GECEYARISI kitap kapağı

5. bölüm / 6

GECEYARISI

Buzdan yapılma kalp;

Vaveyla Yazarı: Mahide Crk

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Buzdan yapılma kalp;

“İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Asıl olanı gözler göremez.”
— Antoine de Saint-Exupéry

Yanıyordum.
İçten içe, kimsenin göremeyeceği bir yerden yanıyordum.
Ama bu bildiğim türden bir yanmak değildi. Alevlerin insanı kavurduğu, tenini parçaladığı o sıcak acılardan değildi.
Hayır.
Her şey buz tutmuş gibiydi.
Buz yanığı.
İçimde sessizce büyüyen, her şeyi ele geçiren bir soğukluk vardı. Sanki ruhumun en derin yerinde bir tipi kopmuştu ve ben o fırtınanın ortasında tek başıma kalmıştım.
Üşüyordum.
Öyle bir üşümekti ki bu… Üzerime bir battaniye alsam, sıcak bir odaya girsem bile geçmeyecekmiş gibi. Çünkü soğuk tenimde değil, içimdeydi.
Her bir hücrem titriyordu. Kalbim, aklımın yetişemediği bir yerde yardım istiyordu belki de ama ben hiçbir şey yapamıyordum.
Kıpırdayamıyordum.
Sanki görünmez eller omuzlarımdan tutmuş, beni olduğum yere çivilemişti. Bağırmak istiyor ama sesimi bulamıyordum. Kaçmak istiyor ama hangi yöne gideceğimi bilmiyordum.
Göğüs kafesimin içinde buzdan sarkıtlar vardı sanki. Her nefes alışımda biraz daha batıyor, biraz daha canımı yakıyordu.
Garipti.
İnsan bazen acının sıcak olacağını sanıyordu. Alev alev yanacağını düşünüyordu. Oysa bazı acılar soğuktu. Sessizdi. Kimse fark etmeden insanın içine yerleşiyor, sonra da yavaş yavaş her şeyi donduruyordu.
Engel olamıyordum.
Durduramıyordum.
Ne düşüncelerimi susturabiliyordum ne de içimde büyüyen o boşluğu kapatabiliyordum.
Oturduğum sandalyede yavaşça geriye doğru yaslandım. Sanki bedenim artık kendini taşıyamıyordu. Sanki biraz daha güçlü durmaya çalışırsam, içimde kalan son parça da kırılacaktı.
Aklım ile ruhum arasında parçalanan bir köprü vardı.
Bir tarafım hâlâ mantığıma tutunmaya çalışıyordu.
“İyisin.” diyordu bana.
“Geçecek.”
“Dayan.”
Ama diğer tarafım… diğer tarafım çoktan düşmeye başlamıştı.
Ben ise o iki parçanın arasında kalmış, parçalanan köprüden aşağı düşmemek için son gücümle tutunuyordum.
Fakat boşluk…
O karanlık, sonsuz boşluk…
Her geçen saniye biraz daha yaklaşıyor gibiydi.
Ve en korkutucu olan şey, düşmekten korkmam değildi.
Korktuğum şey bir gün o köprünün eski, yıpranmış halatını tutmaya çalışmaktan vazgeçecek olmamdı. Yine de şimdi, avuçlarım acıyana kadar ona sıkı sıkıya tutunuyor, düşmemek için tüm gücümle direniyordum.
Halat usul usul çatırdıyordu.
Ve çıkan her ses, sadece köprünün değil, içimdeki bir şeylerin de biraz daha koptuğunu fısıldıyordu. Sanki her çıtırtıyla birlikte umut biraz daha inceliyor, inancım biraz daha aşınıyor, beni ayakta tutan ne varsa sessizce parçalanıyordu.
Sanki taşıdığım bütün yük, o köprünün eski tahtalarına bırakılmıştı. Her adımımda biraz daha kırılıyor, biraz daha dayanıksız hâle geliyordu.
Düşmek üzereydim.
Bunu hissedebiliyordum. Tutunacak bir yer aradım bir süreliğine.
Bir düşünceye.
Bir anıya.
Bir umuda.
Ama hiçbirini bulamadım.
Ne aklım beni kabul ediyordu artık, ne de ruhum. Biri beni susturuyor, diğeri ise yorulduğunu haykırıyordu. İkisinin arasında kalmıştım. Kendime ait hiçbir yer yokmuş gibi… Kendi içimde bile misafir gibiydim.
Derin bir nefes aldım.
Ciğerlerime dolan hava, içimdeki ağırlığı hafifletmeye yetmedi. Sanki ne kadar nefes alırsam alayım, içimde eksilen bir şeyi yerine koyamıyordum.
Gözlerim balkonumun üzerindeki gökyüzüne takıldı. Başımı kaldırdıkça, düşmeyecekmişim gibi hissettim. Sanki o sonsuz mavilik… o ulaşılmaz uzaklık… içimde açılan o koca boşluğu doldurabilecekmiş gibi. Sanki gökyüzü biraz daha yaklaşsa, bütün kırılmış parçalarımı toplayabilirdim.
Ama olmadı.
Gökyüzü sessizdi.
Karanlıktı.
Soğuktu.
Bana hiçbir şey söylemiyor, cevap vermiyordu.
Tek bir yıldız bile yoktu.
Belki de en çok bu canımı yaktı.
Çünkü insan, karanlığın içinde bile küçücük bir ışık arıyordu. Bir işaret… bir umut… “Buradayım.” diyen küçücük bir şey.
Ama o gece gökyüzü bile susmayı seçmişti.
İçimdeki sıkıntı biraz daha büyüdü.
Sanki görünmeyen bir el göğsümün üzerine bastırıyor, nefes almamı zorlaştırıyordu.
Ne kadar süredir burada oturduğumu bilmiyordum. Dakikalar mı geçmişti, saatler mi… hiçbir fikrim yoktu. Zaman da tıpkı benim gibi yorgun düşmüş gibiydi. Kendi aklımın içinde kaybolduğum gibi, zamanın içinde de yavaş yavaş eriyip gitmiştim.
Kaybolduğumu fark etmeme rağmen kendimi bulmak için artık yeterince gücümün kalmamış olduğunu hissettim.
Küçük, kırık dökük bir tebessüm belirdi yüzümde.
Aklımı toparlayamıyordum. Düşüncelerim birbirine dolanmış, çözülmesi imkânsız bir düğüme dönüşmüştü.
Hangi ucundan tutsam, daha da sıkılaşıyordu.
Onu gerçekten görmüş müydüm?

Yoksa bu da aklımın bir oyunu muydu? Bilmiyordum. Yorgundum. Belki de sadece benzetmiştim.

Olamaz mıydı?

Sıkıntıyla derin bir iç çektim.

Hayır.

Olamazdı.

Kendimi kandırıyordum.

Gerçekten oradaydı.

Oradaydı…

Değil mi?

Onu görmüştüm. Ve dünya… tam anlamıyla başıma yıkılmıştı. Bir süre anlam veremediğim şekilde ağlamıştım. Hastanenin ortasında, dizlerimin üzerinde.

Hıçkıra hıçkıra.

Etrafıma birkaç insan gelmiş, neyim olduğunu sormuştu ama ben açıklayamamıştım. Buz tutan yüreğimin nasıl yandığından bahsedememiştim. Bir çift mavi gözü… anlatamamıştım. Sadece orada durup, dakikalarca ağlamaya devam etmiştim.

Nasıl sakinleştiğimi bilmiyordum. O hastaneden nasıl çıktığımı, ya da Demir’in ofisine nasıl gittiğimi hatırlamıyordum. İstediği evrakları apar topar asistanına bırakmış, sonra da hiç durmadan eve gelmiştim. Kendimi aceleyle içeri atmış, biraz ısınabilmek umuduyla sıcak suyun altına girmiştim.

İşe yaramamıştı.

Tenim ısınsa da, yüreğim bir türlü ısınamamıştı.

Ansızın duyduğum adım sesleriyle irkildim. Başımı çevirip, baktığımda koridordan gelen Demir ile göz göze geldim.

“Bu haneye tecavüz sayılır.” dedim şaşkınlıkla.

Yüzünde tek bir mimik dahi oynamadı.

“Anlatmaya başla.” dediğinde oldukça ciddiydi. Parçaları birleştirmem zor olmadı. Asistanı beni nasıl bir halde gördüğünden ona bahsetmiş olmalıydı. Oradan nasıl kaçtığımı, kendimde dahi olmadığımı.

Yavaş adımlarla yanıma geldiğinde bana onaylamayan gözlerle baktı ve tekrar içeri gitti.

Birkaç dakika sonra elinde bir battaniye ile döndüğünde ise hafif tebessüm ettim. Getirdiği battaniyeyi omuzlarıma bırakıp, yanımdaki sandalye de yerini aldı.

Artık kaçışım yoktu. Daha fazla bunu ona yapamazdım.

“Amacın ne? Donarak ölmek mi?” tek kaşını kaldırıp, sorduğu bu soru ile minik tebessümüm büyüdü. “Ne diye bu soğukta oturuyorsun? Üstelik bu yüzünün hali ne?”

“Ne varmış yüzümde?” dedim, sahte bir alınganlıkla.

“Ölü gibi olması dışında mı?”

Gözlerimi devirdim.

İkimiz de bir şey söylemedik. Sessizlik bir süre devam etti. Rahatsızca yerimde kıpırdandım.

Derin bir nefes alarak, içimdeki zehri akıtmaya başladım.

“Rüyalarımda birini görüyorum.” pat diye söylediğim cümleyle biraz duraksadım. Göz ucuyla Demir’e baktığımda ise onun anlamsız ve boş bakışlarıyla karşılaşmak gözlerimi daha çok devirmeme neden oldu.

“Anlat demedin mi be adam?!” diye biraz yükseldim. Gergindim ve kendisi hiç yardımcı olmuyordu. “Niye boş boş suratıma bakıyorsun?”
Öne doğru eğildi.
Bir an ne yapacağını anlamadım.
Sonra burnuma hafifçe bir fiske vurdu.
“Bağırma bana.” dediğinde şaşkınlıkla ona bakıyordum.
“Konumuz bu mu şimdi? Ne diye vuruyorsun hem? Burnumu acıttın!” diye daha çok yükseldim.
“Hakettin.” Yüzünde oluşan hafif gülümsemeyle arkasına yaslandı.
“Tanıdığın biri mi?”
Bir süre cevap veremedim. Başımı çevirip, yoldan geçen arabaları izlemeye başladım.
Yüzüne bakarsam, anlatamazdım.
“Hayır.” diye söylendiğimde sesim, biraz öncesine göre oldukça kısıktı. “Tanımıyorum.” Cevap vermedi. Onun bu sessizliğinden güç alarak, kendimi devam etmeye zorladım. “Tuhaf olan da bu. Tanımıyorum ama tanıyor gibi hissediyorum.”
Biraz duraksadım.
“Hem… sadece bir kez gördüğüm bir rüyadan bahsetmiyorum Demir. Uzun süredir aynı rüyayı görüp, duruyorum. Tekrar ve tekrar.”
Gözlerimi kapadım. Kelimeler boğazımı yırtarak çıkıyor, ağzımda acı bir tat bırakıyordu. Her cümleyle durumun garipliğini bir kez daha farkediyor, düşüncelerim biraz daha karanlığa bulanıyordu. Mantıksızdı. Yaşadığım her şey. İçinde olduğum bu durum.
“Bilmiyorum…” dediğimde, titreyen sesime engel olamadım. “Tuhaf olduğunun farkındayım ama engel olamıyorum.” Yutkundum. “Bir parçamı kaybetmiş gibi hissediyorum.”
Başımı hafifçe çevirerek, devam ettim.
“Ve onu bulmam gerekiyormuş gibi.”
Bana bakmıyordu. Gözleri az önce benim de olduğu gibi sokaktaydı. Ne düşündüğünü deli gibi merak ediyordum ama yüzünden hiçbir şey okunmuyordu. Söylediklerimi tartıyor gibiydi. Bir anlam arıyor, bir kılıf uydurmaya çalışıyordu belki ama… bir şey söylemiyordu. Bu beni korkuttu. Aradan geçen dakikalarda ise pişmanlık tüm bedenimi esir aldı.
“Saçmalıyorum.” dediğimde ağlamamak için kendimi sıkıyordum.
“Saçmalamıyorsun.” dedi aniden. Bakışları hala karanlık sokaktaydı ama sesi bana dönüktü.
“Bazen insan… açıklayamadığı şeyler yaşar ve bu seni veya bir başkasını saçma yapmaz Işıl.”
Sessizlik oldu.
Rüzgâr hafifçe saçlarımı oynattı.
Bakışlarını bana çevirdiğinde çoktan gözyaşlarım akmaya başlamıştı. Yavaşça uzanıp, parmak uçlarıyla her birini sildi. İçimde anlamsız bir rahatlama hissettim.
Elini yüzümden çekip, geriye doğru yaslandığında ise yüzünde güven veren bir gülümseme vardı.
“Neden seni bu kadar etkiledi?” Başını hafif yana eğerek devam etti. “Yani demek istediğim… bu durumu, bu kadar içselleştirmenin bir nedeni olmalı değil mi?” Yüzü daha ciddi bir hal aldı.
“Rüyanda tam olarak ne görüyorsun?”
“Aslında…” dedim. “Gördüklerimden çok hissettirdikleriyle alakalı sanırım.” başımı gökyüzüne çevirip, tekrar rüyamı düşündüm. “Başlangıçta bir sahil kenarında oturuyorum. Önce korktuğumu hissediyorum ve ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Boğuluyorum sanki. Nefes alamıyorum. Ve bu o kadar gerçek hissettiriyor ki! Şu an bile bunu düşünmek ciğerlerimde hafif sızı bırakıyor Demir. Hayatımda hiç boğulma tehlikesi yaşamadım. Yaşamadım ama boğulmanın nasıl hissettirdiğini artık biliyorum. Anlıyor musun?” Hafif bir tebessümle başını iki yana salladım. “Ben anlamıyorum çünkü.”
Derin bir nefes aldım.
“Bir süre sonra o geliyor. Sadece yanıma oturuyor ama ben… huzurlu hissetmeye başlıyorum. Korkmamaya ve sanki ait olduğum yeri bulmuş gibi hissetmeye başlıyorum Demir. Tekrar nefes aldığımı hissediyorum. Sanki yıllardır ilk kez. Öyle ki, dakikalar öncesinde boğulan kişi ben değilmişim gibi huzurla doluyor içim.”
Bakışlarımı ona çevirdim.
“Beni korkutan ve bu kadar etkileyen şey bu.” Gözyaşlarım akmaya devam ediyordu. “Bu his. Beni korkutan şey uyanmak istemiyor olmam. Beni korkutan şey aklımın sürekli orada, o rüyada olması. Beni gerçekten korkutan ve bu kadar afallamama sebep olan şey şiddetle gece yarısını bekliyor oluşum. Şu an bile! Uyumak ve onu görmek istiyorum. Delireceğim. Sanki sahte olan burası. Bu hayat. Doğru olan ise… onun yanı. O rüya.”
Kelimeler dudaklarımdan dökülür dökülmez, kendi ellerimle ördüğüm duvarların birer birer yıkıldığını hissettim. Tüm bunları ilk defa dile getirmek… içerisinde bulunduğum durumu ilk defa kabullenmek, beni sandığımdan daha fazla savunmasız bıraktı.
“Bir şey daha var.” dediğimde ise Demir’in kaşları hafifçe çatılarak, bana döndü.
“Sanırım bugün onu gördüm.”
Duyduklarıyla birlikte yüzünde bariz bir şaşkınlık belirdi.
“Ne?”
Gözlerimi tekrar kapadım.
“Hastanede… o istediğin evrakları almak için gittiğimde. Tam çıkmak üzereydim.” Nefesim kısa bir an takıldı. “Bir anlık dürtüyle başımı koridora çevirdim ve o… oradaydı.”
“Ne demek oradaydı? Taksit taksit anlatma şunu!”
“Bağırma bana!” diye yükselme sırası şimdi bendeydi. “Oradaydı işte! Ne bileyim? Başım çatlamak üzere zaten!”
Sinirle ayağa kalktım.
“Gerçekten deliriyor muyum sence?”
Minik bir kahkaha attı.
“Kesinlikle.”
Gözlerimi devirdim.
Beni taklit ederek, arkasına yaslandı. Bakışları tekrar gökyüzündeydi.
“Tuhaf bir durum.” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. Sanki kelimelerini özenle seçiyor, üzerime değil de içimde uzun zamandır kilitli duran bir kapının eşiğine bırakıyordu.
“Kabul ediyorum. Gerçekten tuhaf bir durum.” doğru cümleleri bulabilmek adına biraz duraksadı. “Bana kalırsa sadece tetikleniyorsun.” Bakışlarını bir an olsun benden ayırmadan devam etti. “Bastırdığın şeyler… artık yüzeye çıkmaya çalışıyormuş gibi.”
Kısa bir omuz silkişinin ardından ekledi.
“Ve bilirsin… suyun dibinde ne kadar uzun süre kalırlarsa, gün ışığına çıktıklarında o kadar büyük, o kadar parlak görünürler. Belki de bu yüzden her şeyi olduğundan daha ağır, daha keskin hissediyorsundur.”
Kollarımı göğsümde birleştirip bakışlarımı sokağa çevirdim.
Dışarıda hayat, hiçbir şey olmamış gibi akıyordu. Arabalar geçiyor, insanlar gülüyor, rüzgâr ağaçların yapraklarını usulca titretiyordu. Dünya dönmeye devam ediyordu.
Benim içimdeyse zaman, çoktan bir enkazın altında kalmıştı.
“Fazla dramatik olduğumu mu söylüyorsun yani?” diye sordum. Sesim alaycı çıkmaya çalışıyordu ama çatlaklarından yorgunluk sızıyordu.
Göz ucuyla bana baktı.
“Bu seni dramatik yapmaz.”
Sustu.
Sessizlik, söylediği cümlenin etrafında ağır ağır dolaştı; tıpkı kapanmaya yüz tutmuş bir yaranın üzerine dökülen alkol gibi.
“Sadece insan yapar.”
Kollarımı yavaşça çözdüm. Parmaklarımın, farkında olmadan kendimi ne kadar sıkı tuttuğunu ancak o an hissettim. Yanındaki sandalyeye yeniden otururken, sanki yıllardır sırtımda taşıdığım görünmez bir yükten birkaç parça yere düşmüştü.
“Bastırdığın şeyler derken…” dedim usulca. Kelimeler ağzımdan çıkmadan önce boğazıma takıldı.
“Tam olarak neyden bahsediyorsun?”
Merak ediyordum.
Ama bu, karanlık bir odanın kapısını aralamadan önce duyulan merak gibiydi.
İnsan içeride ne olduğunu öğrenmek isterdi.
Bir yandan da öğrendiği anda, artık eskisi gibi olamayacağını bilirdi.
“Seni yıllardır tanıyorum Işıl. Üniversiteden beri kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışmanı, kimseye boyun eğmeyişini en ön koltuktan izledim.” Hafifçe güldükten sonra devam etti. “İnan bana. Okuması ve anlaması aslında çok kolay olan birisin. Bununla birlikte o yıllardan önceki yaşamını da az çok biliyorum. Çocukluğunu biliyorum. Nelerle mücadele etmek zorunda kaldığını, mücadele ederken de nelerden mahrum kaldığını görebiliyorum.”
Bakışlarını bana çevirdi.
“Beni bile bazen dışarıda tutuyorsun. Bunu sitemle söylemiyorum yanlış anlama. Sana hak veriyorum ben. Yaşadıklarından sonra kendi ayakların üzerinde durmaya bu kadar ısrar etmeni, bazen yıkılsan bile bunu kimseye göstermemeye çalışmanı anlıyorum. Bununla gurur duyduğum bile söylenilebilir üstelik.”
Derin bir nefes aldı.
“Yine de… sana baktığımda küçük bir kız çocuğu görmekten kendimi alıkoyamıyorum. O güçlü duvarların arkasında, tüm o savaşların arkasında kocaman gözlerle etrafı izleyen küçük kızı görmeden edemiyorum. Orada öylece durup, tüm bu karmaşa sona erdiğinde sadece sevilmek isteyen tarafını saklamaya çalışıyor. Ve inan bana bu konuda oldukça kötü. Saklayamıyorsun Işıl. Ne kadar birine yaslanma ihtiyacını bastırmaya çalışsan da ben görebiliyor ve seni farkedebiliyorum.”
Elleriyle yüzünü sıvazladı.
“Demek istediğim…” dedi sıkıntılı bir şekilde.
“Yaşamaya, kendince hayatta kalmaya o kadar çok odaklandın ki… unuttun. Yaşamayı unuttun. Tüm o duyguları derinlere gömersen, acıtmayacağını düşündün. Üzerine toprak attığında bir daha aramazsın, yokluğunu bu kadar hissetmezsin diye umut ettin. Peki şimdi? Tohumken gömdüğün şeyler, artık zehirli bir sarmaşık. Etrafını nasıl sardığını, seni nasıl ele geçirdiğini görmüyor musun?”
Başını iki yana salladı.
“Bu kadar etkilendin çünkü kurtulmak istiyorsun. O sarmaşıktan. Ve rüyalarında gördüğün o herif… onun seni kurtaracağını düşünüyorsun sanırım. Seni seveceğini, artık ona yaslanabileceğini. Duvarın arkasındaki küçük kız çocuğunu oradan çıkartabileceğini.”
Bir süre ikimiz de sustuk. Söylediği şeylerin ağırlığı bedenimi dahi oynatmama izin vermedi. Altında kaldım. Her bir cümlenin. Her söylenilen kelimenin.
“Sevilmek istiyorsun.” dediğinde sesi oldukça kısıktı.
“Birine yaslanmak, ve daha fazla koşmamak istiyorsun. Yaşamak istiyorsun artık. Gerçekten yaşamak. Ve inan bana, bundan daha normal bir şey yok. İnsansın nihayetinde. Belki de bu yüzdendir. Bu yüzden o his sana bu kadar gerçek geliyordur.” Ağzından çıkan her cümle havada asılı kalıyordu. Zihnimin içine sızıyor, orada yer ediniyordu.
“Gerçek olmasını tüm kalbinle dilediğin için.”
Sustum.
Sanki biri, uzun zamandır kilitli tuttuğum bir kapıyı içeriden açmıştı. Ve o kapı açılır açılmaz, içeride birikmiş ne varsa hepsi aynı anda yüzeye vuruyordu.
Bastırdığım tüm o şeyler…
Yıllardır susarak büyüttüğüm her şey, tek tek ses buldu.
Koşarken fark etmediğim yorgunluk, gülümserken görmezden geldiğim kırılganlık, “Ben iyiyim” derken içimde bir yerlerde çöken o sessizlik…
Hepsi, aynı yerde toplanmış gibiydi.
Ve ben…
ilk kez tüm bunlardan kaçamıyordum.
Demir’in söylediği kelimeler hâlâ havadaydı. Kulaklarım uğulduyordu.
“Sevilmek istiyorsun…”
Bu cümle yüreğimi biraz daha buza çevirdiğinde, boğazımda ince bir düğüm oluştu. Beni uzun zamandır adını koyamadığım bir yerden yakalamıştı. Kendimden bile sakladığım bu gerçeği suratıma çarpmıştı. Bu… beni daha çok korkuttu.
Ne inkâr edebiliyordum, ne de kabul etmeye hazırdım.
Sadece orada, öylece kalmıştım.
Bir süre sonra Demir’in saçlarımı okşayan eli beni düşüncelerimden çekip aldı.
“Onu gördüğünü söyledin.” dedi sakin bir sesle.
“Zamana bırak.”
Kısa bir duraksama oldu.
“Sen… ‘kader’ gibi şeylere biraz fazla anlam yükleyen birisin. Sen hala masallara inan birisin Işıl. Belki de sadece öyledir. Belki de sadece kaderdir. Belki de yazılmayı bekleyen tatlı bir masaldır. Bilemeyiz. Yaşamadan, yüzleşmeden göremeyiz.”
Gözlerinde gördüğüm o küçük umut kırıntıları içerisine düşmüş olduğum bataklıkta, çiçek açtıracak türdendi.
Ve bu bana kendimi daha iyi hissetmem için yetti.
Hafifçe gülümseyerek başımı salladım. Bir şey söylemedim. Söylemeye de gerek yoktu. Bir süre sessizce oturmaya devam ettik. Her şeye rağmen üzerimde bir şeylerin paylaşılmış olmasının hafifliği vardı.
“Asıl soru…” diye devam ettiğinde, gözlerimi ona doğru çevirdim. “Benden yakışıklı olup, olmaması.” ciddiyetle devam etti. “Öyle mi?”
Minik bir kahkaha attım.
“Ne saçmalıyorsun sen şu an?” dedim, hayretle. “Hayır… benim anlamadığım şey şu; az önce bu kadar duygu yüklü bir konuşma yapıp, iki saniye sonrasında nasıl bu kadar boş ve gereksiz olabiliyorsun? Gerçekten aklım almıyor.”
Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.
“İyi konuştum ama, değil mi?”
Kendisiyle gurur duyan o aptal sırıtışı yüzüne yerleşince gözlerimi devirerek, onaylamaz bir şekilde başımı iki yana salladım.
“Gerçekten andavalın tekisin. Ve bil diye söylüyorum. Yanına bile yaklaşamazsın. Kesinlikle senden daha yakışıklı.”
Böyle bir cevap beklemediği için afalladı. Tam itiraz edeceği sırada konuşmasına fırsat vermeden ayağa kalktım. Tek kaşını kaldırmış şekilde bana bakıyordu. Duydukları hiç hoşuna gitmemişti. Surat ifadesi ise görülmeye değerdi. Bu tekrar kahkaha atmama sebep oldu.
“Kalk hadi şuradan.” dedim sahte bir kızgınlıkla. ”Bu gecenin sonu hipotermiyle bitmeden içeri geçelim.”
Ben çoktan içeri doğru harketlenmişken Demir hala huysuz bakışlar atıyordu.
“Konuyu değiştirme!” diye arkamdan bağırdığında çoktan mutfağa doğru yönelmiştim. “Ne demek yanına bile yaklaşamazsın?”
Adımlarımı yavaşlatmadan cevap verdim.
“Kabullen artık.” dediğimde sesim beni duyabilmesi için sesim yüksekti. “Ben sarışın sevmiyorum!”
Arkamdan gelen kahkahasının mutfakta yankılanmasıyla birlikte tezgâha yaslanıp, derin bir nefes aldım.
Bugün bir çok duyguyu beraberinde yaşamıştım. Hislerim yüzünden korkmuş, ağlamış ve birçok şeye anlam verememiştim.
Ama günün sonunda yine de gülebiliyordum.
Ve en önemlisi…
Artık bazı şeyleri tek başıma taşımak zorunda olmadığımı fark ediyordum.
Sandığımın aksine yalnız değildim.
Bu… rahatlatıcıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

10okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.