6. bölüm · Gizli Yemin

Bölüm 6

CEPHEKALEMI 19

İnsan savaşın bittiğini eve dönünce sanıyor.

Yanılıyor.

Savaş bazen kapıyı seninle birlikte açıyor.

Sabah saat altıyı biraz geçiyordu.

Gece neredeyse hiç uyumamıştım.

Olay yeri ekibi gittikten sonra evi defalarca dolaşmış, aynı dolapları tekrar tekrar açmıştım.

Birinin evime girmiş olması...

Üstelik hiçbir şey çalmadan çıkması...

Beni ilk kez gerçekten huzursuz etmişti.

Çünkü hırsız ne istediğini bilirdi.

Ama iz bırakmadan giren biri...

Sana bir mesaj verirdi.

"İstediğim zaman yanına gelebilirim."

İşte o düşünce insanın içine işliyordu.

---

Mutfakta kahve hazırlarken Doruk sessizce kapının önünde belirdi.

Üzerinde lacivert pijamaları vardı.

Saçları yine dağınıktı.

Bana baktı.

Sonra masaya.

Kahvaltıyı hazırlamaya başladım.

Peyniri çıkardım.

Zeytinleri koydum.

Ekmeği dilimledim.

Doruk her zamanki yerine oturdu.

Eskiden masada üç kişiydik.

Sonra iki kişi kaldık.

Şimdi ise o eksik sandalye, her sabah gözüme batıyordu.

Karşımdaki sandalyeye istemsizce baktım.

Boştu.

İyi ki boştu.

Bazı insanlar gittikten sonra geride bıraktıkları sessizlik, kendilerinden daha ağır oluyordu.

---

Doruk elindeki kalemle peçetenin üzerine küçük bir ev çizdi.

Sonra eve bir köpek ekledi.

Gülümsedim.

"Bizim hiç köpeğimiz olmadı."

Başını iki yana salladı.

Olmasını istiyordu.

"Belki bir gün."

dedim.

Gözleri parladı.

Konuşamadı.

Ama umut bazen kelimeden güçlüydü.

---

Telefonum çaldı.

Arayan Asya'ydı.

"Günaydın Üsteğmen."

"Günaydın komutanım."

"Karargâha gelebilir misiniz?"

"Yeni bir gelişme mi var?"

"Kısmen."

Ses tonu sakindi.

"Ayrıca Doruk'u da getirmenizi istiyorum."

Şaşırdım.

"Doruk'u mu?"

"Evet."

"Neden?"

"Kendisiyle ilgili değil."

Kısa bir duraksama oldu.

"Ama burada olması daha doğru."

Telefon kapandı.

Merakım daha da arttı.

---

Bir saat sonra karargâha vardık.

Doruk ilk kez karargâhın içine giriyordu.

Koridorlarda yürürken etrafına dikkatle bakıyordu.

Askerleri inceliyor, duvarlardaki armalara göz gezdiriyordu.

Baran bizi görünce gülümsedi.

"Hoş geldin küçük adam."

Doruk utangaçça bana yaklaştı.

Baran cebinden küçük, metal bir anahtarlık çıkardı.

Üzerinde kartal figürü vardı.

"Bu artık senin."

Doruk önce bana baktı.

Başımı sallayınca hediyeyi aldı.

İlk kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

---

Asya'nın odasının kapısını çaldım.

"Gelin."

İçeri girdik.

Asya ayağa kalktı.

Doruk'u görünce yüzü yumuşadı.

"Hoş geldin."

Doruk cevap vermedi.

Ama bu kez arkasına saklanmadı.

Asya masasının üzerindeki kutuyu açtı.

İçinden eski, deri kaplı bir defter çıkardı.

Masaya bıraktı.

"Dün gece evinizde bulunan kayıt cihazını inceledik."

Kalbim hızlandı.

"Sonuç?"

"Çalışıyormuş."

Bir an nefes almayı unuttum.

"Peki kayıtlar?"

"Asıl mesele bu."

Asya dosyayı önüme itti.

"Cihaz sadece son üç günü kaydetmiş."

"Ne konuşuldu?"

"Aslında..."

Kısa bir sessizlik oldu.

"Çok ilginç bir şey var."

"Ne?"

"Cihazın kaydettiği ilk ses sizin değil."

Kaşlarımı çattım.

"O zaman kimin?"

Asya gözlerini dosyadan kaldırıp bana baktı.

"Doruk'un."

Oğluma döndüm.

Hâlâ sessizce odanın köşesinde duruyordu.

"Bu imkânsız."

dedim.

"Asla konuşmadı."

Asya başını hafifçe salladı.

"Konuşmamış."

"Anlamadım."

"Cihaz tek bir kelime kaydetmiş."

Boğazım düğümlendi.

"Hangi kelime?"

Asya dosyayı kapattı.

Sesi ilk kez neredeyse fısıltıya dönüştü.

"'Baba.'

O an dünya durmuş gibiydi.

Çünkü yıllardır tek bir kelime duymayı bekliyordum.

Ve o kelime...

Ben duymadan söylenmişti.
"Baba..."

Asya'nın ağzından çıkan o tek kelime odanın içinde asılı kaldı.

Gözlerim kendiliğinden Doruk'a döndü.

O ise pencereden dışarı bakıyordu.

Sanki konuşulanların hiçbiriyle ilgisi yokmuş gibi.

Ama biliyordum.

İlgisi vardı.

Hem de en çok onun.

"Kaydı dinleyebilir miyim?"

diye sordum.

Asya başını salladı.

Bilgisayarın ekranını bana çevirdi.

Dosyayı açtı.

Saat bilgisi ekranda belirdi.

03.18

Evime girildiğini tahmin ettiğimiz saat.

Asya oynatma düğmesine bastı.

İlk birkaç saniye sadece dip ses vardı.

Sonra...

Yavaşça açılan bir kapının sesi.

Ayak sesleri.

Birinin salonda dolaştığını belli eden hafif gıcırtılar.

Kalbim göğsüme vuruyordu.

Ardından...

Çok kısık, titrek bir çocuk sesi duyuldu.

"B... ba..."

Ses sadece iki heceydi.

Ama benim için dünyadaki en değerli sesti.

Yıllardır ilk kez...

Oğlumun sesini duyuyordum.

Kayıt birkaç saniye daha devam etti.

Sonra metal bir eşyanın yere değdiği ses geldi.

Ve aniden kesildi.

Odadaki sessizlik eskisinden daha ağırdı.

---

Ekrana bakmayı bırakamıyordum.

"Bu..."

Sesim çatladı.

"Asla konuşmamıştı."

Asya bilgisayarı kapattı.

"Travma yaşayan bazı çocuklar, yoğun korku anlarında istemsiz olarak ses çıkarabilir."

Başımı iki yana salladım.

"Hayır."

Dedim.

"O beni çağırmış."

Asya cevap vermedi.

Çünkü ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.

Doruk...

O gece yalnız değildi.

---

Yanına gittim.

Diz çöktüm.

"Doruk."

Yavaşça bana döndü.

"Eve biri girdiğinde beni mi çağırdın?"

Gözleri doldu.

Başını çok hafif salladı.

Kalbim sıkıştı.

"Peki gördün mü?"

Bu kez cevap vermedi.

Parmaklarını birbirine kenetledi.

Nefes alışverişi hızlandı.

Asya hemen yanıma geldi.

"Yeter."

dedi.

"Onu zorlamayın."

Bir an itiraz edecek gibi oldum.

Sonra Doruk'un titreyen ellerini görünce sustum.

Haklıydı.

Bazı kapılar zorlanarak açılmazdı.

---

Asya, Doruk'un önüne küçük bir kâğıt koydu.

Üzerinde sadece üç şekil vardı.

Bir ev.

Bir ağaç.

Bir insan.

"İstersen bana gösterebilirsin."

Doruk kalemi aldı.

Önce evi işaretledi.

Sonra insanı.

Ardından kapıyı çizdi.

Kapının yanına uzun bir gölge ekledi.

Gölgenin yüzü yoktu.

Sadece uzun bir montu vardı.

Ben nefesimi tuttum.

"Asya..."

diye fısıldadım.

O da resmi dikkatle inceliyordu.

Doruk daha sonra gölgenin eline küçük bir daire çizdi.

"Bu ne olabilir?"

diye sordum.

Asya birkaç saniye düşündü.

"Bilmiyorum."

Doruk başını iki yana salladı.

Sonra kendi cebini gösterdi.

Ardından daireyi tekrar işaret etti.

Bir anda aklıma geldi.

"Cep telefonu..."

Doruk'un gözleri büyüdü.

Doğru anlamıştım.

"Eve giren kişi telefonunu elindeydi."

Asya not defterine hemen yazdı.

"Demek ki sadece dinleme cihazını bırakmamış."

dedi.

"Birisiyle de iletişim hâlindeymiş."

---

Kapı çalındı.

Baran içeri girdi.

"Komutanım."

"Asker."

"Laboratuvardan sonuç geldi."

Dosyayı Asya'ya uzattı.

Asya birkaç satır okuduktan sonra yüzü ciddileşti.

"Nedir?"

diye sordum.

"Dinleme cihazının üretim yeri tespit edilmiş."

"Eee?"

"Seri numarası silinmiş."

Bir an durdu.

"Ama kullanılan parçalar..."

Dosyayı bana uzattı.

"...resmî üretim değil."

"Yani?"

"Askerî malzeme gibi gösterilmeye çalışılmış."

dedi.

"Ama aslında özel olarak üretilmiş."

Bu, işimizi daha da zorlaştırıyordu.

Karşımızdaki insanlar sıradan değildi.

Planlı hareket ediyorlardı.

---

Toplantı bittiğinde Doruk elimi tuttu.

Koridora çıktık.

Yavaş yavaş yürüyorduk.

Tam çıkış kapısına yaklaşmıştık ki Doruk aniden durdu.

Bakışları koridorun sonuna kilitlendi.

Ben de baktım.

Temizlik görevlisi kıyafetleri giymiş bir adam paspas yapıyordu.

Normal görünüyordu.

Ama Doruk'un eli birden sıkıldı.

Yüzü bembeyaz kesildi.

Nefes alışları hızlandı.

Adam başını kaldırıp bize baktı.

Sadece bir an.

Sonra gülümseyip işine devam etti.

"Doruk?"

Oğlum arkamda saklandı.

Titriyordu.

İçimde kötü bir his yükseldi.

Asya da koridora çıkmıştı.

Durumu görünce hemen yanımıza geldi.

"Ne oldu?"

Cevap veremedim.

Çünkü ben de anlamamıştım.

Ama Doruk anlamış gibiydi.

Küçük elleri montumu sımsıkı tutarken, hayatında ilk kez kendi isteğiyle bir kelime fısıldadı.

Neredeyse duyulmayacak kadar kısık bir sesle...

"Orada..."

Asya ile göz göze geldik.

İkimiz de aynı anda koridorun sonuna baktık.

Ama temizlik görevlisi...

Artık orada değildi.

Doruk'un sesi...

Belki de dışarıdan duyan biri için önemsizdi.

Tek kelimeydi.

Ama benim için yıllardır beklediğim bir mucizeydi.

"Orada..."

Kelime dudaklarından dökülür dökülmez gözleri büyüdü.

Sanki ne söylediğinin farkına varmıştı.

Sonra hızla başını göğsüme gömdü.

Titriyordu.

Onu sıkıca sardım.

"Tamam oğlum."

Sessizce saçlarını okşadım.

"Kimse sana zarar vermeyecek."

Bunu söylerken kendimi ikna etmeye çalışıyordum.

Çünkü artık buna ben de emin değildim.

---

"Asker!"

Asya'nın sesi koridorda yankılandı.

En yakın iki personel koşarak yanımıza geldi.

"Koridorun doğu çıkışını kapatın."

"Emredersiniz komutanım."

"Batı koridorunu da kontrol altına alın."

İki asker hızla uzaklaştı.

Asya ise telsizini eline aldı.

"Güvenlik Merkezi."

"Dinlemedeyim komutanım."

"Son beş dakikalık kamera kayıtlarını dondurun."

"Anlaşıldı."

"Hiç kimse binadan çıkmayacak."

---

Yaklaşık üç dakika sonra güvenlik amiri koşarak geldi.

Elinde bir tablet vardı.

"Komutanım."

"Kayıtlar."

Tableti Asya'ya uzattı.

Hepimiz ekrana baktık.

Koridor görüntüsü...

Ben...

Doruk...

Ve paspas yapan adam.

Adam başını kaldırıyor.

Bize bakıyor.

Sonra temizlik arabasını iterek köşeyi dönüyor.

Asya görüntüyü durdurdu.

"Devam."

Görüntü ilerledi.

Koridor boştu.

Köşeyi döndüğü an görünmesi gerekiyordu.

Ama...

Yoktu.

"Bir dakika."

Baran şaşkınlıkla ekrana yaklaştı.

"Bu nasıl olur?"

Asya görüntüyü tekrar oynattı.

Aynı sonuç.

Adam...

Kameranın gördüğü alandan çıkıyor.

Bir sonraki kameraya ise hiç ulaşmıyordu.

---

"Güvenlik Amiri."

Asya'nın sesi sertleşti.

"Evet komutanım."

"Bu koridordan çıkış kaç tane?"

"Bir."

"Başka?"

"Havalandırma bakım kapağı."

Hepimiz aynı anda birbirimize baktık.

Adam...

Planını önceden hazırlamıştı.

---

Yarım saat süren aramaya rağmen hiçbir sonuç çıkmadı.

Ne adam vardı...

Ne de kullandığı temizlik arabası.

Sanki hiç var olmamıştı.

Asya toplantı odasına geçti.

Kapıyı kapattı.

Masanın üzerine güvenlik kartlarının listesini bıraktı.

"Bu kişi karargâha sahte kimlikle girmiş."

dedi.

"İçeride ona yardım eden biri olabilir."

O cümle odanın havasını değiştirdi.

İçimizden biri...

Bilerek ya da bilmeyerek düşmana yardım etmiş olabilirdi.

---

Ben pencereden dışarı bakıyordum.

Asya yanıma geldi.

"Kendinizi suçlamayın."

"Suçlamıyorum."

Dedim.

"Ama oğlum onu tanıdı."

Asya başını salladı.

"Evet."

"Bu ne demek biliyor musunuz?"

Sessiz kaldı.

"Demek ki eve giren kişi oydu."

İkimiz de aynı sonuca ulaşmıştık.

Doruk...

O gece o adamı görmüştü.

---

Akşam üzeri eve döndük.

Bu kez kapının önünde iki asker nöbet tutuyordu.

Doruk odasına geçti.

Ben ise salona oturdum.

Masanın üzerinde hâlâ o not duruyordu.

Kapıyı kontrol et.

Defalarca okudum.

Bir anda aklıma bir şey geldi.

Kâğıdı ışığa tuttum.

Arkasında silik bir iz vardı.

Kurşun kalemle yazılmış gibi.

Çekmeceden yumuşak bir kalem aldım.

Kâğıdın arkasını hafifçe boyamaya başladım.

Yavaş yavaş görünmeyen yazılar ortaya çıktı.

İlk kelime...

"Kasayı..."

Sonra ikinci kelime.

"...açma."

Kasayı açma.

Evde kasa mı vardı?

Bir anda aklıma geldi.

Babam yıllar önce salondaki duvar saatini kendi elleriyle asmıştı.

"Asla yerini değiştirme."

demişti.

"Neden?"

diye sorduğumda ise sadece gülümsemişti.

O güne kadar üzerinde hiç durmamıştım.

Yavaşça saate yaklaştım.

Duvar saatini yerinden kaldırdım.

Arkasında...

Küçük, çelik bir kasa vardı.

Kalbim hızla atmaya başladı.

Yıllardır o duvarın içinde duran bir kasa...

Babam...

Hiçbir zaman bundan bahsetmemişti.

Tam kasanın kapağına dokunacakken telefonum çaldı.

Ekranda yine...

Bilinmeyen Numara yazıyordu.

Telefonu açtım.

Karşı taraftan boğuk bir erkek sesi geldi.

"Kasayı açarsan..."

Nefesini duydum.

"...oğlun ölür."

Telefon kapandı.

Elim kasanın üzerinde donup kaldı.

O an anladım.

Beni izliyorlardı.

Sadece karargâhta değil...

Kendi evimin içinde bile.

Ve yaptığım her hareketi biliyorlardı.