1. bölüm / 6
GECEYARISIÖylesine bir masal;
Bölümler 6Şu an: Öylesine bir masal;
Derler ki; bir varmış bir yokmuş.
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde.
Rüyalar geceden taştığında, gerçek ile düş birbirine karıştığında…
Gökyüzünde bir tanrıça uyanırmış.
Ay tanrıçası.
İnsanların varlığından bile haberi olmadığı bu tanrıça her gece gökyüzünde yerini alır, onları seyredermiş. Kalplerinin en ücra köşelerinden geçirdikleri fısıltıları duyar, dualarını dinler, gözyaşlarının ardına sakladıklarını bilirmiş. Görebilirmiş çünkü tanrıça insanın yüreğini. Dualarının altında neler gizlediğini. Tatlı bir esinti gibi olan kalplerini yahut katran bağlamış olanları.
Hiçbir zaman müdahale etmemiş ama hayatlarına. Ne kadar güçlü olursa olsun, değiştiremezmiş kaderi. Değiştiremezmiş insanın alınyazısını.
Eehh.. öyle olduğunu sanıyormuş en azından.
Sonra bir gün, bir gece yine gökte yerini almışken fısıltılarını duymuş birinin. İlk kez o fısıltıların altında ki çığlıkları işitmiş kulakları. Diğerlerinden daha gürültülü atan bu kalp dikkatini çekmiş ve dinlemeye başlamış tanrıça ilgiyle. Bugüne kadar duyduklarının, gördüklerinin aksine içinde kocaman bir fırtına taşıyan bu kadın, tanrıçanın yüreğini sızlatmış. Bununla birlikte nedenini bilmeksizin merak etmeye başlamış tanrıça.
Kadın, diğerlerinden pek de farklı görünmüyormuş aslında.
Günlerini sessizce geçiriyor, yüzüne yerleşmiş küçük bir tebessümle insanların karşısında duruyor, kimseye içinde kopan fırtınalardan söz etmiyormuş. Gözleri gülümsemeyi öğrenmiş olsa da, bakışlarının en derininde uzun zamandır dinmeyen bir özlem saklıymış.
Kalbi, kendisine bile anlatamadığı şeylerle doluymuş.
Bazen bir şarkının hiç beklemediği yerinde durup dalıyor, bazen gecenin en sessiz saatlerinde gözlerini tavana dikerek bilmediği bir şeyi hatırlamaya çalışıyormuş. Ne aradığını bilmiyor, neyi özlediğini anlayamıyor, fakat içinde eksik kalan bir şeyin varlığını her geçen gün daha fazla hissediyormuş.
Ve geceleri…
Geceleri, diğer zamanlardan farklıymış.
Çünkü herkes uykuya teslim olduğunda onun zihni susmuyor, kalbinin derinliklerinde adı olmayan birinin ayak seslerini duyuyormuş. Henüz tanımadığı bir yüzü özlüyor, hiç yaşamadığı anların hasretini çekiyormuş.
Tanrıça, kadının bütün bunları neden taşıdığını bilmiyormuş.
Ama biliyormuş ki bazı kalpler, daha yaşanmamış hikâyelerin özlemiyle atarmış.
İşte bu yüzden gözlerini ondan ayıramamış.
Gecenin koyuluğunda omuzlarına dökülen uzun saçları, ay ışığının altında gümüşe çalan bir gölge gibi süzülürmüş. Solgun yüzünü göğe çevirdiğinde, iri gözlerinde yıldızların yansıması belirir; kirpiklerinin ucunda biriken yaşlar, gecenin sessizliğinde küçük yıldızlar gibi parıldarmış.
Ne çok güzel ne de sıradanmış bu kadın.
Onu farklı kılan, yüzünde taşıdığı ve kimsenin anlam veremediği o hüzünmüş.
Sanki kalbinin bir köşesinde, kendisinin bile hatırlamadığı eski bir hikâyenin izini taşıyormuş.
Ve Tanrıça, her gece onu izledikçe bu gizemi biraz daha merak ediyormuş.
Çünkü bazı insanların gözlerinde yalnızca yaşanmışlıkların değil, henüz yaşanmamış hikâyelerin de hüznü olurmuş. Böylelikle içindeki hüzünü hissetmiş önce. Daha sonra da küçük bir sevgi kırıntısına bile ne kadar muhtaç olduğunu. Kalbinin yalnızlıkla nasıl sınandığını görmüş, gözyaşlarını işitmiş gecelerce.
Buna rağmen tüm o çığlıkların arkasında öyle tatlı bir melodisi varmış ki bu kalbin, öylesine tatlı esiyormuş ki yüreği… tanrıça inanamamış ilk başta. Acıyla kavrulmuş olan bir kalp, nasıl olur da saf kalabilirmiş böylesine? Anlam verememiş. Merakı ise gün geçtikçe artmış. Bir çığ gibi büyümüş içinde. Her gece sadece bu kalbi dinlemiş, sadece bu kalbe kulak asmış. Başka kimseyi görmemiş gözleri. Kimseyi duymamış kulakları. Teslim olmuş büsbütün. Kaybetmiş kendini.
Bu kalbin sahibi olan genç kadın ise her gece aynı göğe bakıp, gözyaşları içinde, her gece yarısı aynı şeyleri söylermiş durmaksızın.
“Birini istiyorum. Beni kollarımdan tutup, yalnızlığımdan kurtarmasını. Tatlı sevgisiyle yoluma ışık olmasını. Tanrım.. ben sadece yüreğimin biraz olsun ısınabilmesini diliyorum.”
Sonra ellerini göğsünün üzerinde birleştirir, gözlerini kapatır ve söylediklerinin gerçekleşeceğine dair küçücük de olsa bir umut ararmış.
Gündüzleri hayatına kaldığı yerden devam eder, kimseye geceleri gökyüzüne anlattıklarından söz etmezmiş. İnsanların arasında güler, konuşur, kendisinden beklenen ne varsa yaparmış. Fakat gece olduğunda, bütün o sessizliğin içinde sakladığı yalnızlık yeniden yüzüne çıkarmış.
Tanrıçanın sürekli işittiği bu sözler ise yüreğini dağlamaya devam etmiş. Gün geçtikçe daha da üzülmüş kadının bu haline. Ve anlam verememiş kendine. O bir Tanrıçaymış nihayetinde. Yokmuş fıtratında acımak. Yokmuş insanlara yardım etmek. Olmamalıymış. Müdahale etmemeliymiş hiçbir kadere. Dokunmamalıymış insanın yazgısına.
Yine de daha fazla tutamamış kendini. Daha fazla dayanamamış hissettiklerine. Unutmuş ne olduğunu. Unutmuş kim olduğunu. Yardım etmek istemiş kadına. Yanına inip, o tatlı kalbini huzura kavuşturabilmeyi dilemiş her gece o da. Yapamamış ama. Göğe zincirliymiş tanrıçanın bedeni. İnemezmiş yeryüzüne. Karışamazmış insanların işine. Değiştiremezmiş kaderi. Dokunamazmış yüreğine. Yine de söz vermiş kendi kendine. Tüm kalbiyle yardım etmek istemiş ilk defa. Bir yolunu bulmayı umut ederek geçirmiş günlerini. Araştırmaya başlamış ne yapabileceğini.
Zaman böyle geçip, giderken kadının gönlündeki fırtına da gün geçtikçe büyümüş. Karanlığa her gün biraz daha hapsolmuş ruhu. Gittikçe kaybetmiş renklerini. Yitirmiş tüm umutlarını. Öyle ki ölümü bile düşünmeye başlamış o gencecik yaşında.
Nefes alamazmış bazen, boğulduğunu hissedermiş hıçkırıklarının arasında.
Göğsünün üzerinde ağırlaşan görünmez bir yük varmış sanki. Ne kadar derin nefes alırsa alsın, ciğerleri dolmaz; ne kadar ağlarsa ağlasın, içindeki sıkıntı dinmezmiş.
Kimseye anlatamadığı bir eksiklik varmış içinde.
Adını koyamadığı, yerini bilmediği, nereden geldiğini anlayamadığı bir boşluk…
Tanrının bile sevmediğini düşünürmüş kendini. Sessizce yardım dileyen çığlıklarını kimsenin duymadığını sanırmış. Bu koca dünyada bir başına, yapayalnız kaldığını hissedermiş.
Bu düşünceler bir veba gibi yayılmış tüm vücuduna. Gün geçtikçe tüketmiş kadının yorgun bedenini. Solmuş tanrıçanın gözlerinin önünde bir çiçek misali.
Onun bu haline daha fazla dayanamayan Tanrıça, sonunda bir çıkış yolu bulmuş.
Ruhunu aydınlatmış kadının.
Dokunmuş onun minik gibi görünen, kocaman yüreğine. Ferahlatmış içini. Fırtınalar içinde paramparça olmuş, yapayalnız kalbinin üzerine bırakmış tüm ışığını.
Kendi ruhundan damıtmış ruhuna.
Sarmış, sarmalamış kadını kendi benliğiyle. Gecenin en karanlık saatlerinde bile yalnız olmadığını hissettirmiş ona.
Ve sonra, uzun zamandır aradığı huzurun yalnızca gökyüzünde değil, kaderinin bir yerlerinde saklı olduğunu fısıldamış kalbine.
Kadın ne olduğunu anlayamamış.
Yalnızca o gece, ilk kez uzun zamandır hissetmediği bir sıcaklıkla uykuya dalmış.
Ve olanlar olmuş.
Genç kadın o gün bir rüya görmüş. Simsiyah saçları olan, beyaz tenli bir adam. Gece gibi sanki. Yıldız parçaları varmış gözlerinde. Kadın ona baktığında yeryüzü sessizleşmiş bir anlığına. Daha önce hiç böyle birini görmemiş hayatında. İnanamamış gerçekten varolduğuna. Kalbinin fırtınaları dinginleşmiş. İlk kez huzurlu hissetmiş ruhu. İlk kez ait olduğu yerde durduğunu düşünmüş ayaklarının. İlk defa hissetmemiş o içinde ki boşluğu. Tamamlanmış bir yapboz misali diye geçirmiş aklından. Bakakalmış adamın yüzüne. Konuşamamış şaşkınlıktan. Hareket edememiş yerinden bir adım bile. Rüyasının hiç bitmemesini istemiş tam o an. Onunla orada sonsuza kadar kalmayı dilemiş.
Adam ise hüzünlü bir gülümsemeyle yaklaşmış kadına. Görmüş gözlerinde ki acıyı. Farketmiş yüreğinde ki yorgunluğu. Duymuş o kulakları ruhunun çığlıklarını. Kadın tek bir kelime dahi etmemesine rağmen bütünüyle anlamış onu. Tanımış ruhunu. Kollarının arasına almış yavaşça. İncitmekten korkar gibi sarıp, sarmalamış ufacık bedenini. Fısıldamış kulağına.
“Buradayım. Artık buradayım. Yalnız değilsin. Olmayacaksın. Artık yalnız başına boğulmana izin vermeyeceğim…”
Kadın uyandığında gözlerinde yaş, gönlünde ise bugüne kadar hiç hissedemediği bir sıcaklık hissetmiş. Gerçek değildi diye düşünmüş. Sadece bir rüyaydı diye söylenip, durmuş. Yine de geceleri hala o adamın tenine bıraktığı dokunuşları, kulağına fısıldadığı sözleri hissedebiliyormuş. Duyabiliyormuş onu. Delirdiğini düşünmüş ilk başta. Sonra delirmek bu kadar güzelse şayet… sorun olmayacağını. İlk defa kendini ait hissettiği o yerde, o kollarda yaşadığı his öylesine gerçek hissettirmiş ki bir yandan da, o hisle birlikte tamamlandığını düşünmüş. Kalbinde ki o kara deliğin dolduğunu, eksik parçanın nihayet parmaklarının arasında olduğunu.
Ve o günden sonra her gün ay ışığına bakarken kalbinde aynı huzuru, aynı sıcaklığı hissetmeye devam etmiş. Tanrıça kaderini değiştirememiş belki ama onu neyin beklediğini göstermiş. Kimin beklediğini… Kurtarmış kadını belirsizliğin sancılı kollarından.
Rüyasında sadece bir hayal değil, kalbini tamamlayan aşkın işaretini göndermiş.
Kaderini.
Alınyazısını.
Ruh eşini.
Yıldızlara denk olanını göndermiş ona rüyaları aracılığıyla.
Bu kendini feda etmesini gerektirse bile.
Ruhundan vermesini gerektirse bile.
Genç kadın da beklemiş. Tanrıçanın kendini onun için feda ettiğini bilmeden. Yüreğinin ay ışığına bulandığını bilmeden. Geceye bürünmüş o adamın bir gün gerçekten gelip, gelmeyeceğini bilmeden. Sadece beklemiş.
Peki o adam bir gün gelmiş mi?
Kim bilir.
Belki de.
Bölüm etkileşimi
