13. bölüm · Figüran
Bölüm 12 ‘25 yıllık emanet’
Vural, ardında ruhu felç eden bir şüphe bırakarak koridorun karanlığında gözden kaybolmuştu. Ancak o son cümle, hastanenin beyaz duvarlarına çarpıp yankılanıyor, her vuruşta Serhat’ın üzerine bir kat daha devriliyordu: “Gerçekten kaza mıydı, yoksa kusursuz bir cinayet mi?”
Serhat, olduğu yere çivilenmiş bir heykel gibi kaskatı kesildi. Az önce Vural’ın yakasına yapışan o devasa güç, sanki bir anda damarlarından çekilmiş, yerini buz gibi bir boşluğa bırakmıştı. Elleri iki yanına düştüğünde, parmak uçları hâlâ Vural’ın ceketinden kalan o yabancı ve soğuk dokunuşla karıncalanıyordu. Gözleri boşluğa çakılıydı ama gördüğü şey o hastane duvarı değildi; zihninde Şahin’in tabutu yeniden açılıyor, oğlunun cansız bedeni kaza mahallinden yükselen dumanların arasından ona hesap sorar gibi bakıyordu.
Zeynep, Vural'ın kelimelerinden sızan zehirle dehşet içinde kalmıştı. Bir eliyle Kadir’in ceketine tutunmuş, diğer eliyle hıçkırıklarını zapt etmeye çalışırken, ortamdaki havanın aniden tükendiğini hissediyordu. Kadir ise kendi infaz hükmünü dinlemiş gibiydi. Şahin’in kimliğini bir zırh gibi kuşanmıştı ama Vural’ın sözleri o pahalı kumaşı keskin bir neşter gibi yarıp geçmiş, gerçeği çırılçıplak bırakmıştı. Göğüs kafesi daralıyor, az önce annesinin kurtuluşuyla aldığı o tek huzurlu nefes şimdi boğazında cam kırıkları gibi düğümleniyordu.
Başını kaldıramıyordu; çünkü biliyordu ki bakışlarını yerden kaldırsa, Serhat’ın o dipsiz kuyuya benzeyen, her şeyi yutan gözlerinde yok olup gidecekti.
Koridorun o ruhsuz ve steril
sessizliğinde Serhat’ın çenesi öyle bir kasıldı ki, yüzündeki her bir hat mermere kazınmış derin birer uçuruma dönüştü. Başı ağır bir darbe almış gibi zonkluyordu. Günlerdir süren uykusuzluğun ağırlığı ve bu yeni, kahredici şüphe beynine balyoz gibi indi. Tam o an, bakışları Kadir’in omuzlarına takılıp kaldı.
Kadir’in üzerindeki siyah ceket, yorgunluktan çökmüş bedenine biraz büyük geliyordu. Omuz kısımları dışarı sarkmış, kumaş Kadir’in üzerinde bir emanet gibi, iğreti bir halde asılı kalmıştı. Serhat, o sarkan kumaşa, o sığınacak yer arayan omuzlara baktıkça zihnindeki barajlar büyük bir gürültüyle patladı. Büyük gelen bir ceket... Sırılsıklam bir kumaş yığını... Ve korumaya çalıştığı o küçücük, titreyen omuzlar...
Hastanenin geniz yakan dezenfektan kokusu bir anda dağıldı; yerini burnunun direğini sızlatan keskin bir yağmur ve toprak kokusu aldı. Çiğ beyaz ışıklar karardı, beton zemin ayaklarının altından kayıp gitti. Serhat, kendini bir anda yirmi dört yıl önceki o fırtınalı gecenin tam ortasında, o yüksek mermer merdivenlerin başında, bir çocuğun hıçkırıklarına doğru yürürken buldu.
(Flashback - 25 yıl önce…)
İstanbul’un üzerine kurşun gibi çöken o fırtınalı gecede, gökyüzü bitmek bilmeyen bir öfkeyle gürlüyor, sağanak yağmur eski mahallenin taş yollarını hırsla dövüyordu. Serhat, Hatice’nin yokluğunun verdiği o kör kuyu gibi acıyla, ruhunun dikişleri patlamış halde siyah arabasının içindeydi. Direksiyonu tutan elleri titriyordu; o an ne gidecek bir yolu ne de dönmek istediği bir yuvası vardı. Tam o sırada, ilerideki binanın girişindeki o yüksek, soğuk mermer merdivenlerde büzülmüş küçücük bir karaltı fark etti.
Serhat arabadan indiğinde sert rüzgâr yüzünü bir kamçı gibi tokatladı ama o, merdivenlerdeki o masumiyetin yaydığı çaresizliğe doğru çekilmekten alıkoyamadı kendini. Çamurlu basamakları ağır adımlarla tırmanıp çocuğun yanına çömeldi.
"Küçük adam?" dedi Serhat. Sesi yağmurun hırçınlığına inat, şaşırtıcı derecede yumuşak ve dingindi. "Hayırdır? Bu saatte mermerlerin tozunu mu alıyorsun böyle tek başına?"
Kadir kafasını yavaşça kaldırdı. Gözyaşları yağmur suyuna karışmış, küçük burnu soğuktan kıpkırmızı kesilmişti. Serhat’ın gözlerindeki o tuhaf ve tanıdık şefkati görünce, yabancı bir adamdan korkmak yerine derin bir iç çekti; sanki aradığı o güvenli limanı bulmuş gibiydi. Serhat, hiç duraksamadan sırtındaki o ağır, yünlü siyah paltoyu çıkardı ve Kadir’in omuzlarına bıraktı. Palto o kadar büyüktü ki Kadir bir anda içinde kayboldu ama o yünlü kumaştan yayılan sıcaklık, çocuğun titremesini anında kesti.
"Bak şimdi ikimiz de sırılsıklamız," dedi Serhat, yanına çöküp sırtını soğuk duvara yaslayarak. "Anlat bakalım, derdin ne senin? Bu havada niye düştün yollara?"
"Babam..." dedi Kadir, sesi hıçkırıklarının arasında boğularak. "Babam hastanedeymiş. Annem telefonda konuşurken duydum. 'ölecek' dedi. Ben de babamın yanına gitmek istedim ama... ama yolu bulamadım."
Serhat’ın göğsüne ağır bir taş oturdu. Kendi babasızlığını, içindeki o hiç dolmayan boşluğu hatırladı bir an. Kadir’in buz kesmiş küçük ellerini kendi avuçlarının içine aldı, onları ısıtmaya çalıştı.
"Bak bana," dedi Serhat, sesini çocuğun seviyesine indirerek. "Anneler bazen çok korktuklarında ne söylediklerini bilemezler. Ama babalar öyle kolay kolay gitmezler evlat. Hele ki geride senin gibi bir aslan parçasının beklediğini biliyorsa, daha da sıkı sarılır hayata. İyileşir, çıkar gelir. Senin baban da öyle yapacak. Pes etmez o, merak etme."
Kadir, Serhat’ın bu kendinden emin tavrına sessizce sığındı. "Gerçekten gelir mi?"
"Gelir tabii," dedi Serhat, yüzünde hafif bir tebessüm belirirken. "Hem bak, babalar bir söz verdi mi mutlaka tutarlar. Ben sana söz veriyorum, baban eve dönecek. Ama senin de bana bir söz vermen lazım. Böyle mermerlerin üzerinde ağlayıp kendini hasta etmeyeceksin. Yoksa baban eve döndüğünde seni böyle solgun görürse çok üzülür, değil mi?"
Kadir burnunu çekerek başını "evet" anlamında salladı. Tam o sırada Serhat’ın yeleğinin cebinden sarkan gümüş zinciri fark etti. Serhat, çocuğun dikkatini o karanlık düşüncelerden tamamen uzaklaştırmak için gümüş köstekli saatini yerinden çıkardı.
"Bak bakayım şuna," diyerek saati Kadir’in minik avucuna bıraktı. "Bu benim en kıymetlimdir. Ben ne zaman üzgün veya çaresiz hissetsem, bu saati alırım avuçlarıma. İçinde küçük bir kalp atıyor sanki, duyuyor musun tık tıklarını? Bu saat çalıştığı sürece korkmana gerek yok. Al, bu artık senin olsun. Baban eve gelene kadar buna sen bakacaksın. Emanetimdir sana."
Kadir saatin üzerindeki ince işlemelere hayranlıkla bakarken, yüzünde ilk kez küçük bir gülümseme belirdi. O an, o ıslak merdivenlerde, aralarında hiçbir yalanın kirletemediği saf bir güven bağı kurulmuştu.
Serhat yavaşça ayağa kalktı ve elini Kadir’e uzattı.
"Hadi bakalım koca adam. Şimdi o saati sıkı tut, paltoya da iyice sarıl. Annene götüreyim seni. meraktan aklını kaçırmıştır şimdi o."
Serhat, Kadir’i arabanın arka koltuğuna, o sıcak deri döşemelerin üzerine yerleştirdiğinde, aracın içini bir anda taze yağmur ve ıslak yün kokusu kaplamıştı. Çocuk, üzerine örülen o devasa paltonun içinde ufacık kalmıştı; bir eliyle Serhat’ın verdiği gümüş saati göğsüne bastırıyor, diğer eliyle paltonun yakalarına sıkıca tutunuyordu.
Serhat, çocuğun emniyet kemerini takıp direksiyona geçtiğinde, dikiz aynasından çocuğun yüzüne kısa bir an baktı. Kadir’in bakışları artık o ilk andaki korkudan arınmış, bu yabancı adama duyduğu sessiz bir minnetle dolmuştu.
"Isındın mı biraz?" diye sordu Serhat, vitesi ağır bir hareketle bire takarken.
"Evet," dedi Kadir fısıltıyla. “Çok güzel kokuyor bu araba.” Serhat, boğazına dizilen o acı yumruyu yutkunarak yola koyuldu. Kadir’in tarif etmeye çalıştığı, ama kendisinin ezbere bildiği o mahalleye giden her sokak, Serhat için aslında birer mayın tarlası gibiydi. Her köşe başında Hatice ile yarım kalmış bir anısı, her dükkan vitrininde paylaştıkları bir hayalin gölgesi vardı.
Yol boyunca hiç konuşmadılar; sadece sileceklerin camdaki suyu savuran ritmik sesi, arabanın içindeki o yoğun sessizliği bölüyordu.
Kadir, yorgunluktan ağırlaşan göz kapaklarını açık tutmaya çalışıyor, avucundaki saatin soğuk metalinden güç alıyordu.
Sokağın başına geldiklerinden, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yırtan o feryadı duydular. Hatice, üzerinde ince bir hırkayla, yağan yağmura hiç aldırış etmeden sokağın bir ucundan diğerine delirmiş gibi koşuyordu. "Kadir! Kadir, neredesin oğlum!" diye yükselen o ses, bir annenin ruhundan kopup gelen en yalın acıydı.
Serhat, arabayı sokağın loş, ağaçların koyu gölgesinde kalan kuytu bir köşesine çekti. Kalbi, göğüs kafesini zorlayan bir şiddetle çarpıyordu. Hatice’ye görünmemesi gerekiyordu; ona olan kırgınlığı hala çok taze, öfkesi ise darmadağındı. Arabadan inip Kadir’in kapısını açtı ve onu kucağına aldı.
"Hadi bakalım," dedi Serhat, onu apartman girişinin altına, yağmurun ulaşmadığı o güvenli boşluğa yavaşça bırakırken. "Annen orada. Koş ona. Ama o saati sakın kaybetme, o bizim sırrımız kalsın. Anlaştık mı?"
“Anlaştık.”
Kadir, Serhat’ın boynuna son bir kez, sanki bir kahramana veda eder gibi sarılıp sokağa fırladı. "Anne! Anne, buradayım!"
Hatice, sesin geldiği yöne döndüğü an dizlerinin bağı çözüldü, ıslak asfaltın üzerine öylece çöktü. Kadir ona ulaştığında, Hatice oğlunu öyle bir sarmaladı ki, sanki bir daha asla bırakmamak istiyor gibiydi. Serhat, bir duvarın arkasına gizlenmiş, nefesini tutarak bu kavuşmayı izliyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar yağmura karışırken, içinde bir yerlerin ilk kez bu kadar derin sızladığını hissetti.
"Anne ağlama," dedi Kadir, Hatice’nin yüzünü küçük elleriyle kurularken. "Beni bir amca buldu. Çok iyi biriydi. Bana palto verdi, bir de bunu verdi... 'Babalar güçlüdür. Her zorluğu aşar, ve evlerine geri dönerler' dedi."
Kadir, avucunu açıp gümüş köstekli saati gösterdiğinde Hatice bir an nefes almayı unuttu. Saatin üzerindeki o kendine has işlemeleri, Serhat’ın parmak izlerinin sindiği o gümüş kasayı gördüğü an zaman onun için de durdu. Bakışları sokağın sonundaki o karanlığa, Serhat’ın saklandığı gölgelere doğru kaydı.
Oradaydı; Hatice onun varlığını, o mesafeden bile teninde hissedebiliyordu. Serhat, Hatice’nin kendisini fark ettiğini anlayınca daha fazla dayanamadı; hızla arabasına binip motoru çalıştırdı. Hatice ise o saati Kadir’in elinden almadı, ona tek bir kelime bile etmedi. O an anlamıştı ki; Serhat , ona olan öfkesine rağmen sadece oğlunu kurtarmakla kalmamış , üstüne kendi ruhundan bir parça vermişti ona.
Hatice, saati Kadir’in cebine yavaşça geri koydu ve hıçkırıklar içinde oğlunun alnını öptü. "Sakla bunu oğlum," dedi sesi titreyerek. "Bu senin en büyük hazinen, en gizli emanetin olsun."
(Günümüz…)
Serhat, zihnindeki o fırtınalı geceden ve Hatice’nin o son bakışından bir tokat yemişçesine sıyrıldı. Hastane koridorunun o keskin, ruhsuz ışığı gözlerini alırken karşısında Kadir’i gördü. Kadir, tıpkı yirmi beş yıl önceki o çocuk gibi çaresizce ona bakıyordu; ama bu kez omuzlarındaki palto değil, ölmüş bir adamın ceketiydi. Serhat, Kadir’in gözlerindeki o korkuyu gördüğünde, içinde bir yerlerin daha fazla parçalanmasına izin veremeyeceğini anladı. Dağılmak, lüksü değildi.
Kadir, Serhat’ın gözlerindeki o uzaklaşan ifadeyi ve yerini alan sertliği fark etti. Yavaşça yaklaştı, sesi titreyerek fısıldadı.. "Serhat... İyi misin?’”
Kadir’in sesi, Serhat’ı o daldığı geçmişten çekip çıkaran son halat oldu. Serhat derin bir nefes aldı, omuzlarını dikleştirdi ve az önceki o darmadağın adamı saniyeler içinde zihninin en karanlık köşesine hapsetti. Maskesini takmıştı. Şimdi karşısında duygusal bir baba değil, bir savaşın komutanı vardı. Gözlerindeki o yaşlı perde kapandı, yerini çelik gibi bir kararlılık aldı.
Serhat, Kadir’e tek kelime etmedi, Ardından hızla arkasına, gölgelerin arasında emir bekleyen Yavuz’a döndü. Yavuz, Serhat’ın gözlerindeki o değişimi gördüğü an dişlerini sıktı; çünkü biliyordu ki Serhat Arıkan bu bakışı takındığında birileri mutlaka bedel ödeyecekti.
"Yavuz!" dedi Serhat. Sesi koridorun sessizliğini bir kılıç gibi kesti.
Yavuz bir adımda yanına geldi. "Buyur abi?"
"İngiltere’deki o kazayı en baştan tekrar araştır," dedi Serhat, sesi buzdan bir duvar kadar soğuktu. "Dosyayı yeniden aç. En ufak bir pürüz, en ufak bir 'belki' istemiyorum. O kaza mahallindeki her taşı tersine çevireceksin. Her bir görgü tanığına, her bir rapor kâğıdına yeniden dokunacaksın."
Serhat, Yavuz’un gözlerinin içine öyle bir baktı ki, bu bir emirden çok bir yemin gibiydi.
"Vural bir zehir bıraktı buraya. Eğer o zehir gerçekse, eğer o arabada kaza süsü verilmiş tek bir parmak izi varsa... Bu şehri Vural’ın üzerine yıkarım. Kimsenin gözünün yaşına bakmam. Şimdi başla! Hemen!"
Yavuz, Serhat’ın bu dönüşünden aldığı güçle başıyla selam verip koridorda hızla gözden kayboldu. Serhat, arkasına bile bakmadan ameliyathaneye doğru bir adım attı. Maskesi yerindeydi, zırhı kuşanmıştı; artık ne geçmişin hayaletlerine ne de geleceğin korkularına geçit verecekti.
bakışlarını Kadir ve Zeynep’e çevirdi. Kadir’in omuzları hala çökmüş
haldeydi, Zeynep ise titreyen elleriyle Kadir’in koluna tutunmuş, Serhat’ın ağzından çıkacak tek bir teselliye bakıyordu. Serhat, içindeki fırtınayı onlara yansıtmamak için derin bir nefes aldı. Onları burada, bu belirsizliğin ortasında tek başlarına korumasız bırakamazdı.
Cebinden telefonunu çıkarıp kısa bir numara tuşladı. "Kapıdaki ekibi yukarı çekin," dedi sert bir sesle. "Ameliyathane katına kuş uçurtmayacaksınız. Ben dönene kadar Kadir ve Zeynep size emanet. Bir eksiklik olursa hesabını hepinizden sorarım."
Telefonu kapatıp Kadir’in yanına gitti. Elini ağır bir hareketle Kadir’in omzuna koydu; bu kez yaka düzeltmek için değil, bir güç devri yapmak için.
"Benim kısa bir işim var," dedi Serhat, sesi az önceki buz gibi tondan sıyrılıp daha güven verici bir tona bürünerek.
"Adamlarım kapıda olacak. Siz burada annenizi bekleyeceksiniz. Sakın buradan ayrılmayın, sakın kimseyle konuşmayın. Kadir... Gözünü dört aç aslanım."
Kadir sadece başını sallayabildi. Serhat, Zeynep’e de kısa bir güven verici bakış attıktan sonra arkasını döndü. Her adımda koridordan daha da uzaklaşırken tek bir hedefi vardı: Panter. Vural’ın içine attığı o cinayet şüphesinin hesabını, o mahzendeki adamdan söke söke alacaktı.
hızlı adımlarla hastaneden çıktığında, soğuk bir rüzgar karşıladı onu. Arabasına bindiğinde elleri direksiyonda kaskatı kesilmişti.
Şehir ışıkları arabanın camından birer mermi izi gibi akıp giderken, Serhat sadece tek bir noktaya odaklanmıştı. Malikaneye giden o sahil yolu, ona hiç bu kadar uzun gelmemişti. Yol boyunca radyoyu açmadı, camı hafifçe aralayıp içeri sızan buz gibi havayla ciğerlerini doldurdu. Vural’ın o alaycı sesi kulaklarında çınlıyordu: "Gerçekten kaza mıydı?" Eğer bu bir oyun değilse, eğer Şahin'in canına bir el değdiyse, Serhat o eli kökünden koparmaya yeminliydi.
Malikanenin o devasa demir kapıları gürültüyle açıldığında, Serhat arabayı bahçenin ortasında sertçe durdurdu. Eve girmek yerine, bahçenin arka tarafında kalan, nemli ve karanlık mahzenin girişine doğru yürüdü.
Merdivenlerin her bir basamağı, Serhat’ın öfkesiyle gıcırdayarak inliyordu. Demir kapının ağır sürgüsünü çektiğinde, içeriden sızan rutubet ve pas kokusu yüzüne çarptı.
Mahzenin taş duvarlarındaki meşaleler, içerideki dehşeti aydınlatmaya çalışıyordu. Panter, kolları tavandaki demirlere zincirlenmiş halde, kan ve ter içinde başını öne eğmişti.
Serhat içeri girdiğinde, botlarının mermer zeminde çıkardığı o ritmik ve tok sesler Panter’in kulaklarında bir ölüm marşı gibi yankılandı. Serhat hiçbir şey söylemeden ceketini çıkarıp kenara attı. Gömleğinin kollarını, kurbanını parçalamaya hazırlanan bir yırtıcı titizliğiyle, tek tek katlamaya başladı. Bu sessizlik, yapılacak her türlü fiziksel acıdan daha ağır, daha boğucuydu.
Panter, gelenin kim olduğunu bilmenin verdiği o uğursuz ürpertiyle başını yavaşça kaldırdı. Göz kapakları şişmişti ama o alaycı gülüşü hala dudaklarının kenarında asılı duruyordu.
"Sabah sabah bu ne şiddet Arıkan?"
Serhat, Panter’in dibine kadar girip durdu. Gözleri kapkara bir öfkeyle doluydu. "Vural geldi az önce. Şahin’in ölümüyle ilgili bir şeyler geveledi. Bir 'cinayet'ten bahsetti."
Panter’in yüzündeki ifade bir anlığına dondu. İngiltere’deki kazayı ve Şahin’in gerçekten öldüğünü ilk kez o saniye, Serhat’ın ağzından duymuştu. Ancak şaşkınlığı uzun sürmedi; Serhat’ın gözlerindeki o derin sızıyı fark ettiği an, bu bilgiyi bir silaha dönüştürdü.
"Şahin öldü demek..." dedi Panter, sesi mahzenin duvarlarında alaycı bir yankı bıraktı. "Vah vah... başın sağolsun Serhat..” dedi, alayla kıkırdayarak .. ardında devam etti konuşmaya “ama benim merak ettiğim başka bir şey var. basit bir figüranın omuzlarına başrol yükleyip anında kayda girdin... Hiç mi korkmadın o çocuğun sahnede hata yapmasından? Sen şimdi gerçek evladının cenazesini bir yalanın altına gömdün, Kadir’i de o ölü adamın tahtına oturttun... Hiç mi vicdanın sızlamadı?"
Serhat, Panter’in cümlesini bitirmesine izin vermeden, tüm nefretini yumruğuna yükleyip adamın suratının tam ortasına indirdi.
Panter’in başı sertçe yana savruldu, zincirler mahzeni inleten bir gürültüyle çatırdadı. Serhat durmadı; adamın yakasına yapışıp onu kendine çekti.
"Konuş!" diye kükredi Serhat. "Vural o gece için ne planladı? Şahin’in ölümü bir pusu muydu? Bildiğin her şeyi kusacaksın!"
Panter, ağzındaki kanı yere tükürürken hâlâ Serhat’ın sinir uçlarıyla oynuyordu.
"Vural tilkidir Serhat... Benden habersiz de avlanır," dedi alayla. Zincirlerini hafifçe şıngırdatıp Serhat’a doğru eğildi. "Sen asıl kendine bak. Kendi öz evladını bir yalanın altına gömdün, şimdi de gelmiş benden medet umuyorsun. Vural o gece ne yaptıysa, senin bu sahte krallığını başına yıkmak için yapmıştır."
Serhat, duyduğu her kelimeyle biraz daha kontrolden çıkıyordu. Panter’in midesine, suratına ardı ardına yumruklarını savurdu. Mahzen, etin kemiğe çarpma sesi ve Panter’in boğuk iniltileriyle yankılanıyordu.
Serhat, Panter’i öyle bir benzetmişti ki, adamın artık nefes alacak mecali kalmamıştı. Ancak Serhat, Panter’in o hazırlıksız ve şaşkın tepkilerinden acı bir gerçeği anladı: Panter gerçekten bu plandan habersizdi. Bu, Vural’ın tek başına, sessizce yürüttüğü daha büyük bir operasyonun parçasıydı.
Serhat, Panter’in bilmediğine emin olmanın verdiği o soğuk boşlukla duraksadı. Adamın kanlı yüzüne son kez baktı; içindeki sönmek bilmeyen o hırsla son bir yumruk daha savurup onu zincirlerin ucunda baygın halde bıraktı. Ceketini yerden alıp omuzuna attı.
"Eğer tek bir yalanını yakalarsam," dedi Serhat, sesi artık fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da ölümcüldü. "Seni bu mahzenin duvarlarına canlı canlı gömerim Panter."
Demir kapıyı Panter’in üzerine öyle bir şiddetle kapattı ki, sürgünün sesi malikanenin en üst katlarına kadar ulaştı.
Serhat, mahzenin nemli karanlığından yukarı çıktığında, bahçenin keskin soğuğu yüzüne bir tokat gibi çarptı. Ciğerlerine çektiği temiz hava bile Panter’in o zehirli sözlerinin bıraktığı kiri temizlemeye yetmiyordu. Eve girdiğinde, koridorlardaki sessizlik bir cam kırığı kadar keskindi.
Doğrudan çalışma odasındaki banyoya geçti. Işığı açtığında aynadaki yansımasıyla göz göze geldi; saçları dağılmış, göz altları uykusuzluktan kararmış ve en kötüsü, sağ elinin eklemleri Panter’in kanıyla boyanmıştı.
Musluğu sonuna kadar açtı. Suyun buz gibi sesi banyoda yankılanırken, ellerini hınçla ovmaya başladı. Kan, lavabonun beyaz porseleninde süzülüp giderken Serhat’ın aklında sadece Panter’in o iğrenç sesi vardı: "Basit bir figüranın omuzlarına başrol yükledin..."
Ellerini kurulayıp çalışma odasına geçti. Odanın ortasında öylece durdu. İçki dolabından bir kadeh sert viski doldurdu ama bardağı dudaklarına götürecek dermanı kendinde bulamadı. Pencerenin önüne geçip karanlık bahçeye baktı. Yavuz’dan haber gelmesine daha saatler, belki de günler vardı. İngiltere’deki o viraj, Serhat için artık sadece bir kaza mahalli değil, bir onur meselesiydi.
Tam o sırada masasının üzerindeki telefonu titredi. Ekranda "Şahin" adını gördüğünde Serhat’ın göğüs kafesi daraldı. Derin bir nefes alıp telefonu açtı.
"Söyle aslanım," dedi Serhat, sesindeki yorgunluğu bastırmaya çalışarak.
"Serhat..." dedi Kadir. Sesi telefonun ucundan bu kez daha canlı, daha umut dolu geliyordu. "Uyandı. Annem gözlerini açtı."
Serhat’ın elindeki kadeh masanın üzerine ağır bir sesle inerken, içindeki o gergin yay bir anda boşaldı. Hatice uyanmıştı. Dünyanın bütün yükü omuzlarından bir anlığına kalkmış gibi hissetti. Kalbindeki o amansız sızı, yerini Hatice’nin hayatta olduğu gerçeğinin verdiği o sıcak huzura bıraktı.
"Kendinde mi? Konuşabildin mi?" diye sordu Serhat, sesi farkında olmadan titrerken.
"Narkozun etkisi geçiyor yavaş yavaş," dedi Kadir, bir yandan da hastane koridorundaki o rahatlamış hali sesine yansıyordu. "Beni gördü, elimi tuttu. Doktor 'her şey yolunda, merak etmeyin' dedi. Zeynep de yanında şimdi."
gözlerini kapatıp hafifçe gülümsedi.
"Güzel," dedi Serhat, sesi artık daha tok ve kararlıydı. "Güzel haber aslanım. Şimdi yanından bir an bile ayrılma. Adamlarım kapıda, Ben de birazdan yanınızdayım."
Telefonu kapattıktan sonra kadehine uzandı. Bu kez viskinin boğazını yakan o sert tadı ona iyi geldi. Hatice’nin uyanması, Serhat’ın bu savaşı sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu tek yakıttı. Çünkü biliyordu ki; Hatice oradaydı, nefes alıyordu ve Serhat ne yaparsa yapsın, sonunda onun o buğulu gözlerine bakabilecekti.
Kadehindeki son yudum da bitirdiği gibi evden çıktı. Gün ağarmaya başlamıştı ama Serhat için zaman kavramı Hatice’nin nefesiyle anlam kazanmıştı sanki.
Hastane koridoruna girdiğinde, kapıdaki adamları onu görünce esas duruşa geçti. Serhat, içeri girmeden önce yüzündeki o sert, o tavizsiz "Arıkan" maskesini iyice sabitledi.
Odaya girdiğinde Hatice, bembeyaz çarşafların arasında, solgun ama hayata tutunmuş bir halde yatıyordu. Gözlerini kapıdan giren adama çevirdiğinde, o derin bakışlardaki binlerce kelime havada asılı kaldı. Ama Serhat, bir yabancı gibi odanın ortasında durdu. Zeynep ve Kadir oradayken, o otuz yıllık yangını tek bir bakışla bile belli edemezdi.
"Geçmiş olsun Hatice Hanım," dedi Serhat, sesi mesafeli ama saygılıydı. "Kadir haber verince gelmek istedim. Durumunuzun iyi olması bizi sevindirdi."
Hatice, Serhat’ın o buz gibi hitabına hafif bir tebessümle, ama içi acıyarak karşılık verdi. "Sağ olun Serhat Bey..." dedi fısıltıyla. Aralarındaki bu sahte resmiyet, ikisinin de canını o yaralardan daha çok yakıyordu.
O sırada Serhat’ın gözü Kadir’e takıldı. Kadir, Şahin’i gömdükleri o sarsıcı geceden beri tek bir saniye bile gözünü yummamıştı. Ayakta durmaya çalışıyor ama bedeni ona ihanet ediyordu. Bir an sendeledi, eli yandaki komodine takıldı. Serhat hemen hamle yapıp Kadir’in kolundan tuttu.
"Kadir, perişan oldun aslanım." dedi Serhat, sesi bu kez daha samimiydi. "Ruh gibisin. Gel benimle, seni eve götüreyim. Artık dinlenmen lazım."
Kadir itiraz edecek oldu ama Zeynep hemen araya girdi. "Serhat amca haklı abi. Bak kapıda bir dünya adam bekliyor, ben de annemin başındayım. Aklın kalmasın, git biraz uyu ne olursun."
Yataktaki Hatice de oğlunun o perişan haline dayanamadı. "Git oğlum... Git dinlen," dedi güçlükle. "Ben iyiyim."
Kadir, annesinin de ısrarıyla pes etti. Serhat ve Kadir, hastanenin o ağır atmosferinden çıkıp malikaneye doğru yola çıktılar.
Yol boyunca ikisi de konuşmadı; ikisi de omuzlarında taşınması imkansız sırlar ve uykusuzluğun verdiği o ağır uyuşuklukla boğuşuyordu.
Malikaneye vardıklarında Kadir, Serhat’a kısa bir baş selamı verip odasına çekildi ve kıyafetlerini bile çıkarmadan kendini derin bir uykunun kollarına bıraktı.
Serhat ise uyuyamadı. Çalışma odasına geçti, kendine bir viski koydu ve masasının başındaki o karanlık sessizliğe gömüldü. Vural’ın "cinayet" kelimesi, beyninin içinde bir saatin tik takları gibi ritmik bir şekilde yankılanıyordu tekrar.
Saatler geçti; viski şişesi azaldı, sigara dumanı odayı kapladı. Sabaha karşı, artık odanın tavanı üzerine gelmeye başladığında, biraz hava almak için bahçeye çıktı.
Gecenin serinliği yüzüne vurduğunda derin bir nefes aldı. Bahçenin loş ışıkları altında, ilerideki bankta oturan bir silüet fark etti.
Kadir, uyuyamamış ya da uyanmış, bahçedeki bankta öylece oturuyordu. Başını ellerinin arasına almış, gecenin karanlığını izliyordu. Serhat, yavaş adımlarla ona doğru yürürken, Kadir’in avuçlarının arasından sarkan bir parıltı gördü.
Ay ışığı, Kadir’in parmakları arasında sallanan gümüş zincire ve ucundaki köstekli saate çarptığında, Serhat’ın kalbi bir anlığına atmayı unuttu. Zaman, malikanenin bahçesinde değil de, yirmi beş yıl önceki o sırılsıklam mermer merdivenlerde donup kaldı. Kadir, az önce daldığı o kısa ve huzursuz uykuda rüyasında o geceyi görmüş, uyanınca da yıllardır canı gibi sakladığı o tek sığınağına, o gümüş saate sarılmıştı.
Serhat, gördüğü şeyin gerçekliğinden emin olmak istercesine bir adım daha yaklaştı; o saatin üzerindeki her bir çizik, her bir işleme Serhat’ın hafızasında bir mühür gibi kazılıydı.
Serhat, boğazına dizilen o devasa yumruğu yutkunarak seslendi:
"Çok güzel bir saatmiş... Birinden mi hatıra?"
Kadir irkilerek başını kaldırdı. Gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüştü ama Serhat’la göz göze geldiğinde bakışlarında derin bir hüzün belirdi. Elindeki saati avucunun içinde sıkıca kavradı, sanki bir hazineyi saklar gibiydi.
"Hatıra değil," dedi Kadir, sesi gecenin sessizliğinde titreyerek yankılandı. "Yirmi beş yıllık bir emanet."
Serhat, dizlerindeki dermanın çekildiğini hissetse de belli etmedi. Bankın diğer ucuna, Kadir’in yanına usulca oturdu ve Elini bir baba şefkatiyle Kadir’in omzuna attı.
"Anlatmak ister misin?" diye sordu Serhat, sesi gecenin ayazını ısıtacak kadar yumuşaktı.
Kadir bir süre sessiz kaldı. Bakışlarını elindeki gümüş saate dikti, baş parmağıyla saatin kapağını okşadı. Derin bir nefes alıp geçmişin o puslu perdesini araladı.
"Daha altı yaşımdaydım..." diye başladı Kadir. Sesi bir anlığına o altı yaşındaki çocuğun tınısına büründü.
"Babam bir trafik kazası geçirip yoğun bakıma kaldırılmıştı. Annem, babamın nerede olduğunu sorduğumda hep aynı şeyi söylerdi; 'İş için şehir dışına çıktı, yakında dönecek.' İnanırdım ben de... Ta ki o geceye kadar."
Kadir duraksadı, gözleri doldu ama bakışlarını Serhat'tan kaçırmadı.
"Bir gece mutfaktan fısıltılar duydum. Annem gizlice telefonla konuşuyordu. 'Babası yoğun bakımda, her an ölebilir. Yakında gelecek diye kandırmaktan yoruldum Kadir'i... Bir şey olursa ona nasıl açıklarım?' diyordu. Hüngür hüngür ağlıyordu annem Serhat. O sesi duyduğumda başımdan aşağı kaynar sular döküldü sandım."
Kadir, acı bir tebessümle Serhat’a baktı. "O çocuk aklımla, anneme çaktırmadan gizlice çıktım evden. Babamı bulmaya gidecektim güya. Hangi hastanede olduğunu bile bilmiyorum ha..." dedi, gözlerinden bir damla yaş süzülürken hafifçe gülümseyerek. "Yağmur deli gibi yağıyor... Ben sadece koştum. Koştum, koştum, koştum. Evden iyice uzaklaşmıştım, her yer yabancıydı artık. Ne hastaneyi bulabildim, ne eve dönebildim."
Kadir başını öne eğdi, elindeki saate daha sıkı sarıldı. "Hava buz gibiydi. Mont falan da yok üstümde, ayağımda sadece terlikler... Sokakta kimse kalmamış, uzaktan köpek sesleri geliyor. Korkudan bir binanın merdivenlerine çöktüm, saatlerce ağladım. Sonra... Bir adam yaklaştı yanıma."
Serhat’ın kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Kadir’in anlattığı her detay, o mermer basamaktaki kesik kesik ağlama sesini Serhat’ın kulaklarında yeniden canlandırdı.
"Dertleştik biraz o adamla," dedi Kadir, sesi minnetle titreyerek. "Neden burada olduğumu sordu, her şeyi anlattım ona. Korktuğumu, babamı bulamadığımı... O adam benim o çocuk halime öyle bir baktı ki, sanki dünya bir anlığına durdu. Üşüdüğümü gördü, sırtındaki o koca paltoyu çıkardı, üstüme örttü. O palto öyle sıcaktı ki Serhat, sanki bütün korkularım o paltonun içine hapsolmuş gibi hissettim o an."
Kadir saatin kapağını açtı, aralarındaki kısa sessizliği bozan tek şey saatin çıkardığı Tiktak sesiydi şimdi.
"Sonra bu saati verdi bana," dedi Kadir, parmakları gümüş kapağın üzerinde titrerken. "'Senin olsun' demedi aslında; 'Sana emanet' dedi. Elimi sıkıca kapatıp, 'Bak aslanım, ne zaman karanlıktan korkarsan, ne zaman kendini çıkmazda hissedersen bu saati çıkar ve kalbinin üstüne koy. Onun tık tıklarını dinle... Ben hayatım boyunca ne zaman başım sıkışsa hep öyle yaptım. Sen de yap. O ses sana yalnız olmadığını hatırlatır' dedi."
Kadir derin bir iç çekip Serhat’a baktı; gözlerinde o geceki çocuğun hüzünlü pırıltısı vardı.
"Ben o gece o merdivenlerde dünyanın başıma yıkıldığını sanırken, hiç tanımadığım o adam bana yeniden nefes almayı öğretti. O günden sonra ne zaman tıkansam, ne zaman 'tamam, bitti artık' desem bu saati çıkardım. Sanki o adam hala o sıcacık paltosuyla paltosuyla arkamda duruyormuş gibi hissettim."
Serhat’a dönüp gözlerinin en derinine baktı. "Küçükken herkesin bir kahramanı vardı ya Serhat... Benim kahramanım da o yabancı adamdı. Belki de bir melekti, bilmiyorum. Ama o günden sonra onu bir daha hiç görmedim. Bu emaneti yirmi beş yıldır, sanki o adam her an köşeden çıkıp gelecekmiş gibi sakladım."
Serhat’ın boğazı düğümlendi, içi titredi. Karşısındaki bu dev adamın içinde hala o paltolu yabancıyı bekleyen küçük çocuğu gördü. Ona sımsıkı sarılmak, "O adam benim, artık hep yanındayım" demek istedi ama maskesini düşürmedi. Sadece elini Kadir’in omzunda biraz daha sıkarak ona destek oldu.
Bahçedeki sessizlik, Kadir’in anlattığı o ağır geçmişin altında iyice koyulaşmıştı. Serhat’ın eli hâlâ Kadir’in omzundaydı; parmakları, yirmi beş yıl önce omuzlarına örttüğü o paltonun hayali sıcaklığını hisseder gibi titriyordu. Kadir, elindeki köstekli saati yavaşça cebine koydu ve arkasına yaslanıp gökyüzündeki solgun yıldızlara baktı.
"Çok yoruldum Serhat..." dedi Kadir bir anda . Sesi, gecenin ayazından daha bitkin çıkmıştı.
Serhat, bakışlarını yanındaki bu genç adama çevirdi. "Neyden?" Diye sordu fısıldayarak
"Her şeyden," dedi Kadir, acı bir gülümsemeyle. "Bu sahte kimlikten, içinde hapsolduğum bu lüks hapishaneden... Kendi mahallemi özledim. Eski ama huzurlu evimi, Mami’yi, fakir ama mutlu hayatımı… Orada kim olduğumu biliyordum. Burada ise her gün başka birinin hayatını ezberliyorum. Bazen şeytan diyor ki; 'Ulan Kadir, al anneni de Zeynep’i de, git başka bir şehre. Sıfırdan bir hayata başla...'"
Serhat’ın zihninde bir an şimşekler çaktı. Vural’ın "cinayet" iması, Panter’in zehirli sözleri ve İngiltere’deki o meşum kaza... Eğer Kadir giderse, Serhat bu karanlıkta tamamen yapayalnız kalacaktı.
"Gidebilir misin peki?" diye sordu Serhat, sesi mesafeli görünmeye çalışsa da içindeki fırtına her kelimesinden sızıyordu.
Kadir başını iki yana salladı. "Şehir değiştirsek ne yazar Serhat? Bu karanlık bize de bulaştı artık. Ben kendimden geçtim ama anneme ya da Zeynep’e benim yüzümden bir şey olursa kendimi asla affetmem. Ama...” Kadir sustu, bakışlarını kaçırdı.
Serhat baskı yapar gibi eğildi ona doğru. "Aması ne?”
Kadir bir süre cevap vermedi. Bakışlarını bankın altındaki çakıl taşlarına dikti. Serhat bir kez daha sorduğunda, Sonunda başını kaldırıp doğrudan Serhat’ın gözlerine baktı. O bakışta bir mecburiyetten ziyade, sarsılmaz bir sadakat vardı.
"Garip bir şekilde..." dedi Kadir, sesi gecenin sessizliğinde bir itiraf gibi yankılandı. "Seni de bırakmak istemiyorum artık."
Serhat, bu cümleyle sarsıldı. Vural’ın yarattığı o şüphe bulutu, Şahin’in kaybının verdiği o derin sızı hala omuzlarındaydı; ama Kadir’in bu sözü, Serhat’ın durduğu o uçurumun kenarına bir halat uzatmıştı.
Karşısındaki bu genç, kim olduğunu bile bilmediği o "paltolu yabancıya" duyduğu vefayı, şimdi Serhat’ın kendisine duyuyordu.
Serhat hiçbir şey söyleyemedi. Sadece elini Kadir’in ensesine götürdü ve onu kendine doğru çekip alnını Kadir’in alnına yasladı. İki adam, birinin yüreğinde evlat acısı, diğerinin yüreğinde ise yorgun bir sadakatle, gecenin o en sessiz vaktinde öylece kaldılar.
