28. bölüm · Figüran

Bölüm 25 ‘Kalp Yarası’ (Final)

Savaş —

(2 Ay sonra...)
Perdeleri sıkı sıkıya kapatılmış oda, dışarıdaki Mayıs güneşine inat buz gibiydi. İçerideki loşluğu sadece masanın üzerindeki bir lambanın sarı, cılız ışığı kırıyordu. Odanın köşesinde asılı duran eski duvar saatinin tık tık sesleri, ortamdaki ölüm sessizliğini bozan tek şeydi. Masanın tam ortasında, üzerinde yaldızlı harflerle “Hatice & Serhat” yazan bembeyaz, zarif bir düğün davetiyesi duruyordu. Hemen yanında ise buruşmuş, kenarları kıvrılmış eski bir fotoğraf vardı. her şeyin başladığı o gün, Kadir’in o film setinde figüranlık yaptığı anda çekilen fotoğrafı... Üzerindeki o siyah takım elbise, belindeki maket silahla kameraya donuk gözlerle bakıyordu.

Kapı iki kez hafifçe çaldı, ardından yavaşça açıldı. İçeri giren adam ceketinin önünü ilikleyerek masaya doğru iki adım attı. Sesinde gizleyemediği bir ürperti vardı.
"Her şey hazır Panter Bey," dedi
derin bir nefes alarak. "Reji masasındaki çocuk da, çatılardaki keskin nişancıların arkasına sızacak adamlar da yerini aldı. Serhat Arıkan etrafta kuş uçurtmuyor, her köşeye bir ordu dikmiş ama... adamlarımız içeri sızdı bile."
Panter, bakışlarını masadaki davetiyeden milim bile ayırmadı. Serhat’ın mahzeninde aylarca bağlı kaldığı o ağır zincirlerin bileklerinde bıraktığı kabuk bağlamış, rengi mora dönmüş derin yara izleri lambanın ışığında parladı.

Masaya doğru yavaşça uzandı. Parmaklarının arasında tuttuğu keskin, soğuk komando bıçağını aniden, hiç acımadan Kadir’in fotoğrafının tam kalbine sapladı. Ahşaptan çıkan o sert ses odada yankılanırken, fotoğraf ortadan ikiye yarıldı.
Panter’in gözleri buz kesti. Sesi bir fısıltıdan farksızdı:
"Serhat, otuz yıl sonra bir evlat bulduğunu sandı... Kendine bir dağ bulduğunu sandı," dedi dudakları kalleşçe kıvrılırken. "Bir kurdu öldürmek istiyorsan, canını almayacaksın. Canından can koparacaksın."
Bıçağı fotoğraftan hızla çekti, sapladığı yerde derin bir yarık kaldı. Başını kaldırıp adamına baktı:
"Gidin. ve bu akşam, O düğünü Serhat için cehenneme çevirin."
(Arıkan Malikanesi)
Mayıs sabahının ilk ışıkları Arıkan malikanesinin geniş pencerelerinden içeri sızarken, evde tatlı ama hummalı bir koşturmaca çoktan başlamıştı. Bahçeden gelen çiçek kokuları, mutfaktan yükselen taze kahve kokusuna karışıyordu. Koridorlarda koşturan yardımcılar, son hazırlıkları yetiştirmeye çalışan makyaj uzmanları... Aylardır süren o gergin, karanlık günlerin ardından malikane ilk kez böylesine hayat dolu, böylesine renkli bir güne uyanmıştı.
Aşağının o neşeli gürültüsüne inat, geniş salonun ortasındaki kahvaltı sofrasında çıt çıkmıyordu. Serhat, Kadir ve Zeynep masadaydı. Masanın üzeri kuş sütü eksik donatılmıştı ama kimsenin boğazından doğru dürüst bir lokma geçmiyordu. Zeynep heyecanla parmaklarıyla oynuyor, Kadir ise gözlerini önündeki tabağa dikmiş, kendi düşüncelerinde kaybolmuştu.
Serhat, jilet gibi dikilmiş damatlığının içinde her zamankinden daha heybetli, daha sert duruyordu. Ama içindeki o kurt bir an olsun rahat bırakmıyordu onu. Aylardır Panter’den tek bir iz, tek bir çıt çıkmamıştı. Bu ölüm sessizliği, Serhat'ın tecrübeli göğsüne ağır bir taş gibi oturuyordu. Bakışlarını masadan kaldırdı, elindeki telefonun ekranına dokunup sesini hoparlöre verdi.
"Yavuz," dedi, sesindeki o otoriter tonu gizlemeden. "Bahçe girişindeki devriyeleri sıklaştırın. Çatılardaki çocuklara söyle, gözlerini bir saniye bile kırpmayacaklar. Kuş uçmayacak o bahçede."
Telefondan Yavuz’un kendinden emin sesi geldi: "için rahat olsun Serhat Abi, her köşe tutuldu. Keskin nişancılar yerlerini aldı bile. etrafta sinek uçsa haberimiz olur."

Serhat telefonu masaya bırakıp derin bir nefes aldı ama içindeki o huzursuzluk milim azalmadı.
Tam o sırada gözü karşı koltukta oturan Kadir’e kaydı. onun üzerinde de tıpkı kendisininki gibi siyah, asil bir takım elbise vardı. Saçları ve traşı özenle yapılmıştı. O ilk gün set molasında siyah takım elbiseyle kaçırılan o ürkek "figüran" çocuk gitmiş; yerine babasının gölgesini gururla taşıyan, aslan gibi bir delikanlı gelmişti.

Serhat’ın yüzündeki o sert hatlar, oğluna bakarken hafifçe yumuşadı. Boğazını temizleyip Kadir’ine doğru uzandı:
"Takım elbise yakışmış aslanım," dedi, sesi bu kez babacan ve sıcaktı. "Eğreti durmamış üzerinde. Tam bir Arıkan gibi duruyorsun."
Kadir başını kaldırıp babasının gözlerinin içine baktı. Dudaklarında buruk ama samimi bir tebessüm belirdi.
"Sağ ol baba," dedi, kelimenin hakkını vererek. "Senin arkanda dururken hiçbir elbise eğreti durmaz zaten."
Serhat bu sözün üzerine bir şey söylemedi, sadece elini Kadir'in omzuna koyup hafifçe sıktı. O koca çınar, o fırtınalı hayatında ilk kez arkasında bir dağ olduğunu hissediyordu. Ama Mayıs rüzgarı bahçedeki ağaçların yapraklarını hışırdatarak pencerelere vururken, evdeki bu sahte huzur, fırtınanın hemen öncesindeki o can alıcı sessizliği fısıldıyordu.

Kahvaltı masasının üzerindeki o gergin ama huzurlu hava, saatler ilerledikçe yerini düğün saatinin o tatlı telaşına bırakmıştı. Herkes kendi odasına çekilmiş, son hazırlıklar tamamlanmıştı. Kadir, odasındaki aynanın karşısında ceketinin düğmelerini iliklerken derin bir nefes aldı. Heyecan her yanını sarmıştı. Odasından çıkıp, koridorun sonundaki o büyük odaya, annesini aşağıya indirmek için yürüdü.
Merdivenlerin yukarısındaki o geniş oda, malikanenin diğer yerlerine göre çok daha sessizdi. Hatice, aynanın karşısında, otuz yıldır hayalini kurduğu o bembeyaz gelinliğin içinde tek başına duruyordu. Gelinliğin zarif dantelleri üzerini sararken, aynadaki yansımasına bakıp gözlerinden süzülen iki damla yaşa engel olamadı. Bu bir hüzün değil, ömrünü tükettiği o karanlık hasretin son buluşunun gözyaşlarıydı.
Kapı iki kez hafifçe vuruldu, ardından yavaşça arandı. Kadir, elindeki damat çiçeğiyle kapı eşiğinde belirdi. Annesini o beyazlığın içinde gördüğü an adımları durdu, boğazı düğümlendi. Karşısında duran kadın, adeta gökyüzünden inmiş bir melek gibi parıldıyordu.
Hatice arkasını dönüp oğlunu gördüğünde dudaklarından küçük bir hıçkırık kaçtı. Elleriyle ağzını kapatıp Kadir’ine doğru birkaç adım attı. Kadir de adımlarını hızlandırıp annesinin ellerini tuttı.
"Anne..." dedi Kadir, sesi titriyordu. "Çok... çok güzel olmuşsun. Gözlerimi alamıyorum senden."
Hatice, oğlunun jilet gibi oturan siyah takım elbisesine, özenle yapılmış saçlarına baktı. Parmaklarını yavaşça Kadir’in yanağında gezdirdi, gözlerindeki gurur oldukça aşikardı.
"Benim güzel oğlum," diye fısıldadı Hatice. "Ben bugünleri gördüm ya... Artık hiçbir şey umurumda değil. Sen babanın yanında böyle dağ gibi duruyorsun ya, benim arkam bir daha asla yere gelmez."
"Bugün senin günün anne," dedi Kadir, annesinin ellerini daha sıkı kavrayıp gülümseyerek. "Bak, babam aşağıda seni bekliyor. Otuz yıllık hasret bitiyor bugün. Artık sadece mutluluk var bizim için."
Hatice başını salladı, gözlerindeki o huzur derindi. Kadir yavaşça sol kolunu büktü, annesine yer açtı. Hatice, titreyen elini oğlunun koluna doladı.
Odanın kapısından çıkıp merdivenlere yöneldiklerinde, aşağıda, salonun ortasında duran Serhat’ın bakışları yukarı çevrildi. Koca çınar, merdivenlerden kol kola inen karısını ve öz oğlunu gördüğü an ilk kez dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Kadir, göğsünü gere gere, adeta hayatının en büyük gururunu yaşayarak annesini basamaklardan indirdi ve onu damatlığının içinde bir heykel gibi bekleyen Serhat’a teslim etti.
Serhat, Hatice’nin alnına uzun ve derin bir öpücük kondururken; Kadir bir adım geri çekilip onlara baktı. Evdeki bu rüya gibi an, zamanın tıkır tıkır işlemesiyle son bulmak üzereydi ama içerideki kimse henüz bunun farkında değildi.

Serhat, Hatice’nin alnına o derin öpücüğü kondururken, Zeynep de merdivenlerden koşturarak yanlarına geldi. Üzerindeki uçuşan toz pembe elbisesiyle o kadar tatlı ve heyecanlıydı ki, abisi Kadir’in koluna girip "Abi, annem melek gibi olmamış mı?" diye fısıldadı gözleri parlayarak. Kadir kardeşinin saçını hafifçe dağıtıp gülümsedi. O an malikanenin önünde bekleyen siyah, jilet gibi arabalardan oluşan o devasa düğün konvoyuna doğru hareket ettiler.
Düğün, İstanbul'un o büyüleyici boğaz manzarasına sahip muazzam bir açık hava kır alanındaydı. Konvoy alana girdiğinde, Mayıs rüzgarı denizin dalga seslerini hafifçe masaların arasına taşıyordu. Davetliler yerlerini almış, etrafta tatlı bir keman sesi yankılanmaya başlamıştı.
Ancak bu neşeli görüntünün arkasında, Serhat Arıkan’ın güvenlik ordusu adeta bir kale gibi etrafı sarmıştı. Girişteki iki katlı taş binanın çatısına ve çevreye hakim yüksek falezlerin üzerine Serhat’ın en güvendiği keskin nişancıları yerleştirilmişti. Siyah takım elbiseli onlarca koruma, elleri tetikte, gözleriyle sürekli etrafı tarıyordu.

Serhat, masaların biraz uzağında duran Yavuz’un yanına adımladı.

"Yavuz," dedi alçak bir sesle. "Çatılar ne durumda? İçimdeki şu huzursuzluğu bir türlü söküp atamadım."
Yavuz hafifçe başını salladı, sesinde Serhat’a güven veren dostane bir ton vardı:
"Rahat ol abi. Kuzey çatıda da, doğu falezlerinde de çocuklar tetikte. Çevrede kuş uçurtmuyoruz. Mami girişi bizzat tuttu. Sen bugün sadece Hatice yengeme odaklan. Hak ettiniz bugünü."
Serhat derin bir nefes alıp Yavuz’un omzuna vurdu ve düğün alanına, Hatice'nin yanına döndü.

kısa bir süre sonra, Hatice ve Serhat alkışlar eşliğinde denizden gelen o tatlı esintinin altında, rengarenk çiçeklerin ortasındaki piste doğru yürüdüler. Kemanlar bu kez ağır, derin bir aşk melodisine döndü. Serhat, Hatice’nin belini kavrayıp onu ilk dansa kaldırdığında, Hatice başını Serhat'ın göğsüne yaslayıp gözlerini kapattı. Kadir ve Zeynep pistin kenarında yan yana durmuş, gözleri dolarak anne ve babalarının bu otuz yıllık gecikmiş vuslatını izliyordu.

Dansın ardından nikah masasına geçildi. Şahitler yerini aldı, o beklenen "Evet" sesleri denizin dalga seslerine karıştı, imzalar atıldı. Davetlilerin neşeli kahkahaları, takı merasiminin tatlı telaşı ve arka planda çalan neşeli müziklerle düğün tam bir rüyaya dönüştü. Herkes derin bir nefes almış, o karanlık günlerin bittiğine inanmıştı.

Fakat düğün alanının en arkasında, reji masasının ve ses sistemlerinin kurulduğu o gölgelik alanda dikilen Yavuz’un gözleri bir an bile durmuyordu. Bakışları, masalara servis yapan görevlilerin üzerinde tek tek gezindi. Tam o sırada, reji masasının hemen arkasındaki çalılıkların oradan ana binaya doğru hızlı adımlarla ilerleyen bir temizlik görevlisi dikkatini çekti. Adamın adımlarında aceleci, o neşeli kalabalığa uymayan tekinsiz bir ritim vardı.
Yavuz’un içindeki o eski refleks anında uyandı. Elini yavaşça kulağındaki gizli telsize götürdü ve çatıdaki keskin nişancılara seslendi.
"Kuzey çatı, Yavuz konuşuyor," dedi gözlerini o adamdan ayırmadan. "Reji arkasındaki görevliyi kadraja alın. Şüpheli hareketleri var. Durumu rapor et."
Telsizden hiçbir ses gelmedi. Sadece derin, amansız bir cızırtı kulaklığını doldurdu. Yavuz kaşlarını çattı, kalbi tekinsiz bir hızla vurmaya başladı. Telsizin frekansını değiştirdi.
"Doğu çatı, ses ver. Durum ne orda?"
Yine ölüm sessizliği. Ne bir nefes, ne bir onay kelimesi... Sadece o çiğ cızırtı. Yavuz o an, çatılardaki ve falezlerdeki çocukların çoktan sinsice indirildiğini, ordusunun arkadan hançerlendiğini anladı.

o an dünya buz kesmişti sanki. Kalabalığın neşeli sesleri kulağında uğuldamaya başlarken, Yavuz elini ceketinin içine, silahının kabzasına doğru kaydırdı. Pusu çoktan kurulmuş, çember daralmıştı.

Yavuz, telsizdeki o sağır edici cızırtıyla baş başa kaldığı an, ensesindeki tüylerin diken diken olduğunu hissetti. Profesyonel tecrübesi acı gerçeği saniyeler içinde fısıldamıştı: Çatılar sustuysa, pusu başlamıştı. Artık reji arkasındaki adamı kovalamakla vakit kaybedemezdi çünkü asıl tehlike açık hedefte, pistin ortasında duran Serhat Arıkan’dı.

Yavuz bir an bile beklemedi. Elini ceketinin içine atıp silahını kavrarken, kalabalığı yararak Serhat’a doğru hızla koşmaya başladı. Pistin kenarında davetlilerle konuşan Serhat, Yavuz'un kendisine doğru sert adımlarla, yüzü buz kesmiş bir şekilde geldiğini görünce bir şeylerin ters gittiğini anında sezdi.
Yavuz, Serhat’ın yanına ulaştığı an sesini yükselterek bağırdı:
"Serhat Abi, pusu! Çök!"
Aynı saniyede, reji masasının arkasındaki sahte görevli planın deşifre olduğunu anladı. Belindeki silahı çekip namluyu havaya doğrulttu ve ardı ardına üç el ateş etti.
Kemanlar sustu; o neşeli bayram havası, patlayan mermilerle birlikte yerini karanlık bir kaosa teslim etti.
Saniyeler önce neşeyle gülen davetliler çığlık çığlığa masaların altına, süs ağaçlarının arkasına doğru kaçışmaya başladı. Sandalyeler devriliyor, masalardaki kadehler yere düşüp parçalanıyordu. Silahı ateşleyen adam, yarattığı bu devasa kargaşadan faydalanarak düğün alanının arkasındaki o karanlık koruluğa doğru deli gibi koşmaya başladı.
Yavuz, o ilk mermi sesiyle birlikte Serhat’ın önüne geçip gövdesini ona siper etmiş, Hatice ve çocuklar da o refleksle kendilerini yere bırakmışlardı. Hatice’nin o bembeyaz gelinliği ise tozun toprağın içinde kalmıştı.
Serhat, Yavuz’un altından hızla doğruldu. Gözleri, arkadaki koruluğun ağaçları arasına doğru kaçan o silahlı adama kilitlendi. Kafasındaki tek düşünce, düğününü mahveden bu haini orada indirip tehlikeyi kökten temizlemekti. Silahını sıkıca kavrayıp ayağa fırladı, tam adamın peşinden koşacağı sırada Hatice can havliyle Serhat’ın ceketinin eteğine yapıştı. Gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülüyordu.
"Serhat! Gitme, yalvarırım bırakma bizi!" diye feryat etti Hatice, kocasını tutmaya çalışarak.
Serhat arkasına dönüp karısının titreyen ellerini ceketinden nazikçe ama hızla ayırdı. bakışlarını Hatice'den çekip çocuklara çevirdiğinde, Zeynep korkuyla abisinin koluna sarılmıştı. Serhat, canından çok sevdiği çocuklarına baktı. Sesi, o kargaşanın ortasında bile bir komutan kadar net ve sarsılmazdı:

"Kadir! Zeynep! annenizin başından bir milim bile ayrılmayacaksınız! Onu size emanet ediyorum, etten duvar öreceksiniz etrafına!"
Kadir, elini ceketinin altındaki silaha götürdü ve Babasının gözlerinin içine baktı.
"Merak etme baba," dedi, sesi buz gibiydi. "Annem bana emanet."
Serhat başıyla onayladı. Yavuz’la aynı anda, o tek tetikçi sandıkları adamı bitirmek için düğün alanının arkasındaki karanlık koruluğa doğru deli gibi koşmaya başladılar.
Kadir, Zeynep ve Hatice ise o açık reji alanının kör noktasında, birbirlerine kenetlenmiş halde kalakaldılar. Kadir silahını çekmiş, namluyu karanlığa doğrultmuş, etraftaki dumanın içini süzüyordu.

Serhat ve Yavuz, düğün alanının ışıklarını arkalarında bırakıp Boğaz’ın kıyısındaki o karanlık koruluğa daldıklarında etrafı derin bir sessizlik kapladı. Ayaklarının altında ezilen kuru dalların sesi dışında çıt çıkmıyordu. Kaçan o sahte görevli ağaçların sinsi gölgelerini kullanarak izini kaybettirmeye çalışıyordu ama arkasındaki iki eski kurdun nefesini ensesinde hissediyordu.
Yavuz, silahı iki eliyle kavramış, namluyu her çalıya doğrultarak önden ilerliyordu. Serhat ise hemen arkasından, öfkesi çenesini kasmış bir halde onu takip ediyordu.

"Yavuz," diye fısıldadı Serhat, sesi gecenin karanlığında bir bıçak gibi keskin ve alçaktı. "Canlı istiyorum. Arkasında kim var kendi ağzıyla kusacak."
Yavuz tam başıyla onaylayacaktı ki, az ilerideki kalın bir ağaç gövdesinin arkasından bir hışırtı koptu. Kaçan adam, köşeye sıkışacağını anlayarak arkasına dönmüş, namluyu onlara doğrultup tetiği çekmişti.

Karanlığı yırtan mermi, Yavuz’un hemen yanındaki ağacın gövdesine saplandı. Yavuz saniyesinde kendini yana atıp siper alırken, Serhat hiç düşünmeden tetiğe asıldı.
Güm! Güm!
Serhat’ın namlusundan çıkan mermiler tam hedefi buldu. Sahte görevli, sarsılarak sırtüstü toprağa yığıldı. Silahı elinden fırlayıp yaprakların arasına düştü.
Serhat ve Yavuz, silahları hala namlu uçlarından dumanlar tüterek adamın başına doğru hızla ilerlediler. Adam yerde sırtüstü yatıyor, kesik kesik nefesler alıyordu.
Serhat adamın tepesine çöktü. Yakasından tutup onu sertçe kendine doğru çekti.
"Konuş!" diye kükredi. "Kim gönderdi seni? Panter nerede?"
Adam, acı içinde sırıtmaya çalıştı. Dişlerinin arasından sızan kanla birlikte yüzünde kalleş bir ifade belirdi. Serhat’ın gözlerinin içine bakarak son nefesiyle fısıldadı:
"Ben... sadece yemdim Serhat Arıkan... Asıl düğün... şimdi başladı..."
Adam son sözlerini söylediği an gözleri kapandı, başı sarsılarak yana düştü. Yavuz ve Serhat o an, kafalarından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi kalakaldılar. Akıllarına aynı salisede arkada bıraktıkları Hatice, Kadir ve Zeynep geldi.
Tam arkalarını dönüp düğün alanına doğru depar atacakları sırada, geldikleri o reji alanının olduğu yönden iki el silah sesi yankılandı.

Ses, Boğaz’ın üzerinde yankılanıp koruluğun içinde çınlarken, hemen ardından Zeynep’in o acı dolu feryadı yankılandı gecenin karanlığında.
"ANNEEEEE!"

Serhat ve Yavuz, Zeynep’in o ciğer söken çığlığını duydukları an, ruhlarını o korulukta bırakmış gibi deli gibi depar attılar. Ayaklarının altındaki dallar kırılıyor, aldıkları nefes ciğerlerine yetmiyordu. Serhat’ın gözünün önüne otuz yıl sonra kavuştuğu karısı, omuz omuza durduğu oğlu Kadir geliyordu. "Olmaz," diyordu içinden, "Bu sefer olmaz, Allah'ım koru onları..."
Koruluğun bittiği yere, o açık reji alanının arkasındaki kör noktaya fırtına gibi daldıklarında, düğün alanındaki kalabalık çoktan dağılmıştı. Reji masasının olduğu o loş alan, ağır bir barut kokusuyla çalkalanıyordu.
Serhat’ın adımları, gördüğü manzarayla birlikte olduğu yere adeta çakılıkaldı. Dizlerinin bağı çözüldü, bunca yıllık ömründe ilk kez elindeki silahı çamurlu toprağa düşürdü.
Zeynep, masanın dibinde dizlerinin üzerine çökmüş, Hatice’nin elini tutarak feryat figan ağlıyordu. "Anne! Yalvarırım aç gözlerini, bırakma bizi! Anne ne olur ses ver!" diye bağırışı Boğaz’ın dalga seslerini bile bastırıyordu. Kadir ise darmadağın olmuş siyah takım elbisesiyle annesinin baş ucunda diz çökmüş, iki eliyle Hatice’nin omuzlarını sarsıyordu. Gözyaşları sicim gibi akarken, o güçlü duruşu gitmiş, canı yanan çaresiz bir evlat gibi hıçkırıklara boğulmuştu. "Anne! Anne buradayım, bak yanındayım! Bırakma bizi, ne olur ayağa kalk!" diye haykırıyordu.
Hatice ise... o otuz yıldır hayalini kurduğu bembeyaz gelinliğin içinde boylu boyunca yerdeydi.

Tam o anda Kadir’in dünyası, annesinin sönen bakışlarında donup kaldı. Çığlıklar, sirenler, Boğaz dalgalarının derin uğultusu... Her şey sağır edici bir sessizliğe gömüldü. Renkler solarken, zihni saniyeler öncesine, o uğursuz ana geri sardı.
Serhat ve Yavuz koruluğa dalmış, alan tamamen korumasız kalmıştı. Havada keskin bir barut kokusu vardı. Kadir, silahıyla karanlığı süzüyor, Zeynep ve annesine siper olmaya çalışıyordu. Gözleri ağaçlardaydı ama ölümün ona nereden nişan aldığını farkedemedi.
Gölgelerin arasından Kadir’e doğrulan namluyu gören Hatice, bir salise bile düşünmedi. Otuz yıllık hasretini ve canını, oğlunun ömrüne feda etti.
"Kadir!"
Beyaz gelinliğiyle adeta bir melek gibi öne atıldı. Kadir daha başını çeviremeden, annesinin beyaz duvağı kapattı görüşünü. Ve tam o anda iki el silah sesi patladı:

Kadir’in göğsünü parçalayacak mermiler, Hatice’nin saf bedenine saplandı. Hatice'nin Yüzünde ise acıdan çok, evladını kurtarmış olmanın huzuru vardı. Kadir annesini kucaklayıp yere çökerken, zaman yeniden hızlandı.

Hatice'nin Gelinliğinin tam göğüs kafesinin üzerinden acımasızca büyüyen, o saf beyazlığı kana bulayan kırmızı bir leke yayılıyordu. Kadir’in önüne siper olan Hatice, oğlunun yerine o hain mermilerin hedefi olmuştu.
Serhat can havliyle ileri fırladı. Kendini Hatice’nin yanına, toprağın üzerine attı. Karısının o solan yüzünü titreyen ellerinin arasına aldığında, Gözyaşları Hatice’nin gelinliğine damlayarak ağlamaya başladı. O koca çınar, ömründe ilk kez kökünden sökülerek yıkılmıştı.
"Hatice... Hatice’m, bak bana," diye haykırdı Serhat, sesindeki o koskoca lider gitmiş, geiye dünyası yıkılan aciz bir adam kalmıştı. "yaşayamam ben sensiz bu dünyada. sakın... sakın bırakma beni!" gözyaşları ardı ardına süzülmeye devam ederken, "Yavuz ambulans nerede kaldı! "diye haykırdı Serhat.
Yavuz bir yandan etrafı kolaçan edip silahını karanlığa doğrulturken, diğer titreyen eliyle telefonu tutuyor, ambulans ekiplerine avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Hatice, zorlukla, acı içinde gözlerini araladı. Dudaklarının kenarından sızan kan, hızla gelinliğinin yakasına damlıyordu. Titreyen elini kaldırmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Serhat hemen o eli yakalayıp dudaklarına götürdü, avuç içlerini koklayarak öptü. Hatice’nin bakışları önce kocasına, sonra feryat eden Zeynep’e ve en son tepesinde ağlayan Kadir’e kaydı. Gözlerindeki o anne şefkati, üzerindeki kan lekesine inat hala oradaydı.
"Ağlamayın..." diye fısıldadı Hatice, sesi kesik kesik çıkıyordu, her nefeste canından can gidiyordu. "Ben... otuz yıl sonra... sana tekrar kavuştum ya Serhat... Ölsem de gam yemem artık..."

"Anne hayır! Konuşma, yorma kendini, ambulans geliyor!" diye haykırdı Kadir, annesinin ellerine kapanarak.
Hatice gözlerini zorlukla Kadir’ine çevirdi. Solgun dudaklarında buruk ama dünyanın en güzel tebessümü belirdi. Parmaklarını milim de olsa oynatıp Kadir’in eline değdirdi.
"Güzel oğlum... Annem..." dedi nefesi tükenirken. "seni de, kardeşini de çok..." Hatice cümlesini tamamlayamadı, boğazından boğuk bir öksürük koptu.

Serhat karısının başını göğsüne daha sıkı bastırdı, "Hatice’m konuşma, zorlama kendini. sakın pes etme. daha yeni başladı hikayemiz, yeniden karanlığa mâhkum etme beni" diye yalvarıyordu. Zeynep annesinin dizlerine kapanmış deli gibi ağlarken, Hatice, son bir gayretle gözlerini Serhat’ın gözlerine dikti. Sesi artık bir fısıltıdan farksızdı.

"Serhat... çoçuklara iyi bak... Onlar sana... benim sana... en büyük emanetlerim... sakın bırakma onları..."

Hatice’nin gözleri, kocasının ve çocuklarının yüzünde son bir kez gezindi. Göğüs kafesi son bir nefesle yükselip yavaşça indiğinde, Serhat'ın avuçlarının arasındaki eli yavaşça kayıp toprağa düştü. Gözleri açık, donuk bir huzurla gökyüzüne bakakaldı.
O an Boğaz’dan esen buz gibi rüzgar, bir tokat gibi çarptı yüzlerine. Zeynep, annesinin gittiğini anladığı an feryat ederek Hatice’nin cansız bedenine kapandı, çığlıkları gecenin karanlığında yankılandı. Kadir, elleri annesinin kanıyla boyanmış bir halde, dizlerinin üstünde donup kaldı. Hıçkırıkları kesildi, gözlerindeki yaşlar kurudu; içindeki o küçük çocuk, annesinin son nefesiyle birlikte tamamen karanlığa gömüldü.
Serhat ise karısının göğsüne başını gömdü. Koskoca Serhat Arıkan, Boğaz’ın karanlık sularına karşı, ciğerini sökercesine feryat ederek ağlamaya başladı. İstanbul o gece destansı bir aşkın kanla bitişine, bir babanın ve öksüz kalan iki evladın çaresiz yıkılışına şahit oluyordu.

Basit bir figüranlık teklifiyle çıktığı yolun, onu başrolü olduğu asıl sahneye götürdüğünü bilemedi genç adam.
O Boğaz kıyısında, annesinin bembeyaz gelinliği kanla boyanırken, içindeki bütün renkler karanlığa gömüldü. Bu kez başkasının acısına figüranlık yapmıyordu; kurşun kendi ciğerini delmiş, sahne annesinin son nefesiyle kapanmıştı.
O gece bir anne dünyaya veda ederken, koca bir çınar kökünden yıkıldı. Kadir ise içindeki tüm ışıkları söndürerek, o enkazın içinden babasının arkasında dağ gibi duracak kapkara bir sükunetle doğdu. Oyun bitmiş, figüran gitmiş; geriye acıyla yoğrulmuş gerçek bir Arıkan kalmıştı.