9. bölüm · Gerçek Orada Bitti
Kırıklar
Buse Türken
Annem ve babamın odasındaydım. Bütün eşyalara ve fotoğraflarımıza bakıyordum. Bir fotoğrafta üçümüz sahildeydik. Mutluyduk. En son fotoğrafımız oydu. Daha sonra annemin kanser olduğunu öğrenmiştik. Dördüncü evresindeydi, kurtulma şansı imkansızdı. Ama yılmadan savaşmıştık. Lakin bir hastalık annemi bizden almıştı. Onun ölümünden sonra babamda öfke sorunları ve alkol bağımlılığı başlamıştı. Her ne olursa olsun bana zarar vermezdi ama etrafına vermekten çekinmezdi. Şu an ise bu kocaman evde yapayalnızdım. Babam cezaevinde annem ise toprağın altındaydı. Bir evin olması bir yuva olduğu anlamına gelmezdi. Yuva bazen insanlardı. Anne, baba, çocuk. Belki de bu sıcaklığı hissettiren kimse… Ama bu anne ve babanın olduğu her yerin yuva olduğu anlamına gelmezdi. Annesi babası olup aile olamamak nedir yakın arkadaşlarımdan öğrenmiştim. Şimdi kimsem kalmamıştı. Bana kalan sadece Bulut’tu. Ama o da yok şimdi. Neden? Gerçekten tüm suçlusu ben miydim? Benim yüzümden mi hepsinin hayatı mahvolmuştu? Anne… yanımda olsan ne derdin? Anne ne yapacağım? Anne ne olur gel canım çok yanıyor… Ağır adımlarla annemlerin odasından çıktım ve odama ilerledim. Kapıyı yavaşça açtım ve etrafa göz gezdirdim. Her yer derli topluydu. Yatak dağılmamıştı. Ders kitaplarım açılmamıştı. Günlerdir odamda koltukta oturup kahve ve sigara içiyordum sadece. Kaç gün oldu bilmiyorum ama uyumuyordum bile. Vücudum gittikçe çürüyordu ama kimsenin haberi yoktu. Çalışma masamın yanına gittim ve çekmeceyi açtım. Bulut ile olan fotoğraflarımız vardı. Birini elime aldım. Bu fotoğrafta Bulut kamerayı bize çevirmiş ve birbirimize gülerek aşkla bakıyorduk. Bulut…Sevgilim, seni o kadar özledim ki… İyi misin bir tanem? Çok kızdın mı bana? Özür dilerim, affet beni. Böyle olsun istememiştim. Her şey benim suçumdu. Bulut’u çok kırmıştım. Ve ona son kez öfkeyle bakmıştım, sevgiyle değil. Fotoğrafın üzerine düşen pıt sesiyle fark ettim ağladığımı. Elimin tersiyle çenemdeki yaşı sildim. Fotoğrafı dudaklarıma yaklaştırıp öptüm ve tekrar çekmeceye koydum. Asel’in bana verdiği Bulut’un parfümünü elime aldım. Kapağını açıp bileğime iki fıs sıktım. Bileğimi burnuma yaklaştırdım ve içime kokusunu çektim. “Bulut…” dizlerimin üzerine çöktüm ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Seni çok özledim aşkım, sen de beni özledin mi? Ağır ağır ayağa kalktım ve çekmeceden Bulut’un fotoğrafını ve parfümünü alıp üzerime hiçbir şey almadan dışarı çıktım. Hava yeni aydınlanıyordu. Okulun yolunu tuttum. Elimde Bulut’un fotoğrafına bakarak ağır ağır yürüyordum. Kar yağmaya başlamıştı ama ben hiç üşümüyordum. İçim bu kadar yanarken bedenim nasıl üşürdü? Kırgındım. En çok kendime kırgındım. Hangisi daha çok acıtırdı anne? Birine kırılmak mı yoksa kendine kırılmak mı? Yaklaşık 7 dakika sonra okuldaydım. Merdivenleri ağır ağır çıktım. Henüz kimse gelmemişti. Terasa çıktığımda yüzüme gelen rüzgarla saçlarım geriye savrulmuştu. Terasın korkuluğu olan betona çıkıp oturdum. Bulut’un fotoğrafına bakıp gülümsedim. Az kaldı sevgilim. Kavuşacağız. Endişeyle Bulut’un yüzünü inceledim. Yoksa bana çok kızgın mısın? Yanına gelirsem istemez misin? Merak etme sevgilim, bu bir intihar değil. Bu bir kurtuluş. Ben çok hastayım bir tanem. Annem gibi. Kansersin dedi doktor. Ölecekmişim. Canım acıyor biliyor musun? Hastalık canımı yakıyor. Hem sana kavuşacağım hem de hastalıktan kurtulacağım bir tanem. Sakın üzülme olur mu? Ben mutluyum. Gerçekten. Gülümsedim, sanki Bulut’u inandırmak istiyormuşçasına. Çalan telefonuma döndüm. Arayan Temmuz’du. Açmadım, yine. Aklıma Kerem’in oluşturduğu grup gelince Whatsapp’ı açtım. Ve yazmaya başladım: Selam hepinize. Nasılsınız? Umarım iyisinizdir. Ben mi? Ben birazdan iyi olacağım. Sizi endişelendirdiğim için özür dilerim. Ama ben… Ben yapamıyorum çocuklar. Böylesine suçlu hissederken yaşamak beni utandırıyor artık. Bu bir veda mesajı. Hepiniz çok iyi insanlarsınız. Sizleri çok seviyorum ve Asel… teşekkür ederim. Bulut’un parfümünü bana verdiğin için. Hepinize çok teşekkür ederim. Ha, bu arada… ben hastayım çocuklar. Hani o gün terasta burnum kanamıştı ya, ben kanserim. Annem gibi. Ve bu benim canımı yakıyor. Kimse birbirini sorumlu görmesin. Ben Bulut’uma kavuşacağım. Daha ne isterim ki? Çok özledim onu. Ve o da umarım beni özlemiştir. Her neyse… tekrar hepinize çok teşekkür ederim. Bulut adına da teşekkür ederim. Onun için çabalıyorsunuz. Umarım katili kimse bulursunuz. Biz kazanamadık ama siz bizim adımıza kazanın. Hoşça kalın…
Ve gönderdim. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. “Vakit geldi sevgilim.” Fotoğrafa son kez baktım ve öptüm. Koluma sinen parfümü ise içime çektim. Elimde fotoğraf ve parfümü sıkıca tutuyordum. Gözümden akan bir yaşla beraber ilk adımımı attım.
Asel Mina Alaca
Batu ve Nil gittikten sonra gardiyanlarla kaldığım koğuşa geldik. Şu an Ilgaz yemek yapıyor ben de onu izliyordum. Ben buradan çıkacaktım. Batu’m öyle demişti. Ona güvenim sonsuzdu. Batu yaparım dediği şeyi yapardı. Ve şu an heyecandan kalbim çarpıyordu. “Asel!” sıçramam ile daldığım düşüncelerden çıktım. “Efendim Ilgaz?” Ilgaz tatlı tatlı gülümsedi. “Salçayı verir misin dedim nereye daldın? Ziyarete gelen kimse aklını başından almış gibi sanki.” Dedi imalı imalı. Gözlerimi kaçırmamak için buzdolabına yöneldim. “Ne alakası var ya? Yok öyle bir şey.” Ilgaz gülerek makarnayı süzüyordu. “Peki ne düşünüyorsun?” omuz silktim. “Boş boş şeyler işte.” Deyip salçayı uzattım. “Benim aşçılık hayalim vardı biliyor musun? Buradan çıkınca üniversite sınavına girip gastronomi okuyacağım.” Heyecanla omzuna dokundum. “Bu çok güzel Ilgaz! Umarım hayallerin gerçek olur.” Salata yapmaya başladığımda Ilgaz “Senin hayalin ne?” marulları doğrarken bıçağı tutan elim duraksadı. “Benim… Benim hayalim yok.” Doktor olmaktı diyemedim. Ilgaz bana döndü. “Nasıl yok? Fen Lisesi öğrencisiymişsin Asel! Vardır hayallerin.” Ilgaz’a döndüm. “Doktor olmaktı. Ama olamayacağım. Sabıkalıyım çünkü. Benim bir hayalim yok, kalmadı o yüzden Ilgaz. Şu anki hayalim sadece bu lanet yerden çıkmak.” Ilgaz eliyle ağzını kapattı. “Ben… çok özür dilerim. Gerçekten.” Kafamı iki yana sallayıp omuz silktim. “Hadi be! Yemek nerede kaldı?” diyen Mehtap’a şu an elimdeki bıçağı saplayasım vardı. Ama yapmayacağım! “Geliyor!” diyen Ilgaz tabaklara servis yapmaya başlamıştı. “Sen bu hızla zor aşçı olursun prenses.” Dedi Mehtap. Ilgaz sertçe yutkundu ve omuzları düşünce sinirle Mehtap’a döndüm. “Sen ne olmak istiyorsun ‘Cellat’ Mehtap? Hayallerin ne? Sen burada ahkam keserken bir şeyin sahibi olabileceğine inanabiliyor musun?” Ilgaz hızla bana döndü ve endişeyle baktı. Koğuşta büyük bir sessizlik olduğunda Mehtap ağır ağır ayağa kalktı. “Ne dedin sen?” güldüm. “Anlama kıtlığı da var… Bunu mu seçtiniz ‘ağa’ olarak? Ne dediysem o Mehtap.” Yanıma geldi ve tokat attı. Ilgaz tiz bir çığlık attı. Kafamı Mehtap’a döndürdüğümde salata yaptığım bıçağı elime aldım ve ona doğrulttum. Herkes bağırarak geriye kaçtığında Mehtap ise bana umursamaz gözlerle bakıyordu. “Öldürürüm kızım seni! Ne sanıyorsun kendini? Kimsin sen?” Mehtap bana bir adım attı. “Hadi öldürsene. Yapmayacağına o kadar eminim ki, kuru blöfler bizi korkutmaz.” Kaşlarımı çattım ve koluna doğru savurduğum bıçak kolunu kesmişti. “Öyle mi? Ben babamı öldürdüm inan seni öldürmek daha kolay.” İlk defa Mehtap’ın gözlerine korku uğramıştı. Mehtap kolunu tutarak acıyla inlediğinde Ilgaz usul usul yanıma yaklaştı. “Asel…” ona döndüğümde gözlerinin dolduğunu gördüm. “Sakin ol.” Bakışlarım yumuşadığında elimdeki bıçağı tezgahın üzerine koydum. Mehtap bana öfkeyle baktı. “Bekle sen! Bekle!” yandaşları onu alıp oturttu ve Mehtap Ilgaz’a döndü. “Yemekleri getir sen de!” Ilgaz onaylayıp yemekleri getirdi. “Ben yatacağım.” Dedim yatağa ilerlerken. “Bir şeyler yemelisin.” Dedi Ilgaz arkamdan. “Canım istemiyor.” Ranzanın üst kısmın çıktım ve yatağa bıraktım kendimi. Demiştim. Burada ben Asel’im. Sana dokunana sen de dokun. Bu kadar. Yaklaşık on dakikadır uyumaya çalışıyordum ama olmuyordu. Ilgaz yanıma çıktı. Elinde ise makarna tabağı. “Sana getirdim.” Dedi ve yavaşça oturdu. “Neden?” Ilgaz göz devirdi. “Aç kalmamalısın Asel. Ye bitir bunu.” Bu sefer göz devirme sırası bendeydi. “Annem gibi konuşuyorsun.” O an duraksadım. Annem… özlemiştim onu. Umarım iyidir. “Burada ben senin annenim. Hadi ye.” Güldüm ve istemeyerek de olsa yedim. Ilgaz boğazını temizledi. “Bunu yapmamalıydın.” Ona bakmadan makarnamı yerken “Neyi?” diye sordum. “Mehtap’a sataşmamalıydın.” Omuz silktim. “Akıllı olsun o da. En fazla ne olabilir ki?” Ilgaz iç çekti. “Umarım bir şey olmaz Asel, umarım.
Yemeğimi bitirdikten sonra Ilgaz tabağımı aldı ve aşağıya indi. “Ben uyuyacağım birazdan.” Dedi Ilgaz. “Tamam.” Dedim ve kafamı yastığa koydum.
***
“Asel… Asel…”
“Neredesin?”
“Buradayım Asel bana gel.” Karşımda Serkan’ı görmemle kalbim yerinden çıkacak gibi olmuştu. Kurtulmuş muydum? Bitmiş miydi her şey? “Serkan!” Serkan’a koşarken ona bir türlü yakınlaşamıyordum. Serkan’ın yanına Batu geldi ve sinirli bir şekilde bir şey konuşuyorlardı. “Batu!” hızımı artırıp koşarken onlar da benden kaçıyor gibiydi. Temmuz yanlarında belirmişti ve ağlıyordu. Nil ise dizlerinin üzerindeydi ve hepsine acıyla bakıyordu. “Çocuklar neler oluyor? Serkan! Batu! Nil! Beni görmüyor musunuz? Temmuz!” tam tekrar koşacakken birinin kolumu tutmasıyla olduğum yere çivilendim. Arkamı döndüğümdeyse “Bulut!” Bulut karşımdaydı ve son derece ciddi bakıyordu. Kafasını ağır ağır iki yana salladı. “Yapma.” Dedi bana. “Neyi yapmayım Bulut?” Bulut’un kolumu tutan eli sıkılaştı. Diğer kolunu kaldırıp diğerlerini gösterdi. “Olaya müdahale etme. Yanlarına gitme.” Kaşlarımı çattım. “Neden?” Bulut bakışlarını onlardan ayırıp bana döndü. “Canın yanacak Asel. Çok canın yanacak.” Bulut kolumu bıraktı ve ilerlemeye başladı. “Bulut! Nereye?” hareket etmek istediğimde bir şeye battığımı hissettim. Kafamı yere eğdiğimdeyse bataklıktaydım. Belime kadar kaplanmıştı. “Hayır!” bataklık boğazıma kadar tırmanmıştı ve o sıra Serkan ve Batu ile göz göze geldim.
Hızla gözlerimi açtım. Derin nefesler alırken kalbimi sakinleştirmeye çalışıyordum. “K-kabus.” Ter içinde olduğumu görünce ranzadan indim. Herkes hâlâ uyuyordu demek ki hâlâ geceydi. Tuvalete gittim ve lavaboda elimi yüzümü yıkadım. Boynuma su vurdum. Tam o sıra kafamı kaldırdığımda aynada arkamda Mehtap’ı gördüm. “Selam.” Dedi. Kaşlarımı çatıp ona döndüm. Elindeki kelebeği görünce temkinli bir şekilde geriye gittim. “Ne istiyorsun?” güldü. “Bana karşı gelmenin bedelini ödemelisin.” Üzerime atıldığında sağa doğru sıçradım. Bana döndüğünde bacağına tekme attım ve diz çöktü. Kapıya doğru koşarken hızla ayağa kalkıp saçımdan tuttu. “Görüşmemek üzere şeytan.” Dedi ve sırtımda yoğun bir acı hissettim.
