GECEYARISI kitap kapağı

6. bölüm / 6

GECEYARISI

Kaderin ağları;

Vaveyla Yazarı: Mahide Crk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Kaderin ağları;

“Bir şeyi gerçekten istediğinde, tüm evren onu gerçekleştirmek için işbirliği yapar.”
— Paulo Coelho

“Saçlarım yüzüme yapışırken, tenimde ince bir ürperti dolaştı. Rüzgâr hafifçe bedenimi okşuyor, sanki beni kendime döndürmeye çalışıyordu. Ama ben gözlerimi açamıyor, ıslak kumların üzerine serilmiş hâlde nefesimi toparlamaya çalışıyordum.
Göğsüm daralıyordu.
Sanki ciğerlerimin etrafına görünmez eller dolanmıştı. Her nefes alışım eksik, her nefes verişim yarımdı. Hava burnumdan içeri giriyor ama ciğerlerime ulaşamıyordu. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, boğazıma düğümlenen o görünmez ağı çözemiyordum.
Boğulmuyordum.
ama nefes de alamıyordum.
Kulaklarımda dalgaların uğultusu yankılanıyor, tuzlu su kokusu genzimi yakıyordu.
Gözlerimi açmama gerek yoktu.
Nerede olduğumu biliyordum.
Aynı sahil…
Aynı kumlar…
Aynı ay ışığı…
Ve aynı korku.
İçimde bir yer, bunun gerçek olmadığını fısıldıyordu. Belki de en korkutucu olan buydu. Çünkü bunun gerçek olmadığını bildiğim hâlde yine de hissediyordum. Kalbim gerçekten sıkışıyordu. Nefesim gerçekten kesiliyordu. Gözyaşlarım gerçekten yanaklarımdan süzülüyordu.
Ama neden uyanamıyordum?
Neden her seferinde buraya geri dönüyordum?
Kalbim göğüs kafesime öyle sert vuruyordu ki, her çarpışında kaburgalarımın kırılacağını sanıyordum.
Korkuyordum.
Hem de her seferinde ilk kez yaşıyormuş gibi.
Oysa bu sahili ezbere biliyordum. Ayın denizin üzerine düşüşünü, Dalgaların kıyıya vuruşunu, Tuzun tenimde bıraktığı o ince yanmayı… Hepsini yüzlerce kez yaşamış gibiydim.
İnsan, ezberlediği bir kâbustan neden hâlâ bu kadar korkardı?
Rüya ile gerçek arasında sıkışıp kalmıştım.
Ne tamamen uyanabiliyordum.
Ne de tamamen uyuyabiliyordum.
İki dünyanın arasında asılı kalmış, hangisinin bana ait olduğunu hatırlamaya çalışan yabancıdan başka biri değildim.
Titreyen bedenimi zar zor doğrulttum. Gözlerimi aralayıp denize baktım. Dalgalar sertleşmişti. Rüzgâr, daha acımasız esiyordu. Ay ışığı tenimden süzülürken, içimdeki korkunun dinmesini bekledim. Nefesimin düzene girmesini. Bedenimin ısınmasını…
Onun gelmesini.
Hiçbiri olmadı.
Ne kadar süre orada oturdum, ne kadar süre gelmesini bekledim bilmiyorum. Zaman kavramını tamamen yitirmiştim. On dakikadır da bekliyor olabilirdim, on saattir de.
Aradaki farkı ayırt edemiyordum.
Ama onu…
Onu beklemekten de vazgeçemiyordum.
Bin yıl daha beklemem gerekse şayet beklerdim sanki.
Tarif edemediğim bu his, göğsümde usul usul filizlendi. Bir anda sıkışan göğsüm çözülür gibi oldu. İçimdeki o tarifsiz ağırlığın yerini hafiflik almaya başladı. Sanki biraz önce nefes almama izin vermeyen dünya, şimdi ciğerlerime yeniden hayat üflüyordu.
Ani değişen bu ruh halim bu kez ise şaşırtmadı beni.
Aksine… yüzümde engel olamadığım bir gülümseme belirdi.
Çünkü bu hissi tanıyordum.
Her seferinde aynı yerden doğuyordu içimde; önce göğsümdeki ağırlık çözülüyor, sonra o tanıdık hafiflik usulca yayılıyordu.
Bu, onun yaklaştığı andı.
Nihayet geldiği andı.
Sanki içimde eksik olan bir parça yerine oturdu. Tüm karmaşa bir anlığına sustu. Ve ben, onu henüz görmeden önce bile geldiğini biliyordum. Gözlerim beklentiyle açıldı. Yüzümdeki gülümseme daha da büyüdü.
Bakışlarım, onu bulmak ister gibi sessizce dolaştı etrafta.
Sonra… durdu.
Oradaydı.
Zaman yine aynı noktada bükülmüş gibiydi. Ne ilk karşılaşmaydı bu, ne de son. Ama kalbim, her defasında inatla ilk kez görüyormuş gibi çarpmayı seçiyordu.
Onu görmenin verdiği o tanıdık huzur usulca yayıldı göğsüme. İçimde günlerdir kopan fırtına, onu gördüğüm an durulmuş gibiydi.
Her zamanki gibi hiç acele etmeden bana doğru yürümeye başladı. Adımları sakindi. Kararlıydı. Sanki aramızdaki mesafe hiçbir zaman gerçekten var olmamıştı.
Gözleri benden hiç ayrılmadı. Ben de kaçamadım zaten.
Bir adım attı. Sonra bir tane daha.
Kalbim yeniden hızlandı. Gözlerim dolarken dünya bulanıklaştı. Elimi yüzüme götürmeye fırsat bulamadan, ilk damlanın yanağımdan süzüldüğünü hissettim.
Ağlıyordum.
Sanki kalbim, taşıyamadığı her şeyi artık gözlerimden bırakıyordu. Sanki onu her görüşümde içimde biriken bütün özlem sessizce gözyaşına dönüşüyordu.
O ise durmadı. Hiçbir şey söylemeden, aynı sakinlikle yürümeye devam etti bana doğru.
Gözyaşlarım şiddetlendi. Engel olamadım.
Usulca yanıma oturduğunda, yüzümü ellerinin arasına aldı. Önceki rüyalarımda da tam olduğu gibi.
Dokunuşlarıyla tüm bedenim titredi. Parmakları tenime değer değmez, içimde ayakta kalmaya çalışan ne kadar duvar varsa birer birer yıkıldı. O usulca gözyaşlarımı silerken, ben sadece onu izledim. Her ayrıntısını ezberlemek ister gibi. Her ayrıntısını… ezberlemem gerekiyormuş gibi.
Çünkü kaybedecektim.
Rüya bitecekti ve ben onu tekrar kaybedecektim.
Ne tuhaf...
İnsan bulamadığını kaybeder miydi hiç?
Parmakları yüzümde yavaşça dolaştı, her dokunuşu içimde eriyen bir iz bıraktı. Yıllardır soğukluğuna sığındığım kalbim, usul usul çözülüyordu. Yüzüme düşen saç tellerini incitmekten korkar gibi kulağımın arkasına itti.
Yine hiçbir şey söylemeden geri çekilecek sandım. Hep öyle olurdu. Susardı. Gözleri konuşurdu sadece… ama sesi hiç olmazdı.
Bu yüzden dudaklarına değil, gözlerine bakıyordum.
Ama bu kez…
Dudakları aralandığında, kalbim şiddetle ve çaresiz bir umut kırıntısıyla atmaya devam etti.
“Buradayım.” dediğinde ise tam anlamıyla yere çakıldım. Öyle ki bir kaç dakika kendime gelemedim. Bir şeyler değişmişti. Ve bu değişimin şaşkınlığını üzerimden atamıyordum.
Gördüğüm rüya, ilk kez kendi kurallarını bozmuştu.
“Sen…” dedim, titreyen sesimle ama devamı gelmedi. Devamını getiremedim.
Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Konuşmazdı.
O rüyalarımda hiç konuşmazdı.
Gözlerim dudaklarına kaydı yeniden. Az önce hareket eden o dudaklara… sanki beni yanıltmış gibi. Sanki az önce olan şey… hiç olmamıştı da ben uydurmuşum gibi.
“Buradayım ışığım.”
Aklımdan geçenleri duymuş gibi tekrar konuştuğunda artık emindim. Bir şeyler değişmişti. Ve ben nihayet sesini duymuştum. Göğsümde tarif etmesi güç, çocukça bir sevinç yükseldi.
Derindi sesi.
Ama yalnızca derin değildi.
Sanki insanın içine işleyen, en sessiz yerine kadar ulaşabilen bir yanı vardı.
Öyle yüksek değildi. Kendini duyurmak için çabalamıyordu. Buna ihtiyacı da yoktu zaten.
Çünkü ben onu duyabilmek için bütün dünyayı susturmaya razıydım.
Kelimeleri acele etmiyordu.
Her harf dudaklarından çıkmadan önce bir an duruyor, sonra usulca bana ulaşıyordu. Sanki sesi bile bana dokunmaktan çekiniyordu.
Ama en garip olanı…
O huzurun içinde saklanan ince sızıydı.
İnsan bazen gülümseyen birinin gözlerinde yorgunluğu görür ya…
Ben de onun sesinde aynı şeyi duyuyordum.
Söylenmemiş onlarca cümleyi…
Yarım kalmış vedaları…
Ve yıllardır taşınan bir özlemi…
Garipti.
İlk kez duyduğum bir sesi nasıl özleyebilirdim?
Nasıl olur da yabancısı olduğum bir tını, bana çocukluğumdan beri bildiğim bir ezgi gibi gelirdi?
Sanki onu ilk kez dinlemiyordum.
Sanki sadece…
Uzun zamandır unuttuğum bir sesi yeniden hatırlıyordum.
Ve bu… daha şiddetli ağlamama sebep oldu.
Nefesim düzensizleşti.
Gözyaşlarım bir anda çoğaldı, durduramadım.”
“Işıl!”
Bedenimi sarsan ellerle irkildim.
Bir an…
Nerede olduğumu anlayamadım.
Parmaklarım refleksle hareket ederek, az önce tuttuğum eli aradı. Sanki biraz daha uzansam parmak uçlarım ona yeniden değecekmiş gibi, istemsizce yatağın üzerinde gezindi elim.
Bulamadı.
İçimde bir şey usulca çöktü.
Başımı hızla yana çevirdim. Gözlerim odanın içinde telaşla dolaştı.
Duvarlar, solgun sabah ışığı, giysi dolabım, tavan.
Tanıdık… ama eksik.
Göğsümde tarif edemediğim bir sızı büyüdü. Az önce yanımdaydı. Sesini duymuştum. Yüzüne dokunmuştum. Gerçekti…
Ya da en azından ben öyle hissetmiştim.
Peki şimdi?
Bir insan, sadece gözlerini açtığı için bu kadar büyük bir kayıp yaşayabilir miydi?
“Demir…”
Sesim çatladı. Kelime dudaklarımdan zorla döküldü. Yutkundum ama boğazımdaki düğüm çözülmedi. Göğsümün içinde garip, ağır bir ağrı vardı.
Sanki biri, ben fark etmeden içimden bir şeyi çekip almıştı.
Sanki az önce tuttuğum el, hissettiğim sıcaklık, duyduğum o ses… hepsi bir anda yok olmuştu.
“Buradayım,” dedi.
Ama…
Değildi.
O değildi.
Bu iki kelime, içimde yankılanıp durdu.
O değildi.
Gözlerim usulca etrafımda dolandı. Gerçek yavaş yavaş yerine otururken, içimdeki o his hâlâ çözülmemişti. Çünkü ben… hâlâ onun gözlerine bakıyormuş gibi hissediyordum. Hâlâ yanımdaymış gibi. Parmakları hâlâ gözyaşlarımın üzerindeymiş gibi. Gerçekle rüya arasındaki o ince çizgide asılı kalmıştım. Aklım bunun sadece bir rüya olduğunu biliyordu.
Ama kalbim…
Kalbim buna ikna olmak istemiyordu.
Çünkü bazı insanlar sadece hayal olsa bile, yoklukları gerçek bir acı bırakıyordu.
Çünkü bazı dokunuşlar hiç yaşanmamış olsa bile, insanın teninde iz bırakabiliyordu.
Çünkü ben hâlâ parmaklarının gözyaşlarımın üzerinde bıraktığı sıcaklığı hissediyordum.
“Tamam… geçti.” Demir’in sesi beni yavaşça bulunduğum ana çekti. “Biraz nefes almaya çalış. Sadece kâbustu.”
Kâbus.
Keşke sadece kâbus olsaydı.
Keşke gözlerimi açtığımda kaybettiğim şey, sadece korkunç bir rüya olsaydı.
Ama ben her uyandığımda aynı şeyi kaybediyordum.
Onu.
Dudaklarımda istemsiz, kırık bir gülüş belirdi.
“Kâbus mu?” dedim, gülüşüm kısa sürede kahkahaya dönüşürken. Kesinlikle akıl sağlığımı yitiriyordum. İçinde bulunduğum bu durum… gittikçe çözülmesi imkânsız bir hâl alıyordu ve ben bunun içinde boğuluyordum. İyi değildim. İyi olmaktan çok uzaktım.
“Sen iyi misin? Ne diye gülüyorsun şimdi?” dediğinde, sesinde ilk kez açık bir endişe vardı.
“İYİ FALAN DEĞİLİM!”
Sesim kontrolümden çıkıp yükselince Demir bir an duraksadı. İkimiz de bu patlamayı beklemiyorduk. O an odanın içinde kısa, ağır bir sessizlik oluştu.
Nefesim düzensizleşmişti. Uyanmam gerekiyordu. Kendime gelmem gerekiyordu.
Bir anda yataktan kalkıp banyoya yöneldim. Ellerimi lavaboya dayayıp yüzümü soğuk suyla yıkadım. Su tenime çarptıkça biraz olsun gerçekliğe tutunur gibi oldum.
Nefes alabiliyordum… ama hâlâ tam olarak burada değildim.
Başımı kaldırdığımda kapının kenarında Demir’i gördüm. Hâlâ oradaydı. Gitmemiş olması, içimde sakladığım her şeyi ağırlaştırdı. Sanki konuşmazsam boğulmaya devam edecektim. Şimdi söylemezsem, bir daha asla söyleyemeyecektim. Ona doğru döndüm.
“Onu gördüm,” dedim, konuşmak zor geliyordu. Sesim oldukça kısık çıkmıştı. Kelimeleri zar zor toparladım.
Demir kaşlarını çattı.
“Kim?”
Cevap vermek istedim ama yapamadım. Bilmiyordum ki... “Kim” olduğunu bilmiyordum. Ne diye bahsedecektim ondan? Kim diye bahsedecektim? Nasıl anlatacaktım tüm bu olanları? Nasıl inandıracaktım insanları?
Yutkundum.
“Bilmiyorum.” dedim kısık sesle. “Dün gece bahsetmiştim ya sana? Rüyalarımda birini gördüğümü… o işte.”
Demir bir adım attı, sonra durdu. Yaklaşmakla uzak durmak arasında kalmış gibiydi.
“Tanımadığına emin misin?” diye sordu bu kez daha dikkatli bir sesle.
Başımı hızla salladım. “Hayır… tanımıyorum ama tanıyorum da.” Sesim titredi. Ellerim istemsizce saçlarımın arasına gitti, sıkıca tuttum.
“Kâbus değildi,” dedim daha sert bir tonla. “Rüya gibi bile değildi, Demir. Ben… anlayamıyorum. Zihnim olanlara mantıklı bir açıklama bulamıyor.” Elimi göğsüme götürdüm. Kalbim hâlâ hızlıydı.
“Peki ya burası?” dedim kısık sesle. “Burası neden böyle hissediyor? Neden bu kadar gerçek gibi?”
Son kelimelerimde sesim yeniden yükseldi.
Demir ise cevap vermedi.
Bu sessizlik, önceki tüm cümlelerden daha ağırdı. Daha fazla dayanamayıp, içeri doğru adımladım.
“Bir psikoloğa görüneceğim.” dedim yanından geçerken. Duraksamadan da ekledim. “Bana öyle bakmayı kes.”
Mutfak dolabından çıkardığım soğuk suyu alarak, masaya oturdum. Demir de yanımdaki sandalyede çoktan yerini almıştı.
“Bu herifi unutmuş olma ihtimalin var mı?” dediğinde, içtiğim su boğazımda kaldı. Öksürerek şişeyi masaya bıraktım. Gözlerim hızla ona kaydı.
“Ne?”
“Tanıdığını hissettiğini söyledin,” dedi Demir, sakinliğini bozmadan. “Belki de gerçekten öyledir. Hayatının bir döneminde karşılaşmışsınızdır ve sen onu unutmuşsundur.”
Sözlerinin üzerine bir an düşündü. Kısa bir sessizlikten sonra gözleri yeniden beni buldu.
“Ya da…” dedi, bu kez daha düz bir sesle, “Gerçekten kafayı yemiş olabilirsin. Bu da ihtimal dahilinde.”
Cümlesini tamamlar tamamlamaz elimi kaldırıp, kafasına bir tane vurdum. Bunu beklemiyordu ki öne doğru sendeledi. Ben ise sakin bir şekilde omuzlarımı silktim. Yüzümde sinir bozucu bir gülüş vardı.
“Bak?” dedim, gülümsememi sürdürürken. “Bu da ihtimal dahilindeydi.”
Gözlerini abartılı bir şekilde devirdi. Bunu beni taklit etmek için yapıyor, oldukça da komik görünüyordu.
“Biraz bekleyelim.” dedi, ciddiyetini tekrar yakalayarak. “Eğer devam ederse uygun bir psikolog buluruz. Tamam mı?”
Kafamı olumlu anlamda salladım. Demir yaklaşıp, şefkatle sarıldığında… ben de ona sarıldım. Bir süre kolları bedenimden ayrılmadı. Başımı onun omzuna yasladım. Kalbimin o düzensiz atışı, zamanla Demir’in sakin ritmine uyum sağlamaya başladı.
“İyiyim…” diye fısıldadım, aslında kendimi ikna etmeye çalışır gibi.
Demir geri çekilmedi. Aksine, elini saçlarımda gezdirirken sesi daha da yumuşadı.
“İyi olacaksın,” dedi kararlı bir şekilde. “Detaylı bir şekilde anlatmak ister misin? Rüyanda tam olarak ne gördün? Ben odaya geldiğimde ağlıyordun. Bu yüzden kâbus görüyorsun sandım.”
Derin bir nefes alarak bedenimi doğrulttum.
“Önceki rüyalarım hep aynıydı. Ufak tefek farklılıklar dışında hep aynı rüyayı görüyordum Demir.” Bakışlarımı kaçırarak devam ettim. “Bugün ise ilk kez konuştu. Bilmiyorum. O hiç konuşmazdı. İlk kez sesini duymak… bilmiyorum işte. Ağlıyordum, evet ama inan bana üzüntüden değildi.”
Demir’in tüm bedeninin kasıldığını hissedebiliyordum. Kolları bedenime biraz daha sıkı sarıldı.
“Onu kaybetmişim gibi hissediyorum,” dedim fısıltıyla. “Çok tuhaf. İnsan hiç bulamadığı birini kaybeder mi Demir? Ben hiç bulamadım ki onu. Dediğin gibi karşılaşmış olsak bile, hayatımın bir döneminde onu tanımış olsam bile… unutmazdım ki hem. Unutamazdım onu.”
“Dün onu gördüğünü söyledin,” dedi. Onun da sesi kısıktı. “Yani hastanede… Bu yüzden değişmiş olabilir. Gördüğün o rüya.”
Bir süre ikimiz de sessiz kaldık.
O anın ağırlığı yavaş yavaş üzerimizden çekilirken, sadece nefeslerimizin sesi kalmıştı. İkimizde konuşmadık.
Kısa bir süre sonra karnımın guruldamasıyla Demir hafifçe gülümsedi. Buzdolabına yönelirken, “En azından bunu çözebiliyoruz,” diye mırıldandı.
Ben de istemsizce gülümsedim.
Sabahın daha ilk saatleriydi; hava bile doğru düzgün aydınlanmamıştı. Demir mutfakta kahvaltıyı hazırlarken, ben de üzerime bir şeyler almak için odama yöneldim. Biraz üşüyordum.
Tam o sırada telefonum çaldı.
Ses, o anın sessizliğini kesip attı.
Kaşlarımı çatarak telefonuma yöneldim. Bu saatte beni arayabilecek tek kişi mutfaktaydı. Benim mutfağımda.
İçime tarif edemediğim bir huzursuzluk çöktü. Adımlarım farkında olmadan hızlandı.
Ekranda Melisa’nın adını görünce durdum. Parmaklarım bir an havada asılı kaldı. Daha önce hiç beni aramamıştı.
“Melisa?”
“Ben… kimi arayacağımı bilemedim.”
Sesi o kadar kırılgandı ki, içimde bir şey çatladı.
“İyi misin? Ne oldu?”
Bir anda ağlamaya başladı. İçimdeki huzursuzluk bununla birlikte daha da büyüdü. Boğazım düğümlendi. “Neden ağlıyorsun? Korkutma beni, ne oldu?”
“Işıl…”
“Dinliyorum?”
Derin, kesik bir nefes aldı.
“Ben… hastanedeyim.” dedi. Kısa bir duraksamadan sonra ise devam etti. “Gelir misin?”
Telefon elimde donakaldım.
“Melisa?” dedim ama hat kapanmıştı.
Bir saniye bile kaybetmeden kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı geçirirken mutfaktan gelen sesi duydum.
“Işıl?”
Kapının eşiğinde durup Demir’e baktım. Dudaklarım aralandı ama kelimeler boğazımda düğümlendi.
“Melisa… hastanedeymiş.” dedim güçlükle. Sesim bana bile yabancı geldi. “Gitmem lazım.”
Kaşları anında çatıldı. Bir an bile düşünmedi.
“Ben de geliyorum.”
“Gerek yok…”
“Işıl.” dedi, kararlı ve tartışmaya yer bırakmayan bir sesle. “Yalnız gitmiyorsun.”
İtiraz edecek gücüm yoktu.
Ya da yalnız gitmek istemiyordum.
Başımı usulca salladım.
Birlikte çıktık.
Sonrası… bulanık.
Merdivenleri nasıl indiğimizi, apartmandan nasıl çıktığımızı, arabaya ne zaman bindiğimizi hatırlamıyorum. Sanki bedenim benden bağımsız hareket ediyor, ben ise geride kalmış bir gölge gibi olup biteni uzaktan izliyordum.
Ayaklarım yürüyordu.
Kalbimse çoktan o hastanenin koridorlarına varmıştı.
Yanımda Demir vardı. Bunu biliyordum. Arada bir bana bir şeyler söylüyordu. Sesini duyuyordum… ama kelimeler anlamını yitiriyordu. Kulaklarıma ulaşıyor, sonra rüzgârın içine karışıp kayboluyorlardı.
Hiçbirine tutunamıyordum.
Çünkü zihnim tek bir cümlenin etrafında dönüp duruyordu.
Hastanedeyim.
O kelime bile göğsümü sıkıştırmaya yetiyordu.
Ya geç kaldıysam?
Ya ona bir şey olduysa?
Ya… onu bir daha göremezsem?
Nefesim daraldı.
Parmaklarımı farkında olmadan yumruk yaptım. Tırnaklarım avuç içime battı ama hissetmedim bile.
Lütfen…
Ne olur iyi olsun.
Hayatımda ilk kez, gideceğim yolu değil; varacağım gerçeği görmekten korkuyordum.
Yol boyunca tek kelime etmedim.
Bir süre sonra Demir de konuşmayı bıraktı. Direksiyona odaklanmıştı. Arabanın içinde yalnızca motorun uğultusu ve ara sıra geçen araçların sesi vardı.
İkimizin de söyleyebileceği hiçbir şey kalmamıştı.
Camdan dışarı bakıyordum ama hiçbir şey görmüyordum. Sokaklar, insanlar, trafik… Hepsi birbirine karışmış silik görüntülerden ibaretti. Zihnim çoktan hastaneye ulaşmıştı.
Lütfen iyi ol.
Aynı cümleyi durmadan tekrar ediyordum. Başka hiçbir düşünceye yer kalmamıştı. Araba hastanenin önünde durduğunda, içimde görünmez bir şey ansızın kilitlendi. Başımı kaldırıp binaya baktım.
Gri duvarlar…
Parlak camlar…
Kapının önündeki telaş…
Göğsüm sıkıştı. Hastaneleri hiç sevmezdim. O keskin dezenfektan kokusu, beyaz ışıkların insanın içine işleyen soğukluğu, koridorlarda yankılanan ayak sesleri. Hepsi bana aynı şeyi hissettirirdi.
Bir şeylerin yolunda olmadığını.
Sanki o kapıdan içeri giren herkes, farkında olmadan kendinden bir parça bırakıyordu geride.
Ve ben…
Bir parçamı daha kaybetmekten korkuyordum.
Elimi kapı koluna uzattım. Parmaklarım metale dokundu. Ama hareket etmedi. Sanki kolu değil de görünmez bir duvarı tutuyordum. Ne kadar istesem de elim beni dinlemiyordu. Nefesim düzensizleşti.
“İyi misin?”
Demir’in sesi, zihnimde kopan fırtınanın arasından güçlükle bana ulaştı.
Başımı hafifçe salladım.
Ama ikimiz de bunun doğru olmadığını biliyorduk.
İyi değildim.
Hiç iyi değildim.
Gözlerimi bir anlığına kapattım. Derin bir nefes almaya çalıştım ama ciğerlerime dolan hava bile eksik geliyordu. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki sanki göğüs kafesimden çıkıp hastanenin kapısına kadar koşacaktı.
Melisa içeride.
Bu düşünce, diğer her şeyi susturdu.
Korkumu…
Tereddüdümü…
Hastanelere duyduğum o eski nefreti…
Hepsini.
Gözlerimi yeniden açtım.
Titreyen parmaklarımla kapıyı ittim.
Kapıyı açmamla birlikte soğuk hava yüzüme çarptı. Ve ben, istemeden de olsa o binaya doğru yürümeye başladım. Hastanenin otomatik kapıları önümüzde açıldı.
Bir adım attım.
Ve o koku…
Keskin, soğuk, boğucu.
Nefesim anında daraldı.
Duraksadım.
Işıklar fazla parlaktı. Zemin fazla temiz. Her şey… olması gerekenden daha düzenliydi. Bu düzenin içinde bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiriyordu bana.
Gitmek istemedim. Gerçekten istemedim. Kapının önünde dururken, içimde bir yer hâlâ geri dönmem gerektiğini söylüyordu. Ayağım sanki benden önce karar vermiş gibi olduğu yerde kalmak istiyordu. Çünkü içeri girdiğim anda, neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Ve bilmediğim şeyler her zaman daha korkutucu gelmişti bana.
Tam o anda Melisa’nın sesi yankılandı zihnimde.
“Gelir misin?”
Gözlerimi kapattım. Sesindeki o küçük kırılmayı hatırladım. Yardım isterken bile sanki rahatsız ediyormuş gibi konuşmasını… Güçlü görünmeye çalışırken aslında ne kadar yorulduğunu…
Ben onun yanında olacağıma söz vermiştim.
Şimdi ise kapının önünde duruyordum.
Yutkundum. İçimdeki isteksizliğe rağmen kendimi zorlayarak kapıyı açtım ve içeri girdim.
Her adımda içimdeki huzursuzluk biraz daha büyüdü. Göğsümün ortasında ağır bir his vardı. Nefes alıyordum ama sanki yetmiyordu. Etrafımdan geçen insanlar, sedyeler, koridorlarda yankılanan sesler… Hepsi gözümün önündeydi ama hiçbirine gerçekten anlam veremiyordum.
Sadece yürüyordum.
Yanımda Demir vardı.
Bunu bilmek, o an düşündüğümden çok daha önemliydi. Çünkü konuşmaya, teselli edilmeye ya da bir şeylerin düzeleceğine inanmaya ihtiyacım yoktu. Sadece yanımda birinin olduğunu bilmeye ihtiyacım vardı.
Danışmaya ulaştığımızda boğazımdaki düğüm yeniden kendini hissettirdi.
“Melisa…” dedim. Sesim beklediğimden daha kısık çıktı. “Az önce gelmiş olması lazım.”
Görevli birkaç saniye ekrana baktı.
O kısa bekleyiş bile içimdeki huzursuzluğu artırmaya yetti.
“Üçüncü kat. 312 numaralı oda.”
Başımı salladım.
Ama söylediklerini hemen anlayamadım.
Üçüncü kat.
312.
Sanki zihnim bu iki kelimeyi ayrı ayrı kabul etmeye çalışıyordu.
Tamam.
Oraya çıkacaktım.
Ve birazdan Melisa’yı görecektim.
Asansöre bindiğimizde alan bir anda daraldı. Sanki birkaç saniye önce içinde bulunduğum büyük koridorlardan sonra bu küçük kabin, bütün korkularımı daha da görünür hâle getirmişti. Duvarlar üzerime geliyormuş gibi hissettim. Nefesim düzensizleşti. Parmaklarımı farkında olmadan sıkıp bıraktım.
Şimdi değil.
Kendimi kaybedemezdim.
Melisa için buradaydım. Onun bana ihtiyacı vardı ve ben şu an kendi korkumun içinde kaybolamazdım.
Şimdi değil.
Demir’in sesi, düşüncelerimin arasından sakin bir şekilde ulaştı bana.
“Az kaldı.”
Başımı hafifçe salladım. Konuşacak gücüm yoktu. Gözlerimi kapattım ve sadece birkaç saniye daha dayanmayı düşündüm. Sanki o birkaç saniye geçerse her şey biraz daha kolay olacakmış gibi…
Olmayacağını biliyordum.
Ama yine de buna ihtiyacım vardı.
Asansörün kapısı açıldığında neredeyse hemen dışarı çıktım. Uzun koridorda yürürken kalbim yeniden hızlandı. Attığım her adım beni cevabını bilmediğim bir gerçeğe yaklaştırıyordu. Belki de en çok bundan korkuyordum. Çünkü insan bazen en kötü ihtimali bile, belirsizliğe tercih edebiliyordu.
Kapının önünde durduğumuzda elim yavaşça havaya kalktı.
Ama dokunamadım.
Parmaklarım kapının birkaç santim uzağında öylece kaldı.
İçeride ne vardı?
Melisa nasıldı?
Beni görünce ne söyleyecekti?
Aklımdan geçen soruların hiçbirinin cevabını bilmiyordum. Ve bilmemek… beni olduğum yere sabitlemişti.
Bir an geri çekilmek istedim.
Sadece birkaç adım uzaklaşmak.
Hiçbir şey görmemek.
Çünkü bazen gerçeği öğrenmeden önceki o küçücük an, insanın hâlâ umut edebildiği son yerdi.
Nefesim kesildi.
Tam o anda yanımda Demir’in varlığını hissettim.
Sessizdi.
Bana “girelim” demiyordu. “Korkma” da demiyordu.
Sadece oradaydı.
Ve o an ihtiyacım olan tek şey buydu.
Yalnız olmadığımı bilmek.
Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım. Titreyen elimle kapının koluna uzandım ve yavaşça araladım.
İçeri girdiğimde ilk gördüğüm şey beyaz çarşaflar oldu.
Sonra…
Melisa.
Yatakta oturuyordu. Saçları dağılmıştı. Yüzünün bir tarafı kızarmış, dudak kenarı hafifçe yaralanmıştı. Kolunda sargı vardı.
Bir an hiçbir şey yapamadım.
Sadece baktım.
Çünkü zihnim, karşımda duran görüntüyü kabul etmek istemiyordu.
Bu Melisa’ydı.
Her gün yanında çalıştığım, bana gülerek kahve uzatan, kendi acısını saklayıp başkalarını düşünen Melisa…
Şimdi karşımda yaralanmış hâlde oturuyordu.
“Melisa…”
Sesim kırılarak çıktı.
Başını kaldırdı.
Gözleri doluydu.
Beni gördüğü anda yüzündeki o güçlü durmaya çalışan ifade çözüldü.
“Işıl…”
O tek kelimeyle içimde bir şey koptu.
Çünkü o an anladım.
Melisa gerçekten korkmuştu.
Ve belki de en acısı…
Bunu tek başına yaşamıştı.
Düşünmeden yanına gittim.
“Bu ne hâl?” dedim.
Sesim istemeden sert çıkmıştı. Aslında kızgın değildim. Ya da sadece kızgın değildim. İçimde birbirine karışmış o kadar çok duygu vardı ki hangisinin sesime yansıdığını ben bile bilmiyordum.
Korku.
Endişe.
Ve onu bu hâlde görmenin verdiği çaresizlik.
“Ne oldu sana?”
Melisa bakışlarını kaçırdı. Parmakları çarşafın üzerinde hareket etti, sonra kumaşı sıkıca tuttu. Sanki söyleyeceği şeyin ağırlığı altında eziliyordu.
“Ben…” dedi kısık bir sesle. “Eski biriyle karşılaştım.”
İçim buz kesti.
Bir anda.
Sanki duyduğum birkaç kelime, bütün parçaları yerli yerine oturtmaya yetmişti.
Eski biri.
Bu iki kelime bile içimde kötü bir his bırakmıştı.
“Kim?”
Sesim bu kez daha sakindi ama cevabı duymaya ne kadar hazır olduğumu ben de bilmiyordum.
Melisa cevap vermedi.
Sadece sustu.
Ve o sessizlik, söyleyebileceği her şeyden daha ağır geldi.
Tam o anda yanımda duran Demir’i fark ettim. Gözleri hâlâ Melisa’nın üzerindeydi. Çenesinin hafifçe gerildiğini görebiliyordum. O da anlamıştı.
Odanın içindeki hava bir anda değişti.
Sanki biraz önce konuşabildiğimiz her şey, yerini ağır bir sessizliğe bırakmıştı.
“Tamam.” dedim sonunda. Sesim beklediğimden daha düşük çıktı. “Bunu sonra konuşuruz.”
Şu an daha fazla soru sorarsam, Melisa’nın kendini daha da kapatacağını hissediyordum.
Önce iyi olduğundan emin olmalıydım.
Bakışlarımı Demir’e çevirdim.
“Hastane işlemlerini halledebilir misin?”
Hiç tereddüt etmedi.
Başını salladı.
Kısa bir an bana baktı. Bakışlarında söylemek istediği çok şey vardı ama hiçbirini dile getirmedi. Sonra sessizce odadan çıktı. Kapı kapandığında tekrar Melisa’ya döndüm. Az önce içimde yükselen öfke biraz olsun geri çekilmişti çünkü karşımda suçlu biri değil, canı yanmış bir arkadaşım vardı.
“Doktor geldi mi?” diye sordum daha yumuşak bir sesle. “Ciddi bir şeyin var mı?” Biraz yakınına oturdum. “Eğer yoksa çıkış işlemlerini hallederiz. Sonra bana gideriz, tamam mı?”
Sesimi sakin tutmaya çalışıyordum. Sanki her şey yolundaymış gibi davranmaya çalışıyordum ama içimde bir yer, bunun sadece başlangıç olduğunu biliyordu.
Melisa’nın gözleri doldu. Bana bakmaya çalıştı ama başaramadı. Cevap veremedi. Sadece başını salladı. Ve o küçük hareket bile, bana anlatmadığı ne kadar çok şey olduğunu hissettirmeye yetti. Tam o anda kapı tıklandı.
İkimiz de istemsizce kapıya döndük.
“Girebilir miyim?” diyen sesle birlikte kapı aralandı. Cevap vermeme fırsat kalmadan da birisi içeri girdi.
Beyaz önlük. Boynunda stetoskop. Elinde bir dosya…
bunların hiçbirini gerçekten görmedim. Gördüğüm tek şey gözleriydi.
Sadece gözleri.
Gece denizini andıran, mavi gözleri.
Nefesim bir anda göğsümde asılı kaldı. Sanki biri zamanın akışını parmaklarının ucuyla durdurmuştu. O da kapının hemen içinde öylece kalmış, bana bakıyordu. Gözleri benimkilere kilitlendiğinde içimde tanıdık ama tarif edemediğim bir şey yankılandı. Onun bakışları dann bir süre üzerimden ayrılmadı. Şaşkınlık mıydı bu? Yoksa ben, onun da en az benim kadar hazırlıksız yakalanmış olmasını istediğim için mi öyle görmüştüm? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, aylarca yalnızca rüyalarımda gördüğüm o mavi gözlerin artık birkaç adım ötemde olduğuydu. Gerçekti. Nefes alıyordu. Bana bakıyordu. Ve ben buna inanamıyordum.
Sessizlik uzadıkça kalbim daha da ağırlaştı. Dudaklarım aralandı. “Doktor…” Kelime boğazımdan güçlükle çıktı; neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. O an kendime gelmem birkaç saniye sürdü. Burası bir hastaneydi. O ise bir doktordu. Benim rüyalarım değildi artık. Gerçek dünyanın içinde, beyaz önlüğünün ağırlığını taşıyan bir yabancıydı. Hiçbir şey olmamış gibi bakışlarını benden çekti, elindeki dosyaya indi gözleri. O birkaç saniyelik karşılaşma hiç yaşanmamış, az önce dünya yerinden oynamamış gibi…
Oysa oynamıştı.
Tüm dünyam yerinden oynamıştı benim.
Melisa’ya döndü.
“Buradayım.”
Sesi…
Rüyalarımda duyduğum sesin ta kendisiydi. Aynı sakinlik, aynı sıcaklık, aynı huzur… Tek bir kelime bile değişmemişti. Oysa bu kez rüya değildi. Ses gerçekten kulaklarıma çarpmıştı. Sıradan bir kelimeydi. Hastasına söylenmiş basit bir cümle… Ama içimde öyle bir yere dokundu ki, sanki aylarca karanlıkta yankılanan bütün özlemim o iki kelimenin içine sığmıştı.
“Buradayım.”
Buradaydı fakat artık ben burada değildim. Ben hâlâ rüyalarımın içinde sıkışıp kalmıştım çünkü o cümle Melisa içindi. Bana değildi. Bana ait değildi. Buna rağmen kalbim, o kelimeyi bencilce kendine saklamak istedi. Ne kadar saçmaydı… Bunu düşünmek bile utanılacak kadar saçmaydı. O beni tanımıyordu. Ben onun için yalnızca odadaki yabancılardan biriydim. O ise benim için gece yarılarımı, uykularımı, aklımı ele geçiren adamdı. Aynı ana bakıyorduk ama bambaşka hayatların içindeydik.
Melisa’nın yanına yürüdü. Bu kez bakışları bana uğramadı bile.
“Adın ne?”
Profesyonel, sakin, ölçülü…
Soruyu Melisa’ya yöneltmişti ama ben hâlâ o cümlenin ağırlığından çıkamamıştım. Sanki zihnim o ana saplanıp kalmıştı. Çevremde konuşulan sesler birbirine karışıyor, görüntüler bulanıklaşıyordu. Derin bir nefes almaya çalıştım. Göğsüm yükseldi ama ciğerlerime tek damla hava dolmadı. Bir adım geri çekildim. Dizlerimin titrediğini yeni fark ediyordum. Ayakta duruyordum ama bedenim bana ait değilmiş gibiydi. Sanki bütün gücüm, yıllardır beklediğim bir hayalin gerçek olduğunu görmekle birlikte benden çekilip gitmişti.
“İyi misin?”
Birinin sesi uzaktan geldi. Çok uzaktan…
Cevap vermek istedim. Dudaklarım kıpırdamadı.
Çünkü dünya yeniden hareket etmeye başladığında ben artık ayakta değildim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.