim ve sadece nefret dolu gözlerimle gözlerinin içine baktım. Bu seferde Göktuğ'a döndü ve konuşmaya başladı. "Asker, senin rütben neydi, heh Teğmen. Peki teğmen senin ablan nasıl? Ne zaman gördün en son onu? Ben daha dün gördüm, çok güzel kız. Yanlışlıkla çarpmış gibi yaptım yakından da görme şansım oldu yani." Cümlesini bitirdiğinde o iğrenç gülüşünü sergiledi. Puşiden iğrençliği tam belli olmuyordu ama hareketinden güldüğü anlaşılıyordu. Ben her ne kadar sakinliğimi korumaya çalışıp az çok başarabilsem de bu Göktuğ için geçerli değildi. El ve ayaklarındaki zincirleri koparabilecek bir güçle şerefsizin üzerine doğru yürüyerek bağırdı. "Lan piç! Ablamdan uzak duracaksın anladın mı beni, ablamdan uzak duracaksın!"
"Sakin ol asker, daha hepinizin sevdikleriyle yok yakınlaşacağım, bekle. Kurt timi zamanında çok canımı yaktı şimdi can yakma sırası bende. Hem siz hem de aileleriniz cama yaklaşırken bile korkacak. Acaba bir sniperın hedefindmiyim, bir süikastçinin mermisi bana isabet edecek mi hep bu korkularla yaşayacaklar." Yine o pis sırıtışını yaptı puşisinin altından. Acaba bu şerefsiz hangi soyunu sopunu alıp kıçına tıpa ettiğimiz dağ faresiydi. Şerefsiz tam konuşmaya devam edecekti ki odaya birinin elinde kamera olan üç şerefsiz girdi. Elinde kamera olan şerefsiz karşımıza geçip kamerayı kurmaya başladı, diğer ikisi ise arkamızda bir şeyler yapıyordu. Ne yaptıklarına bakmak için döndüğümde bayrak dedikleri paçavra ve kurucu önder dedikleri şerefsizin posterini astıklarını gördüm. Bu paçavra ve şerefsizin posteri önünde kayda alınmayı ne kadar istemesem de el ve ayaklarım bağlı olduğu için mecburen olduğum yerde kaldım. Zamanın da Atatürk diğer bölücülere yaptığı gibi bu şerefsizi de sallandırmış ama tavşan yavrusu gibi türediği için soylarını kurutmak zorlaşmıştı.
Arkamızdakiler işlerini bitirdiğinde odadan çıktılar. Karşımızdakş kaydı başlattığına dair bir işaret verdiğinde o baçımızdan asla ayrılmayan şeregsşz yine yanımıza doğru ilerlemeye başladı. Yanımıza geldiğinde önce tehditlerini ardından da anlaşmadını sundu. Tahminimce bu videoyu Mehmet Büyükbaş komutanıma iletecekti.
“Mehmet komutan! Sen şuan beni tanımadın ama çok iyi biliyorsun aslında. Senden bir ricam var öncelikle videoya başlamadan o pilot kardeşleride çağırın, takiplerimize göre onlarla da bayağı yakınsınız komutan. He bu pilot kardeşler diye çıkaramadıysan Melih ile Hilal’i diyorum. Onlarda gelsin çağırda!” Bir süre bekleyip bizim etrafımızda dolaştı. Muhtemelen Melih ve Hilal’in çağırılması için süre tanıyordu. Büyükbaş komutanım yüzde doksan ihtimalle Melih ve Hilal’i çağırtmazdı ama bizim tutsak olduğumuz operasyonda birlikte olduğumuz için çağırma ihtimali sıfırda değildi. Şerefsizin tuttuğu süre dolmuş olacak ki tekrar konuşmaya başladı.
“Ee komutan çağırdın mı minik komutanları da? Aslında size bir sürprizimde var o yüzden onlarında gelmesini istemiştim yani çağırmadıysan çağır. Neyse biz konumuza gelelim; askerlerin elimde, nerede olduğumuzu bilmiyorsunuz ve bulmanızda imkansız. Ama öyle palavradan imkansız değil gerçekten imkansız. Bide zaten imkansız olmasa bile artık bunların kurtulmasının bir faydası olmayacak şunlara baksana komutan. Biri uzun zamandır kafasını kaldırmıyor. Neydi adı bunun, heh Ege. Piyade Teğmen Göktuğ Alan’ın çocukluğundan beri ilk ve tek arkadaşı, can yoldaşı. Teğmen ne diyorsun ilişkiniz devam edebilecek mi yoksa artık bir avuç toprağa mı sarılacaksın?” Bu şerefsiz bizi nereden vuracağını gerçekten çok iyi biliyordu. Göktuğ ve Ege çocukken hep belaya bulaşır Ege dayak yer Göktuğ’da onu kurtarırmış. Ama şuan kurtaramıyordu, kardeşi gözlerinin önünde eriyordu. Elbette bu benim içinde çok zordu ama Göktuğ ile ilişkileri bir başkaydı.
Şerefsizin Göktuğ’a hitaben konuşması üzerine Göktuğ artık dayanamayarak konuşmaya başladı. "Lan şerefsiz, benim kardeşim dayanıklıdır o sizin basit işkencelerinizle şehit olmaz. He ama olursa gurur duyarım kardeşim vatan uğruna şehit düştüğü için. Çünkü biliyorum ki benim kardeşim diğer dünyaya gittiğinde o çok güzel şekilde karşılanacak senin gibi cehennem ateşinde yanmayacak!"
"Aa Teğmen çok konuşuyorsun ama birde büyüklerinin lafını bölüyorsun. Bak burada komutanına bir şeyler anlatıyorum, dur sıranı bekle." Şerefsizin sanki dalga geçermiş gibi konuşması daha da sinirimize dokunmuştu, aslında güç tiketmemek için konulmamayı tercih etmiştim ama artık bu kadarı benimde sabrımı taşırıyordu.
"Komutanım n'olur bu şerefsizin dediklerini yapmayın. Biz ya vatan uğruna can alır buradan çıkarız, yada can verir şehit düşeriz. Bu iki ihtimali de göze alıyoruz biz. Bizler zaten bu ihtiamlleri bilerek girdik harp okuluna, bu şerefsizlerle anlaşma yapılmasın diye.”
Hazır video açıkken yerimizi belli edecek bir şey bulmam gerekiyordu. Şerefsiz kamufle alanda olduğumuzu söylemişti ama ilk getirildiğim andan hatırladılım kadarıyla kuru tepelerin olduğu ve 500 metre kadar uzağında bir dağın oldupunu hatırlıyordum fakat bunu komutanıma nasıl derdim bilmiyorum.
“Düşün Bozkurt düşün, nasıl anlatıcaksın düşün. Beş yüz metre doğuda dağ var, kurak tepe arasındayız, nasıl anlatabilirsin düşün Yaman.” O sıra şerefsiz hala birşeyler saçmalıyordu ama içimden konuşmalarım dediklerini duymamı engelliyordu.
Ve sonunda buldum.
“Komutanım dağ fareleri Türk bozkırlarına tepelerine girmesin diye beş yüz metre aralıksız koşarız. Ama güneşin doğuşunu görmemiz lazım, güneş doğmadan bize kurtuluş yok.” Bu dağ farelerinin anlamayacağı ama en anlaşılanilir şekilde söylemeye çalıştım. Mehmet komutan bunu anlardı ama şuanda dikkat edebilmişmiydi. Umarım ki dikkat etmiş ve anlamıştı. Şerefsizin yüzüne baktığımda puşisi olmasa pislikten sapsarı olmuş dişlerini hafifçe gösterecek şekilde güldü. “Komutan dağ faresi dediklerinin elinin altındasın farkında mısın?” Bu dediği dudağımın sol tarafının hafifçe havalanmasına sebep oldu. “Şu halimle bile sikerim sizi dağ fareleri.” Dağ fareleri derken sesimi hafif yükseltmiştim. Video çekimini durdurmuş olsalar gerek ki karşımızda bizi çekem iki it oda dan çıktı.
Ele başı şerefsize baktığjmda arkamızdakilere işaret verdiğini gördüm, kafasıyla çkkmalarını işaret etti ve ardımızdan önce adım sesle sonrassında ise gıcırtılı şekilde kalının kalanma sesi geldi.
“Evet asker kardeşler sonhnda baş başa kaldığımıza göre sebinçten havalara uçacağınız bir sır vereceğim. Ama bakın dördümüzin arasında kalacak söz verin çok kırılırım birilerine söylerseniz.” Ve yine yüzünde puşi olmasına şükredeceğim bir sırıtış sundu. Artık bu herifin sesini duymaya tahammülüm kalmamıştı ama bu herifin susmak gibi bi niyetide yoktu. Tahammülsüzlüğümü belli edecek bir yüz ifadesiyle suratına döndüm. “Söyle şerefsiz söyle, anlat.” Tam karşımıza geçip o çirkin suratının kapanmasını sağlayan pışisini kafasından sıyırdı ve, hayır bu o olamazdı. Yıllarfır aradığımız ve tek bir iz bile bulamadığımız, buksak bile eninde sonunda izini kaybettiğimiz kişi olamazdı. Yıllardır aradığımız kişi şuan tam karşımdaydı ama o benim değil ben onun esiriydim. O değil ben tehdit ediliyordum. Leys kod adlı Abdül El-hatem şerefsizi, bebek katili gam karşımdaydı, ama ben boğazına yapılıp suratına yumruklarımı indiremiyordum. Ellerimin bağlı olduğu zincirler yüzünden bu şerefsizin suratını dağıtamıyordum. Bir planı var mı anlayabilmek için Göktuğ’a döndüğümde sanki bakıllarımı hissetmişcesine şaşkın ve sinir fışkıran gözleriyle bana doğru döndü. Bakışlarında asla bir plan yada bilinç görünmüyordu, artık hem yorgun düşmekten ve kan kaybından hem de yaşadığımız sinirle karışık şoktan mimik dahş oynatamıyorduk. Sadece gözlerimizin içi söylüyordu bize duygularımızı. Yıllardır aradığımız terör ele başı tam karşımızdaydı ama biz hiç birşey yapamadan onu izliyorduk. Ve bu bir Türk askeri için işkenceden daha acı verici bir durumdu.
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
Sizce Ege kurtulacak mı?
Mehmet Albay Yaman’ıın verdiği konumları anlayabildi mi?
Sizce Abdül El-hatem yakalanabilecek mi?
Bölüm etkileşimi
