5. bölüm · Figüran
Bölüm 4 ‘sessiz çığlık’
Sabaha karşı saat dört buçuk sularıydı; ne gece tam bitmişti ne de gündüz başlamaya cesaret edebiliyordu. Boğaz Köprüsü’nün kırmızı ışıkları, asfaltın üzerindeki ıslaklıkta titreyerek parlıyordu.Kadir, siyah Mercedes’in arka koltuğunda, dışarıdan akıp giden İstanbul’u izliyorken, Zihni son birkaç saati durmadan geri sarıyordu. Panter’in o tozlu depodaki kahkahası, namlunun soğukluğu ve Serhat Arıkan’ın o depoya bir kurtarıcı gibi girişi... Her şey o kadar hızlı olmuştu ki, kendi hayatının başrolü olması gerekirken, yine bir başkasının yazdığı senaryoda figüran olmuş gibiydi."Öldün sen Kadir," diye geçirdi içinden. "Annenin oğlu, mahallenin Kadir’i o depoda kaldı."Ön koltukta, direksiyonun başında oturan Serhat Arıkan’ın dikiz aynasındaki gözleriyle karşılaştı bir an. Serhat, her zamanki gibi sarsılmaz bir sükunetle yola odaklanmıştı. Bu sakinlik, Kadir’in içindeki kapana kısılmışlık hissini körüklüyordu."Depoya geldiğinde..." dedi Kadir, arabanın içindeki rahatsız edici sessizliği bozmak istercesine. "O adamın önünde neden yalan söyledin? Oğlun olmadığımı bildiğin halde neden `o benim oğlum` dedin?"Serhat, gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. "Benim oğlum olup olmaman önemli mi sence?" diye sordu. Sesindeki hafif alaycı ton, Kadir’i daha da çileden çıkartmıştı."Önemli! Çünkü ben senin oğlun değilim," dedi Kadir, öfkeyle öne doğru eğilerek. "Neden beni bu pisliğin içine daha da çektin?"Serhat derin bir nefes aldı. "Eğer Panter`e gerçekten `o benim oğlum değil` desem bile seni öldürecekti Kadir. Çünkü Panter öyle bir adam; masum ya da suçlu ayırmaz. Ben ise, sırf benim soyadımdan ötürü masum birinin ölmesini istemedim.” Serhat, derin bir nefes çekip devam etti konuşmaya.”En azından seni gerçekten oğlum zannederse, hamleleri daha kontrollü olur, oğlum olduğunu bildiği halde sana zarar verirse onu yaşatmayacağımı bilirdi. Bu yüzden o yalanı söyledim. Seni ancak bu şekilde koruyabilirdim.”Kadir’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. "Korumak mı? Sen benim hayatımı çaldın be adam. Kimden, neyi koruyorsun?""Hayatını çalmadım Kadir. Nerdeyse bitmek üzere olan hayatının üstüne yeni bir hayat bahşettim. Güvenli, huzurlu bir hayat. Ve sen, O depodan çıktığın an bitti o eski hikayen," dedi Serhat, sesi şimdi daha sertti.kadir, duyduğu sözler karşısında adeta donakalmıştı. Bir kaç saniye konuşamadı bile. Sonra ağzından, kendisinin bile beklemediği kısa bir gülüş kaçtı. Boştu bu gülüş; öfkeyle karışık, dişlerini sıkarak bastırdığı bir ses. Başını sağa sola salladı."Serhat Arıkan. Beni o siktiğim krallığının soytarısı yapamayacaksın."Serhat, dikiz aynasında Kadir’in bedenindeki o ani gerilimi fark ettiğinde içini tarif edemediği bir huzursuzluk kapladı. Omuzlarındaki kasılma, bakışlarındaki kararlılıkla birleşmişti; kaçmaya hazır bir bedenin sessiz işaretiydi bu. Serhat refleksle öne eğildi, eli orta konsoldaki kilit tuşunu aradı ve düğmeye bastı.Arabanın içinde kısa bir “tık”sesi yankılandı. Ancak bu ses, kilitlenen bir kapının değil, kaçırılan bir anın sesiydi. Kadir, Serhat’ın parmağı düğmeye değmeden saliseler önce kapıyı aralamıştı bile. İçeri dolan soğuk havayla birlikte kilit mekanizması anlamsızca döndü; tutunacak hiçbir şey bulamadan boşa düştü."Kadir, kapat o kapıyı!" diye kükredi Serhat. Araba köprü trafiğinde hızını almış, 50-60 km hızla ilerliyordu.
"Benim için endişelenme," dedi Kadir, gözlerini Serhat’ın aynadaki yansımasına dikerek. "Masum birinin ölmesini istemiyordun ya hani... Bakalım vicdanın buna ne diyecek."Kadir, kapıyı tüm gücüyle itti ve kendini köprünün o soğuk asfaltına, lacivert karanlığın içine bıraktı.Vücudu sert zeminle buluştuğunda acı bir feryat koptu dudaklarından. Asfaltta sürüklenirken dizlerinin ve avuçlarının parçalandığını hissetti. Arkadan gelen bir taksi, kulakları tırmalayan acı bir fren sesiyle Kadir’in sadece birkaç santim dibinde durabildi. Lastiklerden çıkan geniz yakıcı dumanlar Kadir’in etrafını sararken, Kadir acı içinde kıvranıyordu.Serhat, dikiz aynasından Kadir’in yerdeki perişan halini gördü. Fren pedalına asıldı ama yol tek yöndü, arkadan gelen araçlar kornaya basıyor, trafik hızla akıyordu. Durması imkansızdı. "Lanet olsun!" diye bağırarak direksiyona bir yumruk indirdi, ve aracı sürmeye devam etti. birkaç saniye sonra ise, yavaşça gözden kayboldu.Kadir asfaltın soğukluğunu yüzünde hissettiği anda zaman tuhaf bir şekilde gevşedi. Etrafındaki hareketler ağırlaştı; akan trafik, koşan ayaklar, savrulan gölgeler sanki görünmez bir el tarafından yavaşlatılmıştı. Sesler uzaklaştı, kelimeler anlamını yitirdi; dünya birkaç adım geriden yankılanıyormuş gibiydi.Avuç içlerinden sızan sıcaklığı hissetti; asfaltta sürüklenirken derisi zımparalanmış gibi soyulmuştu. "Kalk," dedi kendi kendine, sesi sadece zihninde yankılandı. "Kalkman lazım."Doğrulmaya çalıştığında her şey yönünü şaşırdı. Şiddetli mide bulantısının yanı sıra, gözlerinin önünde karanlık benekler dolaştı ve Yeniden yere tutunmak zorunda kaldı.Tam o sırada, arkasında duran taksinin kapısı sertçe açıldı. Taksi şoförüyle birlikte arkadaki araçtan inen iki adam, paniğe kapılmış adımlarla Kadir’e doğru koştu."Kardeşim! İyi misin? Sakın kıpırdama!" diye bağırdı adamlardan biri. Diğeri hemen telefonuna sarılmıştı: "Ambulansı arıyorum, tamam mı? sakin ol..."Kadir, Serhat’ın dikiz aynasındaki o son bakışını hatırladı. Eğer burada beklerse, o siyah araba bir şekilde geri dönecek ya da Serhat’ın adamları tepesine binecekti. Panik, acısının önüne geçti."Yok... iyiyim," diye mırıldandı Kadir. Bir eliyle bariyerden destek alarak ayağa kalkmaya çalıştı ama, dizleri yükünü taşıyamadı. Tekrar asfaltın üzerine çökerken taksi şoförü koluna girdi."Ne iyisi evlat, yüzün gözün kan içinde! Hastaneye gitmemiz lazım. iç kanaman olabilir" dedi taksici endişeyle.Kadir, şoförün ceketine sımsıkı yapıştı. Bakışları bulanıktı ama sesi her zamankinden daha kararlı çıktı. "Hastaneye değil... Çiçek Mahallesi`ne. Lütfen. Bas gidelim buradan.""Oğlum bak polise haber vermemiz lazım, o araba durmadı bile. plakasını aldın mı?""Polis olmaz abi! Lütfen sür," dedi Kadir, bir yandan da cebindeki buruşmuş paraları çıkarıp şoförün avucuna tutuşturmaya çalıştı. "Al bak, param var... Lütfen, sadece sür."Çevredeki insanlar hala bir şeyler söylüyor, yardım etmeye çalışıyorlardı ama Kadir şoförü resmen taksiye doğru sürükledi. Taksici, karşısındaki gencin gözlerindeki o saf korkuyu görünce daha fazla üsteleyemedi. Kadir’i arka koltuğa bindirdi, kapıyı kapattı ve gaza bastı.Kadir arka koltuğa yığıldığında başını cama yasladı. Soğuk cam, zonklayan şakaklarına iyi gelmişti.Taksici dikiz aynasından sürekli Kadir’e bakıyordu. "Kardeşim, bak gerçekten iyi görünmüyorsun. Tenin bembeyaz oldu. Yol üstünde bir tıp merkezi var, en azından bir pansuman...""Hastaneye gidemem abi," diye kesti Kadir, sesi şimdi bir fısıltı gibiydi ama hala sarsılmazdı. "Çiçek Mahallesi, No: 17. Oraya gitmem lazım. Annem bekliyor.""Peki, öyle olsun," dedi taksici, vitese hırsla asılırken. "Ama bir şey olursa mesuliyet kabul etmem bak, adresi veriyorsun ama bayılacaksın diye korkuyorum."Kadir cevap vermedi. Gözlerini kapattı. Köprünün kırmızı ışıkları, taksinin camından içeri girip yüzündeki taze yaraları aydınlatıyordu. Her sarsıntıda vücuduna saplanan o keskin acı, ona hala hayatta olduğunu hatırlatan tek şeydi.Taksi, köprünün çıkışındaki hafif eğimli yolda akıp giderken Kadir’in bedeni her vites değişiminde koltukta öne doğru savruluyordu. Sarsıntılar kemiklerinin içine kadar işliyor, her biri ayrı ayrı, bastırılamayan bir acıyla kendini hissettiriyordu. Gözleri bir noktaya takılı kaldı; dikiz aynasından sarkan küçük cevşen kolyesine. Kolye her sallandığında, başının içindeki zonklama da ona eşlik ediyor, aynı ritimde atıyordu.Eli istemsizce pantolonunun cebine gitti. Mami’yi araması gerekiyordu. Panter’in adamları onu ensesinden yakalayıp arabaya tıkarken, Mami’nin silah kabzasıyla yere yıkılışını görmüştü; sokağın ortasında öylece, cansız gibi kalmıştı. O görüntü, Panter’in namlusundan bile daha derine saplanıyordu.Mami… diye geçirdi içinden. Ayağa kalkabildi mi? Biri alıp bir hastaneye götürdü mü o deliyi?Parmakları boş cebinin içinde çaresizce gezindi. Telefon yoktu. Ya o kargaşada köprünün asfaltına düşüp parçalanmıştı ya da Panter’in adamları dünyayla bağını kesmek için çoktan imha etmişti. Cebindeki o koca boşluk, sanki Mami’den, annesinden, hayatından bir daha asla haber alamayacakmış gibi bir karamsarlık bıraktı içine.Taksici aynadan Kadir’in cebini yokladığını görünce boğazını temizledi. "Telefonu mu düşürdün aslanım? Vereyim benimkini, ara birini istersen?"Kadir bir an yeltendi ama sonra durdu. Kimi arayacaktı? Numaralar o kayıp telefonun içindeydi. Ayrıca kimi arasa, kimi bu belanın içine çekse Serhat’ın ya da Panter’in radarına sokacaktı. "Yok abi... Sağ ol. Kimse bakmaz şimdi bu saatte," diyerek kestirip attı.Taksi, Çiçek Mahallesi’nin dar, yorgun sokaklarına saptı. Tanıdık binaların arasından geçerken Kadir’in aklına, Mami’yle bu sokaklarda attıkları kahkahalar geldi. Şimdi o kahkahaların yerinde, geriye sadece o gecenin ağırlığı kalmıştı."Geldik," dedi taksici, 17 numaranın önünde durarak.Kadir, sanki bedeni camdan yapılmış gibi her milimini sakınarak doğruldu. Cebindeki son buruşmuş paraları taksicinin eline bıraktı; paraların üzerindeki o hafif kan lekesini görmezden gelmeye çalıştı. Kapıyı açıp kendini dışarı attığında, sokağın o serin ve rutubetli havası bir tokat gibi çarptı yüzüne.Apartmanın o üç basamaklı giriş merdivenlerine kadar iki adım attı ama devamı gelmedi. Dizleri daha fazla yükü taşıyamayacağını ilan edercesine titredi. Kendini o soğuk mermer basamağa bıraktı. Sırtını apartmanın kapısına yaslayıp başını geriye attı.Cebinde telefon yok, yanında Mami yok, karşısında ise her an fırtına koparacak olan annesinin kapısı... Kadir, mahallenin o derin sessizliğinde, sadece sızlayan yaralarının sesini dinleyerek öylece oturdu.Ve…Tam o sırada, sokağın sessizliğinde yankılanan bir ses duydu."KADİİİR!" Diye bağırmıştı biri.!Kadir, sesin geldiği yöne doğru başını ağır ağır çevirdi. Sokağın ucunda, loş lambanın altında bir karaltı belirdi. Mami’ydi bu. Mami, merdivenlerde oturan o perişan bedeni fark ettiği an olduğu yerde sendeledi. Sanki dizlerinin bağı çözülmüştü.
"Kadir..." dedi bu sefer, sesi bir fısıltı gibiydi ama sokağın her köşesinde duyuldu.
Kadir’in gözleri doldu, boğazına dev bir yumru oturdu. Mami, bir anlık duraksamanın ardından sanki canını dişine takmış gibi depar atarak koşmaya başladı. Yanına ulaştığında nefes nefeseydi; doğrudan Kadir’in önüne, tozun toprağın içine diz çöktü. Titreyen elleriyle Kadir’in parçalanmış ceketini, kanlı ellerini tuttu."Yaşıyorsun lan... Yaşıyorsun!" Mami’nin gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı. "Ben kendime geldiğimden beri her sokak arasına baktım, her hastaneyi aradım... Götürdüler seni, gözümün önünde aldılar seni de hiçbir şey yapamadım Kadir!"Kadir, dostunun sarsılan omuzlarına elini koydu, sıkıca tuttu. "Buradayım aslanım... Buradayım, geçti," diyebildi sadece. Sesi hıçkırıklarla boğuluyordu.Mami, hırsla gözlerini sildi, Kadir’in yüzündeki yaraları inceledi. "Kim yaptı oğlum bunu sana? O herifler mi? Canını mı yaktılar lan senin?" Sesindeki o saf öfke ve keder, Kadir’i köprüdeki o soğuk asfalttan daha çok sarstı."Gel buraya..." dedi Kadir ve Mami’ye sıkıca sarıldı.İki can dostu, o dar apartman girişinde, gecenin sessizliğinde birbirlerine tutunup kaldılar. Biri ölümden dönmüş, diğeri dostunu mezardan çıkarmış gibiydi.Mami, Kadir’in koluna girmiş, onu merdivenlerden adeta santim santim yukarı taşıyordu. Kadir’in her adımında yüzü acıyla buruşuyor, Mami ise "Az kaldı aslanım, ha gayret," diye fısıldıyordu. Kapının önüne geldiklerinde ikisi de durup birbirine baktı. Kadir, kanlı elini titreyerek cebine attı ama anahtarı da düşürdüğünü o an anladı."Anahtar yok..." diye mırıldandı Kadir, sesi bitkinlikten kısılmıştı.Mami tam "Ben hallederim," diyecekken, içeriden hafif bir terlik sesi duyuldu. Kapı yavaşça aralandı. Zeynep, elinde bir bardak suyla holün ışığını yakmıştı."Abi?" dedi Zeynep, sesi titreyerek. Işık Kadir’in yüzüne vurduğunda bardağı elinden düşürdü. Cam kırılma sesi boşlukta yankılanırken Zeynep çığlık atmamak için elini ağzına kapattı. "Abi! Bu halin ne!"Kadir, parmağını dudaklarına götürüp "Şşşt... Zeyno, annem uyanmasın," dese de çok geçti.Arka odadan Hatice Sultan’ın o yorgun ama her şeyi duyan sesi yükseldi: "Zeynep? Ne oluyor kızım gece yarısı?"Hatice Hanım, üzerinde tülbenti, yavaş adımlarla koridorda belirdi. Gözleri kapıdaki manzaraya takıldığında dünya onun için durdu. Oğlu, o gözünden sakındığı Kadir’i, Mami’nin kollarında, üstü başı parçalanmış, yüzü gözü kan içinde duruyordu."Kadir’im!" diye feryat etti Hatice Sultan. Sesi fısıltı gibiydi ama içinde koca bir acı barındırıyordu. Hemen yanına koştu, Kadir’in yüzünü titreyen elleri arasına aldı. "Yavrum... Kim vurdu sana? Kim kıydı sana kuzum?""Anne iyiyim... Bir şey yok, düştüm sadece," dedi Kadir, annesinin gözlerindeki o saf acıyı görünce kendi acısını unuttu.Mami hemen araya girdi: "Hatice teyze, korkma. Biz hallettik, sadece biraz pansuman lazım. Hadi içeri geçelim."Salona geçtiklerinde Hatice Sultan hemen Kadir’i o her zamanki koltuğuna yatırdı. Zeynep ağlayarak mutfaktan sıcak su ve bez getirdi. Mami bir yanda, Zeynep bir yanda Kadir’in yaralarını temizlemeye başladılar. Hatice Sultan ise Kadir’in başucuna çökmüş, bir yandan dualar okuyor, bir yandan da pamukla oğlunun şakağındaki kanı siliyordu."Düştüm deme bana Kadir," dedi Hatice Sultan, gözyaşları yanaklarından Kadir’in eline damlarken. "Bu düşme yarası değil. Kim yaptı annem bunu sana. İki yakaları bir araya gelmesin inşAllah. Niye almak istediler seni benden?”Kadir, annesinin o yumuşacık elini tutup öptü. "Kimse beni senden alamaz anacım. Bak, buradayım. Evimdeyim."Zeynep, abisinin parçalanmış ceketini kenara koyarken hıçkırıklarını tutamıyordu. "Çok korktuk abi... Mami abi gelip seni götürdüklerini söylediğinde aklımız çıktı."Mami, ortamdaki o ağır havayı dağıtmak istercesine, "Ben demedim mi size bu herifin kafası taştan diye? Bak, o kadar yara almış, yine de yılmadan dönmüş bize. Aslan bu aslan. " dedi zoraki bir gülümsemeyle. Kadir’le göz göze geldiler. arabadan atladığını sadece ikisi biliyordu.Hatice Sultan, Kadir’in yüzünü temizledikten sonra alnına uzun bir öpücük kondurdu. O an evin içindeki o rutubet kokusu, yerini anne şefkatinin o eşsiz huzuruna bıraktı. Kadir, günlerdir hissetmediği o güveni, annesinin dizinin dibinde bulmuştu."Hadi Zeynep," dedi Hatice Sultan, ayağa kalkarak. "Abine bir sıcak çorba koy. Mami, sen de geç otur evladım, sen de perişan olmuşsun. Bu gece kimse bir yere gitmiyor. Hepimiz buradayız."Kadir, tavanı izlerken gülümsedi. Yaraları sızlıyordu, vücudu ateşler içindeydi ama şu an dünyanın en güvenli kalesindeydi. Ya da o öyle sanıyordu.Evin içi, buhran basan o fırtınanın ardından sahte bir sessizliğe bürünmüştü. Mutfaktan gelen kaşık sesleri, ocağın üzerindeki çaydanlığın hafif tıslamasıyla birleşiyordu. Kadir, üzerine temiz bir tişört çekmiş, sessizce masanın başında oturmuştu. yüzündeki yaralar, Hatice Sultan’ın elleriyle sürdüğü kantaron yağı ile biraz daha iyi görünüyordu.Zeynep, abisinin tabağına çorbayı koyarken hâlâ göz ucuyla onun yüzündeki morlukları süzüyordu. "Ekmek de keseyim mi abi?" dedi sesi titreyerek."Kes Zeyno, kes... Kurt gibi açım," dedi Kadir, kardeşine güven vermek için zoraki bir gülümsemeyle.Mami, masanın ucunda oturmuş, tabağındaki çorbaya ekmek banarken bir yandan da kapıyı gözlüyordu. İçindeki o huzursuzluk geçmemişti. "Hatice teyze, vallahi ellerine sağlık, döktürmüşsün yine. Kendime geldim resmen." dedi Mami.Hatice Sultan, ellerini önlüğüne silerek mutfağın kapısında durdu. "Afiyet olsun kuzularım. Siz yanımda olun da, ben size her gün yaparım," dedi. Tam o sırada, sokağın başından gelen bir lastik gıcırtısı duyuldu. Ardından bir değil, iki, üç araba kapısı sesinin tok yankısı...Kadir’in elindeki kaşık havada asılı kaldı. Mami ile göz göze geldiler. Mahallede bu saatte, bu kadar lüks ve ağır kapı kapanma sesi hayra alamet değildi."Zeynep, içeri geç," dedi Kadir buz gibi bir sesle."Abi ne oluyor?""İçeri geç dedim Zeyno! Annemi de al, odaya girin, kapıyı kilitleyin!"Zeynep korkuyla annesinin koluna yapıştı. Hatice Sultan’ın gözlerindeki o huzur, yerini saniyeler içinde saf bir dehşete bıraktı. Onlar koridora yönelirken, dış kapının önünde ağır adımların sesi duyuldu. Sert, emin ve hesaplı adımlar...Ve beklenen o gürültü kopmadı. Kapı tekmelenmedi, kırılmadı.Dış kapının kilidi, sanki bir anahtar içeride dönüyormuş gibi yavaşça "tık" diye açıldı. Kapı, menteşeleri gıcırdayarak yavaşça aralandı. Holün loş ışığında, simsiyah takım elbisesi, ve o korkunç, donuk gülümsemesiyle Panter belirdi.Arkasında, gölge gibi duran dört tane iri yarı adam... Hepsinin elleri ceketlerinin içinde, namluları ateşlemeye hazır.Panter, sanki kendi evine giriyormuş gibi rahat bir tavırla içeri adımını attı. Burnunu havaya kaldırıp odayı kokladı. "Tarhana mı o? Mis gibi koktu valla..." dedi, sesi evin duvarlarında yankılanan bir yılan tıslaması gibiydi.Kadir masadan fırladı, Mami de elindeki kaşığı fırlatıp Kadir’in yanına geçti. İkisi de Panter’in karşısında birer duvar gibi dikildi."Lan!" dedi Kadir, dişlerinin arasından. "Senin burada ne işin var? Burası benim evim!"Panter’in Gülümsemesi genişledi ama gözleri hâlâ bir ölününki kadar duygusuzdu. "Evin mi?" dedi, başını hafifçe yana yatırarak. "Şahin efendi... Senin evin artık neresi biliyor musun? Senin için özenle hazırladığım o dar, ve karanlık mezar. Üstelik, iyi Bir ev sahibine denk geldin. Kefen ve nakliye ücretin de benden. "diyerek korkunç bir kahkaha patlattı. ve hemen ardından, bastonunu mermer zemine sert bir şekilde vurdu; o tok ses, evin boş koridorunda bir idam hükmü gibi yankılandı. "Şahin efendi..." dedi, sesi hem hayranlık hem de tiksinti doluydu. "Serhat Arıkan’ın o camdan sarayını, o ipek çarşaflarını bırakıp bu rutubetli mutfakta çorbaya kaşık sallamak ha? İnanılır gibi değil.”"defol git burdan!" diye kükredi Kadir, bir adım öne çıkarak. Göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. "Bu insanların bir suçu yok. Ne hesabın varsa benimle, ne istiyorsan dışarıda halledelim!"Panter, Kadir'in öfkesinden beslenircesine sırıttı. Bakışları mutfak kapısında donup kalmış, nefesini tutan Hatice Sultan’a kaydı. "Hanımefendi, baksanıza şuna... Sizin o 'Kadir' diye bildiğiniz çocuk, aslında koca bir imparatorluğun tek varisi. Serhat Arıkan’ın öz oğlu Şahin tam karşınızda duruyor. Size bunca zaman koca bir yalan söylemiş."Hatice Sultan, sanki kalbine bir bıçak saplanmış gibi sendeledi, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Oğlum... Ne diyor bu adam? Ne Şahin'i? Kadir, sen..."Kadir, Panter’in arkasına dönüp adamlarına baktığı o saniyelik boşlukta, annesine doğru öyle bir bakış fırlattı ki; o tek bir bakışta binlerce yalvarış vardı. İşaret parmağını dudaklarına gömdü, gözleriyle resmen "Sakın bozma anacım, sakın konuşma, canımız buna bağlı" diyordu."Hatice teyze, içeri girin lütfen!" dedi Kadir. Sesindeki o daha önce hiç duymadıkları, yabancı ve otoriter ton Hatice Sultan’ı olduğu yere çiviledi. "Zeyno! Al Hatice teyzeyi odaya geç, sakın çıkmayın!"Mami, masanın ucunda yumruklarını sıkmaktan boğumları beyazlamış bir halde araya girdi. "Lan şerefsiz! O elini indir yoksa ben senin o ellerini kırarım! Mahallemize gelip kimin üzerine yürüyorsun sen?"Panter, Mami’ye doğru yavaşça döndü. Yüzündeki ifade, bir aslanın sineğe bakışı kadar küçümseyiciydi. "Bak sen şu mahalle delikanlısına... Şahin’in fedaisi mi oldun lan sen?""Şahin’in değil, Kadir’in fedaisiyim. Sakıncası mı var?!" diye kükredi Mami, bir adım daha yaklaşarak. "Basın gidin buradan, elimden bir kaza çıkacak!"Panter’in ağzından pis bir kahkaha döküldü ama gülüşü saniyeler içinde yüzünde dondu. Bastonunu ani bir refleksle masanın üzerine savurdu. Porselen çorba kasesi büyük bir gürültüyle yere düşüp parçalandığında, yerdeki o taze tarhananın kokusu, havayı sarmaya başlayan tehlikeyle karıştı. Zeynep’in korku dolu çığlığı mutfağın duvarlarında yankılandı."Yeter!" dedi Panter. Sesi artık alaycı değil, jilet gibi keskindi. Kadir, Mami’nin daha fazla ileri gidip ateşe atılmasını engellemek için koluyla onu geriye itti ama Panter ondan daha hızlıydı. Elini ceketinin içine attı; belindeki silahın metal parıltısı, mutfağın loş ışığını bir anlığına kesti.Panter, tabancanın ucunu Kadir’in alnının tam ortasına, iki kaşının arasına dayadı.Mami, "Bırak lan onu!" diyerek ileri atıldı ama arkadaki adamlardan biri silahını Mami'nin göğsüne dayayarak onu duvara sertçe çarptı. Kadir, alnındaki namluya rağmen gözlerini Panter’den bir saniye bile ayırmadı. Vücudu kaskatı kesilmiş, ruhu o namlunun ucundaki boşluğa odaklanmıştı.Panter, parmağını tetiğin üzerine yerleştirdi. Metalin buz gibi soğukluğu Kadir'in alnındaki ter damlalarına dokunduğunda, mutfakta zaman adeta durmuştu. Panter, bir sır verir gibi fısıldadı:"Söyle bakalım Şahin... Azrail'e 'eceli gelen ben değilim' dersen, seni bırakacağını mı sanıyorsun? Son duanı et Şahin efendi. Yolun sonuna geldik.”Ve tam o anda...BAM!Kulakları sağır eden o tek el silah sesi mutfağın dar duvarlarında patladı.Hatice Sultan, ciğerinden kopan bir feryatla olduğu yere yığılırken, Zeynep elleriyle kulaklarını kapatıp çığlık attı. Mutfak saniyeler içinde geniz yakan o keskin barut kokusuyla doldu. Kadir, bir an için her şeyin bittiğini, beyninin o mermer zemine dağıldığını sandı. Ama beklediği o karanlık gelmedi. Aksine, tam karşısında Panter’in o korkunç, şaşkınlıkla büyüyen gözlerini gördü.Panter’in ağzından sıcak bir kan boşaldı. Kadir’in alnına dayadığı tabancanın hükmü bitmişti; silah mermer zemine tok bir sesle düştü. Dizleri üzerine ağır ağır çökerken, sırtındaki siyah ceketin tam ortasından sızan kan, usulca yerdeki halıya doğru süzülüyordu. Panter, yüzüstü yere yığıldığında koridorun loş ışığında, dumanı tüten bir namlunun arkasında o belirdi.Serhat Arıkan, mutfağın eşiğinde, elindeki silahtan ince bir duman süzülürken tüm heybetiyle öylece duruyordu. Serhatın adamlarından iki kişi panterin adamlarını yaka paça evden çıkarmaya başlamışken, Kadir, Mami ve Zeynep yerde kanlar içinde yatan Panter’e dehşet içinde bakıyordu. O kaosun ortasında ise kimse, Serhat Arıkan’ın sarsılmaz, buz gibi ifadesinin bir anda titrediğini fark etmedi. Mutfak kapısında duran Hatice Sultan’la göz göze geldikleri o an, sessizliği delen bir gerilimle doluydu. Ne bir kelime söylendi, ne de zaman ilerledi; ama birkaç saniyelik o bakış, ortamın karmaşasında herkesin gözünden kaçan bir şeyler taşıyordu.Serhat’ın silahı tutan parmakları bir an gevşedi. Omuzlarındaki o dik, mağrur duruş; sanki üzerine otuz yıllık bir enkaz devrilmiş gibi sarsıldı. Gözlerinde, on yıllardır küllenen bir yangın yeniden alevlenmiş gibi tuhaf, hüzünlü ve paramparça bir ifade belirdi. Hatice Sultan ise tutunduğu kapı eşiğinde bir heykel gibi donup kalmıştı. Elindeki mutfak bezi yavaşça parmaklarının arasından kayıp yere düştü. Bakışlarındaki o saf korku, Serhat’ı gördüğü anda yerini derin, sessiz bir acıya bıraktı.Aralarında, o barut kokulu mutfağın ortasında sadece ikisinin duyabildiği sessiz bir çığlık yükseldi. Zaman, onlar için tam otuz yıl öncesinde durmuştu. Otuz yılın tüm sırları, o saniyelik bakışmanın içine sığmıştı.Kadir, sendeleyerek Mami’nin koluna tutundu. "Kadir... İyi misin?" diye bağıran Mami’nin sesini sanki suyun altından gelen bir uğultu gibi duyuyordu. Zeynep ağlayarak annesine sarıldı. Kimse Serhat ve Hatice arasındaki o kelimesiz hesaplaşmayı, o saniyelik ruhsal depremi hissetmedi. Onlar için Serhat Arıkan, sadece o kapıdan giren ölümcül bir kurtarıcıydı.Serhat, büyük bir çabayla bakışlarını Hatice’den koparıp yerdeki Panter’e çevirdi. Birkaç saniye sessizliğin ardından, tekrar Kadir’e çevirdi bakışlarını. o sert ve umursamaz maskesini yeniden takmıştı."Bu evde daha fazla kalamazsınız," dedi Serhat Arıkan. Sesi bir emir kadar keskin ama içinde tarif edilemez bir acele, hatta bir kaçış arzusu barındırıyordu. "Gidiyoruz... Hemen!"
