3. bölüm / 6
Gökte Ateş Yerde Barut3. Ateş
Bölümler 6Şu an: 3. Ateş
- 1 1. Ateş5.119 kelime
- 2 2. Ateş5.655 kelime
- 3 3. Ateş3.026 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Ateş2.088 kelime
- 5 5. Ateş1.621 kelime
- 6 6. Ateş2.004 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yaman Bozkurt
19 Haziran 2026 gecesi
Çembere aldığımızda ilk önce sayılarını azaltmıştık ama sonrasında destek gelince tekrar sıkıştık. Ben tekrar diğerlerinin yanıbda yerimi almış çatışmaya devam efiyorduk ama ızun siredir çatıştığımız için de mühimmatımız azalmıştı.
Bu geceyi geçirip yarın hatta sonraki gün bile direnmemiz gerekecekti ve telsizimiz olmadığı için yardımda çağıramıyorduk. Bu durumda ya mühimmatımızı bitirmemek için en az atışı yapacaktık yada iletişim uzun sire kesim kalınca bir ekip göndereceklerdi. Ama şuan anladığımız kadarıyla mühimmatımızı az kullanmamız gerekiyordu.
Eğer çukurda kalmaya devam edersek hem arkamızdan dolaşma ihtimalleri hemde çembere alma ihtimalleri yükselecekti o yüzden bir plan yaptım.
“Kurt beni dinle! Bu itlerin ardı arkası kesilmiyor, ama mühimmatımız kesilmeye başladı bile. Burada kalırsak mühimmattan tasarruf etmemiz çok zor o yüzden tepeye çıkıp yukarıdan ateş açmamız lazım. Merak etmeyin şehidimizin naaşını şu itlerin kökünü kurutunca almaya geleceğiz, şehidimizi onlara bırakmayız, onlar zaten şehidimiz olduğunu bilmiyor o yüzden göçük altında naaş aramazlar. Kurt7 yani Ayaz’dan başlayarak Kurt1 yani bana kadar sırayla sürünerek geçeceğiz. Karşı taraftan ateş açılmadığı sürece ses çıkarmayacağız ve sürünürken olabildiğimiz en hızlısı ama en görünmezi şeklinde ilerleyeceğiz. Anlaşıldı mı?”
“Emredersiniz komutanım!”
Biz siper aldığımızda Ayaz çok hızlı ve görünmez şekilde tepenin kenarına kadar sürünerek ilerledi ve tepenin kenarına geldiğinde ise hem siper alıp hemde eğilerek tepenin arkasına dolaşıp tepeye tırmandı. Ayaz tepenin arkasına geçtiğinde sırayla Kuzey, Murat, Mustafa abi ve en sonunda da ben tepenin arkasına geçtik.
Tepeye çıktığımızda ben, Kuzey, Ayaz iki saat nöbet tuttuk. Bizim nöbet süremiz dolunca ise Göktuğ, Mustafa abi, Murat, Ege nöbet tuttu. Sabaha kadar bu şekilde nöbet değişimi yaptık. Sabah olduğunda ise bütün tim olarak terör grubuna yukarıdan ateş açacaktık. Teröristler bizim tepeye çıktığımızı anlamadığı için hücre evinin öncesinde bixim bulunduğumuz konumuna doğru hareketlendiler. Onlar hareketlenmeye başladığında bizde yukarıdan ateş açtık. Göktuğ ve Ege keskin nişancı ile kaçmaya çalışanları indirirken, Murat direkt hepsini yere gömüyordu. Melih üsteğmeni kollama işi yine Ayazdaydı. Gece boyunca Mustafa abi aralıklar ile Melih üsteğmeni kontrol etmişti o yüzden şuanda bir an önce teröristlerin kökünü kazıyıp yuvaya dönmek için sadece korunması gerekirse diye Ayaz Melih Üsteğmenin yanında duruyordu, biz ise kalanları indiriyorduk.
Üstlerinde kaldığımızı ilk öncelerde anlayamışlardı ve çoğunluğunu indirdik fakat yukarıda olduğumuzu fark ettiklerinde işimiz zorlaştı. Göktuğ ve Ege kendini tanamen saklamıltı bu yizden biz siper almak zorunda kalsakta onlar sürekli atışa devam ediyorudu.
Yaklaşık iki saat kadar sonra saat sabah on civarında teröristleri köklerinden kazımış yola çıkmıştık. Helikopter buluşma noktasına 8 kilometre vardı bizi bıraktıkları konumdan alacaklardı. Bir an önce başka bir terör grubu gelmeden yurda dönmek için çok hzılı şekilde yola çıktık. Ama yola çıkmadan önce şehidimizin naaşını enkazdan çıkarmış; bir şehit, bir bilinci kapalı ağır yaralı ile yola çıkmıştık.
Gelirken çenesi kapanmayan Kuzey bile şuan ağzını açmıyordu. Herkes ruhu çekilmiş gibi sadece çevre kontrolü yaparak ilerliyordu. Şehidimiz Sarp Eren Öz’ü Göktuğ, Ayaz, Ege ve Murat taşıyordu. Mustafa abi Melih üsteğmeni taşıyordu. Kuzey ile ben ise önden ilerliyorduk. Kuzey saha bilgisi sayesinde bize en kısa ve güvenli yoldan geçişimizi sağladı. Helikopterle buluşma noktamıza geldiğimizde helikopter bizi noktada bekliyordu be hemen helikoptere bindik.
Helikoptere bindiğimizde Sarp’ın yanımızda oturuyor değilde ayak ucumuzda vücudu ezilmiş belkide kemikleri kırılmış şekilde yatıyor oluşu bu operasyonun bıraktığı en büyük yaraydı.
…
Karagaha geldiğimizde artık hava aydınlanmıştı ve helikopter pistinde Binbaşı Büyükbaş, Hilal ve birkaç subay ve astsubay bizi bekliyordu. Helikopterden indiğimizde Hilal hemen yanımıza koştu.
“Melih, Melih nerede? İyi demiştiniz Melih nerede üsteğmen!?” Melih için endişelendiği için bağırıp çağırmasını çok iyi anlıyordum. Tam cevap verecektim ki içeride yatan şehidimiz Sarp’ın naaşını görmüş olacak ki bir anda dondu ve helikopterin içine doğru koştu.
“Üsteğmen! Melih iyi demiştin üsteğmen!”
Telsizimiz olmadığı için şehidimizide bildirememiştik, anca helikoptere bindiğimizde helikopter telsizinden binbaşıya durumu bildirebilmiştim ve büyük ihtimalle biz binbaşıya bildirirken o dışarıda helikopteri bekliyordu bu yüzden de şehidimiz olduğunu ve şehidin Melih değilde Sarp olduğunu bilmiyordu.
“Hilal, sakin ol. Melih iyi.” Dedim ve Hilal’i kendime doğru çektim.
“Melih iyi, şehidimiz var ama o Melih değil.”
Çekmem ile geriye doğru geldi ve yüzünü bana döndü.
“Peki… o kim, yani şehit kim?”
Derken başparmağı ve gözleri ile Sarp’ın naaşını işaret ediyordu.
“Sarp… Uzman Çavuş Sarp Eren Öz…”
Hilal ilk önce donakaldı ve hiçbirşey diyemedi ama sonrasında ağzından birkaç kelime döküldü ve onun ağzından dökülen kelimeler ile birlikte helikopterden Kurt timi ve Melih Üsteğmen indi.
“Başımız sağolsun.”
“Vatan sağolsun.”
“Melih, Melih iyi misin Melih cevap ver. Melih ne yapmışlar sana…” derken bir yandan da ağlıyordu.
“Merak etme Melih gayet iyi sadece işkencelerden kan kaybetmiş ve baygın. Hastaneye gitmesi gitmwsi lazım hadi bırak, bırakta ambulansa bindirsinler…” dediğimde geriye doğru çekildiğinde paramedik ekipleri Melih’i sedyeye alıp ambulansa bindirdiler.
…
İki gün sonra:22 Haziran 2026
Sarp’ın cenaze töreni için bütün tim Çorum’a gelmiştik. Ayrıca timin dışında Hilal ve Melih’te gelmişti. Melih’in durumu hâlâ kötüydü ama onu kurtarmak için şehit verdiğimizi öğrendiğinde onu hastanede tutamamıştık ve tekerlekli sandalye ile cenaze törenine katılmıştı.
Sarp’ın annesi Nilay abla ve kardeşi Aybüke ayakta duramıyordu bu yüzden onlara sandalye getirilmişti. Babası Rıza abi ise her an yıkılabilirdi ama ayakta durmak için kendini zorluyordu. Onun zor ayakta durduğunu gören iki asker koluna girmişti. Nilay abla ağıtlar yakıyordu.
“Oğlumm, nasıl kıydılar oğluma!” Yerinden zar zor kalkıp yanıma doğru geldi ve göğsüme sanki canımı acıtmak istemiyor ama acısını dindirmeye çalışıyor gibi vurmaya başladı.
“Söyle Yaman oğlum nasıl kıydılar benim oğluma, nasıl şehit eylediler kınalı kuzumu?”
Cevap veremedim, cevabını bildiğim soruya cevap veremedim boğazım düğümlendi, sanki dilim tutuldu da bu soruya cevap veremedim. Sarp’ın naaşını çıkarırken yerinde durmayı başarabilen göz yaşlarım bir ananın şehit olmuş oğlu için yaktığı ağıtlara dayanamayıp göz pınarlarımdan çeme doğru süzülüp üniformamın üstüne damladı.
Ben sustukça Aylin abla daha çok vurdu o vurmaya devam ederken Aybüke gelip Aylin ablayı tuttu.
“Anne ne olur bak birşey olacak, ne olursun anne yapma böyle.”
Aylin abla o an Aybüke’yi duymuyırdu bildiğin sadece bana vururken yere doğru eğiliyordu.
“Yavruumm nasıl kıydılar benim kınalı kuzuma? Ne olursun söyle sende benim evladımsın ne olur söyle!”
Artık öğrenmeye hakkı vardı oğlunun nasıl şehit olduğunu. Onlar bilmiyordu büyük ihtiamlle ama biz Sarp’ı enkazdan çıkardığımızda sol kolu dirseğinden kopmuştu, ya Sarp hissetmemişti yada bize söylememişti ama biz uvzunun koptuğunu naaşını çıkarırken öğrenmiştik. En sonunda dayanamadım ve duruşumu bozup Aylin anneye sarıldım.
“Annem, senin evladını… senin evladını bir binanın içinde bombayla şehit ettiler. Senin evladını göçük altında bırakarak şehit ettiler.”
Demem ile kendini kollarıma bırakıp başırarak ağlamaya başladı.
“Ooyy yavrumm, daha sevdalığı bile olamamıştı evladımın, daha gencecikti benim yavrum!”
Aybüke daha lise ikiye gidiyordu, şuana kadar Sarp bize hep “o tıp istiyor ama ben onu polis yapacağım” diyordu. Ama artık Sarp yoktu.
“Anne n’olur dik dur annem, gösterme acını. Abim hep ne derdi; ‘ben şehit olursam sakın yerlere falan çöküp ağlamayın, dimdik durun şerefsizleri sevindirmeyin’ derdi. Unuttun mu anne dik dur ne olursun abim için dik dur!”
Aybüke kendiside zor ayakta duruyordu ama önceliği annesini ayakta tutmaktı. Sarp’ın ailesi ile çok görüşmesekte son zamanlarda Sarp ve ailesi hem maddi hemde manevi olarak çok zarar görmüşlerdi; öncesinde dedesi kumara para yatırmış ve gizlemişti borçlar çok artıncada intihar etmişti, babasıda tek çocuk olduğu için bütün borç Sarp’lara kalmıştı. Sarp’ta son üç aydır maaşını ailesine gönderiyordu.
Sarp her zaman sessiz dururdu, Kuzey ve Ayaz ne kadar geveze ise Sarp ise o kadar suskundu. Sarp’ın sessizliğine alışkındık ama artık ‘abi bir sessiz olur musunuz kitabı anlamıyorum!’ Diye bağıran timin okuru yoktu. Artık dronu havalandırıp bizi yönlendiren bir bir havacılık bağımlısı yoktu. Artık Sarp yoktu… Sarp bir keresinde anlatmıştı; Sarp aslında hava harp istiyormuş ama 5derece skolyoz var diye elenmiş, Sarp’ın amcası şehitmiş hep derdi ‘bende amcamın arkasından gitmek için bütün harp okullarını, astsubaylık okulalrını denedim kara astsubaylık tuttu’ diye.
Sarp’ın babası vefa bırcu toprağını atınca ben geçtim.
“Hakkını helal et kardeşim, nur içinde yat, çok erken gittin be Sarp.”
Benden sonra sırayla herks vefa borcu toprağını attı.
Cenaze namazı kılınınca bizim tim ve Sarp’ın ailesi dışında kimse kalmamış herkes dağılmıştı. Aylin anne mezarın üstüne yatmış ağıtlar yakarak ağlıyordu, o kadar çok ağlamıştı ki artık nefes almakta zorlanıyordu. Rıza abi hâlâ bir ağacın altında bomboş gözler ile Sarp’ın mezarını izliyordu. Aybüke ise annesini mezarın başından kaldırmaya çalılıyordu.
….
Arabama binmek için şehitlikten çıkarken Melih ve Hilal’in şehitliğin kapısında oldupunu fark ettim. Onlarda brni fark etmiş olacak ki Melih sesi çok çıkmasada bana seslendi.
“Yaman, herşey için çok teşekkürler ama… benim yüzünden şehit vereceğinize, keşke… keşke ben şehit olsaydım. Daha çok gençmiş, eğer müsitler ise ailesiyle görüşmek isterim törende perişanlardı. Ev adreslerini söyleseniz birkaç gün sonra ziyarete gitsem?”
“Melih, senin yüzünden değildi. Ben… eğer ben oyalanmasaydım, onu oradan hemen çıkarsaydım… şuan törenden değilde hastane kafeteryasında yaptığımız kutlamadan ayrılıyor olacaktık. Senin bir suçun yok, bunun için sakın kendini suçlama! Ziyaret etmek istiyorsan ben sana ev adresini veririm bir ara.”
“Sağol kardeşim, tekrar başınız sağolsun.”
“Vatan sağolsun. Siz, kimle gelmiştiniz? Araba var mı?”
Bu sefer Hilal atladı söze büyük ihtaimlle Melih’in konuşunca yorulacağını düşünüyordu.
“Benim araba karagahta, Melih’in ki ise benim evin önünde kaldı.”
“Siz benimle gelin.”
“Sağolun üsteğmenim.”
….
Arabaya bindiğimizde nereye gideceklerini sormayı unutmuş oldupumu fark ettim.
“Buarada nereye gidecektiniz, hastaneye mi yoksa eve mi?”
“Hastaneye gideceğiz Melih daha taburcu olamadı.”
“Tamam”
…..
Hastaneye geldiğimizde Melih tam iyileşemediği için arabadna şnmesine yardımcı oluyordum ki telefonum çaldı. Arayan ya Asenam yada binbaşıydı veya timden birisi. Uzun zamandır Asena ile konuşmadığımız için onun olmasını umuyordum ama Melih’in inmesine yardım ettiğim için açamamıştım. Hilal bagajdan tekerlekli sandalyeyi getirince Melih’i sandalyeye oturtup telegonumu çıkartmak için elimş pantolonumu üniformamın iç cebine attım. Arayan Mehmet binbaşıydı. Zaten çok beklettiğim için tedirgin olarak hızlıca telefonu açtım.
“Emredin konutanım.”
“Ne oldu oğlum neden telefonu açmıyorsun?”
“Melih üsteğmenin araçtan inmesine yardkmcı oluyordum komutanım, onu bırakıp açamadım.”
“Tamam oğlum tamam. Karargaha gelirken Hilal’i de al onunda öğrenmesi gereken şeyler var, birde bütün time haber et herkes en geç bir saat içinde karargahta olsun, göreve gidecek gibi duruyorsunuz.”
“Emredersiniz komutanım!”
Ve telefonu kapattım. Ben telefon ile konuşurken Melih ve Hilal benim telefonu kapatmamı bekliyordu büyük ihtiamlle ki gitmemişlerdi.
Telefonu kapattıktan sonra bir yandan Mustafa abiyi ararken bir yandan da Hilal ile Melih’in yanına gittim.
“Hilal, karargaha gideceğiz hemen Melih’i odasına çıkaralım, sonrada karargaha geçeriz.”
“Tamam da, ben ne alaka ki?”
“Bilmiyorum ama komutan bilmesi gerekenler var dedi.”
Hilal tam konulmak için ağzını açacakken Melih atladı.
“Ya beni odama bırakın hadi de ne yapacaksanız yapın.” Demesiyle hastanenin girişine yöneldik. Biz yürürken Mustafa abi sonunda telefonu açtı.
“Komutanım n’oldu? Cenazeden sonra sessizde kalmıl telefon.”
“Mustafa abi en geç bir saat içinde bütün tim karargahta olacak Kuzey, Ayaz ve Murat’a haber et sen. Ege ve Göktuğ’a ben haber veririm. Melih’i hastaneye bırakacağım sonra Hilal üsteğmeni alıp geleceğim.”
….
Melih’i odasına bıraktıktan sonra yola çıkmıştık. Her ne kadar çevreye belli etmesemde Sarp’ın şehit oluşundan sonra o itleri ve o itlerin tasmasını tutanları yerin yedi kat dibine gömmeden içimdeki ateş sönmeyecekti.
….
Karargah’a ulaştığımızda bütün tim çoktan gelmiş olduğunu gördük. Beni ilk fark eden Ege oldu.
“Dikkat!”
“Rahat,rahat. Komutan nerde gördünüz mü?”
Soruma cevap veren Göktuğ oldu.
“Hayır komutanım, ama biraz önce komyatn postacısı harekat merkezine çağrıldığımızı söyledi.”
“E tamam oğlum gitsekya madem.”
Dediğimde harekat merkezine doğru dönüp ilerlemeye başladık.
Harekat merkezinin önüne geldiğimizde üzerime çekidüzen verip kapıyı çaldım ve sırayal içeriye girdik. Tahmin ettiğim gibi binbaşı daha gelmemişti, içeriye girdiğimizde hepimiz yerlerimize oturduk. Odanın içinde Kurt timi, Üsteğmen Hilal ve komuta kontrol personelleri dışında kimse yoktu.
“Komutanım, operasyon mu var, bir bilginiz var mı?”
“Hayır, yok Ayaz.”
Birkaç dakika sonra binbaşı büyükbaş harekat merkezine giriş yaptı.
“Dikkat!” Demem ile odadaki herkes hazır ola geçmiştik.
“Rahat evlat rahat, oturun yerinize.”
Kurt timi dahil herkes yerlerine oturdu.
“İhalar uçuş yaparken dün sizin operasyon yaptığınız noktaya yakın bir mağaradan görüntü aldı. Konumlar yakın olduğu içinde dün size pusu atan şerefsizlerin onlar olduğunu tahmin ediyoruz. Ama tabiki bu şerefsizler sizi pusu atanlar olmasa bile bu vatana göz koymuş bebek katili caniler oldukları gerçeğini değiştirmez. Yani Kurt timi ve Kartal filosu şu şerefsizleri yerin yedi kat dibine gömün ve yuvaya dönün.”
Binbaşının önsöz konuşmasının bitmesi yani ‘Kurt timi şu itleri yerin yedi kat dibine gömüp yuvaya dönün’ demesi asıl dikkatli dinlemememiz gerkeen operasyon planının geldiğini gösteriyordu.
“Bu şerefsizler bir mağarada görüldü ve mağaraya girişlerinde ellerinde kasalar taşıdıkları görüldü. Bu kasaların içinde ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz ama tahmin etmek çok zor değil.”
Komutan kasaların içindekileri söylemesede hepimiz aynı şeyi düşünmüştük; silah, kurşun, bomba vb.
Ekrana kirli sakallı, iğrenç görünümlü bir herifin fotoğrafı geldi ve binbaşı fotoğrafa baktıktan sonra bize doğru konuşmaya başladı.
"Bu bize lazım olan adam; Abdür El-Hatem, kod adı ise Leys. Bu herifin suratınıza aklınıza kazıyın, Sarp ve nice şehitlerimizin kanı bu itin elinde. Onların kanlarını yerde bırakmamak için şu iti alın ve sapasağlam yuvaya dönün." Ve devam.
"Plan ekstra bir durum görülmediği sürece belli. Kurt timi gece yarısı helikopter sizi mağaranın 16 kilometre kuzeyinde bir noktaya indirecek, oradan 16 kilometre güneye yürüyeceksiniz, şafak sökmeden noktaya ulaşmalı ve planın üzerinden geçip operasyonu başlatmalısınız o yüzden yolda goy goy yasak! Mağaranın girişi kuzeye bakıyor ve karşısında bir tepe var. Bu tepe mağaranın batısına kadar gidiyor, Ege ve Göktuğ bu tepenin kuzeybatıssına konuşlanacaksınız ama tabi ki ektra bir durum olursa yada konumunuz fark edilirse konum değişikliğine gidebilirsiniz. Kalanlar ise mağaraya batı ve doğudan giriş yapacaksınız. Yaman sen daha iyi bilirsin ekipleri sen ayarlarsın.”
“Emredersiniz komutanım!”
"Üstegmenim siz mağaradan çıkıp tepeye geldiğinizde Hilal'e bilgi geçeceğiz. Ve Hilal sende f-16'nda bizi bekliyor olup bilgi geldiği anda havalancaksın. O mağaranın yerine bir krater açıp yuvaya döneceksin." Bu sefer emir hem Kurt timine hemde Hilal'eydi bu yüzden hep bir ağızdan konuştuk.
"Emredersiniz komutanım!"
Komutan sandalyesinden kalkıp ellerini masaya dayadı, onun kalkması ile bütün tim ve Hilal de ayağa kalktı.
“Hadi bakalım aslanlarım, gidin ve şu itleri ve onlara gelecek kuracağını düşündükleri mühimmatı yerin dibine gömün! Göreyim sizi.”
Bütün tim ve Hilal başını dikleştirdi.
“Emredersiniz konutanım!” Dedik hepbir ağızdan aynı kalın seste, aynı kinle.
……
Hilal bugün izin günü olmasına rağmen özel görev için hava üssüne geçmişti, bizde mühimmatımızı yüklenmek için teçhizat odasına geçip hazırlanmaya başladık.
“Komutanım be böyle acımız çok taze içimizde ateşimiz yanarken çok iyi oldu, o şerefsizleri gömmek için acımız bizi o şerefsizlerin peşinde bir azrail yapacak.” Dedi Kuzey buruk bir gülümsemeyle.
Doğru söylüyordu aslında, normalde olsa onların üstüne azrail gibi çökme işi yüzümüzü güldürürdü ama şuan… şuan azrail kesilmemizin sebebi çok iyi baba olabilecek olmasına rağmen sevgilisi bile olmadan o şerefsizlerin bir bombası yüzüne kapkara toprağın altına girmesi yüzünden olunca anca onun intikamını alabilecek olduğumuz için buruk bir gülümseme salabiliyorduk etrafa.
…
Kurt timinin her bir üyesi silahını kuşandı, bombalarını aldı, çantasını taktı ve helikopter pistine doğru yürümeye başladık.
..
Piste gelmemizin üstünden beş dakika ya geçti ya geçmemiştiyken binbaşı görüş alanıma girdi.
“Dikkat!” Bütün Kurt timi hazır ola geçti.
“Çocuklar, planımızı zaten yaptık her binize kendimden çok güveniyorum. Yüzümü kara çıkarmayın, bana bir aileye daha şehit haberi verdirmeyin, bir ailenin daha evine ateş düşürmeyin. Gözünüz hep açık olsun, belki yarın akşam belki bir hafta sonrası zaman fark etmez ama her birinizi burada tek parça bulacağım, bu bir emirdir Kurt timi!”
“Emredersiniz komutanım!”
Normalde bölük komutanları soğuk nevaledir, asker ile çok iletişime geçmez ama binbaşı büyükbaş… binbaşı büyükbaş bizim gerçekten babamız gibidir, bırak görev ile ilgili sorunları, anlatmak istesek özel hayatımız ile ilgili sorunlarımızı bile dinler çözüm bulmaya çalışır.
“Hadi evlatlarım, hepiniz Allah’a emanetsiniz. Her birinizin alınlarını öpüyor ve hiç istemesemde o şerefsizlerin yuvasına yolluyorum. Yolunuz açık olsun, su gibi gidip gelin.”
“Sağol!”
“Rahat, hadi binin helikoptere.”
Sırayla helikoptere doğru eğilerek ilerledik ve bindik. Yolumuz ortama olarak bir saat kadar sürecekti ve bu yolun sonunda dönememek çok büyük ihtimaldi. Bizim gittiğimiz her yolun sonunda gidipte dönmemek vardı, çünkü bizim her yolumuzdan bir terörist, bir Allahsız çıkabilirdi. Ailemiz ile tatile giderken pusu atıp bütün ailemizi şehit edebilirlerdi. Onlarda bizim gibi masum, sivil, günahsız ayrımı yoktu çünkü en büyük günah onların tam kendisiydi.
“Komutanım çok daldınız, ne oldu karadenizde gemileriniz mi battı?”
Duyduğum ses ile düşüncelerimden arınıp Göktuğ’a baktım. Biraz zorla birazda onlara olan sevginin verdiği his ile dudağımın kenarıyla gülümsedim.
“Yok be öyle işte; yolun sonunu, bu görev dönüşünde komutana verdiğimiz sözü tutabilecek miyiz falan onları düşündüm.”
“Allahın izniyle döneriz be komutanım.”
“İnşallah Göktuğ inşallah…”
“Komutanım Kurt timi nerelerden çıktı Allahın izniyle buradanda çıkar evelallah.” Bu sefer konuşan Ege’ydi.
“Tabi ya komutanım nerlerden çıktık biz!” Bu seferde araya Murat girmişti.
“Evet komutanım görev önce böyle karalar bağlamayın, sonra sahada anamız ağlıyır konutanım!” Yine cıvıklığını konuşturan tabiki de Kuzey’di.
“Cıvıma lan!”
“Emredersiniz komutanım.”
Bu sohbetimizin üstüne başka birşey konulmadan helikopterin bizi bırakcağı noktaya varmıştık. Helikopter bizi indirdikten sonra yavaşça havalandı ve bizde ilerlemeye başladık.
16 kilometre boyınca Kuzey ve Ayaz dışında kimse konuşmadı. Onlar konuşmaya çalıştığında da binbaşının emrini hatırlatıp susmalarını sağladım. 16 kilometre sonunda ise binbaşının bahsettiği tepenin uç noktasındaydık ama görünmemek içinde biraz altta ve arkada kalmayı tercih etmiştik.
Yerlerimize geçmeden önce planın üstünden geçtik, ekipleri ayarladım; Sarp’ı şehit verdiğimiz operasyondaki gibi düzen kurmuştuk. Sadece bu sefer Sarp yoktu ve Ayaz Sarp’ın yerine Mustafa abinün ekibine geçmişti. Herkes ekibini öğrenip yerlerine dağıldı. Mağaranın çevresi korumada olduğu için çok yakınına girmeden tepenin üstünden dolaştık.
“Göktuğ kaç adam var, ne taraftalar, durumu bildir.”
“Komutanım dışarıda ve mağara girişinde toplam otuz altı adam var, mağara içindede düzene bakılırsa on kişi kadar var. Dizilim olarak üç gruba ayrılmışlar. 12 adamlık bir grup mağaranın barısında, yine 12 kişilik bir grup doğusunda, geri kalanların olduğu bir grup ise karşısında yani kuzeyinde duruyor. Mağaranın yanındakiler çok dikkatli dolaşmıyor sadece bir kaç dikkatle etrafa bakan var ama öndekiler etrafı dikkatli izliyor. Operasyonun hıxlı bitmesi gerektiği için Murat abinin el atmadını yada el bombası öneririm.”
“Tamam Göktuğ, ikisinden birini uygulamazsak zaten bu herifler bitmez. Murat işi tehlikeli ortalarına bombayı çaktık mı işimize bakarız. Göktuğ gruplar arsdı mesafe ortalama kaç metre bir tahmin ver bana.”
“Komutanım aralarındaki mesafe az. Doğudaki ile batıdakinin arası yok denecek kadar az en fazla 4 metredir, doğu vr batıfakinin mağaranın önündeki gruba mesafesi eşit ve biraz uzak kalıyor onlarda ortalama 8-10 metre arasıdır.”
“Tamam Göktuğ. Kurt beni dinle. Mustafa abi sen doğudan bende batıdan kuzey ekibinin yan ekiplere yakın noktalrına el bombasını fırlatacağız, Göktuğ hazır bekle biz bombaları attığımızda canlı kalan olursa ateş emri beklemeden gebert. Diğerleriyle de Göktuğ ile Ege dışarıdakileri gebertirken içeriye sızıcaz. Çok dikkatli olunacak kayıba yer yok! Bize lazım olan herifi sakın öldürmeyin, eğer kaçmaya yada karşılık vermeye kalkarsa öldürmeyecek yara açın ama sakın ölmesin. Onun dışında önünüze çıkanı indirin.”
“Emredersiniz komutanım!” Dediler hep bir ağızdan.
“Hadi Mustafa abi bombanı hazırla, Göktuğ hazır bekleyeceğiz en uygun anda bize ses ver.”
“Emredersiniz komutanım.”
El bombamı elime alıp ilerledim ama pimini çekmedim. Mağaranın ağız kısmına yaklaştığımızda bombanın pimini çektim ve Göktuğ’dan haber beklemeye başladım.
Bölüm etkileşimi
