2. bölüm / 6
GECEYARISIRüya ya da kâbus;
Bölümler 6Şu an: Rüya ya da kâbus;
“Masallar, ruhun kaybolmuş parçalarını bulduğu haritalardır.”
— Clarissa Pinkola Estés
“Nefes alamıyorum bir anlığına. Koşuyorum. Tüm bedenim tuhaf bir şekilde sızlıyor. Ayaklarım ıslak kuma gömülüyor, her adımımla tekrar düşecek gibi oluyorum. Yine de durmuyorum. Duramıyorum. Bilinçsizce koşmaya devam ediyorum.
Kaçar gibi değil de, kaçırır gibiyim sanki.
Neyi kaçırıyorum? Bilmiyorum. Sadece… eğer durursam kaybedeceğimi hissediyorum ama sebebini bulamıyorum.
Neyi kaybedeceğim?
Sonra birden ayağım uzun beyaz elbiseme takılıyor, düşüyorum. Dizim kanamaya başlıyor. Umursamıyorum. Kalkmaya çalışıyor ama yapamıyorum.
Zihnim bulanık.
Bir anlığına her şey sessizleşiyor. Nerede olduğumun farkına varıyorum. Sahil kenarındayım. Dalgaların sesini duyabiliyorum. Karşımda uçsuz bucaksız bir deniz var. Çok karanlık. Neredeyse hiçbir şey göremiyorum. Denizin içinde değilim fakat boğulduğumu hissediyorum. Ellerim boğazıma gidiyor, hala nefes alamıyorum. Ağlamaya başlıyorum birden. Rüyamı yoksa gerçek mi ayırt edemiyorum.
Yalvarmaya başlıyorum.
Boğulmak istemiyorum.
“Lütfen…” sesim titriyor ve bununla birlikte yaşadığım çaresizlik oldukça sinirimi bozuyor. Daha çok ağlamaya başlıyorum. Gözyaşlarım kumlara karışıyor. Anlamıyorum. Neden boğuluyorum?
Tam o anda… bir şey oluyor. İçimde yayılan bir sıcaklık, tarif edemediğim bir rahatlama hissetmeye başlıyorum. İstemsizce gökyüzüne dikiyorum gözlerimi. Yıldızlar, mümkün olabileceğini hiç düşünmediğim kadar parlak duruyor. Ay ışığı ise daha yoğun. Öyle ki tenimde dahi hissediyorum. Artık etraf o kadar da karanlık değil. Bu biraz daha rahatlatıyor beni. Karanlığa alışmış olan gözlerim sızlıyor. Bir süre açamıyorum. Işık ise tenimi okşamaya devam ediyor.
Derin bir nefes alıyorum. Uzun zaman sonra ilk kez alabiliyormuşum gibi. Artık boğulmuyorum. Artık korkmuyorum. Aksine tuhaf bir şekilde huzurlu hissediyorum. Sanki az önce boğulmak üzere olan ben değilmişim gibi ayın yansımasına bulanmış denize hayranlıkla bakıyorum.
Sonra birkaç adım sesi geliyor arkamdan. Başımı çevirdiğimde ise onu görüyorum. Kim o? Siyah saçları, parıldayan gözleri var. Tuhaf… Yıldızlar bile sönük kalıyor şimdi…
Tanımıyorum ama tanıyormuş gibi hissediyorum.
Ruhum aşina sanki ruhuna.
Bana bakıyor. Ve sadece bu bile tenimin ısınmasına neden oluyor. İster istemez gülümsüyorum. O an anlıyorum rüya olduğunu. Gerçek olamayacak kadar masalsı hissettiriyor çünkü bana. Sadece bakışlarıyla üstelik. Üzülüyorum bu duruma biraz.
Belki biraz fazla.
Sonra yavaş yavaş yaklaşıyor. Yanıma oturuyor. Ağlamaya başlıyorum yeniden. Neden olduğunu anlamıyorum. Çözemiyorum. Bu sefer hüzünden akmıyor gözyaşlarım ama. Bunu biliyorum.
Sanki uzun süre sokaklarda uyumuşum da nihayet eve varmış, yumuşacık yatağıma uzanmış gibi hissediyorum.
Gülüyor bu halime. Ellerinin arasına alıyor yüzümü. Gözyaşlarımı siliyor parmaklarıyla. Ellerinin ne kadar büyük olduğunu düşünüyorum. Ne kadar güvenli hissettirdiğini. O ise bana bakmaya devam ediyor. Elleri hala yüzümde. Dokunuşları sıcacık. Gülüşü gibi. Konuşmuyor ama. Konuşsun istiyorum. Sesini duymak istiyorum. “Kimsin sen?” Diye sormak istiyorum. Yapamıyorum. Büyüyü kaybetmekten korkuyorum. Uyanmaktan çok korkuyorum. Çünkü uyanırsam… onu kaybedeceğimi biliyorum.”
Soğuk bir esinti bedenimi okşadığında irkildim. Yine de gözlerimi açamadım. Yağmur damlalarının sesini duyuyordum. Bilincim henüz yerinde değildi ama tamamen de kaybolmamıştı. Toprağın kokusunu alabiliyordum. Bu… tuhaf bir şekilde hoşuma gidiyordu. Kalp atışlarımı sakinleştiriyordu. Bu yüzden kalkıp pencereyi kapatmayı istemedim. Bu hissi kaybetmek istemiyordum.
Zaten pek hâlim de yoktu. Kaç saat uyuduğumu bilmiyordum ama bunun kısa bir uyku olduğu belliydi. Yastığımdaki gözyaşlarının nemini hâlâ hissedebiliyordum.
Ne olmuştu?
Parça parça görüntüler geçti aklımdan. Ruhum arafta kalmış gibi hissettim.. Rüya ile gerçekliğin arasında sıkışıp, kalmışım gibi.
Rüya…
Yine görmüştüm.
Bir süredir aynı rüyayı görüyordum. Aynı yer. Aynı his. Ve o. Buna bir anlam veremiyordum. Üstelik ben, rüyalara da anlam veren biri değildim. Çoğu zaman ya saçma şeyler görür, sonra unuturdum… ya da hiçbir şey görmezdim. Bu kadardı. Bu kadar olmalıydı.
Peki şimdi ne değişmişti?
Neden bir yılı aşkın süredir aynı rüyayı görüyordum?
Ve neden bu kadar gerçek hissettiriyordu?
Yağmur şiddetlendi. Pencereden içeri giren rüzgâr biraz daha arttı. Artık üşüyordum fakat hareket edemiyordum. Sanki bedenim bana ait değilmiş gibiydi. Yine de ayağa kalkmalı, o pencereyi kapatmalı ve gerçek dünyaya dönmeliydim.
Ama ben… tekrar uyumak istiyordum.
Onu görmek istiyordum.
Bu düşünce kaşlarımı çatmama neden oldu. Bunun sağlıklı olmadığını biliyordum. Yine de duramıyordum. Son zamanlarda tek istediğim uyumaktı. Çünkü uyursam, onu görebilirdim.
Rüyalarımda olan onu.
Zor da olsa doğruldum yataktan. Resmen kafayı yiyordum. Hiç tanımadığım birini düşünmeden yapamıyordum. Hayatımda hiç görmediğim birini.
Belki de hiç vârolmayan birini.
Başlarda bu kadar önemsememiştim. İlk gördüğümde üzerinde bile durmamıştım. “Bilinçaltımın bir oyunu” olduğunu düşünüp, önemsememiştim. Hatta yer yer komik bile gelmişti.
Sonra… devam etti.
Rüyalar arttıkça ilgim de arttı. Merak etmeye başladım.
“Öyle biri gerçekten var mı?”
“Neden sürekli aynı rüyayı görüyorum?”
“Bu normal mi?”
“O kim?”
“Neden onu tanıyormuşum gibi hissediyorum?”
“Ve neden… onu özlüyorum?”
Günler geçtikçe sorular da arttı.
Ve ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da, ne kadar zihnimin başka şeylere yönelmesini istesem de… başaramadım.
Çünkü o rüya artık sadece bir rüya değildi.
Günün en beklenmedik anlarında aklıma düşüyordu. Bir koku, bir şarkı, gecenin sessizliği… Her şey onu hatırlatmaya yetiyordu. Sanki zihnimin içinde bana ait olmayan bir kapı açılmıştı ve ben o kapının ardında ne olduğunu bilmeden, her gün biraz daha yaklaşmaya devam ediyordum.
Bunun beni bu kadar etkilemesine izin vermemeliydim.
Ama verdim.
Ve sonunda bu durum, zihnimi tamamen ele geçirdi.
Kimseye anlatamadım. Ne zaman birine bundan bahsetmeyi düşünsem, saçmaladığımı söylemelerinden korkuyordum sanırım. Bana inanmamalarından… Gözlerindeki o şüpheyi görmekten korkuyordum. Yine de bu korkumu görmezden gelip, anlatmayı düşündüğüm her seferinde kelimeler boğazımda düğümlendi. Çünkü insanların yüzünde göreceğim o ifadeyi biliyordum. Önce şaşkınlık… sonra küçük bir tebessüm… ardından da kaçınılmaz o cümle:
“Bence fazla anlam yüklüyorsun.”
Bana inanmamalarından gerçekten korkuyordum. Daha kötüsü… beni anlamaya bile çalışmadan, bunun sadece zihnimin bana oynadığı bir oyun olduğunu söylemelerinden korkuyordum.
Belki de haklı olacaklardı.
Belki de gerçekten saçmalıyordum. Bu yüzden, ben de aynı şeyi kendime söylemeye çalışıyordum.
Kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
Sonuçta…
Sadece bir rüyaydı.
Değil mi?
Lanet olası bir rüya.
Bilinçaltımın hangi karanlık köşesinde saklı olduğunu bilmiyordum. Neden aynı yüzü tekrar tekrar gördüğümü, neden hiç tanımadığım birine karşı böyle garip bir yakınlık hissettiğimi açıklayamıyordum.
Ve açıklaması olmayan şeylere inanmak tehlikeliydi.
Belki de hepsi, yaratıcı bir zihnin kendi kendine yazdığı bir hikâyeden ibaretti. Uykuya dalarken beynimin kurduğu o sahnelerden… Kendi içinde oynayan, benim de farkında olmadan izleyicisi olduğum küçük bir tiyatrodan…
Evet.
Sebep buydu.
Olmalıydı.
Çünkü başka bir ihtimal yoktu.
O adam kimse, ben onu tanımıyordum.
Hayatımda bir kez bile karşılaşmamıştım onunla.
Gerçek değildi.
Bunu kabul etmeliydim.
Mantıklı olan buydu.
Güvenli olan…
Ve ben güvenli olanı seçmeliydim.
Bir rüyaya tutunmamalıydım. Sırf onu tekrar görebilmek için geceleri uyumayı beklememeliydim. Her sabah uyandığımda hissettiğim o boşluğu anlamlandırmaya çalışmamalıydım.
Çünkü bu normal değildi.
Bu…
Acınasıydı.
Ve ben kendimi böyle hissetmekten nefret ediyordum.
Çünkü bu his bana geçmişten bir şeyi hatırlatıyordu.
Çocukluğumu.
Beklemeyi…
Umut etmeyi…
Ve sonunda hayal kırıklığına uğramayı.
Ben o küçük kızın hislerini tekrar yaşamak istemiyordum.
O yüzden buna bir anlam yüklememeliydim.
O yüzden sadece bir rüya olduğunu kabul etmeliydim.
Çünkü bazı şeyler gerçek olamayacak kadar güzeldi.
Ve ben…
Güzel şeylere inanmanın ne kadar acıtabileceğini çok iyi biliyordum.
Yine de düşüncelerim, ister istemez geçmişe kaydı. Toz tutmuş hatıralar birer birer gün yüzüne çıkmaya başladı.
Aklıma gelen ilk anı, hatırladığım ilk çaresizliğime aitti... Kendime ilk kez acıdığım o an.
O zamanlar, her şey biraz daha ağırdı.
Ben daha küçük bir çocukken, kaldığım yurda evlat edinmek isteyen aileler gelirdi. Bazıları hediye oyuncaklar getirir, bazıları da oradaki çocuklarla oynardı. Ben hiç katılmazdım. Hediyeleri de hiç kabul etmezdim.
Beni almalarını istemediğimden değil; aksine almalarını çok istediğimden…
Hediye istemeyerek, oyunlar oynamayarak uslu olduğumu düşünürdüm. Uslu olursam beni alıp, götüreceklerini. Bir evim olacağını. Sevileceğimi.
Bu yüzden bir aile geleceği zaman heyecandan uyuyamazdım. O gün en güzel kıyafetlerimi giyer, saçlarımı kendi kendime örmeye çalışırdım. Çoğu zaman beceremezdim. Yine de o yarım yamalak örgüyle bir köşeye oturur, beni seveceklerini hayal ederdim.
Çok seveceklerini…
Sessizce gelip, benimle konuşmalarını beklerdim ama sonra o aile başkasını alıp, giderdi.. Çocuktum. Kıskanırdım. Çok kıskanırdım. Ve ilk kez o zaman kendime acıdım. İlk kez o zaman… kendimden nefret ettim.
Hayata dair ilk kırgınlığım da o zamana ait.
O bekleyişte.
O seçilmeyişte.
Şimdi ise yirmi beş yaşındaydım… Dile kolay. Artık bir yetişkindim. Bir ailenin beni evine götürmesine ihtiyacım yoktu. Kendi evimdeydim. Kendi ayaklarımın üzerinde duruyordum.
Ama hala… acınası biri gibi hissediyordum. Hala sevilmeyi bekliyordum. Uslu olursam, istedikleri gibi olursam… beni görürler sanıyordum. Severler sanıyordum. Kimse görmüyordu oysa.
Kalbimin kırıkları göğsüme batıyo, ben ise nefes alamıyorum.
Rüyamda gördüğüm, hiç vârolmayan bir adama bile bel bağlıyorum. Oysa buradayım. Yalnız. Gecenin bir yarısı yatağımda uzanmış çaresizce tekrar uykuya dalmayı bekliyorum.
Yapamıyorum.
Onun yerine yeniden ağlamaya başlıyorum.
Ben, koca bir hayatı kendime acıyarak heba ediyorum.
Şimdi tamamen uyanık zihnim. Yağmur dindi. Sesleri artık duymuyorum. Toprak kokusunu almıyorum. Kendimi terk edilmiş hissediyorum.
Kendimi neden terkedilmiş hissediyorum?
Bölüm etkileşimi
