10. bölüm · Gecenin Kusursuz Lekesi*gerçek ailem
10.Bölüm/Kasa
Kapının kapanmasıyla odada tek başıma kaldım ama içerideki sessizlik, kafamın içindeki gürültüyü bastırmaya yetmiyordu.
Emir’in o fısıltı gibi ağzından kaçırdığı "abla" kelimesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Göğsüme oturan o garip, yumuşak sızı henüz geçmemişti ki, merdivenlerden yukarı doğru gelen sert ve aceleci ayak sesleri bütün havayı bir anda darmadağın etti.
Adımlar tam benim kapımın önünde bıçak gibi kesildi. Ardından kapıya sertçe iki kez vuruldu.
"Dolunay, aç kapıyı."
Bu sesin sahibini tanımamak imkânsızdı. Bizim "katil panda" Tunç'tan başkası değildi.
Birkaç dakika önce aşağıda benimle dalga geçen o alaycı tavrından eser yoktu; sesi fazlasıyla ciddi, hatta gergindi.
Kapıyı açıp açmamak arasında kararsız kaldığım o iki saniyelik duraksamayı fırsat bilip kapı kolunu indirdi ve içeri daldı.
Elinde tuttuğu siyah kılıfı yatağımın üzerine doğru umursamazca fırlattı.
Kılıf yatağa düşerken içinden metalik, tok bir ses yükseldi.
"Bu ne?" dedim, anında eski savunma pozisyonuma geçip gözlerimi devirerek.
"Giyin," dedi Tunç, gözlerini doğrudan benimkilere sabitleyerek.
"Babamın holdingdeki 30. yıl daveti var bu akşam. Annem senin için bir elbise hazırlatmış."
Tek kaşımı kaldırıp alaycı bir ifadeyle yüzüne baktım.
"Bana bak muşmula surat, ben sizin o süslü balo bebeklerinizden değilim. Ayrıca o 'baba' dediğin adama da söyle, beni orada vitrin mankeni gibi yanında gezdiremez."
Tunç üzerime doğru bir adım daha attı.
Yüzündeki o soğuk ifade iyice derinleşti, çene kaslarının kasıldığını gördüm.
"Sana bu evde kalıp kalmamak isteyip istemediğini sormuyorum Dolunay. Bu akşam o salona girilecek. Çünkü dün gece babamın çalışma odasındaki kasayı zorlayan kişiyi kameralardan izledim..."
Kalbim bir an için durdu sanki. Nefesimin tıkandığını hissettim.
Tunç bana doğru biraz daha eğildi. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü ama her bir kelimesi ruhuma bıçak gibi saplandı:
"Kasanın şifresini kimse bilmez. Ama o güvenlik kamerasındaki gölge, nedense senin boyunda ve senin dün gece giydiğin siyah kapüşonluyu giyiyordu. Eğer bu akşam o davete gelip Açelya Hanım'ın yanında 'mutlu aile tablosu' çizmezsen, o görüntüleri polise vermem beş dakikamı almaz. Seçim senin; ya o elbiseyi giyersin ya da bu geceyi karakolda geçirirsin."
Arkasını dönüp odadan çıkarken beni yatağın üzerindeki o siyah elbise kılıfı ve zihnimi altüst eden devasa bir iftirayla baş başa bıraktı.
Kapı kapandığında donakalmış gibi yatağa bakıyordum.
Birisi beni bu evden attırmak veya üzerime bir suç yıkmak için çoktan bir oyun kurmuştu.
Ve ben, o oyunu kimin kurduğunu bulmak için o davete gitmek zorundaydım
Kafamda bir sürü soru işaretiyle baş başa kaldım.
Benden kim, ne istiyordu? Ben o kasanın nerede olduğunu bile bilmiyordum ki...
Yataktaki kutuyla bakışırken gözümden bir damla yaş düştüğünü fark etmemiştim.
Neden üzülmüştüm ki?
Abinin senden şüphelenmesi kalbini kırıyor olmasın Dolunay?
Saçmalık!
Ben Dolunay'dım; buzdan sert duvarlarımı kimse kıramazdı.
Odanın içinde dolanmaya devam ederken üzerimdeki hüzün yavaş yavaş kendini öfkeye bırakıyordu.
O baloya gitmem lazımdı ve bunu öfkemle yapmam lazımdı.
Çünkü Dolunay öfkesiyle düşünür, nefretiyle yıkardı.
Kutuyu açtım ve içindeki elbiseye göz gezdirdim.
Siyah ve kesinlikle şık bir elbiseydi. İnce askılıydı, boyu bileklerime kadar uzanıyordu ancak sağ kalçama kadar uzanan yırtmacı elbisenin havasını tamamen değiştiriyordu. Elbiseyi incelemeye devam ederken sırtında da büyük bir dekolte olduğunu fark etmiştim; sırt dekoltesini severdim. Altına siyah topuklu ayakkabılarımı giyecektim.
Elbiseyi giydim ve saçımı yapmaya karar verdim.
Aslında açık bırakmayı düşünüyordum ama sırt dekoltemin görünmesi için saçlarımı topuz yapmaya karar verdim.
Siyah saçlarımı dağınık bir topuz yaptım. Makyaj hiçbir zaman tercihim değildi ama yapmayı bilsem şu an kesin yapardım.
Hazır olduğuma karar verip asil adımlarla salona indim.
Bütün aile burada beni bekliyordu.
İlk Açelya Hanım fark etti; gözleri büyük bir hayranlık ve sevinçle parladı.
— Kızım... Çok güzel olmuşsun!
— Teşekkür ederim Açelya Hanım, çok güzel bir elbise seçmişsiniz.
O sırada diğer abi beylerin ve Fehmi Bey'in bakışları da bana çevrildi. Fehmi Bey sanki beni kırmak istemiyormuş gibi:
— Kızım... Yani sence bu biraz açık değil mi?
Annem ona sertçe baktı.
— Efendim Fehmi?
- Çok güzel olmuşsun kızım.
Abiler ve bücür hâlâ bana bakıyordu.
Korumacı ve sahipleniciydi bakışları; bir o kadar da korkutucu...
Emir gözlerini büyütmüş babama bakıyordu.
— Baba nesi güzel, baksana ya!
— Sen bana çirkin mi diyorsun kurbağa?
— Yok abla, sana çuval giysen yakışır da...
— Eee?
— Abla, sen çuval giymeye ne dersin?
"Abla" demesiyle katil iblisin bakışları Emir'e döndü ama Fehmi Bey'in yanında bir şey diyemezdi.
Hafif gülümseyip gözlerimi devirdim.
Tam çıkacakken bu sefer de sözü Tolga aldı.
— Canım kardeşim, güzel kardeşim...
Kelimeleri yavaş söylüyor, adeta sabır diliyordu:
— Hadi üstünü değiştir de katil olmayalım. Bak senin daha bir sürü güzel elbisen var, ha? Ne dersin?
Fehmi Bey de bu durumdan memnun değildi ama karısı için mi benim için mi bilinmez, sesini çıkarmıyordu.
— Ben elbisemi gayet beğendim Tolga, bence bir sorun yok.
Arabaya doğru yürümeye başladık. Katil panda hâlâ arkamızdaydı. O sırada sırt dekoltemi fark etmiş olmalı ki ağzından bir küfür savurdu.
— Emir, Tolga! Buraya gelsenize bir.
Tolga gittiği gibi o da bir küfür savurdu. Emir'in hâlâ şokla baktığına emindim ama arabaya yürümeye devam ediyordum.
— Kızım; Emir ve Tolga bizle gelecek, sen de Tunç abinle git hadi.
Daha ben itiraz edemeden Tolga ve Emir'i arabaya bindirdi ve hızla yol aldılar.
Ve burada katil pandayla baş başa kaldım!
— Ben motorumla gelirim.
— O elbiseyle mi?
Doğru, elbisemi unutmuştum.
— Taksiyle gelirim, git sen hadi.
— Bin arabaya Dolunay.
Onu daha fazla sinirlendirmeden arabaya bindim.
— Sen neden kasaya girmek istedin?
— Kasaya benim girdiğim konusunda çok eminsin.
— Sen girmediysen kim girdi peki?
— Başka biri.
— O zaman şu an neden geliyorsun baloya?
Ben de tam bilmiyordum. Sadece belki suçluyu bulurum ve kendimi aklarım diyedir.
Neden kendini ona inandırmaya çalışıyorsun ki Dolunay?
— Sana ne!
Balo salonuna gelmiştik oldukça görkemli bir yerdi
Arabadan indiğimde soğuk gece havası açıkta kalan sırtıma çarptı ama dik duruşumdan milim taviz vermedim.
Tunç, valeye anahtarları fırlatıp yanıma geldi. Şık takım elbisesinin içinde her zamanki gibi ürkütücü derecede ciddiydi.
Bana doğru bir adım atıp kolunu büktü.
"Girelim," dedi, tonlamasında en ufak bir esneklik yoktu.
"Ve unutma, içeride sadece Açelya Hanım’ın gurur duyduğu o 'kusursuz' aile üyesini oynayacaksın. Kimseyle lüzumsuz diyaloğa girmek yok."
Gözlerimi devirip koluna girmeyi reddettim. "Beni yönlendirmeyi bırak Tunç. Sen sadece elindeki o uyduruk kamerayla tehdit savurmayı bilirsin."
Çene kası bir kez daha seğirdi ama kapıdaki gazetecilerin patlayan flaşları yüzünden bana karşılık veremedi.
Balo salonunun devasa pirinç kapıları açıldığında, içerideki uğultu ve hafif klarnet sesi kulaklarımı doldurdu.
Ş chandeliers, kristal kadehler, pahalı parfümler ve sahte gülüşler...
Burası tam olarak nefret ettiğim dünya tanımının karşılığıydı.
Açelya Hanım, Fehmi Bey ve arkalarında huysuzca takımlarının yakasını çekiştiren Tolga ile Emir bizi kapıda karşıladı.
Açelya Hanım beni gördüğünde yüzü adeta aydınlandı; yaklaşımındaki o katıksız şefkat, içimde bir yerlerde kurduğum savunma mekanizmasını zorluyordu.
"Harika görünüyorsun Dolunay," diye fısıldadı elimi yumuşakça sıkarak.
"Seni burada, yanımızda görmek benim için öyle değerli ki..."
"Teşekkürler," diyebildim sadece.
Boğazıma oturan o düğüm yeniden peydah olmuştu.
Salonun ortasına doğru ilerlerken, Tolga yanıma sokuldu.
Sırtıma çaktırmadan kendi ceketini örtmeye çalışsa da omzumu silkip engelledim.
"Ulan en azından şu yırtmacı zımbalasaydık," diye mırıldandı Tolga, dişlerinin arasından.
"Salondaki heriflerin gözünü oymaktan gecenin tadını çıkaramayacağım."
"Kendi işine bak Tolga," dedim soğukkanlılıkla. Ama gözlerim bir saniye bile durmuyordu.
Balo salonundaki her bir yüzü, her bir garsonu, köşelerde fısıldaşan iş ortaklarını tek tek süzüyordum.
Dün gece o kapüşonluyu giyip kasayı zorlayan kimdi? Beni hedef gösterecek kadar bu evi ve benim kıyafetlerimi bilen biri olmalıydı.
Evdeki hizmetlilerden biri miydi, yoksa holdingin içinden, aileye yakın bir düşman mı?
Tam o sırada, salonun en kuytu köşesinde, elindeki viski kadehini çevirerek bizi izleyen bir adam dikkatimi çekti.
Siyah takım elbisesinin yakasına taktığı gümüş ejderha iğnesi loş ışıkta parıldıyordu.
Bakışlarımız kesiştiğinde adam dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ve kadehini bana doğru kaldırdı.
O gülüşte son derece rahatsız edici, 'seni tanıyorum' diyen tekinsiz bir eda vardı.
"O kim?" diye sordum, yanımda bir gölge gibi duran Tunç'a doğru hafifçe eğilerek.
Tunç gözlerini benim baktığım yöne çevirdi. Yüzündeki ifade anında katılaştı, bakışlarındaki gerginlik iki katına çıktı.
"Yavuz Karadağ," dedi sesi buz gibi bir fısıltıyla.
"Babamın en büyük ticari rakibi... Ve bu eve, holdinge dair her şeyden nefrete varan bir takıntısı olan adam. Onunla sakın göz teması bile kurma."
İşte o an kafamda bir şimşek çaktı. Dün gece çalışma odasının balkon kapısı kilitli miydi?
Kasayı açmaya çalışan kişi gerçekten evden biri miydi, yoksa dışarıdan giren bir profesyonel mi beni yem olarak kullanmıştı?
Yavuz denilen adam, gözlerimin içine bakarak cebinden siyah, küçük bir nesne çıkardı ve parmaklarının arasında çevirmeye başladı.
Bu, benim dün gece kaybettiğimi sandığım, kapüşonlu hırkamın gümüş uçlu bağcığıydı.
İçimdeki panik dalgası yerini anında saf bir adrenaline bıraktı. Kurgulanan oyunun büyüklüğü karşında donup kalmak yerine, dişlerimi sıktım. Beni bir kapana kıstırdıklarını sanıyorlardı ama bilmedikleri bir şey vardı:
Ben kapana kısıldığımda teslim olanlardan değil, o kapanı kuranın elini kıranlardandım.
Tunç’a çaktırmadan bir adım geri çekildim. "Ben bir lavaboya gidiyorum," dedim.
Tunç kolumu tutmak için hamle yaptı. "Dolunay, dur—"
"Bırak Tunç," dedim gözlerinin içine bakarak. "Karakola gitmeden önce yüzüme iki damla su vurayım, fena mı?"
Kolumu silkip kalabalığın arasına karıştım.
Yavuz Karadağ salonun arka çıkışına doğru süzülürken, topuklu ayakkabılarımın zeminde çıkardığı kararlı seslerle onun peşinden ilerlemeye başladım.
Bu gece burada ya aklanacaktım ya da bu oyunu tamamen bozacaktım.
