3. bölüm / 6
GECEYARISIÇıkış yolu olmayan labirent;
Bölümler 6Şu an: Çıkış yolu olmayan labirent;
Sen geliyorsun. Kalbim boğulacak. Hasret sensin.
Bütün kapılar kavuşma. Bütün sokaklar müjde.
Geleceksin. Yağmur yağacak. Ben ağlayacağım.
Bunu yazıyorum. Bunu bin kez yazıyorum.
Yoksa yalnızlık öldürecek.
Yoksa kimseyi sevmeyeceğim.
— Şükrü Erbaş
Sabah ışığı yavaşça odama sızarken, şiş gözlerimle gerçek ile rüya arasındaki ince çizgiyi seçmeye çalışıyordum. Henüz gözlerimi tam açamamıştım ama eminim ki, dün gecenin izleri hala yüzümdeydi. Üstelik gece pencereyi kapatmayı unutmuş, sabaha kadar tam anlamıyla iliklerime kadar donmuştum. Vücudumun her yeri tutulmuş ve şimdiden burnum akmaya başlamıştı.
Bu hayatta nefret ettiğim pek çok şey vardı ama hastalanmak… onların başında geliyordu. Sanki bedenim bana ait olmaktan çıkıyor, en basit hareket bile sırtıma yüklenen görünmez bir ağırlığa dönüşüyordu. Üstelik yalnızca ateş, boğaz ağrısı ya da bitmek bilmeyen baş ağrısı değildi mesele. Hastalık, insanın ruhunu da ele geçiriyordu. Sabrımı elimden alıyor, düşüncelerimi karartıyor, zaten güç bela ayakta duran ruh hâlimi birkaç adım daha dibe çekiyordu.
Normalde de pek huysuz sayılmazdım ama hasta olduğum zaman… kendime bile katlanamıyordum. En ufak bir ses sinirimi bozuyor, en basit soru bile gereğinden fazla yoruyordu beni. Bunun elimde olmadığını biliyordum ama bilmek hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Bu yüzden tek hedefim vardı: Bir an önce sıcak bir duşun altına girip üzerimdeki ağırlığı biraz olsun atmak, ardından iyi bir soğuk algınlığı ilacı alıp kendimi yatağa bırakmak. Şu an ihtiyacım olan tek şey buydu. Belki birkaç saatliğine de olsa dünyayı susturabilirdi.
Kendimi zar zor yataktan kaldırıp banyoya sürüklediğimde ise evrenin benim için bambaşka planları olduğunu anladım. Açıkçası buna şaşırmamıştım. Maalesef ki kendisiyle yıldızımız hiçbir zaman barışmamıştı. Ne zaman içimden, “Daha kötü ne olabilir ki?” diye geçirsem, sanki bunu bir meydan okuma olarak algılıyor ve birkaç dakika içinde cevabını önüme koyuyordu. Üstelik öyle küçük bir aksilikle de yetinmiyordu. Her seferinde, “Bak, bundan daha kötüsü de var,” der gibi sınırlarımı biraz daha zorluyordu.
Şimdi de o anlardan biriydi.
Kapımı, sanki alacağını tahsil etmeye gelmiş bir alacaklı gibi ısrarla çalan kişinin kim olduğunu tahmin etmek zor değildi. O ritmi tanıyordum. O sabırsızlığı da.
Demir.
İçimden derin bir of çekip gözlerimi tavana diktim. Normal bir günde olsa, büyük ihtimalle gülümserdim. Hatta kapıyı açmadan önce onu birkaç dakika daha bekletip sinir etmek için küçük oyunlar bile oynardım. Ama bugün… bugün hiçbirine hâlim yoktu. Kendime bile zor katlanırken başkasına nasıl katlanacaktım?
“Geliyorum!”
Sesim düşündüğümden daha çatlak çıktı.
Sinirle kapıyı açtığımda, yanılmamış olduğumu görmek nedense beni hayal kırıklığına uğrattı. Dürüst olmak gerekirse gerçek bir alacaklıyı şu an bu andavala tercih edebilirdim. En azından işini görür, giderdi.
Ama işte… hayat benimle böyle eğlenmeyi seviyordu.
Demir ise elinde birkaç poğaça poşeti, yüzünde şu an asla tahammül edemeyeceğim bir sırıtış ile kapımda dikiliyordu.
“Günaydın hayatım!”
“Gün daha benim için aymadı seni ruh hastası! Bir izin günümü de evimde rahat ve huzurlu bir şekilde geçiremeyecek miyim? Sabahın köründe kapıma dikilmenin sebebi ne? Hayır, gerçekten. Sebep ne?”
Ani çıkışımı hiç umursamamış olacak ki beni çoktan kenara itmiş, mutfağa doğru ilerlemişti.
“Tam bi sabah insanısın.” dediğinde yüzünde hala keyifli bir gülüş vardı. Almış olduğu poğaçaları tezgahın üzerine bıraktıktan sonra bana dönüp, göz kırpması ise kusmam için fazlasıyla yeterliydi.
“Bayılıyorum sana.”
Gözlerimi devirdim.
“Defol.”
Beni ve söylediklerimi tamamen görmezden gelerek mutfakta oradan oraya dolaşıyor, bir yandan da kahvaltılık bir şeyler hazırlıyordu.
Daha çok sinirlenmem gerekirdi.
Hatta normal şartlarda çoktan söylenmeye başlamış, onu kapının önüne kadar uğurlamak için birkaç cümle hazırlamış olmam gerekirdi. Ama Demir’in bu tavırlarına yabancı değildim.
O, benim öfkemi pek ciddiye almazdı.
Daha doğrusu… öfkemi değil, öfkemin ardındaki şeyi görür ve ona göre davranırdı.
Ne kadar ters konuşursam konuşayım, ne kadar huysuzlanırsam huysuzlanayım, aslında onu yanımda istemediğimi değil; tam tersine, gitmesini istemediğimi bilirdi. Belki de bu yüzden benimle tartışmaya çalışmazdı. Çünkü Demir, benim bazı zamanlarda söylediğim şeylerin aslında söylemek istediklerim olmadığını anlayabilecek kadar uzun zamandır hayatımdaydı.
Bazen bu durum sinirimi bozuyordu.
Çünkü insanın en büyük savunması olan kızgınlığının bile bir başkası tarafından bu kadar kolay anlaşılması pek hoşuna gitmiyordu.
Yine de…
Onun bu rahatlığına kızamıyordum.
Çünkü ne zaman hayat biraz fazla ağırlaşsa, Demir bir şekilde çıkıp gelirdi. Bazen sinir bozucu tavırlarıyla, bazen gereksiz şakalarıyla, bazen de hiçbir şey söylemeden.
Ama gelirdi.
Ve sanırım ben de en çok buna alışmıştım.
Daha fazla onunla uğraşacak enerjiyi kendimde bulamadığım için, üstelik Demir’in bu arsızlığının tedavisi olmadığını çok iyi bildiğimden dolayı üzerinde durmamaya karar verdim.
Hem…
Kahvaltıya da “hayır” diyemezdim.
“Zeytinli aldın mı?”
Başını olumlu anlamda salladığında çayı çoktan koymuş, yavaş yavaş masayı hazırlamaya başlamıştı. Bunu öyle doğal yapıyordu ki, gülümsememe engel olamadım.
Ne kadar sinir bozucu olduğunu düşünürsem düşüneyim, Demir’in en kötü yanı bile bazen en iyi yanı olabiliyordu.
Çünkü bazı insanlar vardı… hayatınıza öyle bir zamanda girerdi ki, bir süre sonra onların varlığı alışkanlıktan çok daha fazlasına dönüşürdü. Onları anlatırken güzel yanlarından bahsetmezdiniz belki ama yokluklarını düşündüğünüzde içinizde kocaman bir boşluk oluşurdu.
Demir Özkan da benim için tam olarak böyle biriydi.
Üniversiteden beri en yakın arkadaşımdı. Kimsemin olmadığı bu hayatta, kendi seçtiğim ailemdi belki de. Çünkü bazen insanın ailesi aynı kanı taşıdığı kişiler değil, en kötü hâlinizi görüp yine de yanınızda kalmayı seçen insanlar oluyordu.
Biz Demir’le fazlasıyla zıt karakterlerdik.
Ben daha kendi içimde kaybolmayı seven, fazla düşünen, her şeyi defalarca tartan biriyken; o hayatı olduğu gibi kabul eden, en kötü anın içinde bile dalga geçecek bir şey bulan taraftı.
İlk zamanlarda anlaşabileceğimize ben bile inanmamıştım.
Ama bir şekilde yolunu bulmuştuk.
Ben onun gürültüsüne alışmıştım, o da benim sessizliğime.
Sonrasında ise ne kadar farklı olduğumuzu düşünürsek düşünelim, birbirimizden kopamaz hâle gelmiştik.
Hayat doluydu Demir.
Eğlenceliydi.
Bazen ben kendi düşüncelerimin içinde boğulurken, o hiçbir şey yapmadan bile beni oradan çıkarmayı başarırdı. Ne söyler, ne yapar bilmiyordum ama bir şekilde yüzümde küçücük de olsa bir gülümseme bırakmanın yolunu bulurdu.
Bazen gözyaşlarımı saklamaya çalışırken sessizce yanımda duran bir abi gibiydi. Bazen de en ufak bir konuda bile sinirimi bozmayı başaran, tahammül edemediğim huysuz küçük kardeşim.
Ve kabul etmek gerekirse…
Bu huysuz hâlleri çoğunlukta olsa da, seviyordum kendisini.
Hem de bütün o sinir bozucu tavırlarıyla birlikte.
Çünkü Demir, hayatımda değiştirmeye çalışmadığım tek insandı. Olduğu hâliyle kabul ettiğim… Ve iyi ki var dediğim.
“Anlat bakalım.”
Sorusu ile düşüncelerimden sıyrıldım. Masayı çoktan ayarlamış, karşıma oturmuştu. Meraklı gözleri ise üzerimdeydi. Uyandığımda ne halde olduğumu düşününce bunun nedeni çok da mantıksız gelmedi.
“Anlatacak bir şey yok. Uyuyamadım sadece. Pencereyi kapatmayı unutmuşum hem. Soğuk almış tüm vücudum.”
Önüme zeytinli poğaçaları bırakırken yüzünde nadir görebileceğim bir ciddiyet vardı.
“Yapma Işıl. Ağlamışsın, belli oluyor..” derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. “Anlat bana. Ne oluyor? Bir süredir sürekli dalgınsın. Farketmediğimi mi sanıyorsun? Üzerine gelmek istemedim. Hâlâ istemiyorum. ‘Anlatmak isteseydi, anlatırdı’ diyorum kendi kendime. Yine de merak etmeden duramıyorum. Ne oluyor?”
Şimdi gözlerinde endişenin de kırıntılarını görebiliyordum. Nedendir bilmiyorum ama... bu hali içimi sızlattı.
Bir anlığına her şeyi anlatmak istedim. Bir süredir içimde biriktirdiğim tüm zehri akıtmak, rahatlamak istedim.
Sadece bir an.
Sonra tüm gerçeklik soğuk bir rüzgar olup, çarptı yüzüme. Ne anlatacaktım ki? “Rüyamda bir adamı görüp, duruyorum. Kim olduğu ya da gerçekten olup, olmadığı belli değil ama ben delirdim ve lanet herifi aklımdan çıkaramıyorum” mu diyecektim? Yoksa “o kadar yalnızım ve o kadar çaresizce sevilmek istiyorum ki rüyamda gördüğüm adamın bana hissettirdikleri yüzünden aklımı kaybediyorum ve bu beni korkutuyor” mu diye söyleyecektim?
Ben, kendi içimde dahi çözemediğim şeyleri nasıl kelimelere dökecektim?
Yapamazdım.
En yakınım, hatta tek yakınım dahi bile olsa karşımda ki… anlatamazdım.
“Işıl…”
“Demir… Bir sorun yok. Tamam mı? Sadece bu aralar fazla yorgunum. Sus ve kahvaltımızı yapalım. Sonra da mümkünse evimi terk et.”
Elimden geldiğince gülümsemeye, gerçekten de bir sorun yokmuş gibi davranmaya çalıştım. O ise hâlâ anlatmamı bekler gibi bana bakıyor, ne yapması veya ne söylemesi gerektiğini tam olarak kestiremiyordu.
Bir taraftan da bu şekilde önemseniyor olmak… biraz da olsa yüreğimi ısıttı.
“Beni duyuyor musun?”
“Anladık be kadın! Gideceğim evinden!”
“Bağırma bana!”
“Bağırmıyorum.” Dedi biraz önce ki tavrının aksine gayet sakin bir ses tonuyla. “Bağırmıyorum… ama kalbimi kırıyorsun. Bil diye söylüyorum.”
“Kafanı mı kırmamı tercih ederdin hayatım?”
Pes etmiş gibi ellerini iki yana kaldırdı.
Son söylediklerim her ne kadar onu güldürmüş olsa da, gözlerindeki endişenin kaybolmadığını görebiliyordum. Beni ne kadar iyi tanırsa tanısın, bazı şeyleri saklamaya çalıştığımda hâlâ huzursuz oluyordu.
Ama bu kez hiçbir şey sormadı.
Üstelemedi.
Bunu, beni umursamadığı için değil; tam aksine fazlasıyla umursadığı için yaptığını biliyordum.
Demir’in en sevdiğim huylarından biri buydu belki de. Ne kadar meraklı, ne kadar ısrarcı ve ne kadar baş belası olursa olsun, bir noktadan sonra durmayı bilirdi. Eğer ben gerçekten konuşmak istemiyorsam, zorlamazdı. Duvarlarımı yıkmaya çalışmaz, sadece karşısında oturup bir gün o duvarların kendiliğinden açılmasını beklerdi.
Ve garip olan şu ki…
Çoğu zaman da beklediği olurdu.
Çünkü insan bazı şeyleri herkese anlatamazdı.
Bazı yaraları, ancak yanında kendini güvende hissettiği insanların önünde gösterebilirdi.
Demir benim kendi ellerimle bulduğum, tırnaklarımı kanata kanata inşa ettiğim ailemdi. Kan bağıyla bağlı olduğum değil belki ama kalbimle seçtiğim biriydi.
Dostumdu.
Kardeşimdi.
Bazen de farkında olmadan tutunduğum en sağlam dallardan biriydi. Bu yüzden eninde sonunda ona gideceğimi, ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım bir gün her şeyi anlatacağımı ikimiz de biliyorduk.
Belki de bu yüzden ısrar etmiyordu.
Çünkü Demir, benim suskunluğumun bile bir anlamı olduğunu bilirdi.
Ama şimdi…
Şimdi gerçekten sırası değildi.
Kendi içimde bile cevaplayamadığım şeyleri başkasına anlatacak kadar hazır değildim henüz.
İlerleyen dakikalarda, her ne kadar Demir’in arada bir bana baktığını, sanki bir şey söylemek için fırsat kolladığını fark etsem de her seferinde vazgeçti.
Bazen göz göze geliyorduk. Bazen dudakları aralanıyor, sonra yeniden kapanıyordu. Ve ben onun o küçük vazgeçişlerini görüyordum. Hiçbir şey söylemese de, orada olduğunu hissettiriyordu. Böylece kahvaltının geri kalanında bu konuyu bir daha açmadık.
Demir sormadı.
Ben anlatmadım.
Ama ikimiz de biliyorduk…
Bu mesele burada kapanmamıştı.
Bir süre sonra ise sandalyesini geriye iterek, ayaklandı.
“Gitmeliyim artık.”
Yüzünde huysuz bir ifade vardı. Ondan bir şeyleri saklıyor olmam düşüncesi hoşuna gitmiyordu. Hak veriyordum. Aynı durumda ben olsaydım eğer bana anlatmaması, bir şeyler ile kendi başına mücadele etmeye çalışması kalbimi kırardı. Uzaklaştığımızı bile düşünürdüm belki.
Onun böyle düşünmesine izin vermek istemedim. Durumu biraz dalgaya alarak, alaycı bir şekilde gülümsedim.
“Kapıya kadar eşlik etmemi ister misin, yoksa dramatik çıkışını yalnız başına mı yaşamak istiyorsun?”
Abartılı bir şekilde gözlerini devirdi. Ve bu beni gerçekten de güldürdü. Minik bir kahkaha attım. Bununla birlikte Demir’in de yüzü yumuşamış, dudakları hafif kıvrılmıştı. Huysuzluğu buraya kadardı işte.
“Hasretimden ölme sonra?”
“Sanmam.” dedim anında. “Ama sen yine de arayı çok açma.”
Gülüşü derinleşti.
“Biliyordum.” dediğinde çoktan evden çıkmıştı.
“Senin de bana bayıldığını yani.”
Cevabım ise netti. Kapıyı yüzüne kapatarak mutfağa yöneldim. Arkamdan gelen kahkahasını duyabiliyordum. “Arsız” diye söylendim kendi kendime.
Bir yandan da hiç istemeyerek, mutfağı toparlamaya başlamıştım. İşim tamamen bittiğinde ise odama geçip, sabahtan beri hayalini kurduğum o sıcak duşu aldım. Kendimi daha iyi hissetmemi sağlamıştı. Soğuk algınlığı ilacını da içtikten sonra kendime bir bitki çayı hazırlayıp, salona geçtim.
Planım çok basitti; tüm gün koltuktan kalkmamak..
Üzerime bir battaniye alıp, uzandım. Dışarıda yine yağmur başlamıştı. Çoğu insanın aksine ben böyle kasvetli havaları seviyordum. Sanki yağmurla birlikte her şey susuyor, dünya biraz daha yavaşlıyordu. Bu sakinlik, hoşuma gidiyordu.
Ama bugün… o sakinliği bulamıyordum. Dışarıda yağan yağmur, içimde kopan fırtınayı bastırmaya yetmiyordu.
Derin bir nefes alıp, gözlerimi kapattım. Battaniye ve çayın sıcaklığına biraz daha gömülüp, bunun tadını çıkarmaya çalıştım fakat fazla sürmedi. Birkaç dakika sonra kendimi tekrar onu düşünürken buldum. Elimde değildi. Düşüncelerim istemsizce ona kayıyor, merak ediyordum.
Bir anlamı var mıydı tüm bunların? Yoksa sadece bir rüya olarak mı kalacaktı?
Bilmiyordum.
Ve bu belirsizlik…beni oldukça yoruyordu.
İçten içe bir psikoloğa görünmem gerektiğini düşünüyor, sonra hissettiklerimi nasıl anlatacağımı bilmediğimden vazgeçiyordum. Sürekli kendime gereksiz bir rüya olduğunu ve tüm bunların hiçbir anlam taşımadığını söyleyip duruyordum. Akıl sağlığımı korumak için buna inanmak zorundaymışım gibi geliyordu. Bir yere kadar işe de yaramıştı. Ama artık içimde büyüyüp, filizlenen bir şeyler vardı ve ben buna ne kadar istesem de engel olamıyordum.
Kendimi daha fazla kandıramıyordum.
Hislerimi görmezden gelemiyordum.
Ne kadar bastırmaya çalışırsam, çalışayım… aklıma yine gözleri geliyordu, yapamıyordum..
Zihnim ve kalbim birbirine karışmış, çıkış yolu olmayan bir labirent gibiydi. Bir yanım bunun sadece rüya olduğunu, onun gerçek olmadığını haykırıyordu. Diğer yanım ise bir an önce uykuya dalmak, onu yeniden görebilmek için can atıyordu.
Hiç tanımadığım onu…
İçinde yıldız parçalarını taşıyan, mavi gözlerini.
Büyük ve güvende hissettiren ellerini.
Yüzündeki o gülümsemeyi.
Görmek istiyordum. Görmek için can atıyordum. Neden ve nasıl bu hale geldi yüreğim… bilmiyordum. Sadece tüm kalbimle gerçek olmasını diliyordum.
Bu hislerin.
Onun.
Bir gün… sadece rüyalarımda değil, gerçekte de böyle hissetmeyi umut ediyordum.
Tamamlanmış gibi.
Yapbozun son kayıp parçasını bulmuş da, yerine takmış gibi.
Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Yağmur hâlâ yağıyordu. Bir süre daha, boş gözlerle cama vuran damlaların sesini dinledim. Sevdiğim bir şiirde “Geleceksin. Yağmur yağacak, ben ağlayacağım.” diyordu şair. Aklıma gelen dizeler ile birlikte gülümsedim.
Bölüm etkileşimi
