27. bölüm · Figüran

Bölüm 24 ‘Kız Kulesi’

Savaş —

Arıkan malikanesinin bahçesinde, doğum günü kutlamasının o şenlikli gürültüsü yerini cırcır böceklerinin sesine ve ağaç dallarının arasından süzülen hafif serinliğe bırakmıştı. Konuklar birer birer uğurlanmış, bahçe her zamanki sessizliğine geri dönmüştü.
Kadir, elinde dumanı tüten iki sade kahveyle Serhat’ın yanına yaklaştı.
Serhat, omuzlarında otuz yılın yükü ama kalbinde yeni doğmuş bir bebeğin hafifliğiyle oturmuş, bakışlarını boğazın karanlık sularına dikmişti. Az önce duyduğu o "Baba" kelimesi, ruhunda hâlâ dev dalgalar yaratıyordu.

Kadir, kahvenin birini sessizce Serhat’a uzattı ve yanına oturdu.

"Eee Serhat Arıkan..." dedi Kadir, kahvesinden bir yudum alıp gökyüzüne bakarak. "Nasıl geçiyor ilk doğum günümüz?"
Serhat, bakışlarını manzaradan çekip oğluna çevirdi. Gözlerinde tarif edilemez bir parıltı, aynı zamanda derin bir hüzün vardı. "Beklediğimden de öteydi evlat... Ben bu evde çok zafer kutladım, çok kadeh kaldırdım. ama ilk kez bu akşam gerçekten kazandığımı hissettim.” dediğinde, göz pınarlarında biriken yaşlar bu sefer mutluluktandı.
Bir süre sessizce gökyüzünü izlediler. Kahvelerin dumanı gecenin karanlığına karışırken, Serhat derin bir nefes aldı. omuzlarını dikleştirdi, Bir konuya gireceği belliydi ama kelimeleri toparlamakta güçlük çekiyor gibiydi. Elini ceketinin iç cebine attı, orada kadife kaplı kutuya parmak uçlarıyla dokundu.

"Kadir... Senle konuşmam gereken, hatta bir bakıma iznini almam gereken bir konu var. Annenle ilgili..."
Kadir’in dudaklarının kenarında o meşhur muzip gülümseme belirdi. Arkasına yaslanıp kahve fincanını havaya kaldırdı. "Hayırdır koca kurt? sen benim anneme mi yürüyorsun?"

tam o anda Serhat'ın yüzünde mahçup, ama içten bir gülümseme belirdi . "Yürümek ne kelime evlat... Ben o yola otuz yıl önce çıkmışım da, pusulamı kaybetmişim. Şimdi yolu bulmuşken, bir saniye bile kaybetmek istemiyorum. Ben... Hatice ile evlenmek istiyorum. "

Serhat, ceketinin cebinden küçük, lacivert bir kutu çıkardı. Kapağını yavaşça açtığında, ay ışığının altında bile devasa bir pırıltıyla parlayan, zarif ama çok kıymetli bir tektaş yüzük belirdi. "Günlerdir yanımda taşıyorum. Yavuz’la gizli gizli Kapalıçarşı’nın en eski ustalarından birine yaptırdık. Annenin zarafeti gibi olsun istedim... Ne dersin? Kabul eder mi sence?"

Kadir, yüzüğün parıltısına değil, babasının o yüzüğe bakarkenki çocuksu heyecanına odaklanmıştı. Uzanıp Serhat’ın omzuna elini koydu, sıkıca kavradı. "Mutluluğu bu dünyadaki herkesten çok siz hakediyorsunuz baba. Sen merak etme, kabul ettiririz. Yarın sabah ben Zeynep’le konuşurum. Onun kafası zehir gibi çalışır. öyle bir plan yaparız ki annem hayır diyemez."

Serhat’ın gözleri parladı, içindeki o büyük huzursuzluk yerini tatlı bir bekleyişe bıraktı. "Gerçekten mi? Yardım eder misiniz bana?"
"Ederiz tabii," dedi Kadir ayağa kalkıp elini babasına uzatarak. "Sen sadece yarın akşam için hazırlan. Gerisini bize bırak."
Serhat, Kadir’in uzattığı eli kavrayıp ayağa kalkarken yüzünde yıllardır mahrum kaldığı o huzurlu ifade vardı. ikisi yan yana malikanenin heybetli kapısına doğru yürüdüler. Gece, sadece bir baba ve oğlun değil, otuz yıl sonra birbirini yeniden bulan iki yol arkadaşının adımlarıyla yankılanıyordu.

Serhat, cebindeki kadife kutuyu son bir kez daha yoklayıp derin bir nefes aldı; sanki ömrünün en zorlu ama en anlamlı operasyonuna hazırlanıyordu.
Ertesi sabah güneş, evin pencerelerinden süzülüp mutfaktaki mermer tezgâhın üzerine vurduğunda, Kadir çoktan uyanmış, elinde dumanı tüten ikinci kahvesiyle masada oturuyordu. Bakışları bahçedeki ağaçların rüzgarda dans eden yapraklarındaydı ama zihni, akşam için kuracakları oyundaydı. bir süre sonra Zeynep, saçları darmadağın ve üzerinde sabahlığıyla mutfağa girdi. yeni uyanmış olmasına rağmen, gözleri her zamanki gibi çakmak çakmak bakıyordu. Kadir, etrafı şöyle bir kolaçan edip Yavuz’un ya da çalışanların yakınlarda olmadığından emin olduktan sonra eliyle karşıdaki sandalyeyi işaret etti.

"Bücür, gel otur şöyle. haberler büyük." Zeynep, hazırladığı kahvesiyle Kadir'in karşısındaki sandalyeye oturup bakışlarını abisinin yüzüne çevirdi. Kadir, sesini sadece Zeynep’in duyabileceği bir tona düşürerek. "Serhat... Anneme evlenme teklifi edecek. Cebinde bir yüzük var, ay ışığında bile parlıyor, adamın eli ayağına dolandı anlatırken."
Zeynep’in elindeki kahve fincanı dudaklarına varmadan havada asılı kaldı. "Hadi canım! Ciddi misin abi?" dedi gözleri fal taşı gibi açılarak. "Serhat Arıkan, bildiğimiz diz çöküp evlenme teklif edecek anneme öyle mi?"
kadir, kahvesinden bir yudum daha alıp Başıyla onayladı.
"öyle.. öyle de, sadece yüzüğü takıp teklif edince her şey bitecek sanıyor garibim," dedi Kadir sinsi sinsi gülümseyerek. "Şimdi dinle... biliyorsun ki, annem hep kız kulesini yakından görmek istemişti. Oraya bir operasyon çekiyoruz."

Zeynep masaya doğru iyice eğildi, planı anında kavramıştı. "Anladım... Serhat Amca’nın gücünü kullanıyoruz, kız kulesini bugün sadece onlara özel kapatıyoruz. Boğaz’ın tam ortasında, baş başa..."
"Aynen öyle," diye devam etti Kadir. "Yavuz abiyle konuştum, o her şeyi hallediyor. Akşam güneş batarken o kulede sadece ikisi olacak. Kemanıydı, yemeğiydi, annemin en sevdiği çiçeklerdi... Her şey en üst perdeden hazırlanacak. Serhat bey gitsin, o muazzam atmosferde dizini çöksün, teklifini yapsın. Biz o sırada burada pusuda olacağız."
o anda Zeynep'in yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi. "ne yapacağız?" diye sorduğunda, Kadir sandalyeye iyice yaslanıp gülümsedi. "İşte asıl şov burda başlıyor Zeyno. Serhat 'teklif ettim, bitti' sanarken biz karşılarına dikilip. 'Yok öyle yağma, usulü var bu işin' diyeceğiz. Onlar romantizmin zirvesindeyken biz burada yarın akşam için 'isteme merasimi' organize edeceğiz. Mami’yi, Remziye teyzeyi, Yavuz abileri de plana dahil edeceğiz. Serhat Arıkan, hayatındaki en zorlu pazarlığı bizimle yapacak."
Zeynep elini masaya vurdu, "abi sen dahisin! Ben hemen Yavuz abiyi arayıp çiçeklerin tonuna kadar detayları geçiyorum. Kız Kulesi bugün Arıkanlar için kapanıyor!"
Zeynep’in planın heyecanıyla mutfaktan fırlayıp Yavuz’u aramaya gitmesinin ardından Kadir, kahvesinden son bir yudum alıp gülümsedi; oyunun perdeleri bir bir açılıyordu.
Akşam yaklaştıkça malikanedeki hava, sanki büyük bir fırtınadan önceki o tekinsiz ama tatlı sessizliğe bürünmüştü. Serhat, hayatında onlarca koruma ve zırhlı araçla çıktığı operasyonlardan çok daha farklı, çok daha narin bir heyecanla odasında hazırlanırken; Hatice, Zeynep’in "Anne bugün çok özel bir yere gideceğiz, en sevdiğin elbiseni giy" ısrarlarına anlam veremese de, kızının o parlayan gözlerine hayır diyememişti.
karanlık çöktüğünde, Boğazın ihtişamlı köprüsünün ışıkları bir bir yanmaya başlamıştı bile. Serhat, Hatice’yi malikaneden çıkarıp kıyıya ulaştırdığında, onu bekleyen özel teknenin sadece ikisi için orada durduğunu gören Hatice’nin şaşkınlığı yüzüne vurdu. Tekne, dalgaları usulca yararak Kız Kulesi’ne doğru süzülürken Hatice, rüzgârın dağıttığı saçlarını eliyle düzeltip Serhat’a baktı.
Serhat, Hatice’nin elini sımsıkı tutup kuleye doğru bakarken gülümsedi.
kısa süren bir deniz yolculuğunun ardından Kuleye çıktıklarında, onları denizin tam ortasında, sadece iki kişilik, mumlarla ve Hatice’nin en sevdiği beyaz zambaklarla donatılmış bir masa bekliyordu. Etrafta ne bir garson ne de başka bir ses vardı; sadece çok derinden gelen bir keman sesi . Yemek boyunca Serhat’ın eli sürekli ceketinin cebine gidiyor, otuz yılın en zorlu konuşmasını yapmak için doğru anı bekliyordu. Hatice ise masadaki her detayda çocuklarının ve Serhat’ın emeğini hissederek büyülenmiş bir halde yakamozları izliyordu.
Tatlılar geldiğinde, Serhat yavaşça ayağa kalktı. Gökyüzündeki yıldızlar sanki o anı kutsamak için daha bir parlamıştı. Serhat, cebindeki o lacivert kadife kutuyu çıkarıp titreyen ellerle masanın üzerine bıraktı.

Serhat, tüm heybetiyle Hatice’nin önünde diz çöktüğünde, Hatice'nin gözlerinde biriken yaşlar usulca süzülmeye başlamıştı bile.
"Hatice..." dedi Serhat, sesi otuz yıllık bir özlemin yüküyle boğuklaşarak. "Ben sana koca bir ömür borçluyum. İzin ver, ömrümün geri kalanını o borcu ödemeye, seni her gün yeniden sevmeye adayayım. Artık ne hasret, ne de geçmişin gölgesi... Sadece biz olalım." Serhat, titreyen sesine aldırış etmeden gözlerinde parlayan ışıkla o malum soruyu sordu. "Benimle evlenir misin?"
Hatice elleriyle ağzını kapatmış, hıçkırıklarını tutmaya çalışıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken tek bir kelime bile edemedi; sadece başını büyük bir inançla ve sevgiyle yukarı aşağı salladı. Serhat, titreyen parmaklarıyla kutudan çıkardığı yüzüğü Hatice’nin parmağına taktığında, denizin ortasında zaman gerçekten durmuş gibiydi. Serhat ayağa kalkıp Hatice’nin yüzünü avuçlarının arasına aldı, alnını alnına yasladı. O tarihi kulenin sessiz şahitliğinde, Serhat eğilip Hatice’nin dudaklarına naif, derin ve otuz yıllık bütün acıları dindiren o ilk öpücüğü kondurdu. zaman durmuş gibiydi. Hasret, o an denizin sularına gömülmüştü.
(birkaç saat sonra)
Tekne kıyıya yanaşırken Serhat, elini Hatice’nin beline dolamış, sanki bir rüyadaymış gibi içtenlikle gülümsüyordu. Malikaneye giden yolda, arabanın içinde bile aralarındaki o büyülü sessizlik bozulmamıştı.
kısa bir süre sonra araba malikanenin bahçesine giriş yaptığında, Serhat ve Hatice’yi gecenin bu saatinde beklenmedik bir manzara karşıladı. Bahçenin tam ortasında, fenerlerin altında Kadir ve Zeynep yan yana dikilmişlerdi. İkisi de kollarını göğüslerinde birleştirmiş, dudaklarının kenarında sinsi bir tebessümle adeta bir barikat gibi yolu kesmişlerdi.
Serhat arabadan indiğinde, Hatice’nin kapısını açtı. İkisi de çocukların bu heykel gibi duruşuna anlam veremeyerek birbirlerine baktılar.
"Çocuklar? Hayırdır bu saatte?" diye sordu Serhat, sesi hala Kız Kulesindeki o romantik zaferin sarhoşluğuyla oldukça yumuşak çıkıyordu.
Kadir, bir adım öne çıktı ve ciddiyetini korumaya çalışarak Serhat’ın gözlerinin içine baktı
"Duyduğuma göre anneme evlenme teklifi etmişsin Serhat Bey?" dediğinde, Serhat olduğu yerde kalakaldı. yutkunarak bakışlarını Kadir’den kaçırıp Zeynep’e çevirdi ama Zeynep'in de abisinden aşağı kalır bir yanı yoktu.
Zeynep, bakışlarını Hatice’nin parmağında parlayan o devasa yüzüğe doğru çevirdiğinde,
"Görünüşe göre annem de kabul etmiş abi," dedi, sesindeki o sahte şaşkınlıkla abisine destek vererek. "Baksana, yüzük elli metre öteden 'ben burdayım' diye bağırıyor resmen."
Serhat büyük bir şaşkınlıkla bakışlarını tekrar Kadir,'e çevirdi. "Kadir, dün gece konuştuk ya evlat. hatta bu planda en büyük destekçim ve ortağımdın hani? ne oldu şimdi birden bire? "
Kadir, ceketinin önündeki düğmeyi ilikledi, yüzündeki ciddiyeti bir gram bozmadan devam etti: "O dün geceydi Serhat Bey. Dün gece strateji geliştirdik, doğrudur. Ama operasyon sahası değişti."
Zeynep, abisinin yanına iyice sokulup destek verdi. "Aynen öyle Serhat amca! Annemiz bizim kıymetlimiz. Öyle Kız Kulesi'nde keman çaldırmakla bi diz çöküp teklif etmekle bu iş bitmez. Yarın akşam o çiçekler, o çikolatalar gelecek... Bizim rızamız alınacak. Değil mi anne?"
Hatice, çocukların bu hınzır oyununa engel olmak yerine, gülümseyerek başını öne eğdi. Bu tatlı pazarlık onun da hoşuna gitmişti. Serhat, karşısındaki bu barikatı aşamayacağını, dün geceki müttefiklerinin şimdi en sert rakipleri olduğunu anladı. Şaşkınlığı yavaş yavaş yerini büyük bir keyfe bıraktı.
"Demek öyle ha?" dedi Serhat, gözlerindeki hınzır parıltıyla Kadir’e bakarak. "Demek Serhat Arıkan’ı terleteceksiniz?"
"Hazırlan damat bey," dedi Kadir, arkasını dönüp malikaneye doğru yürürken. "Yarın akşam o kahve sadece tuz mu atılır, biber mi bilmem. Zeynep’in el insafına kaldın artık. Hadi iyi geceler size!"
Zeynep de kıkırdayarak abisinin peşinden gittiğinde, Serhat bahçede Hatice ile baş başa kaldı.

"Hatice... Biz galiba az önce çok büyük bir belaya bulaştık." Dedi Serhat gülümseyerek. Hayatında ilk kez bir pazarlık öncesi bu kadar heyecanlandığını hissediyordu.
(Ertesi gün)
Arıkan malikanesinin üst katındaki büyük çalışma odasında, bunca yıldır her türlü fırtınaya göğüs germiş, hayatın nice ağır yükünü omuzlarında taşımış olan Serhat Arıkan, hayatının en zorlu barikatına karşı hazırlanıyordu.
Aynanın karşısına geçmiş, jilet gibi ütülenmiş siyah ve şık takım elbisesinin içinde, her zamankinden daha heybetli duruyordu. Ancak parmakları, ömrü boyunca gözü kapalı yaptığı o en basit eylemi, bir kravat bağlamayı beceremiyormuş gibi titriyordu. birkaç kez denemiş olmasına rağmen, düğümü bir türlü ortalayamamıştı. Derin bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi; tam bir kez daha hamle yapacaktı ki odanın kapısı usulca tıklandı.
Yavuz, her zamanki o ciddi ve saygılı duruşuyla içeri girdi. Üzerinde, Arıkan adının ağırlığına yakışır ciddiyette koyu renk bir takım elbise vardı. Adımlarını tam patronunun arkasında duracak şekilde ayarladı, başını hafifçe öne eğerek konuştu:
"Serhat Bey, her şey hazır. Çiçekçiden beyaz zambakları bizzat kontrol edip aldım, tek bir yaprağında bile kusur yok. Gümüş tepsideki çikolata da istediğiniz gibi, en eski ustaların elinden çıktı. Biz hazırız efendim."
Serhat, aynadaki yansımasından Yavuz’a baktı. Yüzünde, adamlarının karşısında nadir görülen, insani ve içten bir mahcubiyet vardı. "Sağ ol Yavuz," dedi, sesi heyecandan hafifçe pürüzlü çıkarak. "Bak bakalım şu kravata, sabahtan beri uğraşıp duruyorum. namlu ucunda bile titremeyen ellerim, şu ipek parçasını hizalayamadı iyi mi?"
Yavuz’un yüzünde, o katı profesyonelliğin ardındaki sadık dost belirdi. Bir adım öne çıkıp Serhat’a yaklaştı; bir kardeş gibi nazikçe Serhat’ın ellerini geri çekti ve kravatın düğümünü tek bir hamleyle kusursuzca düzeltti.
"Namlunun karşısında ne yapacağınızı bilirsiniz de, bu heyecan başka bir şey Serhat bey. Çok normal... Bugün sizin en büyük zafer gününüz." Serhat, Yavuz'un bu dostane tavrıyla hafifçe gülümsedi ve biraz olsun rahatladığını hissetti. elini Yavuz'un omzuna koyarak, derin bi minnetle baktı gözlerine "sağol Yavuz. Herşey için."
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve Mami ile Caner içeri süzüldü. Mami, hayatında ilk kez giydiği her halinden belli olan dar bir takım elbisenin içinde, yakasını ve kravatını çekiştirerek yürüyordu. Caner ise her zamanki gibi daha derli toplu, tetikte ve saygılı bir duruş sergiliyordu.
Mami, odanın ortasına gelince derin bir nefes alıp, "Valla Serhat Amca," dedi, ceketinin kollarını düzeltmeye çalışarak. "Biz Kadir'le bunca yıl ne fırtınalar atlattık, ne mevzular gördük geçirdik... Ama şu an yaşadığım stres yemin ederim hiçbirine benzemiyor. Takım elbiseyi giydik, arkanda duracağız diye kalbim ağzımda atıyor. Mekân basmaya gitsek bu kadar gerilmezdim"
Yavuz tam araya girip durumu toparlayacakken, Serhat elini hafifçe kaldırarak onu durdurdu. Aynadaki aksinden Mami’nin o dar ceketin içindeki rahatsız, heyecanlı haline baktı. Yüzünde muzip, içten bir tebessüm belirdi. Az önce kendi ellerinin nasıl titrediğini hatırlayarak Mami’ye doğru döndü.
"Haklısın evlat," dedi Serhat, sesi odayı ısıtan bir samimiyetle tınlayarak. "Mekân basarken karşında kimin olduğunu, merminin nereden geleceğini bilirsin. Ama kız evi öyle değil... Orada ne barut söker, ne racon. Bakma öyle jilet gibi durduğuma, az önce heyecandan kravatımı bile bağlayamadım. Yavuz yetişmese ben de şu kravata yeniliyordum az kalsın."
Mami, Serhat'ın bu sözlerini duyunca hem rahatladı, hem de yüzünde gururlu bir gülümseme belirdi. "Eyvallah Serhat Amca... Senin gibi bir çınarın arkasındayız ya, varsın nefesimiz kesilsin."
Serhat, adamlarının bu sadakatine, Mami’nin o samimi mahalleli duruşuna bakıp ceketinin önünü ilikledi. İç cebindeki kadife kutuyu parmak uçlarıyla son bir kez yokladı. "Hazırsak," dedi, sesi o eski otoriter ama bu kez tamamen huzur dolu tonuna kavuşarak. "Aşağıya, salona inelim. Kadir birazdan bize kök söktürecektir muhtemelen. Operasyon zamanı beyler, kazamız mübarek olsun"
Aynı dakikalarda malikanenin alt katındaki devasa mutfakta ise bambaşka bir telaş yaşanıyordu.
Tezgahın üzerinde duran bakır cezvelerden kahvenin o yoğun, keskin kokusu yükseliyordu. Hatice, üzerindeki zarif, krem rengi elbiseyle ocağın başında durmuş, cezveyi usulca karıştırıyordu. Saçları hafifçe toplanmış, yüzüne tatlı bir pembelik oturmuştu. Hemen arkasında ise Kadir ve Zeynep, adeta birer gölge gibi dikilmişlerdi. Kadir, kollarını göğsünde birleştirmiş, gözlerini cezveye dikmişti.
"Anne," diye seslendi Kadir, sesindeki o muzip tonu gizlemeye çalışarak. "Yalnız o kahve çok sade duruyor. Şöyle adet yerini bulsun diye içine okkalı bir şeyler mi atsak?"
Zeynep abisine destek vererek masanın üzerindeki tuzluğu kaptı, Hatice’nin yanına sokuldu. "Evet anne ya! Şöyle bodoslama boşaltalım tuzu içine. Serhat Arıkan’ı ömründe hiç tadamayacağı bir lezzetle karşılayalım."
Hatice, çocuklarının bu hınzırlığına karşı koymaya çalışarak Zeynep’in eline hafifçe vurdu. "çocuklar saçmalamayın, rahat bırakın adamı." Sesi her ne kadar otoriter çıkmaya çalışsa da, içindeki o korumacı aşk kendini ele veriyordu. "Adamcağız zaten bütün gece uyuyamadı heyecandan, Yüreğine mi indireceksiniz koca adamın?"
"Aşk olsun anne," dedi Kadir sandalyeye yaslanarak. "Kız evi naz evi. Biz burada senin hakkını savunuyoruz."

Hatice içini çekip çocukların bu tatlı ısrarına tamamen kayıtsız kalamadı. Masanın üzerindeki tuzluktan parmak uçlarıyla bir çimdik tuz aldı ve fincanın içine bıraktı. "maksat gönlünüz olsun." dedi Hatice, Kadir'e bakıp göz kırparak.
Tam o anda Hatice’nin cebindeki telefon titremeye başladı. Hatice telefonu çıkarıp ekrana baktı.
"Remziye teyzeniz arıyor. Sakın kahveye dokunmayın, geliyorum hemen!"
Hatice mutfaktan adeta koşar adımlarla çıkıp merdivenlere yöneldiği an, Kadir ve Zeynep için operasyon düğmesine basılmıştı. Kadir gözlerini çakmak çakmak büyüterek Zeynep’e döndü. "Zeyno, pusu sırası bizde. Süre kısıtlı, hızlı ol!"
Zeynep anında tezgâha atıldı, tuzluğu alıp kapağını açtığı gibi Serhat’ın fincanına bodoslama, avuç kararı tuzu boşalttı. Kadir bununla yetinmedi; hemen yan taraftaki baharat rafına uzanıp pul biber kavanozunu kaptı. "Bu yetmez bücür," dedi ve tepeleme iki çay kaşığı acı pul biberi de fincanın içine serpiştirdi.
"Abi sen delisin!" diye kıkırdadı Zeynep, eliyle ağzını kapatarak.
"Dur, daha bitmedi," dedi Kadir. Gözü, kahve tepsisinin üstündeki zarif su bardağına kaydı. Dudaklarında o meşhur, sinsi gülümseme bir kez daha belirdi. Hızla mutfak tezgahının yanındaki dolaba uzandı, içerden rakı şişesini çıkardı ve Bardaktaki suyu hızla lavaboya döktü. Şişenin kapağını açıp, bardağın tamamını sek rakıyla doldurdu. Dışarıdan bakıldığında sudan hiçbir farkı yoktu.
Bardağı tepsiye, tuzlu ve biberli kahve fincanının tam yanına bıraktı. "Koca kurt kahvenin acısını bastırmak için suya sarılacak... ve işte asıl darbeyi o an alacak," dedi Kadir, ceketinin önünü iliklerken.
Zeynep gülmekten nefessiz kalmışken, merdivenlerden Hatice’nin ayak sesleri duyuldu. Zeynep, hızla kaynamaya başlayan kahveleri fincanlara doldurmaya başladı. Kadir ise hiçbi şey olmamış gibi oturduğu sandalyede telefona gömülmüştü.
Hatice içeri girdiğinde şalını omuzlarına atmıştı. krem rengi elbisesi, topuklu ayakkabıları ve hafifçe savrulan dalgalı saçlarıyla oldukça Zarif görünüyordu.
Zeynep, topuklu seslerini duyup arkasını döndüğünde, büyülenmiş gibi kalakaldı. Gözlerini annesinden alamıyordu. Yüzünde gurur dolu, kocaman bir tebessümle, "Şu an dünyanın en güzel kadını sen olabilirsin anne... Gerçekten büyüleyici görünüyorsun," dedi hayranlıkla.
Hatice, kızının bu sözleriyle heyecanını unutup sıcacık gülümsedi. hızlı adımlarla Zeynep’in yanına gittiğinde, yanağına şefkatli bir öpücük kondurdu. "Asıl sensin dünya güzeli, canım kızım benim," diye fısıldadı saçlarını okşayarak. Kızından aldığı bu destek, içindeki o tatlı telaşı biraz olsun yatıştırmıştı.
Tezgahın üzerindeki tepsiyi eline alan Hatice, derin bir nefes alıp çocuklarına baktı. "Hadi bakalım," dedi, kalbi heyecandan güm güm atarak. "Salona geçiyoruz."
Kadir, elini Zeynep’in omzuna koyup yürüdü. "Geçelim anne," dedi, gözlerinde fırtına öncesi o büyük hınzırlık parıldarken. "Bakalım damat bey bu pusudan nasıl çıkacak."
Malikanenin ağır ahşap kapılı ve yüksek tavanlı büyük salonunda, adeta iki farklı devletin zirve toplantısı başlamak üzereydi. Kadir, salonun ortasındaki tekli koltuğa, adeta bir aşiret reisi ağırlığıyla kurulmuştu. bacak bacak üstüne atmış, kollarını koltuğun kenarlarına rahatça bırakmıştı ama bakışları kapıdan girecek her adımı tartacak kadar keskindi. Zeynep ise hemen onun sağ yanındaki koltuğa oturmuş, abisi gibi gözlerini kapıya dikmişti.
Merdivenlerden inen ayak sesleri salona yaklaştığında, Kadir hafifçe boğazını temizleyip dikleşti. Kapı aralandığında içeriye nizamî bir sıra halinde damat tarafı girdi. En önde, elindeki o devasa beyaz zambak buketiyle Serhat Arıkan yürüyordu. Hemen arkasında Yavuz, gümüş tepsideki çikolataları adeta kutsal bir emanet gibi iki eliyle göğüs hizasında taşıyor; Mami ve Caner ise ceketlerinin önü ilikli, adımlarını bozmadan onları takip ediyordu.
Serhat, salona girdiği an Kadir’in o buz gibi, resmi bakışlarıyla karşılaştı. Koca Serhat Arıkan, dün gece kendisine "Yürü koca kurt" diyen müttefikinin bu ciddiyeti karşısında hafifçe yutkundu.
"Hoş geldiniz Serhat Bey," dedi Kadir, sesini özellikle kalınlaştırıp mesafeli tutarak. "Buyurun, geçin şöyle."
Serhat, Kadir'in bu ciddiyetiyle birlikte Yavuz’a hafif bir yan bakış attı ama bozuntuya vermeden salonun başköşesindeki geniş koltuğa yerleşti. Yavuz çiçekleri ve çikolatayı Zeynep’in işaret ettiği masaya özenle bıraktıktan sonra, Mami ve Caner ile birlikte Serhat’ın oturduğu geniş koltuğun yanındaki boşluklara , adeta bir savunma hattı gibi dizildiler.
Tam o sırada salon kapısından Hatice girdi içeri. Ellerinin titremesinden tepsideki porselen fincanların birbirine çarpma sesi salonda yankılanıyordu. Önce Yavuz’a, ardından Caner ve Mami’ye kahvelerini ikram etti. Mami kahvesini alırken Hatice’ye derin bir saygıyla baş eğip, "ellerine sağlık Hatice teyzem, ellerin dert görmesin," diye fısıldadı.
Ve en nihayetinde Hatice, o "özel" fincanı ve yanındaki su bardağını Serhat’ın önündeki sehpaya bıraktı. Serhat’la göz göze geldiklerinde, Hatice’nin yüzü yine o mahcup pembeliğine büründü. hızla kız tarafının yanına gidip, Kadir ve Zeynep'e de kahvelerini servis ettikren sonra, boşta olan tekli koltuklardan birine oturdu. salondaki hava iyice ağırlaşmıştı.
Serhat, sehpadaki fincana doğru eğildiğinde, kahvenin o alışılmadık, acı ve keskin kokusu burnuna kadar ulaştı. Üstündeki köpük bile normalden daha koyu, adeta bir çamur kıvamındaydı. Başını hafifçe kaldırıp karşıya baktı. Kadir, arkasına yaslanmış, sinsi bir gülümsemeyle "Hadi bakalım koca kurt, göster delikanlılığını" der gibi ona bakıyordu. Zeynep ise gülmemek için dudaklarını ısırmıştı.
Serhat derin bir nefes aldı. Fincanı parmaklarının arasına aldığında, dudaklarına doğru götürdü ve ilk büyük yudumu aldı.
Tuz, dilinin üzerindeki bütün tat alma duyularını anında felç ederken, acı pul biber genzini amansızca yaktı. Göz pınarları anında istemsizce yaşardı, yüzü hafifçe kızarmaya başladı. Ama karşısında Kadir’in o meydan okuyan bakışlarını görünce istifini milim bozmadı. "Ben ne pusu yollarından geçtim" diye geçirdi içinden. derin bir nefes daha alıp Fincanı indirmeden, tek bir nefeste, o zehir gibi tortuyu son damlasına kadar içti.
Serhat, Fincanı sehpaya bıraktığında sesi çıkmayacak durumdaydı. Boğazındaki o amansız yangını söndürmek için, hiç düşünmeden yan taraftaki su bardağına sarıldı. Kadir ve Zeynep o an birbirlerine bakıp göz kırptılar; pusu tıkır tıkır işliyordu.
Serhat, bardaktaki sıvıyı "su" niyetine kafaya dikti ve büyük bir yudum yuttu.
İşte o an asıl darbe gelmişti. Boğazındaki yangınının üzerine bodoslama inen sek rakı, o yangını söndürmek bir yana, içeride adeta küçük bir patlamaya yol açtı. Anasonun o keskin kokusu ve alkolün yakıcılığı, pul biberin acısıyla birleşince Serhat’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Öksürmemek, o rakıyı oraya püskürtmemek için hayatının en büyük irade savaşını verdi. Bardağı masaya koyarken elinin titremesini zorlukla engelledi. Boğazını temizlemek adına hafifçe öksürdü, sesini toparlamaya çalışarak Kadir’in gözlerinin içine baktı.
sesi her ne kadar içerideki yangından dolayı hafifçe çatallı çıksa da, o otoriter duruşunu asla kaybetmedi. "Elinize sağlık. Pek... Pek güzel olmuş."
Mami yan taraftan Serhat’ın o kızaran yüzünü ve gözlerindeki yaşarmayı görünce durumun vahimliğini anladı. bıyıkaltından gülümseyerek sessizce Yavuz’un kulağına fısıldadı: "Yavuz abi, valla Serhat Amca’yı mahvettiler. baksana, Adamın gözlerinden yaş geldi, bitir şu işi gözünü seveyim."

Yavuz ciddiyetini bozmadan hafifçe öne doğru eğildi, boğazını temizleyerek o büyük sessizliği bozdu. Söz sırası artık damat tarafının ebeveynlerine gelmişti.
Salondaki o gergin ama muzip sessizliği, tam bir operasyon yöneticisi ağırlığıyla böldü. "Sebebi ziyaretimiz malum," diyerek söze girdi Yavuz, bakışlarını Hatice’nin üzerinde sabitleyip ardından Kadir’e çevirerek. "Serhat Bey’in, Hatice Hanım’a olan sevdası, sadakati ve otuz yıllık hasreti cümlenizin malumudur. Biz de damat tarafı olarak, usulü dairesinde, Allah’ın emri peygamberin kavriyle..."
Kadir, Yavuz’un sözünü bitirmesine izin vermeden elini hafifçe havaya kaldırdı. O "kız evi reisi" rolünü o kadar benimsemişti ki, bacak bacak üstüne atıp geriye yaslanırken yüzünde en ufak bir esneme yoktu. "Orada bir dur bakalım Yavuz abi," dedi Kadir. "Usul dairesinde diyorsun iyi hoş da, biz bu damat beyi pek tanımıyoruz. Tamam, bir hukukumuz var ama... Ee, damat bey ne iş yapar? Geçimini neyle sağlar? Bu yaştan sonra bizim annemizi rahat ettirebilecek bir bütçesi, düzgün bir işi gücü var mıdır? kızımız değerlidir bizim, öyle 'verdik gitti' diye kestirip atamayız nihayetinde."
Serhat, boğazındaki yangını yeni yeni bastırmışken, Kadir’in bu sorularıyla bıyık altından gülümsedi, Bakışlarını yanındaki "ebeveyn ordusuna" çevirdi. Sahnede kendini övmek ona yakışmazdı; sözü ekibine bıraktı.
Mami, tam da beklediği fırsatın geldiğini anlayarak hemen öne doğru atıldı. Ceketinin yakalarını düzeltti, mahallenin o ağır abiliğini damat ebeveynliğiyle harmanlayarak konuştu: "haklısınız Kadir bey. Şimdi şöyle ki, damat beyin işi gücü derya denizdir evelallah. Öyle ufak tefek esnaflıkla karıştırma. Kendisi yüksek düzeyde güvenlik koordinatörü, yani büyük çaplı lojistik ve ithalat-ihracat işleriyle uğraşır. Geniş bir çevresi, sözünün geçtiği çok sağlam bir piyasası vardır. Yani anlayacağın, Hatice hanımın bir dediğini iki etmeyecek, onu pamuklara saracak kadar güçlü bir çınardır Serhat Amca."
Caner de araya girip Mami’nin sözünü destekledi. "Aynen öyle Kadir abi. Serhat Bey’in yanında yüzlerce insan ekmek yer. Kanun gibidir, onun olduğu yerde ne bir haksızlık olur ne de bir adaletsizlik. Annemizin arkasında bir dağ gibi durur, bundan şüpheniz olmasın."
Yavuz, gençlerin bu süslü övgülerini ağır bir baş selamıyla mühürledi. "Kısacası Kadir Bey," dedi, gözlerini Kadir’in gözlerine dikerek. "Serhat Bey, bu dünyadaki pek çok insanın sahip olamadığı o en büyük güce, yani sözünün arkasında durma şerefine sahiptir. Hatice Hanım’ı da canı pahasına koruyacağına biz damat tarafı olarak kefiliz."
Kadir, gelen bu ağır övgüler karşısında bir süre sessiz kaldı. Gözlerini Serhat’ın üzerinde gezdirdi, yüzündeki o sinsi ve ciddi ifadeyi milim bozmadı. Salondaki herkes nefesini tutmuş, Kadir’in iki dudağının arasından çıkacak o kelimeyi bekliyordu. Hatice ellerini önünde birleştirmiş, heyecandan kalbinin sesini duyacak duruma gelmişti. .
Kadir derin bir nefes aldı, oturduğu koltukta öne doğru eğildi. Gözlerini Serhat’ın gözlerine sabitledi ve bombayı patlattı:
"Valla beyler... Ağzınız iyi laf yapıyor, damat beyi de göklere çıkardınız. buraya kadar da zahmet etmişsiniz, ayaklarınıza sağlık. ama Biz düşündük, taşındık. Kızımızı vermiyoruz!"
Kadir’in dudaklarından bu sözler döküldüğü an, Mami bıyık altından gülerek Caner’e doğru hafifçe dirsek attı. Serhat da yüzünde babacan bir tebessümle geriye yaslandı; akıllarınca Kadir’in geleneksel bir kız evi nazı yaptığını, işi şakaya vurduğunu düşünmüşlerdi.
Ancak Kadir’in yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. Gözlerini milim kırpmadan, donuk ve buz gibi bir ciddiyetle Serhat’a bakmaya devam etti. Kadir’in o ödün vermez, sert duruşunu gören Mami’nin yüzündeki gülüş bir anda dondu, salondaki o sıcak ortam bıçak gibi kesildi.
Serhat, bir umut gözlerini Zeynep’e çevirdi ama Zeynep de abisinden aşağı kalır yanı olmayan, oldukça ciddi bir ifadeyle doğrudan kendisine bakıyordu.
İşte o an Serhat, çocukların şaka yapmadığına emin oldu. Koca kurt, otuz yıllık hasretin tam kapısındayken her şeyin ellerinden kayıp gittiğini hissetti ve göğsü amansızca sıkıştı. Yavuz şaşkınlıkla kaşlarını kaldırırken, Mami ve Caner ne yapacağını bilemez halde kalakaldılar. Hatice’nin bile gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Kadir, salondaki o koca adamların, özellikle de Serhat Arıkan’ın o renginin attığı saniyeleri keyifle izledi... ve o meşhur, yüzünü aydınlatan muzip gülümsemesi yüzüne yayıldığında daha fazla dayanamadı, koltuğa yaslanıp kahkahayı patlattı. salondaki herkes, o an derin bir nefes aldı.
"Ulan Kadir..." dedi Serhat, elini kalbine götürerek. "Yemin ederim içtiğim kahve bile bu kadar yakmadı içimi. Yüreğimi söktün yerinden." Kadir, kahkahalarını bastırarak oturduğu koltuktan kalkıp babasına sıkıca sarıldı.
Salondaki o ağır hava bir anda dağıldı, yerini neşeli gülüşmelere bıraktı. Zeynep, kenarda duran masanın üstündeki yüzük tepsisini kapıp birbirine kırmızı kurdele ile bağlanmış iki zarif yüzüğü çıkardı. Kadir ve Zeynep, Hatice ile Serhat’ın yanına geldiler. Serhat ve Hatice yan yana durduğunda, otuz yılın tüm acıları ve hasreti o salonun ışıkları altında eriyip gitmişti sanki.
Kadir, yüzükleri babasının ve annesinin parmaklarına taktığında, Zeynep tepsinin ortasında parlayan gümüş makası uzattı. Kadir makası aldı, kurdeleyi tam kesecekken bir anda durdu ve muzipçe Yavuz’a baktı. "Yavuz abi, bu makas kesmiyor yalnız. Adettendir, damat tarafının kesenin ağzını açması lazım."
Yavuz, yüzünde ilk kez bu kadar net görülen o içten gülümsemeyle elini hemen ceketinin iç cebine attı ve çıkardığı kalın zarfı Zeynep’in tuttuğu gümüş tepsiye bıraktı.
Kadir, gülümseyerek "Bismillah" dedi ve o kırmızı kurdeleyi tek hamlede kesti.

Kurdele ikiye ayrıldığı an, Hatice’nin gözlerinden süzülen o bir damla yaş, otuz yıllık hasretin nihayet bittiğinin, kalplerinde taşıdıkları o yarım kalmış sevdanın artık bir yuvaya dönüştüğünün ilk sessiz şahidiydi. Serhat, Hatice’nin elini sımsıkı kavrayıp onu şefkatle alnından öperken; Kadir, Zeynep ve arkadaki ekip, bu zorlu ama muhteşem günün zaferini büyük bir huzurla izliyordu.