20. bölüm · Figüran

Bölüm 18 ‘Arafta doğan güneş’

Savaş —

Zeynep’in elindeki telefon, parmaklarının arasından kayıp çimlerin üzerine düştü. Ekranın ışığı karanlıkta parlarken, gözlerinde biriken yaşlar çenesine doğru süzülmeye . Başlamıştı. Hatice’nin dudaklarından dökülen her kelime, en ince ayrıntısına kadar kulaklarında çınlıyordu hala: Annesinin o fabrikada tanık olduğu dehşet, abisi uğruna feda ettiği gençliği ve 30 yıldır kalbine gömdüğü büyük aşkı. Her şeyi duymuştu…

Kadir, kardeşini o halde görünce kalbinin yerinden söküldüğünü hissetti. Dudaklarından sadece tek bir kelime dökülebildi:"Zeyno..."

Sesi, titrek bir fısıltı gibiydi. Zeynep, annesine doğru bir adım attığında, Titreyen ellerini göğsündeki o dinmek bilmeyen sızının üzerine bastırdı. Bakışları önce abisine, sonra bankta bir enkaz gibi çökmüş olan Hatice’ye kaydı. Annesi, kızının bakışları altındaki ezikliğe dayanamayıp yüzünü elleriyle kapattı. Hıçkırıkları, gecenin karanlığında
yankılanıyordu.

"Anne..." diye fısıldadı Zeynep. Sesi, koca bir dünyanın yükü altında ezilmiş gibi boğuk ve cansızdı.

"Sen... Bunca yıl tüm bu yükü tek başına mı omuzladın?" Hatice başını kaldıramadı, omuzları sarsılarak ağlamaya devam ederken, “Başka çarem yoktu kızım.” Diyebildi sadece.

Zeynep ağır adımlarla annesine doğru yürüdü. Kadir, kardeşinden bir öfke patlaması, belki de bir hesap sorma bekliyordu. Ancak Zeynep, annesinin dizlerinin dibine çöktü. Hatice’nin o buz kesmiş, titreyen ellerini avuçlarının içine alıp ısıtmaya çalıştı.

"Neden söylemedin anne?" dedi, sesi ağlamaktan çatallanmıştı. "Neden bu koca yükü tek başına sırtlandın? Biz senin evladın değil miyiz? Seninle beraber yanmaz mıydık sanıyorsun?” Hatice, kızının bu beklenmedik merhameti karşısında daha fazla direnemedi. Kollarını Zeynep’in boynuna doladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.

"Abini o karanlıktan uzak tutmak zorundaydım Zeyno... o ateşin ortasında bakamazdım ona. Koruyamazdım evladımı." Zeynep, annesinin saçlarını okşarken gözyaşları Hatice’nin hırkasına karışıyordu. Başını kaldırıp birkaç adım ötede, hayatının en ağır imtihanını veren bu iki kadını izleyen abisine baktı. Kadir, boğazındaki o devasa yumruyu yutamıyordu.

"Abi..." dedi Zeynep. Gözlerinde hem derin bir kırgınlık hem de sonsuz bir şefkat vardı. "Sen de mi bu yükle yaşayacaksın artık? O yukarıda uyuyan adam... Serhat amca. Senin öz babanmış ya hani..” dediğinde, boğazına dizilen hıçkırıkları yutmaya çalışıyordu.

“Babamızın toprağına nasıl bakacaksın sen yarın?" Kadir, kardeşinin yanına çöktü. Bir elini annesinin omzuna, diğerini Zeynep’in elinin üzerine koydu. "Bilmiyorum Zeyno... İnan bilmiyorum. O mezar, hala bizim babamızın mezarı... Serhat öz babam olabilir, evet. ama toprakta yatan o adam da benim babam. Hiçbir gerçek değiştiremez bunu.” diyerek ikisini de kollarının arasına aldı.

Bahçedeki ulu çınarın dallarının gölgesinde, üç yaralı ruh birbirine sığınmıştı sanki.
Zeynep annesine kızgındı; bir yalanın içinde büyümelerine izin verdiği için kalbi kırıktı. Ama
Bir yandan da bunca yıl tek başına taşıdığı acıları göz önüne alınca, öfkesi yerini derin bir merhamete ve sevgiye bırakıyordu. Zeynep başını abisinin omzuna yasladı, annesinin elini daha sıkı tuttu. "Yarın..." dedi, sesi artık daha sağlam ve kararlı çıkarak. "Yarın önce babamın mezarına gideceğiz abi. Sonra bu düğümü nasıl çözebiliriz, onu düşüneceğiz.” Kadir, gecenin bu ayazında ilk kez ısındığını hissetti. Zeynep’in olgunluğu ve annesinin itirafı, aralarındaki buz dağını eritmişti. Ancak biliyordu; önlerinde Serhat Arıkan gibi bir gerçek durmaya devam ediyordu.

Saatler sonra

Güneş İstanbul’un üzerine yeni yeni doğarken, Kadir ve Zeynep mezarlığın sessizliğine varmışlardı bile. Gece boyu gözüne uyku girmeyen Kadir, cebindeki paketi çıkarıp bir sigara çıkardı ama yakamadı; babasının mezarının başında o dumanı içine çekmeye eli varmadı. Zeynep, sabahın ayazında abisinin koluna iyice sokuldu. Kadir yavaşça diz çöktü, ellerini Süleyman’ın isminin yazılı olduğu o soğuk mermere koydu. Parmakları taşın pürüzlerinde gezinirken, sesi sadece toprağın duyacağı kadar kısıktı: "Geldik işte baba... Biraz geç kaldık ama kusura bakma." Bir süre sustu. Boğazındaki o sert yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştı.

"Dün gece her şeyi öğrendik be baba," dedi, gözlerini bir noktaya dikip. "Annem anlattı... O fabrikayı, o karanlığı, senin her şeyi bilip de bize nasıl kol kanat gerip koruduğunu." Gözleri doldu ama o yaşın akmasına izin vermedi. Elini mermerin üzerinde sıkıca gezdirdi.
"Sen hâlâ benim kahramanımsın, biliyorsun değil mi? Bu hiç değişmeyecek. Ben senin ocağında adam oldum, senin gölgende büyüdüm. Sen benim babamsın, öyle de kalacaksın."

Zeynep abisinin yanına çöküp başını omzuna yasladı. Kadir’in mermeri kavrayan elini tuttu. "Babam..." dedi fısıltıyla. "Yükümüz ağırlaştı belki ama sen bize dik durmayı öğrettin. Abim hâlâ senin aslanın, ben hâlâ senin nazlı kızınım. Hiçbir şeyin değişmesine izin vermeyeceğiz." Kadir başını hafifçe sallayıp uzağa, şehrin silüetine baktı. "Serhat da..." dedi, duraksadı. "O da ölümü göze alıp önüme atladı be baba. Daha kim olduğumu bile bilmeden, sadece 'evlat' dediği için siper oldu bana. Ona da sırtımı dönemem, biliyorsun."

Zeynep, abisinin elini güven verircesine sıktı. "Dönme zaten abi. Serhat Amca'nın da tutunacak tek dalı sensin artık. Biz bu yükü beraber taşırız, korkma." Kadir yerden bir avuç toprak alıp mezarın üzerine usulca serpti.

"Hakkını helal et koca yürekli adam," diye mırıldandı. Ayağa kalktıklarında güneş artık iyice yükselmişti. İki kardeş, arkalarında o huzurlu sessizliği bırakıp Serhat Arıkan’ın fırtınalı dünyasına doğru kararlı adımlarla yürüdüler.

Mezarlıktan ayrıldıklarında İstanbul’un sabah trafiği şehri çoktan esir almıştı. Kadir, Serhat’a ait ağır otomobilin direksiyonuna asılmış, gözlerini yoldan ayırmıyordu. İçindeki fırtına dinmişti ama yerini tarif edilemez bir yorgunluk ve koca bir boşluk almıştı. Yan koltukta oturan Zeynep, abisinin kaskatı kesilmiş yüzünü izliyordu. Ne radyo açıktı ne de bir ses; sessizliği sadece motorun uğultusu bölüyordu.

Zeynep, camdan süzülen yağmur damlalarına bakarak yavaşça konuştu: "Ne hissettiğini tam olarak anlamam mümkün değil abi... İçinde neler koptuğunu tahmin bile edemem."
Kadir cevap vermedi, sadece vitesi büyüttü. Zeynep’in sesi bir anne şefkatiyle yumuşacıktı: "Ama annemin anlattıklarını düşün. O karanlık dünya, o korkunç gerçekler... Bunların hiçbiri Serhat Amca’nın suçu değildi. O sadece kendi dünyasının kurallarıyla annemi korumaya çalışmış. Ona kızma, olur mu? O da çok yaralı. Bunca yıl evladından bir haber yaşayarak bedelini zaten ödemiş."

Kadir direksiyonu daha da sıktı. Aslında Serhat’a kızgın değildi; gerçekler yüzüne tokat gibi inmeden önce de o adama bir baba gibi, bir kahraman gibi bakıyordu. Ama şimdi o kahramanın kendi kanı olduğunu bilmek, omuzlarına binmiş devasa bir sorumluluk gibiydi."Kızmıyorum Zeyno," dedi Kadir, sesi derinden geliyordu. "Kızmıyorum ama her şey çok fazla geliyor." Zeynep uzanıp abisinin koluna dokundu. "Olsun, beraber taşırız.”

Malikanenin yüksek demir kapıları gürültüyle açıldığında, bahçe ışıkları sabahın pusuyla birbirine karışmıştı. Arabayı garaja bırakıp bahçeye yürüdüklerinde, Serhat’ı üzerinde sabahlığı ile dikişlerinin sızısına aldırmadan bir sandalyeye çökmüş, hava alırken buldular.
Hatice anlatmıştı; mezarlığa, babalarının yanına gittiklerini biliyordu.

Kadir ve Zeynep yaklaştığında, Serhat yerinden zorlanarak doğruldu. "Neredeydiniz?" diye sormadı. Sadece gözlerindeki o dipsiz yorgunluğu ve hüzün gördü.

Serhat, kollarını iki yana açtı. Ne bir hesap sorma vardı tavrında, ne de bir otorite; sadece sığınılacak bir liman gibi bekliyordu. Kadir ve Zeynep, bir an bile tereddüt etmeden o kolların arasına sığındılar. Serhat, bir eliyle Kadir’in ensesini sıkıca kavradı, diğer eliyle Zeynep’in saçlarını göğsüne bastırdı. Üçünün nefesi birbirine karışırken, Serhat’ın dudaklarından o kelime döküldü: "evlatlarım..."

O an İstanbul’un gürültüsü durdu. Bir yanda toprağın altındaki dürüst adamın mirası, diğer yanda bu yaralı devin sıcaklığı... Kadir ilk kez, iki babasının da gölgesinde kendini gerçekten güvende hissetti.

"Hadi," dedi Serhat, sesi titreyerek ama güven veren bir tonda. "Hadi içeri geçelim artık. Anneniz bekliyor, sofra hazır." Kapıdan içeri adım attıklarında, evin o alışılmış kasveti dağılmış gibiydi. İçerisi ağır mobilya kokusu yerine taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokuyordu. Hatice mutfak masasının başında duruyordu; ancak bu kez omuzları çökük, bakışları suçlu bir kaçış içinde değildi. Yıllardır sırtında taşıdığı o ağır yükü evlatlarıyla paylaşmış olmanın verdiği vakur ve dingin bir huzur vardı yüzünde. O ezik halinden eser kalmamış, evini ve çocuklarını bir arada tutan o eski, güçlü kadına dönüşmüştü.

"Geldiniz mi?" dedi Hatice. Sesi pürüzsüz ve netti; içinde artık ne bir gizli sır ne de bir korku barınıyordu. "Hadi... Kadir, Zeynep... Oturun bakalım. Soğutmadan yiyin." Kadir, annesinin yüzündeki o aydınlığı görünce içindeki son öfke kırıntısının da avuçlarından kayıp gittiğini hissetti. Zeynep, çocukluğundaki o telaşlı neşeyle masaya yerleşti. Hatice, önceden hazırladığı o bol köpüklü, dumanı üstünde ballı sütü kızının önüne bıraktı. Zeynep sütün köpüğünden derin bir yudum alıp bardağı bıraktığında, dudaklarının kenarında kalan beyaz izle abisine gülümsedi.

"Tam kararında olmuş anne, ellerine sağlık," dedi Zeynep. Hatice, kızının yanına gidip saçlarını şefkatle okşadı ve alnına uzun, huzurlu bir öpücük kondurdu.

"Afiyet olsun güzel kızım," diye fısıldadı. Serhat, masanın başköşesindeki o ağır koltuğuna yerleşti. Yıllardır aynı çatının altında, binlerce yalanın gölgesinde yaşayan bu dört insan; ilk kez gerçek bir aile olarak aynı ekmeğe el uzatıyordu. Serhat, Kadir’in tabağına bir parça peynir bırakırken gözlerini oğlundan ayırmadı. "Hatice," dedi Serhat, sesi masadaki herkesi sarıp sarmalayan bir babacanlıkla yankılandı. "Eline sağlık. Bu sofra... Bu sofra bu evin gördüğü en güzel, en gerçek sofra oldu." Kadir, tabağındakilere bakarken bir an duraksadı. Artık ne bir suçlama vardı masada ne de bir kaçış arzusu. Sadece tabağa vuran çatal sesleri ve dışarıdaki İstanbul’un uğultusuna inat, evin içine yayılan o dingin sessizlik hakimdi.

Süleyman’dan, karanlık geçmişten ya da yarın kapılarını çalacak olan fırtınalardan kimse bahsetmedi. O an sadece dördü vardı; paylaşılan bir dilim ekmek, birbirlerinin gözlerinde buldukları sessiz bir kabulleniş ve bir yalanın küllerinden doğan o yepyeni, sarsılmaz aile bağı...

Hatice de masaya oturduğunda, çayın buharı aralarındaki son mesafeleri de eritmişti. Dışarıda dünya her zamanki karmaşasıyla uyanırken, Arıkan malikanesinin mutfağında ilk kez "figüranlar" değil, kendi hayat hikayelerinin asıl başrolleri oturuyordu.