7. bölüm · Figüran

Bölüm 6 ‘Uçurumdaki Yoldaşlar’

Savaş —

Kadir, salon kapısını arkasından çarpıp çıktığında, o kapının ahşap sesi malikanenin koridorlarında bir infaz hükmü gibi yankılandı. Ama hikaye orada bitmemişti; sadece Kadir için perde kapanmıştı. Merdivenlerin ilk basamağında durup aşağıya, Kurtlar sofrasının kurulu olduğu salona doğru son bir kez kulak kabarttı.

Kapalı kapının ardından gelen o boğuk gürültü, bir süre daha devam etti. Vural’ın korumalarının telaşlı ayak sesleri, diğer masadaki "babaların" kendi aralarındaki o fısıltılı, endişeli tartışmaları... Kadir, kendi kükreyişinin ardından gelen o uğultuyu dinledi. o masanın etrafındaki otoritenin nasıl çatırdayıp döküldüğünü hayal edebiliyordu.

o merdivenin başında ne kadar kaldı bilmiyordu. Bir süre sonra, malikanenin devasa giriş kapısının açılıp kapandığını, ağır zırhlı araçların bahçedeki çakıl taşlarını eze eze uzaklaştığını duydu. Arıkan malikanesi, üzerine çöken o ağır misafirleri birer birer kusuyordu.

Kendi odasına girdiğinde, malikane personeli aşağıda o savaş alanına dönen masayı topluyordu. Kırılan o kristal kadehin parçalarını süpürüyor, dökülen o kırmızı şarabı silmeye çalışıyorlardı. Hayat devam ediyordu, ama Kadir için zaman o merdivenlerin başında donup kalmıştı. Kısa bir süre sonra Odasına girdi ve ışığı açmadı. Zifiri karanlık, Şahin Arıkan’ın o sahte otoritesini saklayabileceği tek sığınaktı.

Ceketini çıkarıp karanlığın içine rastgele fırlattı. O kaliteli kumaşın zemine düşerken çıkardığı hışırtı bile, o an kulağına bir küfür gibi geldi. Karanlığın içinde öylece durup ellerini yüzüne kapattı; avuçlarında hala masadaki o sahte otoritenin teri vardı. Birkaç saniye boyunca sadece kendi ağır nefesini dinledi, zihnindeki gürültünün biraz olsun dinmesini bekledi. Tam o sırada, kapının hemen ardında çekingen bir ayak sesi duraksadı. "Kadir... Uyudun mu oğlum?"

Hatice'nin sesiydi bu. Sesi o kadar ürkek, o kadar yabancıydı ki bu eve... Kadir elini kapı koluna uzatır gibi oldu ama hemen geri çekti. Kapıyı açamazdı. Annesinin onu bu odada, o jilet gibi gömleğin içinde omuzları çökmüş, gözleri dolmuş bir halde görmesine izin veremezdi. Dışarıda herkese "Şahin" olan adamın, annesinin önünde "Kadir" olarak devrilip gitmesinden korktu. Eğer kapıyı açarsa, Hatice omuzlarındaki o ağır yükü görecek, evladının hayatını onlar için feda ettiğini bir bakışta anlayacaktı. Kadir, annesi bu vicdan azabıyla yanmasın diye sustu. Sessizliği bir kalkan gibi kullandı.

Hatice, içeriden cevap gelmeyince bir süre daha kapının önünde bekledi. O sessiz bekleyiş Kadir’in ciğerini yaktı. Sonra Hatice, "İyi ol da..." diye fısıldayıp mermer zeminde uzaklaşan terlik sesleriyle kendi odasına döndü.
Kadir ise tekrar pencerenin önüne geçti. Alnını soğuk cama yasladı ve dışarıdaki zifiri karanlığa baktı. Malikanenin yüksek, dikenli tellerle çevrili duvarlarının ardında kalan o dipsiz boşlukta, kilometresini hesaplayamadığı kadar uzaklarda bir yerde kendi mahallesinin olduğunu biliyordu. Şimdi orada olsaydı; fırının önündeki o taze ekmek kokusu sokağa yayılacak, belirsiz geleceğine rağmen huzurla nefes alabilecekti. Bir tesadüfle, bir mecburiyetle girdiği o film seti, hayatının en gerçek ve en kanlı sahnesine dönüşmüştü. Orada bir adı vardı. Burada ise sadece Serhat Arıkan’ın yarattığı, geçmişinden koparılmış bir gölgeydi…

Gecenin zifiri karanlığı malikaneyi tamamen yuttuğunda; uykusuzluk ve o bitmek bilmeyen vicdan azabı Kadir’i artık nefes alamayacağı bir noktaya getirmişti. Zaman, o karanlık odanın içinde her biri birer kurşun ağırlığında ilerleyen dakikalara bölündü. Kadir, gözlerini her kapattığında Vural’ın üzerine döktüğü o şarabın beyaz gömleğinde bir leke gibi değil, sanki bir cinayet mahalli gibi yayıldığını görüyordu. Uykunun o huzurlu limanı, bu gece Kadir için ulaşılamaz bir kıyıya dönüşmüştü. Yatağın içinde bir o yana bir bu yana döndükçe, çarşafların o pahalı dokusu tenini yakıyor, her hışırtı zihninde bir çığlık gibi yankılanıyordu.

Saat gecenin ikisini gösterdiğinde, uykusuzluktan göz pınarları sızlamaya başladı. Göz kapakları ağırlaşıyor ama zihni bir türlü susmuyordu. Bir ara dalacak gibi oldu; fırının o sıcak kokusunu duyar gibi oldu ama malikanenin o tekinsiz sessizliği onu bir tokat gibi geri çekti gerçekliğe. Gecenin üçü, dördü derken; zaman artık akmıyor, Kadir'in üzerine bir kabus gibi çöküyordu. Odanın tavanı giderek alçalıyor, dört duvar bir mengene gibi ruhunu sıkıştırıyordu.
Vücudundaki yorgunluk bir yana, boğazındaki o kuruluk artık fiziksel bir sancıya dönüşmüştü. İçindeki o yangını, o masada söylediği yalanların bıraktığı tortuyu temizleyecek hiçbir şey yoktu bu lüks hapishanede. Artık bu odada bir dakika daha kalırsa duvarların üzerine yıkılacağını hissetti.
Sessizce yatağın kenarına oturdu. Ayakları mermer zemine değdiğinde soğukluk kemiklerine kadar işledi. Işığı açma gereği duymadı; o Şahin Arıkan maskesini takmak için henüz çok erkendi.
Yavaşça kapıya yöneldi. Kapı kolunu indirirken çıkan o metalik tıkırtı, gecenin sağır edici sessizliğinde beklediğinden çok daha net duyuldu.
Odadan dışarı, o devasa koridora adımını attı. Yalın ayaklarının altındaki mermer, bir mezar taşı kadar ruhsuz ve soğuktu. Malikane artık tamamen uykudaydı; koridorlardaki loş gece lambaları, yerdeki pahalı halıların üzerine uzun, tekinsiz gölgeler düşürüyordu. Kadir, bir hayalet gibi, o gölgelere basmadan merdivenlere doğru süzülmeye başladı. Tek amacı mutfağa inip soğuk bir su içmek, içindeki o yangını bir nebze olsun söndürmekti. Basamakları birer birer inerken, evin o devasa boşluğunda sadece kendi kalp atışlarını duyabiliyordu.

Aşağı katın karanlığına, o büyük ve gizemli sessizliğe doğru adım adım çekiliyordu.
Mutfağın kapısına yaklaştığında, koridordaki o ağır karanlığı bölen cılız bir ışık hüzmesi fark etti ve, kısa bir an Duraksadı. Gece yarısı bu evde bir ışığın yanıyor olması, malikanenin o katı sessizliğine aykırıydı. Kapı hafifçe aralıktı; Kadir bir gölge gibi eşiğe yaklaşıp içeriye baktığında donakaldı.

Serhat Arıkan, mutfak adasının başında, omuzları çökmüş bir halde oturuyordu. O her zamanki jilet gibi hali gitmiş; gömleğinin yakası açılmış, kolları düzensizce sıvanmıştı. Elinde tuttuğu eski bir fotoğrafa bakarken, omuzlarının hafifçe sarsıldığını gördü Kadir. O an, Serhat’ın o buzdan maskesinin ilk kez tamamen düştüğüne şahit oluyordu.

Kadir’in içeriye doğru attığı o ilk adımda, çıplak ayaklarının mermerde çıkardığı hafif ses Serhat için bir gök gürültüsü etkisi yarattı. Serhat, sanki büyük bir suç işlerken yakalanmış gibi irkildi. Saniyeler içinde elindeki fotoğrafı ceketinin iç cebine tıkıştırdı ve elleriyle gözlerini sertçe silip yüzüne o sahte otorite maskesini geri takmaya çalıştı.

"Su..." dedi Kadir, sesi uykusuzluktan kısılmış bir halde. "Su içmek için kalkmıştım."
Serhat olduğu yerde dikleşmeye çalıştı ama gözlerindeki o kan çanağı kırmızılığı gizleyemiyordu. Kadir, mutfak adasına yaklaşıp kendine bir bardak su doldurdu. Bakışları bir anlığına Serhat’ın gözlerinin kenarında biriken damlalara takıldı
"Sen..." dedi Kadir, bardağı tezgaha bırakırken. "İyi misin?"
Serhat bir süre cevap vermedi, bakışlarını mermer tezgahın üzerine dikti. "İyiyim," dedi sesi çatallaşmış bir halde. "Sadece... Gece yarısı hesaplaşmaları Kadir. Bazı masalar dağılsa da hesaplar kapanmıyor."
Kadir bir adım daha yaklaştı

. "Az önce baktığın şey neydi? Panikle sakladın."
Serhat hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme, sanki içindeki bir yarayı daha da kanatıyormuş gibiydi.
"Eski bir gölge Kadir. Sadece eski bir gölge."

"Gölgeler için ağlamazsın Serhat Arıkan," dedi Kadir derin bir nefes vererek. "Sen ağlayacak bir adam değilsin, öyle biliyordum."
Serhat başını kaldırdı, o kan çanağına dönmüş gözleriyle Kadir’in gözlerinin içine baktı. "Benim kim olduğumu bildiğini mi sanıyorsun?” Diye fısıldadı, ardından konuşmaya devam etti. “Şu eve bakınca ne görüyorsun bilmiyorum. Ama Ben, burada her gece kendi celladımla aynı yatağa giriyorum."

Kadir sustu. Serhat’ın bu kadar çıplak bir itirafta bulunması, korkusuzca kükreyişinden daha sarsıcıydı.
"Neden yaptın?" diye sordu Kadir. sesi bu sefer daha alçaktı. "Neden bizi bu bataklığa çektin? Sadece o masada kükreyen bir figüran olmam için mi?"
Serhat, Kadir’in bu zor sorusu karşısında bir an duraksadı. Bakışlarını elindeki boş kadehe dikti, az önceki o çökmüş halini ustalıkla bir kenara itti. Dudaklarının kenarında Kadir’in daha önce hiç görmediği, içinde takdir gizli olan hafif bir alaycılık belirdi.

"Bırak şimdi bu ağır soruları da..." dedi Serhat, bakışlarını Kadir’e çevirerek.

"O masadaki halin neydi lan öyle?"
Kadir, Serhat’tan böyle bir tepki beklemediği için bir an afalladı. Bardağındaki sudan bir yudum daha alıp tezgahın kenarına yaslandı. Serhat’ın o sahici tebessümü, aralarındaki o gergin teli bir anda gevşetmişti.

"Hiç sorma," dedi Kadir, başını iki yana sallayıp istemsizce gülümserken. "İçten içe dizlerim titriyordu, bayılacağımı zannettim bir an."
Serhat derinden, samimi bir gülüş ile karşılık verdi Kadir’e. "Adımı anarken destur çekeceksiniz... Heyt be! Yıllardır bu alemdeyim, daha ben kuramadım şöyle afili bir cümle."
Kadir, Serhat’a bakıp ilk kez bu kadar içten bir şekilde gülümsedi. "İyi korktular ama değil mi?" diye sordu Kadir, o anki başarının tadını çıkararak.
Serhat başını sallarken gülmeye devam ediyordu. "Vural'ı bilmem de, Erdem o ara altına kaçırmış bile olabilir. Adamın rengi kireç gibi oldu senin o çıkışından sonra."
Kısa bir kahkaha patlattılar aynı anda. Ve O an, mutfağın o buz gibi sessizliğinde; biri geçmişinden kaçan, diğeri geleceği için savaşan iki adam değil de, aynı uçurumun kenarında durmuş, kaderlerine gülen iki yoldaş gibiydiler.

Gülüşmeleri mutfağın mermer duvarlarında yankılanıp sönerken, geriye o saniyeler öncesinden daha ağır bir sessizlik kaldı. Kadir’in dudaklarındaki o eğreti tebessüm yavaşça silindi; bakışları mutfak adasının üzerindeki boş su bardağına çivilendi. Az önce başkasının hayatıyla, başkasının korkusuyla dalga geçmişti ama o anın heyecanı geçince, geriye kalan tek şey ruhuna bulaşan o kirli duyguydu. Gözpınarları aniden, önüne geçemediği bir yanmayla dolmaya başladı.
Serhat, bu ani ruh değişimini hemen fark etti. Kadir’in omuzlarının çöktüğünü görünce oturduğu yerde dikleşti. Az önce gözyaşlarını saklayan kendisi değilmiş gibi, endişeli bir sesle sordu:

"Kadir? Ne oldu, iyi misin?"
Kadir başını kaldırmadı. Boğuk ve titreyen bir sesle konuşmaya başladı:
"Dalga geçiyoruz, gülüyoruz değil mi? 'Ne güzel korkuttun adamları' diye birbirimize methiyeler düzüyoruz..." Başını kaldırıp Serhat’ın gözlerinin içine baktı; gözyaşları yanaklarından süzülmek için izin bekliyordu. "Ama ben bugün o masada ilk kez kendimi gerçekten Şahin’miş gibi hissettim Serhat. Ve bu durum... kendimden nefret etmeme sebep oldu."

Serhat bir şey söylemek için hamle yaptı ama Kadir, ona fırsat vermeden konuşmaya devam etti:
"Ben bu hayata ait değilim. Benim ellerim un kokar, fırın kokar... Ben bu yaşıma kadar elime meyve bıçağından başka silah almadım, almak da istemiyorum. Ama bugün o masada, o adamların gözündeki korkuyu gördüğümde içimde bir yerlerin bundan hoşlandığını fark ettim. Ben merhametimi kaybedip, bir sabah gerçekten Şahin Arıkan’a dönüşmekten çok korkuyorum."
Serhat, Kadir’in bu çıplak itirafları karşısında adeta taş kesildi. Yavaşça ayağa kalktı, aralarındaki mermer tezgahın soğukluğuna ellerini dayadı. Bakışlarındaki o buz gibi perde aralanmış, yerini Kadir'in daha önce hiç görmediği, gizleyemediği bir sızıya bırakmıştı.

"Korkman iyidir Kadir... Korkun, hala insan olduğunun kanıtı," dedi Serhat, sesi her zamanki otoritesinden uzak, yorgun bir tonda. "Ben de ilk kez birinin canını yaktığımda aynadan kendime bakamamıştım. Ama bu dünyada merhamet, bazen insanın mezarını kazan bir küreğe dönüşür."
Serhat bir adım daha yaklaştı. Gözlerinde, Kadir’i gerçekten hayatta tutmaya çalışan o adamın yorgun şefkati vardı.
"Seni şu an kapıya koymayı, ailenle birlikte o eski huzuruna göndermeyi inan ki senden çok istiyorum. Ama yapamam. Bu karanlık sana bir kere sıçradı ve sorumlusu ben değilim Kadir. Panter seni Şahin sanıp o sokaktan aldığı an, yeraltında fısıltılar çoktan yayıldı. Ben bugün çıkıp 'bu adam masum' desem bile, sırf bildiklerin yüzünden seni o kapının önünde saniyeler içinde harcarlar. Masum olman kimsenin umurunda olmaz.”

Serhat, Kadir’in gözlerinin tam içine baktı; o an sesindeki sert kabuk tamamen kırılmıştı.
"Seni bu oyuna bir kurban olarak değil, hayatta kalman için mahkûm ettim. Evet, belki eski Kadir olmayacaksın bir daha ama en azından nefes alacaksın. Ben sadece... masum bir ailenin bu pisliğin içinde ölmesini istemedim. Hepsi bu."
Kadir, Serhat’ın sarsılmış ifadesinde bir şeyi ilk kez gördü: Hayatını karartan bu adam, aslında bu karanlıktaki tek sığınağıydı.
Serhat’ın o kusursuz maskesinin ardındaki çaresizliği görmek, Kadir’in içindeki nefreti nedensiz bir anlayışa bıraktı.

Kadir, Serhat’ın söylediklerine karşılık vermek için ağzını açtı ama tek bir kelime bile çıkmadı boğazından. Kelimeler, oradaki o yumruya çarpıp geri döndü. Gözlerinde biriken o ağır yaşlar, artık saklanamayacak bir hızla yanaklarından süzülmeye başladı. Şahin Arıkan maskesi, üzerindeki o pahalı gömlek, o devasa malikane... Hepsi o an mermer zemine dökülen yaşlarla birlikte eriyip gitti.
Kadir ağlamasını saklamaya çalışmadı artık. Omuzları sarsılmaya başladığında, içindeki o baraj tamamen çökmüş, yerini hıçkırıklara bırakmıştı. Yaşadığı o korkunç korku, ailesi için duyduğu endişe ve kendi özünü kaybetme dehşeti bir volkan gibi patladı o an içinde
Ve tam o sırada, kendisinin bile beklemediği bir hamle yaptı ve nedensizce Serhat’a sarıldı.
Serhat, hayatı boyunca her türlü saldırıya, her türlü ihanete hazırlıklıydı ama bu "insani" patlamaya karşı tamamen savunmasız yakalanmıştı. Kadir’in hıçkırıklarla sarsılan bedeni ona sığındığında, Serhat önce bir heykel gibi kaskatı kesildi.
Elleri havada asılı kaldı, ne yapacağını bilemedi. Hayatında kimse ona böyle, sadece "bir insan" olduğu için sığınmamıştı.

Kadir, Serhat’ın ceketine tutunmuş, başını onun omzuna yaslamışken sadece ağlıyordu. O an karşısındakinin kim olduğunu, ona ne yaptığını unutmuştu. sadece, o karanlığın içinde tutunabileceği tek bir dal vardı, o da Serhat’tı.
Serhat’ın o buz gibi bakışları ilk kez tamamen kırıldı. Yavaşça, hatta neredeyse korkarak ellerini Kadir’in sırtına koydu. O an mutfaktaki o lüks ada tezgahının başında, biri hayatını kaybetmiş, diğeri hayatını mahvetmiş iki adam; birbirlerinin çaresizliğine tutunmuş halde öylece kaldılar. Serhat, Kadir’in sırtını hafifçe sıvazlarken kendi gözlerinin de dolduğunu fark etti. Sessizce, sadece Kadir’in duyabileceği bir fısıltıyla mırıldandı:

"Geçecek... Bir şekilde hayatta kalacağız Kadir."
bir süre sessiz kaldı Kadir. ama sonra, yüreğini sıkıştıran şeyleri Serhat’a anlatmaya karar verdzi
"Eğer olur da bir gün..." dedi Kadir, nefes almaya çalışarak. "bu karanlık beni de kendine benzetirse, o güç zihnimi tamamen ele geçirirse... Yalvarırım, o tetiği çekmeme izin verme Serhat. Elimi o kana bulamama sakın müsaade etme. Her şeyimi kaybettiğim bu hayatta, Bari vicdanımı bırakın bana.
Serhat, bu sözler karşısında daha fazla direnemedi. Yıllardır biriktirdiği o ağır yük, Kadir’in bu saf ve çaresiz yakarışıyla bir anda patladı. O her şeyi yöneten, asla sarsılmayan Serhat Arıkan’ın omuzları ilk kez görünür bir şekilde titremeye başladı. Gözyaşları, Kadir’in omzuna sessizce dökülürken, kollarını Kadir’in etrafına daha da sıkı sardı. Sanki onu sadece düşmanlarından değil, bizzat kendisinden ve bu hayatın kirinden korumak ister gibiydi.
"Söz veriyorum..." diye fısıldadı Serhat, "Söz veriyorum Kadir. Senin için en azından bunu yapacağım. senin ellerinin kirlenmesine asla izin vermeyeceğim."
Serhat, Kadir’i kendinden hafifçe uzaklaştırıp iki eliyle yüzünü kavradı. Gözyaşları içindeki yüzüne, bir babanın oğluna bakabileceği en derin acı ve şefkatle baktı.

"Dışarı çıktığında o maskeyi takacaksın... Şahin Arıkan olarak esip gürleyeceksin, herkese korku salacaksın. Ama burası, bu mutfak senin sığınağın kalacak. Her gece bu kapıdan içeri Kadir olarak gireceksin. Dışarıdaki o pislik bu eşikten içeri asla sızmayacak. Sen ne pahasına olursa olsun temiz kalacaksın... Ben senin yerine o günahları sırtlanmaya hazırım."

İki adam, mutfağın o loş ışığı altında, birbirlerinin acısına ve gözyaşlarına tutunmuş halde öylece kaldılar. Dışarıda dünya hala zalimdi, ama o mutfakta ilk kez kimse yalnız değildi…