1. bölüm / 9
Gizli YeminBölüm 1
Bölümler 9Şu an: Bölüm 1
Yağmurun sesi, dağlarının arasındaki sessizliği parçalıyordu.
Böyle gecelere alışkındım.
Soğuk havaya, uzun süren bekleyişlere, karanlığın içinde görünmeyen tehlikeleri aramaya...
Ama insan alıştığını sandığı şeylerin bile bir gün karşısına farklı çıkabileceğini öğreniyordu.
Ben Üsteğmen Kubat Karahan.
Hayatım boyunca kaybettiğim şeyleri geride bırakmayı öğrendim. Çünkü askerlik bana bunu öğretti. Düşünmeden hareket etmeyi değil... Duygularını kontrol etmeyi.
Ama bazı kayıplar vardı ki insan ne kadar güçlü olursa olsun içinden atamıyordu.
Benimki, oğlumdu.
Doruk.
Yedi yaşındaki oğlum.
Konuşmayı bırakan küçük adamım.
Onu kurtaramadığım bir anın ağırlığını her gün taşıyordum.
Belki de bu yüzden insanlara güvenmek benim için eskisinden daha zordu.
Çünkü en çok güvendiğim insan beni yaralamıştı.
---
Dürbünü gözlerimden indirmeden karşı tepeyi izliyordum.
"Üsteğmen."
Baran'ın sesiyle başımı çevirdim.
"Kuzey tarafında hareket var."
Dürbünü tekrar kaldırdım.
Üç kişi.
Ama içimde bir şey bunun göründüğü kadar basit olmadığını söylüyordu.
"Üç kişi değil."
Baran bana baktı.
"Nasıl yani komutanım?"
"Birileri özellikle görünmek istiyor."
Askerlikte bazı şeyleri gözlerin değil, tecrübelerin görürdü.
Ve benim tecrübem bana bunun bir tuzak olduğunu söylüyordu.
Telsizime uzandım.
"Tim, hazır olun. Sessiz ilerliyoruz."
Kulaklığımdan onay sesleri geldi.
Beklemeye başladık.
Bazen savaşmak kolaydı.
Zor olan, ne zaman savaşacağını bilmendi.
---
Bu operasyonun adı aylardır dosyamda duruyordu.
İçeri sızan bir kadın asker.
Düşman grubuyla bağlantılı görünen biri.
Adı:
Asya Demir.
Hakkında çok az bilgi vardı.
Ama olan bilgiler bile yeterince şüpheliydi.
Düşmanın arasında görülmüştü.
Onlarla hareket etmişti.
Bizim için o bir dost değildi.
En azından o geceye kadar.
---
Binaya girdiğimizde ilk duyduğum şey sessizlik oldu.
Normalde böyle yerlerde bir iz olurdu.
Bir ses.
Bir hareket.
Bir hata.
Ama burada sadece ağır bir sessizlik vardı.
Sonra onu gördüm.
Bir kadın.
Elinde silahı vardı.
Etrafındaki adamlar yerdeydi.
Ve o hâlâ ayaktaydı.
Silahımı kaldırdım.
"Kıpırdama."
Kadın bana döndü.
Göz göze geldik.
O an garip bir şey hissettim.
Korkmuyordu.
Kaçmaya çalışmıyordu.
Sanki karşısında düşman değil de gerçeği bilmeyen biri varmış gibi bakıyordu.
"Silahını bırak."
Sesim sert çıktı.
Çünkü sert olmak zorundaydım.
Çünkü yumuşadığın anda kaybedebilirdin.
Kadın birkaç saniye bana baktı.
Sonra silahını yere bıraktı.
"Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı, Üsteğmen."
Kaşlarımı çattım.
"Adımı biliyorsun."
"Bilmem gereken kadarını biliyorum."
Bu cevap hoşuma gitmedi.
Tam ona tekrar soru soracakken telsizimden gelen ses hepimizi durdurdu.
"Üsteğmen Karahan, hedef değişti."
Kaşlarımı çattım.
"Ne demek bu?"
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra duyduğum cümle bütün düşüncelerimi değiştirdi.
"Kadın düşman değil."
Bakışlarımı Asya'dan ayırmadım.
"Devam edin."
"Personelimiz. Gizli görevde."
O an odadaki herkes sustu.
Kadın başını kaldırdı.
"Yüzbaşı Asya Demir."
İçimdeki şüphe gitmemişti.
Çünkü ben insanlara bir cümleyle güvenmeyi çok önce bırakmıştım.
Bir insanın yalan söylemediğini anlamak kolay değildi.
Özellikle de hayatında en büyük darbeyi güvendiği insandan almış biriysen.
Asya bana baktı.
Sanki aklımdan geçenleri anlamış gibiydi.
"İnanmıyorsunuz."
Cevap vermedim.
Çünkü haklıydı.
İnanmıyordum.
Ama o gece bilmediğim bir şey vardı.
Hayatıma giren bu kadın sadece bir operasyonun parçası olmayacaktı.
Bir gün oğlumun sessizliğine ulaşan kişi de o olacaktı.
Ve ben...
Yıllardır kapattığım kalbimin kapısını açmayı, en son ondan öğrenecektim.
GİZLİ YEMİN
Asya Demir...
İsmini ilk kez bir dosyanın üzerinde görmüştüm.
O zamanlar benim için sadece birkaç satırdan ibaretti.
Bir fotoğraf.
Birkaç rapor.
Ve cevaplanmamış sorular.
Ama insanları dosyalardan tanımak, en büyük yanılgılardan biriydi.
Bir insanın kaç yaşında olduğunu, nerede doğduğunu, hangi görevlerde bulunduğunu bilirdiniz.
Ama geceleri hangi düşüncelerle uyuduğunu bilemezdiniz.
Neler kaybettiğini...
Nelerden vazgeçtiğini...
Ya da ne kadar yalnız kaldığını.
Ben yalnızlığı iyi bilirdim.
---
"Üsteğmen, ne yapıyoruz?"
Baran'ın sesiyle bakışlarımı Asya'dan ayırdım.
Timdeki herkes bana bakıyordu.
Karşımızdaki kişinin kim olduğu artık belli gibiydi.
Ama benim için mesele bitmemişti.
Birinin devlet adına çalışıyor olması, bana güvenmem için yeterli değildi.
Çünkü hayatımda bir zamanlar başka birine de güvenmiştim.
Sonucu hâlâ üzerimde taşıyordum.
"Silahları toplayın."
Emir verdim.
Asya bana baktı.
Bakışlarında hafif bir kırgınlık vardı.
Belki de ilk kez biri onun kim olduğundan şüphe ediyordu.
Ama umurumda değildi.
Benim görevim insanların hislerini korumak değildi.
Benim görevim, yanımdaki insanların hayatta kalmasını sağlamaktı.
"Benimle geliyorsunuz."
Asya başını hafifçe salladı.
"Emir komutanım."
Sesi sakindi.
Fazla sakindi.
Bu beni daha da rahatsız etti.
İnsanlar genelde yakalandığında ya korkardı ya da öfkelenirdi.
O ise sadece bekliyordu.
Sanki bu anın geleceğini biliyormuş gibi.
---
Karargâha döndüğümüzde saat sabaha yaklaşıyordu.
Gökyüzü hâlâ karanlıktı.
Yorgunluk bedenime çökmüştü ama askerlikte bazı yorgunluklar dinlenmeyle geçmezdi.
Kafanın içinde taşıdıkların daha ağırdı.
Asya sorgu odasına alındı.
Ben de karşısındaki sandalyeye oturdum.
Masada onun dosyası vardı.
Dosyayı açtım.
Sayfaları çevirdikçe daha fazla soru ortaya çıkıyordu.
"İki yıl."
Başımı kaldırdım.
"Ne?"
"İki yıl boyunca içeride kaldım."
Sesi sakindi.
"İki yıl boyunca her gün kim olmadığımı oynadım."
Dosyaya baktım.
"Ve bunun karşılığında senden beklenen neydi?"
"Hayatta kalmak."
Cevabı hızlı geldi.
"Ve doğru zamanda doğru bilgiyi vermek."
"Kaç kişi öldü?"
Bu soru karşısında ilk kez duraksadı.
Sadece bir saniye.
Ama gördüm.
Askerler yalan söylediğinde gözlerini kaçırırdı.
Asya ise geçmişine bakıyordu.
"Saymayı bıraktım."
O cevap odadaki havayı değiştirdi.
Çünkü bazı cümleler vardı...
İçinde çok fazla acı taşırdı.
---
Sorgu bittikten sonra karargâh koridorunda yürürken telefonum çaldı.
Ekranda tek bir isim vardı.
Doruk.
Bir an durdum.
Ne kadar yoğun olursam olayım, o ismi görünce her şey değişirdi.
Telefonu açtım.
"Efendim?"
Karşıdan gelen ses oğlumun değildi.
Bakıcı kadındı.
"Kubat Bey..."
Sesindeki tereddüt hemen dikkatimi çekti.
"Ne oldu?"
Kısa bir sessizlik oldu.
"Doruk yine konuşmadı."
Gözlerimi kapattım.
Bunu duymak her seferinde aynı yere dokunuyordu.
"Bugün nasıl?"
"İyi ama..."
Durdu.
"Ama?"
"Sizi sordu."
Boğazım düğümlendi.
Doruk beni soruyordu.
Ama bunu kendisi söyleyemiyordu.
Çünkü kelimeler onun içinde bir yerde sıkışıp kalmıştı.
"Akşam geleceğim."
Telefonu kapattım.
Koridorun sonunda Asya duruyordu.
Beni izliyordu.
Ne kadarını duydu bilmiyordum.
Ama gözlerinde ilk kez farklı bir şey gördüm.
Merak değil.
Acıma da değildi.
Anlama çabasıydı.
Bu hoşuma gitmedi.
Çünkü insanlar benim acılarımı görmeye alışık değildi.
Ben güçlü kalmak zorundaydım.
---
"Çocuğunuz mu?"
Sorusuyla durdum.
Ona baktım.
"Bu sizi ilgilendirmez."
Sert cevap verdim.
Asya geri adım atmadı.
"Belki."
Dedi.
"Ama bazı yaralar saklanınca iyileşmiyor."
Bu cümle...
Beklemediğim kadar ağır geldi.
Çünkü doğruydu.
Ama bunu kabul etmek istemiyordum.
"Asker misiniz, psikolog mu?"
dedim.
İlk kez hafifçe gülümsedi.
"Askerim."
Sonra durdu.
"Ama bazen insanlar savaş alanından çıkınca da savaşmaya devam eder."
Hiç cevap vermedim.
Çünkü o an fark ettim.
Asya Demir sadece düşmanın içine sızmamıştı.
Belki de kendi acılarının içine de yıllardır gömülmüştü.
Ama bunu bilmeme gerek yoktu.
En azından o zaman böyle düşünüyordum.
Çünkü o gece hayatıma giren kadının...
Bir gün oğlumun ilk kelimesini duyacak kişi olacağını bilmiyordum.
Karargâhtan çıktığımda hava aydınlanmaya başlamıştı.
Gecenin karanlığı yavaş yavaş yerini gri bir sabaha bırakıyordu. Gökyüzü ne tamamen karanlıktı ne de aydınlık. Tıpkı benim içim gibi.
Bazı günler insanın hayatı da böyleydi.
Ne tamamen iyi...
Ne de tamamen kötü.
Arabama doğru yürürken telefonumu tekrar kontrol ettim.
Doruk'un fotoğrafı ekranımdaydı.
Yedi yaşındaki oğlum.
Gülümsemeye çalıştığı ama gözlerinin hiçbir zaman tamamen gülmediği o fotoğraf...
Onu ilk gördüğümde içim parçalanmıştı.
Çünkü çocuklar yalan söylemeyi bilmezdi.
Bir çocuk mutlu değilse, bunu saklayamazdı.
Ben ise oğlumun mutsuzluğunun sebebini bulamamış bir babaydım.
---
Eve girdiğimde her zamanki sessizlik karşıladı beni.
Garipti.
İnsan bazen en büyük gürültüyü sessizlikte duyardı.
Kapıyı yavaşça kapattım.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Ses yapmamaya çalışıyordum.
Çünkü Doruk son zamanlarda ani seslerden hoşlanmıyordu.
Savaş alanında patlayan silah seslerine alışmıştım.
Ama oğlumun korkuyla irkilmesine alışamamıştım.
Salona doğru ilerledim.
Doruk pencerenin önünde oturuyordu.
Elinde küçük bir oyuncak araba vardı.
Saatlerce aynı oyuncakla oynayabiliyordu.
Eskiden böyle değildi.
Eskiden evin içinde koşan, durmadan soru soran, her şeyi merak eden bir çocuktu.
"Ben geldim oğlum."
Sesimi duyunca başını kaldırdı.
Gözleri bana baktı.
Ama konuşmadı.
Her zamanki gibi.
Yanına oturdum.
"Bugün nasıl geçti?"
Cevap vermedi.
Zaten cevap beklemiyordum.
Ama yine de soruyordum.
Çünkü bir gün cevap vereceğine inanmak istiyordum.
Elimi uzatıp saçlarını okşadım.
Bana izin verdi.
Bu bile benim için büyük bir şeydi.
Çünkü bazı günler bana bile yaklaşmıyordu.
"Özledin mi beni?"
Bu kez küçük bir hareket gördüm.
Başını çok hafifçe salladı.
Evet.
Sadece bir hareket.
Ama benim için bir cümle gibiydi.
İçimde bir şey acıdı.
Çünkü oğlum beni seviyordu.
Ama yaşadıkları, sevgisini göstermesine bile engel oluyordu.
---
"Geç kaldın."
Arkamı döndüğümde Nisan'ı gördüm.
Kapının yanında duruyordu.
Ne zaman geldiğini fark etmemiştim.
Üzerinde her zamanki gibi kusursuz görünen kıyafetleri vardı.
Nisan hep böyleydi.
Dışarıdan bakıldığında herkesin hayran olacağı bir kadın.
Ama insan bazen en tehlikeli şeylerin güzel görünenlerin içinde saklandığını öğreniyordu.
"Buraya neden geldin?"
Sesim soğuktu.
Yıllar önce bu kadına başka bir ses tonuyla konuşurdum.
Sevgiyle.
Şimdi ise sadece mesafeyle.
"Konuşmamız gerekiyor."
"Konuşacak bir şeyimiz yok."
Nisan gözlerini Doruk'a çevirdi.
"Var."
Dedi.
"Oğlumuz hakkında."
İçimdeki öfkeyi bastırdım.
Doruk yanımızdaydı.
Onun yanında tartışmak istemiyordum.
"Başka odaya geçelim."
---
Mutfakta karşılıklı durduk.
Bir zamanlar bu evde birlikte kahve içtiğimiz günleri düşündüm.
İnsan geçmişteki mutlu anılara bazen kızardı.
Çünkü onlar artık geri gelmeyecekti.
"Neden geldin?"
Nisan çantasından bir dosya çıkardı.
Masaya bıraktı.
"Velayet davası açıyorum."
Bir an sessiz kaldım.
Bunu bekliyordum.
Ama duymak yine de farklıydı.
"Ne?"
"Doruk'un benimle yaşaması gerektiğini düşünüyorum."
Gözlerimi ona çevirdim.
"Sen mi?"
Sesim istemeden sertleşti.
"Sen Doruk'un yanında mı olacaksın?"
Nisan'ın yüzündeki ifade değişti.
"Ben annesiyim."
"Anne olmak sadece doğurmak değil."
O cümle ağzımdan çıktığında odadaki hava değişti.
Çünkü bunu uzun zamandır içimde taşıyordum.
Nisan bana baktı.
"Sen de baba olmak için yeterince burada değilsin."
Bu cümle...
İşte en zayıf yerimi bulmuştu.
Çünkü korktuğum şey buydu.
Görevler.
Operasyonlar.
Geçirdiğim geceler.
Doruk'un yanında olamadığım her an.
Belki de Nisan bunu biliyordu.
"Ben oğlumu korumak için elimden geleni yapıyorum."
"Ben de."
Başımı salladım.
"Hayır."
Dedim.
"Sen kendini korumaya çalışıyorsun."
Nisan cevap vermedi.
Ama bakışlarından anladım.
Bu dava sadece Doruk için değildi.
Bana karşı açılmış yeni bir savaştı.
---
O gece Doruk uyuduktan sonra uzun süre odasının kapısında durdum.
İçeride uyuyan küçük çocuğa baktım.
Hayatım boyunca birçok düşmana karşı savaştım.
Ama hiçbir savaş beni bu kadar korkutmamıştı.
Çünkü bu kez kaybedeceğim şey bir mevzi değildi.
Oğlumdu.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Ekranda karargâhın numarası vardı.
Açtım.
"Kubat."
Komutanımın sesi ciddiydi.
"Yarın sabah Asya Demir timinize katılıyor."
Sessiz kaldım.
"Komutanım, emin misiniz?"
"Karar verildi."
Bir an düşündüm.
Düşmanın içine sızmış bir kadın...
Şimdi benim timimdeydi.
"Bir sorun mu var Kubat?"
Pencerenin önünden dışarı baktım.
"Hayır komutanım."
Ama içimden geçen başka bir şeydi.
Bir sorun vardı.
Çünkü bazı insanlar hayatınıza girdiğinde düzeninizi bozardı.
Asya Demir'in benim hayatıma ne getireceğini bilmiyordum.
Ama bildiğim tek şey vardı.
O kadın sadece timime katılmıyordu.
Yavaş yavaş hayatımın en büyük sınavına dönüşüyordu.
Bölüm etkileşimi
