GECEYARISI kitap kapağı

4. bölüm / 6

GECEYARISI

Yanılsama;

Vaveyla Yazarı: Mahide Crk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Yanılsama;

“Ruhlarımız neden yapılmış olursa olsun, onunkiyle benimki aynı.”
— Emily Brontë

İnsan, hiç tanımadığı birini özler miydi?
Kokusunu hiç bilmediği, dokunuşunu teninde hiç hissetmediği, sesini bir kez bile duymadığı birini…
Bu mümkün müydü gerçekten?
Delilik değil miydi bu?
Bir kez bile sarılmadan. Aynı masada oturmadan. Birlikte gülmeden. Tek bir anıyı paylaşmadan. Hatta… Aynı gökyüzünün altında, aynı ana bile denk gelmemişken.
İnsan, varlığından bile emin olamadığı birini nasıl bu kadar özleyebilirdi?
Özlemek dediğin şey, yaşanmışlıklardan doğmaz mıydı?
Bir bakıştan…
Bir dokunuştan…
Bir vedadan…
Benim elimde ise hiçbir şey yoktu.
Ne bir fotoğraf.
Ne bir ses.
Ne de gerçekten yaşamış olduğuna dair tek bir kanıt.
Sadece geceler vardı.
Ve her gece yarısı, kalbimin içine biraz daha yerleşen o tanıdık yabancı…
Bazen uyanır uyanmaz yüzünü hatırlamaya çalışıyordum. Her ayrıntısını zihnime kazımak ister gibi gözlerimi kapatıyor, biraz daha kalabilmek için kendimi zorluyordum. Ama anılar, avuçlarımın arasından kayan su gibi dağılıyordu. Geriye yalnızca göğsümün tam ortasına çöken o tarifsiz boşluk kalıyordu.
Belki de en çok buna üzülüyordum.
Onu her gece görüyor… ama her sabah yeniden kaybediyordum.
Yoksa gerçekten aklımı mı yitiriyordum?
Çünkü mantığım, bunun imkânsız olduğunu fısıldıyordu.
Ama kalbim…
Kalbim, çoktan birini beklemeye başlamıştı.
Üstelik hiç tanımadığı birini.
Ve insanın en çok canını yakan şey de buydu galiba.
Kaybettiğini bildiği birini özlemek değil…
Hiç sahip olamadığı birini, sanki yıllardır eksikmiş gibi özlemek.
Bu aralar hiçbir şeyi bilmiyordum.
Tek bildiğim şey, her sabah biraz daha eksik uyandığımdı. Sanki ruhumun bir parçası, her gece onun yanında kalıyor; bana ise yalnızca boşluğu dönüyordu.
Kafamın içinde dönüp duran bu sorularla bir süre öylece kaldım. Düşünmemeye, üzerinde daha fazla durmamaya çalışıyordum. Çünkü bazı cevapları aramak, insanı daha da çıkmaza sürüklüyordu.
Belki de bu yüzden, gün daha yeni ağarıyorken kendimi yine pastanede bulmuştum. Zihnimi susturmanın tek yolu buydu. En azından ben öyle olduğuna inanıyordum.
Henüz sokaklar tam anlamıyla uyanmamıştı. Vitrin ışıklarını yakıp kapıyı açtıktan sonra mutfağa geçtim. Çalıştığım yer büyük bir işletme değildi; mahalle arasında, insanların sabah kahvesini içip taze kruvasan aldığı, öğleden sonraları ise tatlı kokularıyla dolup taşan küçük ve sıcak bir pastane kafeydi.
Ben de o mutfağın şefiydim.
Günün ilk siparişleri her zaman bana emanetti. Hamurların mayasını kontrol eder, kremaları hazırlar, vitrine çıkacak tatlıların son dokunuşlarını yapardım. Birkaç saat sonra Melisa, Emir ve Elif de gelir, mutfak bir anda sessizliğini kaybederek her zamanki telaşına bürünürdü.
Ama en sevdiğim saatler bunlardı.
Henüz kimse gelmemişken…
Sadece tereyağının tavaya değen kokusu, taze demlenen kahvenin buharı ve çırpma telinin ritmik sesi bana eşlik ederdi. O kısa sessizlikte zihnimin de benimle birlikte sakinleşeceğini sanıp, apar topar kendimi buraya atmıştım fakat yanılmışım.
Parmaklarım unla kaplıydı; tezgâh ise her zamanki gibi dağınık ve tanıdıktı. Fırından yükselen sıcaklık yüzüme vuruyor, beni kendime getirmeye çabalıyordu ama ben, çoktan zihnimin derinliklerinde kaybolmuştum.
Dışarıdan bakıldığında her şey olması gerektiği gibiydi.
Ben hariç.
Kendimi ne kadar zorlasam, işime ne kadar odaklanmaya çalışsam da yapamıyordum. Duramıyordum. Ona dair düşüncelerden kaçmayı bir türlü beceremiyordum.
Kendi zihnimden bir an olsun uzaklaşamıyordum.
Gözlerimi kapatıp, derin bir nefes aldım. Bir an olsun düşünmemeye çalıştım. Aklımdan çıkarmaya çalıştım. Tekrar ve tekrar… Tam o sırada ise mutfağın kapısı açıldı ve içeriye Melisa girdi.
Bir anlığına göz göze geldik. Beni burada görmesi onu hiç şaşırtmamış gibiydi ama yine de sormadan edemedi.
“Şef, bu saatte ne işin var burada?”
“Günaydın.” dedim gülümseyerek. “Birkaç sipariş vardı. Erkenden gelip, onları hazırlamak istedim.”
Başını ‘anladım’ anlamında salladı.
“Sen neden erkencisin?”
Cevap vermeden önce biraz duraksadı. Ne söyleyeceğini bilmiyormuş gibiydi. “Aslına bakarsan… uyuyamadım. Gelip biraz vakit geçirmek istedim.”
Sesinden çok, gözlerinin altındaki koyu halkalardan doğruyu söylediğini anlıyordum. Yorgun görünüyordu. Sebebini merak ettim ama sormaya çekindim; henüz o kadar yakın değildik ve onu rahatsız etmek istemedim.
Neredeyse iki aydır birlikte çalışıyor olmamıza rağmen onu pek tanımıyordum. Başlarda oldukça çekingen biriydi; ben de pek cana yakın biri sayılmazdım.
Yine de gözlemleyebildiğim kadarıyla benim aksime, o kıpır kıpırdı. Yerinde bir an olsun duramıyor, bitmek bilmeyen bir enerjiyle oradan oraya koşturup duruyordu. Hem karakteri hem görünüşü benim tam tersimdi. Hafif kumral saçları, açık kahve gözleri vardı. İsmi gibi… bal rengi olan gözleri. Tatlı bir kızdı. Öğrendiğim kadarıyla da benden üç yaş küçüktü.
Aramızdaki sessizlik biraz uzayınca daha fazla dayanamadım.
“Neden uyuyamadın?” diye sordum, kısık çıkan sesimle.
“Varoluşsal sancılar çekiyorum.”
Oldukça ciddi bir suratla söylediği bu cümle, minik bir kahkaha atmama neden oldu. Bunu beklemiyor olacak ki bakışları bir süre gülüşümde oyalandı.
“İlk defa böyle sesli güldüğünü görüyorum.” dediğinde ise gözlerini kısmış, dikkatle bana bakıyordu.
“Soğuk nevale olduğumu mu ima ediyorsun?” Sesime yalandan bir kızgınlık katmıştım. Ama ciddiye almış olacak ki, bakışları bir anda değişti. Kısa bir an ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemedi.
“Hayır… öyle bir şey ima etmek istememiştim.” dedi aceleyle. Hafif titreyen sesi benim için hiç beklenmedikti. Yine de üzerine durmadım.
“Şaka yapıyorum Melisa!” diyerek gülümsedim. Bununla birlikte yüz ifadesi yumuşadı. Omuzlarında ki gerginlik çözüldü.
“Gerçi biraz soğuk biriyim, evet…” diyerek ekledim. “Bu aralar zorlandığım bir dönemden geçiyorum. Biraz da o yüzden sanırım.”
Bu sırada da pandispanya hamurunu kalıplara döküp, tezgâhı silmeye koyulmuştum. Melisa ise önlüğünü takmış, pasta kreması için gerekli olan malzemeleri çıkarıyordu. Hareketlerimiz birbirini sessizce takip ediyor, sanki yıllardır birlikte çalışıyormuş gibi bir uyum içerisinde işimize devam ediyorduk.
“Dinleyebilirim.” dedi, hâlâ odaklanmış bir şekilde malzemeleri dizmeye devam ederken.
Bu beni şaşırttı. Oysa ben… daha birkaç dakika önce ona “Neden uyuyamadın?” diye sormaya bile çekinmiştim. Aramızda hala görünmez sınır olduğunu düşünmüştüm. Rahatsız olacağını sanmış ve korkmuştum.
Ama Melisa’nın sesi samimi ve sakindi. Sanırım aramızdaki o mesafe çoktan kaybolmuştu. Bunun farkına varmak içimde küçük bir sıcaklık bıraktı. Yine de zihnimdeki karmaşayı susturmaya yetmiyordu. Ne söyleyeceğimi bilmiyor, yalnızca onu izliyordum. Düşüncelerim birbirine dolaşıyor, kelimeler anlamlarını yavaşça kaybediyordu.
Raflardan vanilya şişesini alırken, göz ucuyla bana baktı.
“Aklına ilk geleni söyle.”
Ne demek istediğini anlamaya çalıştığımı fark edince hafifçe omzunu silkti ve gözlerini yeniden raflara çevirdi.
“Psikoloğa gitmiştim.” dediğinde duraksadım. “Bir süreliğine… Ve o, kendimi açıklayamadığım zamanlarda böyle yapmamı söylerdi. İşe yarıyor.” Bir daha bakışları bana dönmedi. Nedendir bilmiyorum ama bu kendimi daha rahat hissetmemi sağladı. Kollarımı göğsümde birleştirip, arkama biraz yaslandım.
Gözlerimi kapatıp, ilk defa… gerçekten de içimden geçen ilk şeyi söylemek istedim. İçimden geçenleri tartmadan konuşmak, bana hiç tanıdık gelmiyordu. Benim hep bir filtrem vardı. Hep bir “bunu söylemeli miyim?” sesi.
Bu sefer de öyle olsun istemedim.
Bu kez filtresiz olmak istedim.
“Ben…” yutkundum. Kelimeler boğazıma takılı kaldı. Kaçmak kolaydı. Konuyu değiştirebilir, gülüp geçebilirdim. Ama yapamadım. Bu sefer kaçamadım.
Nefesimi yavaşça geri verdim.
“Hiç…” dedim, sesim neredeyse bir fısıltıya dönüşmüşken, “Birini özledin mi?”
O an, söylediğim şeyin ağırlığını ilk kez hissettim.
“Birini mi özlüyorsun?” diye sorduğunda gözlerinde gizlemeye çalışmadığı bir merak vardı.
Sorusu karşısında verecek bir cevap bulamadığımı fark etmiş olmalıydı. Üzerime gelmedi. Sanki söylemek istemediğim bir şeyi anlatmaya zorlamaktan çekinir gibi, hiçbir şey olmamış gibi tekrar önündeki işlere döndü.
Bu hali…
Beni rahatlatan, aynı zamanda da içimi yumuşatan o küçük anlayışı, dudaklarımın hafifçe kıvrılmasına neden oldu.
“Biraz karışık” dedim, sonunda. “Emin değilim. Kendi içimde dahi bir anlam veremiyorum. Sanki… bir boşluk var ve ben içini dolduramıyorum. Bir şey eksik.”
“Biri eksik.” diye tamamladı beni.
Kalbim bir an tekledi.
Bunu beklemiyordum.
Belki de en çok korktuğum şey, söylediklerimin karşısında yargılanmaktı. Bana anlamsız baktığını, abarttığımı düşündüğünü görmekten korkuyordum. Çünkü bazen insan, kendi hislerine bile inanamazken başkasının inanmasını beklemeye cesaret edemiyordu.
Ama Melisa’nın bakışları, tüm bu korkularımın tam tersini söylüyordu.
Yüzünde bir alay, dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümseme aradım.
Yoktu.
Aksine…
Gözleri sıcak ve anlayışlıydı.
Ben hâlâ sessizce karşısında dururken, aramızdaki sessizliği bozan yine Melisa oldu.
“Hadi ama şef!” dedi, gözlerini hafifçe kısıp gülümserken. “Neden suçüstü yakalanmış çocuklar gibi davranıyorsun?”
Ne söyleyeceğimi bilemedim. Ama gülümsemesi… istemsizce bana da bulaştı.
“Öyle mi davranıyorum?”
“Evet... biraz.” dediğinde, sesi yine samimiydi. Elindeki malzemeleri tezgaha bırakıp, yanıma geldi.
“Birbirimizi çok tanımadığımızı biliyorum,” diye devam etti. “Ama yine de… biriyle konuşmak istediğinde, elimden geldiğince dinlerim seni.”
Kısa bir duraksamadan sonra devam etti. .
“Bunu aklında tut, olur mu?”
Sözlerini duyduğumda boğazım düğümlendi. Gözlerim doldu, hemen saklamak istedim ama başaramadım; bunun yerine samimi bir gülümsemeyle karşılık verdim.
“Yani… soğuk nevale olduğumu düşünmüyor musun?”
Bu söylediğim onu da güldürdü. Başını hafifçe iki yana salladı.
“Hayır,” dedi, hiç düşünmeden. “Kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum.”
Sahte bir alınganlıkla elimi kalbime götürdüğümde ikimiz de gülmeye devam ettik.
“Bir dakika ya…” dedim, sonradan gelen farkındalıkla. Gözlerimi kısmış, Melisa’ya bakıyordum. “Konu ne ara bana geldi? Senin uyuyamamış olmandan bahsetmiyor muyduk?”
Yüzümdeki şaşkınlık onu daha çok güldürdü.
“O başka günün konusu olsun.” dedi göz kırparak. Bu hareketi bana Demir’i anımsattı. Bununla birlikte Melisa’ya daha yakın hissetmekten kendimi alıkoyamadım.
“Tamam… ama anlat olur mu? Ben de seni dinlemek isterim.” dedim samimiyetle. “İletişim becerilerim iyi olmasa da, dinleme konusunda oldukça iyiyimdir.”
Gülümseyerek tekrar başını salladığında, içimdeki gerginliğin biraz olsun dağıldığını hissettim.
Aramızdaki bu küçük ama samimi yakınlık, beklediğimden çok daha iyi gelmişti bana. Belki de uzun zamandır ilk kez, birinin karşısında kendimi açıklamak zorunda hissetmeden sadece olduğum gibi durabilmiştim.
Bundan da öte…
İçimde kopan fırtınadan bir parça olsun bahsedebilmek, onu kelimelere dökebilmek bile tahmin ettiğimden daha büyük bir rahatlama sağlamıştı.
Belki sorunlarım hâlâ oradaydı. Cevapsız sorularım, anlam veremediğim hislerim hâlâ benimleydi.
Ama en azından, içimde büyüyen bütün o karmaşadan küçük bir parçayı bile olsa biriyle paylaşabilmiştim. Ve belki de bu yüzden, omuzlarımda uzun zamandır hissetmediğim bir hafiflik vardı.
Melisa, yüzümdeki ifadeden ne kadar rahatladığımı anlamış gibi küçük bir gülümsemeyle bana baktı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Bazen söylenecek daha fazla şey olmazdı; sadece birinin yanında sessizce durabilmek bile yeterdi.
Sonra mutfağın içindeki sessizliği bozarak,
“Kahve?” diye sordu.
Başımı hafifçe sallarken, bu teklifine istemsizce gülümsedim. Bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük cevaplar değil, sadece yanında iyi hissettiği biriyle paylaştığı küçük anlardı.
“Olur.” dedim, bu kez daha rahat bir sesle.
Birlikte mutfaktan çıktık.
Burası küçük, sıcak bir pastaneydi. Gün içinde insanların kahvelerini yudumlayıp kısa molalar verdiği, birkaç masalık minik bir kafe bölümü de bulunan sakin bir yerdi. Kahvelerimizi hazırlayıp cam kenarındaki masalardan birine oturduk.
İkimiz de bir daha o konuları açmadık.
Bunun yerine havadan, sudan sohbet ettik. Gereksiz gibi görünen ama insanı garip bir şekilde rahatlatan şeylerden. Öğrendiğim kadarıyla, Melisa üç kardeşti. En büyükleri ise Melisa’ydı. Ailesi Ege tarafında yaşıyordu. Benim gibi üniversitede gastronomi okumuş, sonra hayat onu bir şekilde Ankara’ya getirmişti.
Hakkındaki küçük detaylar, kullandığı kelimeler… hepsi yavaş yavaş onu tanımamı sağladı. Gerçekten tanımamı.
Kahvelerimizi bitirdiğimizde ise mutfağa döndük. Fırına attığımız pandispanyalar çoktan pişmiş, lezzetli bir koku etrafı sarmıştı. Kollarımızı sıvayıp, siparişleri yapmaya koyulduk. Günün telaşı içinde her şey akıp gidiyor, küçük keyifli anlar birbirini izliyordu.
İşimiz bittiğinde saat henüz öğlen üçtü.
Ertesi günün hazırlıkları için birkaç küçük işi de hallettikten sonra mutfağı hızlıca toparlayıp temizledik. Gün boyunca ayakta kalmanın yorgunluğu üzerime çökmüştü. Üstelik midem de artık iyice isyan ediyordu.
Kurt gibi acıkmıştım.
Bir an önce eve gidip üzerimi değiştirmek ve doğru düzgün bir şeyler yemek istiyordum.
Diğerleriyle ve Melisa’yla kısa bir vedalaşmanın ardından, bugün için ona tekrar teşekkür ettim. Beni yargılamadan dinlediği ve yanımda olduğu için içimde küçük bir minnettarlık vardı.
Daha fazla oyalanmadan kendimi dışarı attım.
Hava ılıktı. Gökyüzünde güneş ara ara kendini gösteriyor, ancak bulutlar hâlâ koyu ve yoğun bir şekilde üzerimde asılı duruyordu. Her an yeniden yağmur başlayabilirdi.
Bu yüzden daha fazla oyalanmadan kulaklıklarımı taktım ve yürümeye başladım.
Bu şehre sonbahar fazlasıyla yakışıyordu; sokaklar hafif nemli, solmuş yapraklar ise şehrin kasvetine rağmen oldukça canlı görünüyordu. Kesinlikle en sevdiğim mevsimdi.
Hafif rüzgar ile birlikte yürümeye devam ettiğim sırada telefonum çalmaya başladı. Cebimden çıkarıp baktığımda, arayan kişinin Demir olduğunu gördüm. Adımlarım yavaşladı.
“Efendim?”
“En sevdiğim! Güzeller güzelim! Nasılsın?” diye coşkulu bir açılış yaptığında suratımı buruşturdum.
Bu ses tonunu tanıyordum. Demir böyle konuşuyorsa, kesinlikle bir şey vardı. Ve nedense bunun benim için iyi bir şey olacağına dair en ufak bir inancım yoktu.
“Evime gidiyorum.” dedim hızlıca. “Ve seni tanımıyorum. Hoşça kal!”
“Işıl! Sakın kapatayım deme! Sakın!”
Telefonu kapatma girişimim daha başlamadan başarısızlıkla sonuçlanınca gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
“Ne istiyorsun?”
“Öncelikle beni gerçekten üzdüğünü belirtmek isterim.” dedi dramatik bir ses tonuyla.
“Demir… sabrımın son demlerindeyim hayatım. Konuya gelir misin?”
“Tamam, tamam.” dedi, ses tonu bir anda ciddileşirken. “Şaka bir yana, kısa keseceğim.”
“Dinliyorum.”
“Bir müvekkilim var. Kendisi hastanede. Bana vermesi gereken bir dosya var ama ben gidemiyorum.”
Kaşlarımı çattım.
“Sebep?”
“Mahkemem var hayatım. Tam zamanında yetişmem imkansız.”
“Karşılığında ne alacağım? Biliyorsun. Bedavaya çalışmıyorum.” dediğimde kısa bir kahkaha attı.
“Bir düşünelim… yemek ısmarlasam?”
“Beni yemek ile kandırabileceğini mi sanıyorsun?”
“Evet?”
“Konumu at.”
Bu sefer kahkahası daha da büyüdü. Bir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu kapattım.
Birkaç dakika sonrasında konumu ve hastanın bilgilerini göndermişti. Neyse ki hastane bana çok uzak değildi. Bir an önce dosya işini halletmek ve eve gitmek istiyordum. Bir taksi durdurarak yola koyuldum.
Kısa süren bir yolculuktan sonra hastanenin önüne gelmiştim. Demir’e burada olduğuma dair bir mesaj gönderdikten sonra içeriye doğru yürüdüm. Adımlarım tedirgindi. Hastanelerden pek haz etmiyordum. Sebebini tam bilmiyordum ama bana kendimi huzursuz hissettiriyordu.
Gelen bildirim sesiyle bakışlarım telefonuma döndü.
“Girişte bekle. Biri gelip dosyayı verecek.”
Gözlerimi devirdim.
“Ne bu gizemli tavırlar? FBI ajanı değilsin. Sadece sıradan bir avukatsın. Kendine gel.”
Anında cevap geldi.
“Sıradan mı? Beni derinden yaraladın.”
“Biraz da gerçekler:)”
“Acımasız bir kadınsın.”
“Sağ ol.”
Telefonumu çantama koyarak etrafıma göz gezdirdim. Hastanenin içine adım attığım anda hava değişmiş gibiydi; sanki dışarıdaki dünya bir anda kapının dışında kalmış, içeride başka bir zaman akmaya başlamıştı. Koridorlar her zamanki gibi aceleyle yürüyen insanlarla doluydu.
Burnuma karışan dezenfektan kokusu, boğazımda hafif metalik bir his bırakıyordu. Nefes alıp verdikçe fark etmeden biraz daha geriliyordum. Nedenini hatırlayamadığım bir huzursuzluk vardı içimde; tanıdık ama açıklayamadığım bir şey.
Sanki bu koridorlardan daha önce geçmişim gibi…
“Işıl hanım?”
Gelen sesle birlikte arkamı döndüm. Orta yaşlarında bir adam, elinde belgelerle bana bakıyordu.
“Evet, benim.”
“Buyurun,” diyerek dosyaları uzattığında hafifçe tebessüm ederek elinden aldım. Daha fazla bir şey söylemeden arkasını dönüp, gitti.
Ben de tam çıkmak üzereyken, koridorun diğer ucunda ki bir hareketlilik dikkatimi çekti.
Bir adam.
Ve tanıdık mavi gözler.
Bir an… sadece bir anlığına gördüğüm gözleri tanımama yetmişti. Oradaydı. Gerçekten oradaydı. Canlı, kanlı karşımdaydı.
Sanki zaman bir anda yavaşlamış, etrafımdaki herkes hareket etmeye devam ederken ben o anın içinde sıkışıp kalmıştım.
Yer ayaklarımın altından kayıp gidiyormuş gibi hissettim.
Ellerim istemsizce boğazıma gitti.
Nefes alamıyordum.
Tekrar.
Oydu.
Gerçekten oydu.
Rüyalarımda kaybolduğum, geceler boyunca aradığım kişi…
Karşımdaydı.
Kalbim titredi.
Orada öylece durup, bakmaya devam ettim. Yeniden görmek istedim. Emin olmak istedim. Bunun bir rüya olmadığını kendime kanıtlamak istedim ama… artık yoktu. Kalabalığın içinde kaybolmuştu.
Sanki hiç varolmamış gibi.
Yine.
Ayaklarım daha fazla bedenimi taşıyamadı. Dizlerimin üzerine çöktüm. Başım dönüyordu. Mideme ağır bir bulantı yayıldı. Ve ben… Ağlıyordum. Neden ağladığımı bile bilmeden. Belki onu gerçekten gördüğüm için. Belki de yine kaybettiğim için.
Yüzümde anlam veremediğim bir gülümsemeyle…
Hastanenin tam ortasında.
Hiç tanımadığım ama sanki yıllardır beklediğim birinin ardından…
Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.