22. bölüm · Figüran
Bölüm 20 ‘İnciraltı Sarnıcı”
Terasın mermer zemini, az önce dökülen rakının beyazıyla, parçalanan kadehlerin kristal parıltısı arasında bir savaş alanını andırıyordu. Kulakları sağır eden o makineli tüfek takırtısı aniden kesilmiş, yerini Boğaz’ın karanlığından gelen tekinsiz bir rüzgara ve Serhat’ın ağır, kesik kesik nefes alışlarına bırakmıştı.
Kadir, Serhat’ın üzerinde bir kalkan gibi dururken, üzerine yağan cam kırıklarının sebep olduğu kesiklerin sızısını hissetmiyordu bile. Kalbi, göğüs kafesinden çıkmak istercesine hızla atmaya devam ederken, ."Serhat... Serhat, iyi misin?" diye fısıldadı Kadir.
Serhat Arıkan, Kadir’in kollarının arasında bir an öylece hareketsiz kaldı. Gözleri, masanın parçalanan ayağına ve yerdeki kırık gümüş saate takılmıştı. Bir ölüm sessizliğinin ardından, Serhat hafifçe öksürerek doğrulmaya çalıştı. "İyiyim... İyiyim evlat. Sen... Sen vurulmadın değil mi?" Kadir, Serhat’ın omzundan tutup onu yavaşça mermer kolonun arkasına doğru çekerken, “iyiyim.” Diye yanıtladı.
Tam o sırada malikanenin giriş kapısının çarpılma sesi dışarıdaki bahçede yankılandı. Merdivenlerdeki hızlı, sert ve disiplinli ayak sesleri, terasın parçalanmış cam kapısına yaklaştıkça artıyordu.
"SERHAT BEY!”
Yavuz, elinde namlusunun dumanı üstünde olan silahıyla, terasın eşiğinde belirdi. Takım elbisesinin ceketini fırlatmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Arkasından beş-altı kişilik bir koruma ordusu, silahları dışarıya, karanlığa dönük şekilde terasa daldı.
Yavuz, yerdeki o yıkımı, parçalanmış masayı ve cam kırıklarının içinde birbirine sarılmış baba-oğulu görünce yüzündeki o sarsılmaz ifade bir anlığına dağıldı. Dizlerinin üzerine çöküp yanlarına ulaştı.
"İyi misiniz?" dedi Yavuz, sesi korkuyla karışık bir öfkeyle titrerken.
“dikişleriniz açılmış..." Serhat, Kadir’in desteğiyle ayağa kalkarken Yavuz’un elini sertçe itti. Beyaz gömleği yerdeki rakı ve tozla çamura bulanmış, sırtındaki sargı bezi ise zorlanmanın etkisiyle hafifçe kızarmaya başlamıştı. Ama bakışlarındaki o yıkıcı güç, fiziksel acısını çoktan ezmişti.
Serhat, terasın ortasındaki o enkaz yığınına, az önceki o huzurlu sofranın darmadağın olmuş haline baktı."Kim, Yavuz?" dedi Serhat. Sesi buz gibiydi, her kelimesi bir infaz emri kadar ağırdı. "Benim evime, benim soframa kurşun sıkan o it kim?" Yavuz, başını öne eğerek derin bir nefes aldı. Gözlerindeki endişe, birazdan söyleyeceği ismin ağırlığı altında daha da koyulaşmıştı. Tam o sırada, terasın kapısında iki gölge daha belirdi. Hatice ve Zeynep...
Hatice, ellerini ağzına kapamış, dehşetle yerdeki enkaza bakıyordu. Zeynep ise "Abi!" diye haykırarak Kadir’e koşmak istedi ama Hatice onu titreyen kollarıyla tutmayı başardı. Kadir, annesinin ve kardeşinin o halini görünce içindeki fırtınanın yönü değişti. Hızla yanlarına gidip ikisini de terastan uzaklaştırmaya çalıştı. "Girmeyin buraya, iyiyiz biz! Zaynep. Annemi al içeri geç, hemen!" Serhat, Hatice veZeynep’i o halde görünce Yavuz’un yakasına yapıştı ve onu kendine doğru sertçe çekti. "Konuş Yavuz! Kimdi onlar?"
Yavuz, korkuyla yutkundu. Gözlerini bir anlığına Kadir’e çevirdi, sonra tekrar Serhat’ın o öfke saçan bakışlarına döndü. "Beyim," dedi Yavuz, sesi kısık ama bir o kadar netti. "Dışarıdaki nöbetçiler saldırı anında karşılık verdi. Tetikçiyi indirdik. Karşı binanın çatısında... Ama o sadece bir piyondu. Biz tetikçiyi vurduktan saniyeler sonra, sokağın başında siyah bir arabanın patinaj çekerek uzaklaştığını gördük. Mesafe uzaktı ama..." Yavuz duraksadı, sanki söyleyeceği isim dilini yakıyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde. "dikiz aynasındaki silüeti net bir şekilde gördüm. Göz göze geldik resmen." Serhat, Yavuz’un yakasını biraz daha sarsarak gürledi: "Kim ulan? Kim?"
"Ender Sancaktar," dedi Yavuz.
O isim havada asılı kaldığında, Serhat’ın yüzündeki öfke bir anlığına buz kesti. Sanki zaman durmuş, rüzgar esmeyi bırakmıştı. Serhat, elini Yavuz’un yakasından yavaşça çekti; parmakları titriyordu ama bu korkudan değil, yıllar öncesinden gelen bir hayaletin canlanmasının yarattığı sarsıntıdandı. "Ender mi?" diye mırıldandı Serhat. "Ender öldü diye biliyorduk... Sancaktarların soyu Vural'la bitti sanıyorduk."
Kadir, bu ismin Serhat’ta yarattığı sarsıntıyı görünce şaşkınlıkla sordu: "Kim bu Ender? Vural’la ne alakası var?" Serhat cevap vermedi, sadece boşluğa bakıyordu. Yavuz, Kadir’e dönerek "Vural’ın babası...” diye yanıtladı. Tam o sırada, terasın kapısında nefes nefese kalmış bir başka koruma belirdi. Adamın yüzü kireç gibiydi, elleri titreyerek başındaki teri sildi. Serhat’ın önüne gelince başını öne eğdi. "Beyim... Mahzen... Mahzenin kapısı açık."
Serhat, yaşadığı ikinc şokun etkisiyle hızla yerden kalkıp, "Ne diyorsun lan sen?" diyerek adamın üzerine yürüdü. "Nasıl açık? Panter nerede?"
"Kaçmış efendim," dedi koruma, sesi ağlamaklı bir tonda çıkarak. "Silah seslerini duyunca hepimiz sesin geldiği yöne koştuk. Kimse arkada nöbetçi bırakmadı. Mahzene indiğimizde kapı aralıktı, Panter... Panter yoktu." Serhat, adamın yakasına yapıştığı gibi sırtını hızla duvara çarptı. "Siz ne işe yarıyorsunuz lan? Koca adamı nasıl kaçırırsınız?” Serhat tam yumruğunu sıkmış, adamın suratına indirecekken, arkadan gelen bir hıçkırık sesiyle duraksadı. Zeynep, Hatice’nin kolları arasında hıçkırarak ağlıyordu. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmış, o masadaki huzurun bu vahşete dönüşmesini bir türlü aklına sığdıramıyordu.
Serhat, Zeynep’in o halini, o masum titreyişini görünce bir an durdu. Az önceki o korkunç bakışları, yerini bir anda derin bir merhamete ve pişmanlığa bıraktı. Elini yavaşça indirdi, korumanın yakasını savururcasına bıraktı.Kendi acısını ve öfkesini bir kenara itip Zeynep’e doğru birkaç adım attı.
Kadir, Serhat’ın bu hamlesini izlerken araya girmedi. Serhat, kanlı ve kirli gömleğine aldırmadan Zeynep’i kollarının arasına aldı, başını bağrına yasladı. "Tamam... Tamam güzel kızım," diye mırıldandı, sesi az önceki gürlemesinin aksine yumuşacık, babacan bir tonla çıkıyordu. "Korkma, bitti... Ben buradayım. Kimse size dokunamaz artık. Geçti..."Zeynep, Serhat’ın o geniş göğsünde hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ederken; Serhat’ın gözleri Zeynep’in omzunun üzerinden Kadir’e ve Yavuz’a kilitlendi. O babacan sesin arkasında, o soğuk ve karanlık plan çoktan şekillenmeye başlamıştı.
Zeynep’in hıçkırıkları Serhat’ın göğsünde yavaş yavaş dinerken, malikanenin o geniş salonuna ağır, kurşun gibi bir sessizlik çöktü. Serhat, kızı yavaşça Hatice’ye doğru yönlendirdi. Hiçbir şey demedi Hatice; sadece "evet" der gibi başını salladı ve Zeynep’i de alarak yukarı kata yöneldi. Merdivenlerin her basamağında Hatice’nin omuzlarındaki o görünmez yükün biraz daha ağırlaştığını sadece Kadir fark edebiliyordu.
Serhat, onlar gözden kaybolana kadar bekledi. Ardından sanki bir maskeyi çıkarıp atmış gibi, o babacan ifade saniyeler içinde yerini kemik donduran bir ciddiyete bıraktı. Salondaki geniş deri koltuğa yavaşça, ama bir kralın tahtına oturuşu gibi çöktü. Yarası sızlıyordu, açılan dikişlerinin acısını hissediyordu ama umursamadı.
"Yavuz," dedi Serhat, sesi salonun yüksek tavanında yankılanarak. "Ender yaşıyorsa, Panter'i o çıkarttırdıysa; bu evde artık bize rahat yok demektir. mahzenin anahtarı benim odamdaki çekmecede duruyordu. Muhtemelen içerden biri, kaosun yarattığı fırsattan faydalanıp anahtarı çaldı. Ama şuan konumuz Ender. İçerideki çürük elmalarla sonra ilgileneceğim..." dediğinde, Bakışlarını Yavuz’a dikti.
"Şimdi bana bu herifin nerede olduğunu bulacaksın. Bunca yıl saklandığı delikten çıktıysa, tek hamlesi bu olmayacaktır.." Yavuz, "Beyim," diyerek söze başladı, "çocuklar saldırıdan hemen sonra Şile taraflarında, Sancaktarların vaktiyle kullandığı eski bir evde hareketlilik fark etmişler. Ender'in oraya saklanmış olması çok muhtemel." Serhat, dikişlerinden sızan acıyı hiçe sayıp sehpanın üzerindeki silahına uzandı. "Adamları topla Yavuz! Bütün çocukları çağır. Bu gece o Şile’yi o itin başına yıkacağız!" diyerek kapıya doğru sert adımlarla yöneldi. Öfkesi, mantığının fersah fersah önünde koşuyordu.
Tam kapının oymalı koluna uzanmıştı ki, Kadir bir anda öne atıldı. Serhat’ı omuzlarından tuttuğu gibi geriye doğru, salonun ortasına sinirle savurdu. Serhat, beklemediği bu hamleyle sarsıldı, sırtı duvara çarptığında acıyla yüzünü buruşturdu.
"Kafayı mı yediniz siz?" diye bağırdı Kadir, Sesi salonun her köşesinde bir kırbaç gibi yankılandı. "Böylesine sinsi bir düşman, bunca yıl sonra çıkıp gelmişken, herkesin elini kolunu sallayarak bulabileceği bir yere mi saklanır sanıyorsunuz? Güpegündüz tuzağa çekmeye çalışıyorlar sizi, görmüyor musunuz?" Serhat bir an duraksadı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Kadir'in haklılığı tokat gibi çarpmıştı yüzüne. Yavuz’a döndü, "Teyit edin," dedi dişlerinin arasından. "Adamları gönderin, iyice bir baksınlar etrafa.”
Yavuz, Serhat’ın bu emri üzerine telefonu eline aldı ve adamlarını arayıp Serhat’ın emrini iletti.
“Tamamdır Serhat bey. Çocuklar kontrol esiyorlar, haber verirler birazdan”
Yaklaşık on beş dakika süren o ağır bekleyiş, salondaki saatin tik tak sesleriyle daha da çekilmez hale geldi. Serhat elindeki sigaradan derin bir nefes çekip izmariti kül tablasına sertçe bastırırken, Kadir camın kenarında dışarıyı, karanlık bahçeyi izliyordu. Nihayet Yavuz’un telefonu titredi. Yavuz hızlıca açıp hoparlöre aldı; karşıdaki korumanın sesi rüzgarın uğultusuyla kesik kesik geliyordu.
"Abi... Ev boş. İçeride kimse yok, ama salonun ortasındaki sehpanın üzerinde bir not var." Serhat kaşlarını çattı, bakışları telefona kilitlendi. "Ne yazıyor?"
"Sadece bir tarih beyim... 14 Mayıs 1985 yazmışlar. Başka da bir şey yok." Adam konuşmayı bitirdiğinde, Serhat Arıkan’ın yüzündeki öfke, yerini tuhaf, buz gibi bir sakinliğe bıraktı. Az önceki gözü dönmüş o adam gitmiş, yerine yıllar öncesinin hayaletleriyle yüzleşen o eski kurt gelmişti. Serhat, koltuğa geri yaslandı. Dudaklarının kenarında, sadece Yavuz’un tanıyabileceği o ürpertici, acı dolu gülümseme belirdi.
"14 Mayıs 1985..." diye mırıldandı Serhat. Sesi geçmişin tozlu koridorlarından yankılanıp geliyor gibiydi. "Ender’in imparatorluk hayallerinin gömüldüğü gece." Yavuz da aynı tebessümle başını salladı. O geceyi unutması imkansızdı; Serhat’ın henüz yolun başındayken, uyuşturucu baronu Ender Sancaktar’ı kendi ininde nasıl bitirdiğini dün gibi hatırlıyordu.
"İnciraltı Sarnıcı Serhat bey," dedi Yavuz, gözleri parlayarak. "Malların saklandığı, polis baskınıyla her şeyin kül olduğu o delik." Serhat hızla ayağa kalkıp ceketini omuzlarına attı. "Yavuz! En iyi adamları seç, Ağır silahları alsınlar. Sarnıcın etrafını öyle bir kuşatacağız ki, içeride kuş uçmayacak. Bu gece ya o Ender o sarnıca gömülecek ya da biz."
Kadir, Serhat’ın kararlılığı karşısında geri adım atılmayacağını anladı. İçindeki o "tuzak" hissi hala avaz avaz bağırıyordu ama babasını o karanlığa yalnız göndermeye niyeti yoktu. "Ben de geliyorum," dedi Kadir, sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Oraya girmek hataysa, o hatayı beraber yapacağız."
Serhat, ceketinin yakasını düzeltirken Kadir’in "Ben de geliyorum" çıkışıyla duraksadı. Bakışlarını ağır ağır Kadir’e çevirdi; gözlerinde hem gurur hem de derin bir korku vardı. "Hayır," dedi Serhat, sesi otoriter bir duvar gibi yükselerek. "Sen burada kalacaksın Kadir. Hatice’nin ve Zeynep’in başında dur. Bu benim geçmişim, benim hesabım. Seni bu ateşin içine çekmem."
Kadir bir adım daha yaklaştı, Serhat’ın gözlerinin içine meydan okurcasına baktı. Serhat’ın yüzündeki öfke Kadir’i ürpertse de geri adım atmaya, bunca yıl sonra bulduğu babasını o cehemmeme tek başına göndermeye niyeti yoktu. "Ben kimim Serhat?” Diye sordu Kadir, gözlerini kısarak. “Bu alemde herkes beni Şahin Arıkan olarak tanıyor değil mi? Senin sofrana sıkılan kurşun, benim de soframa sıkıldı Serhat. Beni burada bir saniye bile tutamazsın."
"Burda kalacaksın dedim!" diye gürledi Serhat. "Yavuz, arabayı hazırla. Kadir evde kalıyor."
Kadir, Serhat’ın arkasından gitmek yerine olduğu yerde sabit kaldı ama sesi salonun boşluğunda buz gibi yankılandı. "Eğer beni burada bırakıp o kapıdan çıkarsan, siz daha gideceğiniz yere varmadan Mami’yi ararım. Konumunuzu saniyesinde buldurur, peşinizden tek başıma gelirim. O zaman beni korumakla mı uğraşırsın, yoksa Ender’le mi hesaplaşırsın orasını da sen düşün."
Serhat kapının eşiğinde donup kaldı. Yavuz bile bu beklenmedik rest karşısında yutkunarak Serhat’a baktı. Serhat ağır adımlarla Kadir’e geri döndü, aralarındaki mesafe kapandığında nefes alışları birbirine karışıyordu. Kadir geri adım atmadı. Serhat, dişlerini sıkarak işaret parmağını Kadir’in göğsüne bastırdı.
"Peki," dedi Serhat, sesi her zamankinden daha kısık ve tehlikeli çıkarak. "Geleceksin. Ama tek bir şartım var: Yanımdan bir adım dahi uzaklaşmayacaksın. Ben 'yat' dediğimde toprağa gömüleceksin, 'koş' dediğimde rüzgarı geçeceksin. Sözümden çıkacak olursan eğer, seni o sarnıcın içine ben gömerim. Anlaşıldı mı?"
“Anlaşıldı.”
İNCİRALTI SARNICI
Gecenin zifiri karanlığı, ormanlık alana zift gibi çökmüştü. Üç siyah araç, farlarını söndürmüş şekilde toprak yolda süzülürken, ağaç dallarının araçların tavanına sürtünme sesi kulak tırmalıyordu. Serhat, elinde tuttuğu ağır makineli tüfeğin şarjörünü kontrol etti.
"İşte burası," diye mırıldandı Yavuz, aracı durdururken.
Araçlardan inen on iki kişilik ağır silahlı ekip, profesyonel bir sessizlikle çevreye yayıldı. Serhat ve Kadir araçtan indiklerinde, karşılarında devasa gövdesi çatlamış, asırlık bir incir ağacı belirdi. Ağacın dalları o kadar alçak ve gürdü ki, sanki toprağın altında saklanan bir sırrı korumak için oraya dikilmiş dev bir el gibiydi.
Yavuz, ağacın kökleri arasına gizlenmiş, paslanmış demir kapıyı işaret etti. "Dışarıda beş adam bırakıyorum beyim. En ufak bir harekette içeriye haber verecekler. Diğerleri bizimle aşağı iniyor."
Serhat, Kadir’in kolunu sıkıca tuttu. "Hazır mısın evlat?"
Kadir, belindeki silahın emniyetini açtı, gözlerini o karanlık deliğe dikti. "Hazırım."
Ekip, merdivenlerden birer birer o rutubetli karanlığa süzülmeye başladı. İçerisi, damlayan su seslerinin yankılandığı, her köşesinde ölümün kokusunun duyulduğu devasa bir labirenti andırıyordu. Fenerlerin ışığı, sarnıcın yüksek kolonları arasında titrerken, Serhat ve adamları silahları havada, her santimi tarayarak ilerlediler. Ancak sarnıcın sonuna vardıklarında gördükleri şey, koca bir boşluktan ibaretti.
"Yanıldık mı?" dedi Kadir, sesi yankılanarak. "Burası da boş!"
Tam o sırada, sarnıcın girişinden sağır edici bir silah takırtısı yükseldi. Çığlıklar, ormanın sessizliğini yırtan kurşun sesleri ve ardından gelen ağır bir sessizlik...
"Yavuz! Çocuklar!" diye bağırdı Serhat.
Hızla merdivenlere doğru koştular. Dışarıya, o incir ağacının altına çıktıklarında gördükleri manzara Serhat Arıkan’ın dünyasını başına yıktı. Gözcü bıraktıkları beş adam, saniyeler içinde infaz edilmiş, cesetleri incir ağacının köklerine serilmişti.
Karanlığın içinden birden fazla lazer noktası Serhat’ın, Kadir’in ve Yavuz’un göğsünde belirdi. Ve o an, ağaçların arasından bir silüet çıktı. Arkasında en az on beş kişilik, tepeden tırnağa silahlı bir orduyla... Ender Sancaktar, elindeki gümüş tabakadan bir sigara çıkarıp yavaşça yaktı. Işık yüzüne vurduğunda, bunca yılın biriktirdiği o soğuk nefret tüm çıplaklığıyla ortadaydı.
"Hoş geldin Serhat," dedi Ender, dumanı ağır ağır üfleyerek. "Gömülmek için daha güzel bir yer seçemezdin."
Ender’in adamları, Serhat, Kadir ve Yavuz’un etrafını etten duvar gibi sarmıştı. Serhat, yerdeki adamlarının cansız bedenlerine bakarken dişlerini sıktı. Ender, o soğuk ve çarpık gülümsemesiyle birkaç adım daha yaklaştı. Elindeki gümüş tabakayı yavaşça cebine koyduğunda, "Silahları bırakın," dedi Ender. Sesi, toprağın altından geliyormuş gibi boğuk ve cansızdı. "Yoksa bu genç delikanlının beynini incir ağacının köklerine akıtırım."
Serhat, lazer noktası Kadir’in alnında sabitlenince elindeki makineli tüfeği yavaşça yere bıraktı. Yavuz ve diğerleri de çaresizce silahlarını teslim ettiğinde, Ender’in adamları hızla atılıp hepsini yere yatırdı. Tekme tokat eşliğinde, kollarını arkadan plastik kelepçelerle bağlayıp tekrar sarnıcın o rutubetli, karanlık derinliklerine sürüklediler. Sarnıcın merkezindeki o devasa kolonların arasında diz çöktüklerinde, Ender, karanlığın içinden bir gölge gibi süzülüp Serhat’ın tam karşısında durdu. Serhat, başını kaldırıp 41 yıllık düşmanın gözlerine baktı. "Ender..." dedi Serhat, sesi yorgun ama hala bir aslanın kükremesi kadar da gürdü. "Aradan geçen yıllar seni akıllandırmamış. Yine aynı lağımlarda, aynı farelerle takılıyorsun."
Ender, ani bir hareketle Serhat’ın suratına sert bir tekme geçirdiğinde, Serhat’ın başı yana savruldu, ağzından sızan kan, beyaz gömleğine damlamaya başladı. "Akıllanmak mı?" diye bağırdı Ender. "Ne akıllanmasından basediyorsun lan sen? beni o parmaklıkların ardına attırdığında, benim gençliğimi çaldığında senin aklın neredeydi asıl? Gençliğim demir parmaklıklar ardında çürürken hiç mi düşünmedin hesap vaktinin geleceğini?" Serhat, ağzındaki kanı yere tükürüp tekrar dikleşti. "Sen benim kurallarımı hiçe sayıp zehir satıyordun Ender! Daha on sekizine girmemiş kaç delikanlı öldü senin yüzünden haberin var mı? İnan bana, Yine olsa yine yaparım."
Ender, kahkahalarla gülmeye başladı ama bu normal bir gülüş değildi. Aniden durdu, Serhat’ın yüzüne iyice yaklaştı. "Peki ya Vural? O da mı zehirdi? Benim aslan gibi oğlum... Soyumun tek devamı... onu bir hiç uğruna harcadın!" Dediğinde, Serhat’ın gözlerindeki ateş yeniden parladı.
"Senin Oğlun, benim oğlumu öldürdü!" diye bağırdı Serhat. "Kendi oğlumun kanını yerde mi bırakacaktım?" Ender, bu sözleri duymamış gibi yaptı. Gözlerini Serhat’tan ayırıp hemen yanında diz çökmüş, kendisine nefretle bakan Kadir’e çevirdi. "Bak işte..." dedi Ender, Kadir’in çenesini eliyle sertçe kavrayarak. "Sen oğlunun intikamını aldın, şimdi sıra bende. Sen benim oğlumu toprağın altına gömdün... Ben de senin bu çok sevdiğin, evlat saydığın çocuğu senin gözlerinin önünde bu sarnıcın dibine gömeceğim."
Kadir, Ender’in suratına tükürürcesine konuştu: "Elimi çöz de bakalım kim kimi gömüyor. Gücün ancak savunmasız adamlara mı yetiyor? Bu kadar mı korkaksın sen?" Ender, Kadir’in bu cesaretine şaşırmış gibi kaşlarını kaldırdı, sonra Serhat’a döndü. "Cesur çocuk... Yazık olacak. Ama adalet böyle bir şey Serhat. Sen benim dünyamı yıktın, ben de senin dünyanı gözlerinin önünde yıkacağım. Otuz yılın diyeti ancak böyle ödenir."
Ender, bu sözlerinin ardından belindeki silahı yavaşça çıkardı. Emniyetin açılma sesi, sarnıcın yüksek tavanında uğursuz bir yankı bıraktı. Silahın soğuk namlusunu Kadir’in alnına, tam iki kaşının ortasına dayadığında, Serhat bileklerindeki plastik kelepçeleri etini parçalamak pahasına var gücüyle sarstı.
"Ender, dur!" diye kükredi Serhat. Sesi korku ve çaresizliğin en ağır haliyle titriyordu. "Senin derdin benimle! Kadir benim hiçbir şeyim değil, Bırak gitsin! Ne istiyorsan bana yap, derimi yüz, etimi parça parça et ama bırak çocuğu!" Ender, Serhat’ın bu dizginlenemeyen korkusunu gördüğünde duraksadı. Yüzünde, sarnıcın titrek ışığında daha da ürkütücü görünen bir ifade belirdi.
"Ah Serhat ah..." dedi Ender, sesi alayla karışık bir acımayla doluydu. "Doğru ya... Sen bu otuz yıllık büyük sırrı hâlâ bilmiyordun değil mi? Unutmuşum." Serhat, duydukları karşısında şaşkınlıkla kalakaldı.
"Ne sırı? Ne saçmalıyorsun lan sen?" Ender, Serhat’ın gözlerinin içine öyle bir baktı ki, Serhat o an ruhunun en karanlık dehlizlerine kadar izlendiğini hissetti. Ender, bakışlarını tekrar Kadir’e çevirdi, sonra tekrar Serhat’a döndü.
"Hatice senden neden kaçtı sanıyorsun Serhat? Otuz yıl önce neden seni terk edip izini kaybettirdi?” Dudaklarına yayılan ürkütücü bir gülümseme ile devam etti konuşmaya.
“Korktuğu tek şey sen değildin... Hamileydi çünkü! Ama evladını senin gibi bir adamın gölgesinde, bu kanlı ve karanlık dünyanın içinde büyütemeyeceğinden korktu. Sana söyleyemedi. Senden ayrıldı, ve seni otuz yıl boyunca varlığından bihaber olduğun çocuğuna hasret bıraktı."
Serhat, duydukları karşısında dünyasının başına yıkıldığını hissetti. Zihni, bu gerçeği kabullenmektense delirmeyi tercih edercesine her şeyi inkar ediyordu. Serhat, hayatı boyunca ilk kez kendini bu kadar savunmasız, bu kadar çıplak ve bu kadar "geç kalmış" hissetti. Göğsüne oturan o sancı, açılan dikişlerinden daha çok yakıyordu canını. Gözleri Kadir’in gözlerine kilitlendiğinde, orada gördüğü o acı dolu sessizlik, inkar etmeye çalıştığı her şeyi bir bıçak gibi kalbine sapladı. Kadir’in gözlerinde ne bir şaşkınlık vardı, ne de bir inkar. O an anladı Serhat; Kadir her şeyi biliyordu. Gözlerindeki o derin hüzün ve kabulleniş, Ender’in söylediği her kelimeyi mühürlemişti.
Ender, Serhat’ın gözlerindeki o parçalanmışlığı gördükçe daha da iştahlanarak devam etti sözlerine: "Yani anlayacağın Serhat... Kadir senin öz be öz oğlun. O yüzden şu an senin canın umurumda bile değil. Ben seni, otuz yıl sonra daha yeni kavuştuğun, varlığını daha yeni öğrendiğin oğlunun canıyla cezalandıracağım. Bundan daha iyi bir diyet olabilir mi?" Ender, silahın horozunu yavaşça geriye çekti. Sarnıcın kolonlarında yankılanan o metalik ses, Serhat’ın içindeki son umut kırıntısını da öldürdü. Serhat, ciğerlerini yırtarcasına bağırdı:
"YAPMAAA!"
Ender, yüzünde zafer kazanmış şeytani bir gülümsemeyle parmağını tetiğe iyice bastırdı. Tam o anda, sarnıcın içindeki ölüm sessizliğini yırtan tek bir silah sesi patladı.
Serhat ve Yavuz, Kadir’in infazına tanık olmamak için aynı anda, acıyla gözlerini sımsıkı kapattılar. O saniye, dünya onlar için durdu sanki. Serhat, saniyeler süren o korkunç sessizlikte kalbinin durduğunu, nefesinin boğazına düğümlendiğini hissetti.
Çaresizlik içinde gözlerini yavaşça araladığında, gördüğü manzara aklının sınırlarını zorlayacak türdendi. Kadir olduğu yerde, hâlâ dizlerinin üzerinde duruyordu. Ender ise, sırtına saplanan kurşunun şiddetiyle sarnıcın tozlu zeminine yüzüstü kapaklanmıştı. Serhat ve Yavuz, şokun etkisiyle dillerini yutmuş gibi bakarken; Ender’in devrildiği o zifiri karanlığın içinden belli belirsiz bir siulet belirdi.
Hatice...
Sarnıcın rutubetli kolonlarının arasında, bir hayalet kadar solgun ama bir heykel kadar mağrur duruyordu. Elindeki tabancanın namlusundan ince bir duman süzülürken, Serhat sanki onu ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu.
Otuz yıl boyunca evladı namlu ucuna hedef olmasın diye kendi gençliğini yakmış, sevdasını kalbine gömmüş o ürkek kadın gitmiş; yerine bunca yıl yaşadığı acının ateşiyle dövülmüş bir cellat gelmişti sanki. Yıllardır içine döktüğü gözyaşları, o an namluda dumanı tüten bir mermiye dönüşmüştü.
Hatice’nin gözlerinde ne bir pişmanlık, ne de bir can almış olmanın dehşeti vardı. Sadece bomboş, sonu gelmeyen bir karanlık... Omuzlarındaki hırkası düşmüş, saçları şakaklarından süzülen terden dolayı yüzüne yapışmıştı. Ama o an Hatice, dünyanın bütün ordularına tek başına meydan okuyabilecek kadar heybetliydi. Serhat ve Yavuz, birer heykel gibi soluk bile almadan karşılarında duran bu kadına bakıyorlardı. Yavuz’un dudakları hayretle aralanmış, Serhat’ın gözleri ise hem dehşet hem de az önce öğrendiği gerçeğin ağırlığıyla dolmuştu. Kadir ise hâlâ dizlerinin üzerinde, az önce alnında hissettiği o ölümün soğukluğuyla titrerken başını kaldırdığında, Annesini gördü. her gece başını okşayıp uyutan yumuşacık şefkatli ellerin, şimdi bir silahı nasıl sımsıkı ve korkusuzca tuttuğunu izledi. Bakışları, annesinin o ruhsuz, o yabancılaşmış yüzünde asılı kaldı. Dudakları zorlukla aralandı, sesi sarnıcın derinliklerinde bir cam kırığı kadar keskin ama bir o kadar da çaresiz yankılandı:
"Anne..."
Hatice silahı indirmedi, gözlerini oğlunun yaşlı gözlerinden bir saniye bile kaçırmadı. Sarnıca çöken o ağır, kurşun gibi sessizlikte sadece bir birlerinin nefes alış verişi duyuluyordu.
