Giz Sürgünü kitap kapağı

6. bölüm / 8

Giz Sürgünü

6. Bölüm: Kurşunsuz Vedalar

Vaveyla Yazarı: Sude Erdem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 6. Bölüm: Kurşunsuz Vedalar

"Anneme gitmek istiyorum!" Küçük Umay'ın ağlamalarına karışan çığlık sesi bütün evi inletirken Tayfun'un elinden kızına bunun imkansızlığını anlatamaktan başka çare gelmiyordu. Kızı her geçen gün daha da hırçınlaşıyor, annesini istiyordu. Haklıydı, hangi çocuk annesiz yapabilirdi ki? Tayfun'un canını da en çok bu yakıyordu.

Minik kızının karşısnda dizleri üzerine çöken Tayfun "Babam, sana bir masal anlatmamı ister misin?" Diye sordu. Umay, elinden bırakmadığı oyuncak ayısı ile kollarını birbirine bağlayarak "masallar gece uyumadan önce dinlenir. Ben annemin yanına gitmek istiyorum baba, çok özledim onu." Dedi.

Tayfun'un yüzünde buruk bir tebessüm belirirken "ben de çok özledim babacığım ama annen çok uzaklara gitmek zorunda kaldı." Dedi.

"O zaman telefondan arayalım babam?" Tayfun usul usul kızını kolları arasına çekerken "ama orada telefon da yokmuş ki" dedi.

Umay Sare küçük kollarını babasının boyununa sararak derin bir nefes aldı "sende annemin kokusu kalmış baba, biter diye korkuyorum." Dedi.

Küçük bir çocuk ölüm nedir bilmemeliydi, küçük bir çocuk annesinin kokusunun kaybolmasından korkmamalıydı... Bunlar küçük bir çocuğun derdi olamazdı. Onun tek derdi alamadığı oyuncaklar olmalıydı ya da o gün sevdiği yemeğin masada olmaması olmalıydı. Ölüm değil, anne özlemi değil.

Tayfun kollarını kızına dolayarak "korkma babacığım, annenin kokusu gitmez ki." Dedi.

Kızını yüreğinin en derinine saklamak, kimsenin onu görmesine izin vermemek istiyordu Tayfun.

"Ha bu daha neye ağliyi?"

Annesinin sorusunu yanıtsız bırakmak istedi Tayfun.

"Uşağum cevap versene!"

Onun yerine Sare yanıtladı "annemi özledim babaanne."

Sitemkar bir tonla "Ha ula isteduğin anne olsun, baban sana cici anne cetirur." Dedi Feriye nene.

Babaannesinin sözlerinin üzerine Umay Sare babasının şevkatli kollarının arasından çıkarak tam karşısındaki kadına ilk defa o gün gözleri gibi, Karadeniz gibi bakmıştı. Yaşı küçüktü evet ama konu annesi olunca kaç yaşında olursa olsun her şeyi bir kenara bırakıp, inadını ve öfkesini kuşanırdı.

O an için kimse bilemezdi bunu. Bir kişi hariç. Tayfun. Sanki karşısında Leyla'sının küçük hâli duruyordu.

"Başka anneye ihtiyacım yok benim! Benim bir tane annem var o da melek oldu." Diyerek merdivenlere doğru koştu.

Tayfun, annesine kınayan sert bakışlarını attıktan sonra minik kızının peşinden gitmek için bir adım atmıştı ki minik çığlık sesiyle koşmaya başladı.

Merdivenlerden düşen Umay Sare için o an tek dert ettiği şey kolu kopmuş olan ayıcığıydı.

Günümüz

Efsaneye göre, Karadeniz kıyılarında yaşayan adil ve çok güçlü bir kralın, düşmanlarına korku salan, tek bir savuruşuyla fırtınalar koparan devasa, kara bir kılıcı varmış. Kral ölüm döşeğindeyken, bu kılıcın kötü insanların eline geçmesinden korkmuş ve sadık adamlarına kılıcı denizin en derin yerine atmalarını emretmiş.

Askerler kılıcı denize fırlattığı anda, deniz birdenbire köpürmüş, dalgalar göğe yükselmiş ve su kapkara bir renge bürünmüş. İnanışa göre kılıç o günden beri denizin dibinde yatmaktadır ve Karadeniz, ne zaman o kılıcı özlese ya da birileri kılıcı aramaya kalksa hırçınlaşır, siyah dalgalarıyla her şeyi yutar. Denizin rengi ve tehlikesi bu "kara" kılıçtan gelir.

Annem benim kara kılıcımdı ve ben annemi özlemiştim aynı zamanda kılıcı arayan kötü insanlar da vardı. Bana düşen Karadeniz olmaktı. Hırçınlaşmaktı. Çünkü insanlar sizden ancak o zaman korkarlardı.

İkimiz de namlunun ucundaydık. İlk tetiğe basan kazanırdı ama ben babama bunu yapamazdım.

"Ne oluyor?" Diyerek merdivenlerden inen Yaman, bizi görünce adımlarını hızlandırmıştı.

"Umay ne yapıyorsun!?"

Silahına daha sıkı sarılan babaanem "sen karuşma içgüveysi damat." Dedi.

"Ha bağa bak. Sen benim aileme çok laf eder oldun ha! Dikkat et babaanne maazallah sesin soluğun gider." Dememle babam daha fazla dayanamayacak olacak ki olaya el attı.

"Yeter artık! İkiniz de indirin o silahları. Özellikle sen anne." diyerek işaret parmağını babaanneme doğrultmuştu babam.

"Ha sen oni önce kizuna söyle. Küçüken kulağuni iki cekmedun, şimdi büyüğüne silah çekiyor." Diyerek beni gösteren babaanneme babam benden önce cevap verdi. "Sen de kışkırtma o zaman anne. Çekil şu kapının önünden, sen istesen de istemesen de gidiyoruz."

Babam sağ eliyle benim elimi, sol eliyle de Yaman'ın elini tutarak bizi evden çıkarttı.

Kapıdan çıkar çıkmaz babama seslenerek "özür dilerim." Dedim.

Babam gülümseyerek bana döndü "o tetiği çekmeyeceğini biliyorum. Ama yine de ne olursa olsun o senin büyüğün kızım. Bir daha böyle bir olay istemiyorum. " Dedi.

Seviyordum bu adamı.

"Hadi bakalım gidelim, Leyla sultan bizi bekler." Diyen babam yanımızdaki Yaman'ı yeni hatırlamış olacak ki "oğlum seni de tek bırakmak istemem ama Umay annesiyle yalnız kalmayı tercih ediyor." Dedi mahcubiyetle. Sonra sözlerine devam etti. "İstersen Umay'ı bıraktıktan sonra seninle biraz dolaşırız."

"Ben sizi tutmayayım Tayfun Bey, eşinizi ve kızınızı bekletmeyin. Ben gezerim buralarda kendim." Diyen Yaman'a teşekkür edercesine baktım.

Babamın bakışları ikimizin arasında gidip gelirken en sonunda "tamam. Kendine dikkat et ama oğlum tamam mı?" Dedi.

Babamın elinden tutarken "hadi artık daha fazla beklemeyelim, çiçek ve pasta alacağız daha." Dedim. Ardından bakışlarımı Yaman'a doğru çevirerek "sen de bizim arabayla gel. Seni bırakırız ordan biz annemin yanına gideriz. Boş yere iki araba gitmemize gerek yok." Dedim.

Ben gaddar bir insan değilim. Bu konuda bence bir anlaşalım. Hem ne demişler dostunu yakın düşmanını daha yakın tut.

"Farketmez bana, nasıl derseniz."

Babam, Yaman'ı yanına çağırarak omuzuna hafifçe vurdu "gel bakalım bizimle, damat bey." Dedi.

Bahçe kapısının önünde bizi bekleyen arabaya ilerleyip yerleştikten sonra pasta ile çiçeği almak için merkeze ilerledik.

Aslında merkeze çok uzak değildik ama tam olarak şehrin kalabalığının içinde de sayılmazdı evimiz.

Arabanın sarsıntılarına radyodan çalan şarkılar eşlik ederken yaklaşık yarım saat süren yolun sonunda nihayet meydana varabilmiştik.

Her zaman uğradığımız pastaneyi arayan gözlerim bulunduğu köşeye doğru ilerlerken pastanenin yerine takı dükkanı açıldığını görmeyi beklemiyordu.

"Gerçekten mi? Bugün bütün sanşsızlıklar bizi mi bulur ya!?"

Babam yanıma gelip tek koluyla beni sardığında "vardır kızım bunda da bir hayır. Hemen sitem etmeye başlama. Gel biz başka yerlere bakalım." Dedi.

Kollarını birbirine dolamış bir şekilde babam beni nereye götürürse oraya gidiyordum. Bu süre zarfında Yaman da peşimizden geliyordu.

Sonunda bir pastane bulduğumuzda beklemeden içeri girdik.

"Kolay gelsin, çilekli pastanız var mı?" Babamın sorusuna karşın kasada duran orta yaşlarda, sarı saçları gözlerinin önününü kapatmış olan adam cevap verdi. "Tâbi ki var Tayfun Bey'im."

Acaba önünü nasıl görüyordu?

Babam ağır ağır kafasını saklarken "bize büyük boy bir pasta ver bakalım." Dedi.

"Emrin olur Tayfun Bey'im." Diyen adam sözlerinin hemen ardından soğuk vitrinden çıkardığı pastayı karton kutunun içine yerleştirip babama uzattı.

Babam pastayı alırken "borcumuz ne kadar?" Dedi.

"600 TL versen yeter, Tayfun Bey'im." Dedi.

Cebinden kartını çıkartan babam ödemeyi yaptıktan sonra çıkış kapısına doğru ilerledi. E tabi ben de peşinden.

Oradan çıkıp sokağın sonundaki çiçekçiye girdiğimizde ne alacağımızı bilen Nermin abla "Deniz Lavantalarınız hazır Umay Hanım" Diyerek elindeki buketi bana doğru uzattı. Teşekkür ederek elindeki buketi aldığımda babam, Nermin ablaya parayı uzattıktan sonra dışarıda bizi bekleyen Yaman'ın yanına gittik.

Ben elimdeki çiçekleri kokusuyla mest olmuş bir şekilde babamla birlikte arabaya ilerlerken Yaman'ın sesiyle duraksamak zorundadır kaldım.

"Bu çiçeği seçmenizde özel bir sebep var mı? Beni yanlış anlama sadece merak ettim." Yüzümü ona dönerek cevap verdim. "Annemin en sevdiği çiçek." Yaman onaylarcasına başını hafifçe saklarken "peki özel bir hikâyesi falan var mı?" Dedi.

"Hayır, yok."

Vardı ama anlatmak istememiştim.

Merak ettiniz değil mi?

Hayır, size de anlatmayacağım.

Babamın arabaya doğru gittiğini gördüğümde ben de peşinden gidecekken Yaman'ın sorusuyla tekrar durmak zorunda kaldım. "Peki senin en sevdiğin çiçek ne?"

Başımı hafifçe arkaya çevirerek "Lotus." Dedim ve koşar adımlarla beni bekleyen siyah arabaya doğru ilerledim.

Kapılar ağır ağır kapandığında Yaman'ı ardımızda bırakarak annemin mezarına doğru yola koyulduk.

Yollar geçmek bilmiyordu. Her geçen dakika daha da uzuyor gibime geliyordu. Her seferinde böyle oluyordu. Annemi özlüyordum ama ona giden yollarda iç sesim bana işkenceler çektiriyordu. 'seni korumak için öldü, sen öldürdün onu.'

Hem zihnim, hem de etrafımdaki insanlar bu gerçeği unutmama izin vermiyordu.

Elimdeki çiçeklere daha sıkı sarıldım. Çünkü bana göre Annnemdi onlar.

Nihayetinde mezarlığın girişi gözüktüğünde araba durdu.

Arabadan indikten sonra kalan altı adımlık yolu babamla ilerledikten sonra mezarlığın, büyük demir kapısının önünde durduk.

Hayır, kaç adım olduğunu şimdi saymamıştım. Küçük ben saymış ve ezberlemişti.

Mezarlığın demir kapısını görmek bile içimdeki duygusallığı alevlendiriyordu.

"Annem! Ben geldim. Biliyorum bu aralar çok görüşemiyoruz birazcık arayı açtık ama gerçekten haklı mazeretlerim var. Bir takım hazırlıklarla uğraşıyorduk."

Arkamı dönüp babama bir takım hazırlıların ne olduğunu söylememesi için 'sus' işareti yaptım. Sanki annem bizi gerçekten duyuyor ve görüyormuş gibi.

Biraz çocukçaydı kabul ediyorum ama annemi yanımda hayal etmek sanki o hiç gitmemiş gibi davranmak bir nebze de olsa iyi hissettiriyordu.

"En sevdiğin çiçeklerden aldık babamla birlikte." omzumu silkerek devam ettim cümleme "sana gelirken sana dair bir şeylere sarılmak iyi geliyor. Anne, bir de galiba ben sana sarıldığımda oluşan o hissi unuttum biliyor musun?"

Gözyaşlarım akmak için hazırolda bekliyorlardı. İ ,

Arkamda kalan, kollarını kendine sarmış halde bana ve annemin mezarına gözlerini gezdiren babama baktıktan sonra "saçlarımı hâlâ düzleştiriyorum. Kıvırcık saçlarımı da senden almışım, her geçen gün sana daha çok benziyormuşum. Babam hâlâ bu benzerlikten korkuyor." Diye fısıldadım.

"Söz veriyorum, seni bizden kim aldıysa onu bulacağım anne. Pençelerimi kalbine öyle bir geçireceğim ki ölmek için bana yalvaracak." Derken yanağımdan süzülen birkaç damla gözyaşını sildim.

Birkaç ufak adım attıktan sonra dizlerimin üzerine çökerek çiçekleri annemin mezarının üzerine bıraktım. Ellerim soğuk mezar taşında usul usul gezindi. Tekrar kalktığımda burnumu çekerek "sizin karı koca konuşacaklarınız vardır, sizi biraz yalnız bırakayım." Dedim ve babama göz kırparak mezarlığın çıkış kapısına doğru yürüdüm.

Bu kadardı. Annemle sadece bu kadar konuşabiliyordum. Çünkü onun yanına her geldiğimde ellerimde kanlar görmeye başlıyordum. Katilleri bulamadığım her gün, ellerime bulaşan kan artıyordu.

Anneme sarılmak istiyordum. Annemin sesini duymak, kokusunu içime çekmek, diğer herkes gibi dertleşmek istiyordum onunla.

Birkaç adım geriye çekilerek babamla yer değiştirdim.

Babam, her zamanki gibi sessiz sessiz anlatıyordu derdini. Konuşan tek şey gözlerinden süzülen yaşlardı.

Babam derin bir nefes aldıktan sonra gözyaşlarını silerek ayaklandı.

"Hadi gidelim artık. Yaman tek başına kaldı çocukcağız. " Babamın sözlerine karşı derin bir nefes bırakabildim sadece "saçmalama baba, kaç yaşında adam. Bakar o başının çaresine." Ardından başımı sağ omzuna doğru eğerek "Birazcık daha annemin yanında kalsak olmaz mı?" Dedim. Küçük bir çocuk nidasıyla.

Babam saçlarımın arasına derin bir öpücük kondururken "kalalım kızım, kalalım güzelim, kalalım canımın canı." Dedi.

Babamın kolunun altında yeniden annemin mezarının yanına oturduk. Geldiğim zaman kopamıyordum işte annemden, canım yanıyordu, dinmiyordu yangınım.

İnsan aynı anda bir şeyden hem deli gibi kaçmak hem de yanında kalmak ister miydi?

Kafamı hafifçe kaldırarak sağ tarafımda kalan babama baktım. "Baba, annemin en sevdiği renk neydi?"

Babam gülümseyerek bana baktığında "mor," sonra gökyüzüne bakarak derin bir nefes doldurdu ciğerlerine "deniz lavantası rengi yani."

Her yıl sadece bir soru sorardım annemle ilgili. Nefes alamamak gibi bir şeydi anneme yabancı kalmak. En sevdiği oyuncağını kaybetmiş küçük bir çocuk gibi hissediyordum.

Hâlbuki çocuklar en çok anneleriyle oynamayı severler. Benim annemle olan oyunlarımı da almışlardı.

Hıçkırıklarla annemin mezar taşına sarılmıştım. Her seferinde tekrardan ayrılmak, ona veda etmek çok zordu işte.

"Neden yoksun ki! Anne, yine sarıl bana ama bu sefer kurşunlar olmasın olur mu?" Dedim. Hıçkırıklarımın arasında güç bela.

"Oy Leyla Sultan! Buz gibi mezar taşın hâlbuki kolların sıcaktı. Bıraktın babamla beni bir başımıza. Biz sensiz yaşamayı hâlâ öğrenmedik ki."

Babam da benim gibi dizlerinin üzerine çökerek soğuk mezar taşına sarıldı. "Annesi, kızımız çok ağlıyor. Çok özlemiş seni. Leyla'm; kurtlar, çakallar etrafımızda kızımız kuzu gibi ortalarında kaldı," Diyen babamla daha çok ağladım. "Çabuk gel olur mu? Bekletme daha fazla Sare'mizi." Ben küçükken ne zaman annemin yanına gelsek babam bunu söylerdi. Beyaz güvercin gelene kadar hiçbir yere gitmezdim ben de. Annemden haberi o güvercin getiriyordu.

Beklediğim gibi güvecin gelerek mezar taşınının kenarına kondu. Göz yaşlarımı silmeye çalışarak babama, "annemden haber geldi bana, gitmemiz mi lazım? Ne diyor güvercin bu sefer." Dedim.

"Güvercin diyorki: annen senin ağlamana çok üzülmüş, göz yaşlarına kıyamıyormuş. Uyursan rüyanda buluşacakmışsınız."

'Kabuslarında' diye düzeltti iç sesim.

Babam, güç bela ayaklanarak yanıma geldi ve kollarımdan tutarak kalkmama yardımcı oldu. "Hadi güzel kızım, gidelim artık evimize." Daha fazla ısrar etmeden babamın beni arabaya doğru yönlendirmesine izin verdim.

Babam şoför koltuğuna otururken, ben de arka koltuğa oturdum ve şehir merkezine doğru yola çıktık.

Babam, Yaman'ı arayarak nerde olduğunu öğrendikten sonra onu almak için oraya gittik.

...

Yaman'ı da aldıktan sonra eve giden yolda sessizce ilerliyorduk.

Durgun bakışlarla dışarıyı izlerken yanıma iyice yaklaşan Yaman, kulağıma doğru "iyi misin?" Diye fısıldadı.

Ona ters ters bakarak "birazdan göbek atacağım sen de oynamak ister misin?" Dedim.

Yaman, her zamanki gülüşünü yüzüne yerleştirirken "enerjimi düğünümüze saklıyorum." Dedi ve göz kıtlıktan sonra önüne döndü.

Ağlamaktan yorgun düşen gözlerim kapanmak için direnirken ben de onları kapatmamak için direniyordum. Yani en azından eve varıncaya kadar.

Babam dikiz aynasından Yaman'a bakarak "oğlum, sen annemin sözüne pek aldanma. Yaşlı başlı kadın ne dediğini bilmiyor o." Dedi. Daha sonra gözleri yolu kontrol ettikten sonra bende durdu. "Sen de gül güzelim, takma babaanneni duymamazlıktan gel dediklerini." Diyerek bana da nasihat vermişti.

Duygulardan arınmış bir ses tonuyla "annem hakkında düzgün konuşmayı öğrendiyse olur." Dedim.

Babam sen akıllanmazsın dercesine kafasını salladıktan sonra tekrar dikkatini önündeki yola verdi.

Az sonra evin önünde durduğumuzda besmele çekerek arabadan indiğim. Yaman, hemen yanımda durduğunda "Rabbim sana bol bol sabır versin Mahperim." Dedi. Bu sefer Mahperi demesine kızmayacaktım. Bunun yerine "Amin." Demekle yetindim.

Kapıya doğru adımını atmıştım ki eve dönen Kaya beni durdurarak "bence sen birkaç saat içeri girme Umay." Dedi.

Kaşlarımı çatarak ona baktığımda arkasındaki kapıdan babaannem gülerek çıkarken bize doğru yürüyordu.

Kaya ve sarsılmaz otoritesi babaannem karşısında yine ve yeniden erimişti.

_______________

• Merhaba papatyalarım nasılsınızzzz?

• Bölüm nasıldı?

• Sizce ilerleyen bölümlerde ne olacak?

• Güncel duyurular için hesabım;
Instagram/ Tiktok; tinyyokur

• Official hesaplarımız;
Instagram/ Tiktok; gizsurgunuofficial

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.