4. bölüm · Figüran
Bölüm 3 ‘Beyaz Zambak’
ARIKAN MALİKANESİ
Saatler gece yarısını hayli geçmişti.
İstanbul’un görkemli Boğazı’ndan usulca yükselen sis, köşkün üzerinde ağır bir tül gibi duruyordu. Görünmez bir el tarafından çekilen bir perde misali, manzaranın güzelliğini yutmuştu.
Geniş odanın orta yerindeki masa, dağınık evraklar ve yarım kalmış dosya yığınları,gecenin bitmek bilmezliğini sessizce anlatıyordu.
Masa lambasının sarı ışığı, çevresindeki koyu loşluğa rağmen kararlılıkla parlıyor; masadaki kâğıtların üzerine yumuşak, dairesel bir aydınlık bırakıyordu.
Masanın başında Serhat Arıkan oturuyordu.
Beyaz gömleğinin kolları dirseğine kadar katlanmıştı; kravatını gevşetmiş, yakasını hafifçe açmıştı. Önünde duran, buzları erimiş viski kadehi, Serhat’ın bu mesainin başından beri yerinden kalkmadığını gösteriyordu.
Yüzündeki sakin ifade, sarsılmaz bir alışkanlığın nişanesiydi. Ne bir acele, ne de bir telaş... Sadece sıradan bir gece mesaisiydi bu.
Bilgisayar ekranında finans akışları, kısa notlar ve şifreli mesajlar art arda akarken Serhat her satırı dikkatle takip ediyor, klavyeye kısa ve net dokunuşlar yapıyordu.
Oda, derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bu sükûneti bozan tek şey, klavyeden yükselen tıkırtı sesleriydi.
Boğaz sisi pencere camını ince bir buğuyla örterken, dışarının soğuk ve nemli atmosferi içeriye dek uzanıyordu. Ancak Serhat, tüm bu dış etkenlere kayıtsız kalmış, başını bile kaldırmadan işine odaklanmıştı.
Klavyenin parmak uçlarına itaat eden ritmik tıkırtısı, son bir kez, keskin ve sert bir vuruşla sustu. Serhat, gönderme tuşuna basmış, o anlık işini tamamlamıştı. Geriye yaslandı. Zihni milyon dolarlık riskleri geride bırakıp, viski kadehine uzanmaya hazırdı.
İşte tam o anda, masanın üzerindeki telefon titremeye başladı. Bu, sessizliğin içine atılan küçük bir taşın yarattığı huzursuzluk gibiydi. O hattın numarasını bilen kişi sayısı, parmakla gösterilecek kadar azdı ve Serhat o tiz titreşimin kime ait olduğunu çok iyi biliyordu.
Bir anlık tereddüt dahi göstermeden, ağırbaşlı bir hareketle telefonu açtı ve kulağına götürdü. Sesi, Boğaz’ın sisine tezat, net ve kuru bir tını taşıyordu:
“Konuş.”
Karşı hattan gelen ses, kendinden emin, fazlasıyla neşeli ve ukalaydı. Serhat’ın yeraltı dünyasındaki en büyük ve en cüretkâr rakibi, Panter’di bu:
“uzun zaman oldu be Serhat baba. Özledin mi beni?”
Serhat’ın yüzündeki kaslar bir an bile seğirmedi. Kadehi masaya bıraktı.
“Açık Konuş Panter. Laf salatası yapma”
“Konuşacağım elbette.” Bir kahkaha yankılandı telefonun diğer ucundan, ardından konuşmaya devam etti.
“sana bir sürprizim var. Hani şu senin, yıllardır sakladığın veliahtın var ya... Onu biraz hava alsın diye, benim karanlık depoma misafir ettim.”
Serhat’ın vücuduna buz gibi bir dalga yayıldı. Beyninde yanan ani bir alarm, tüm soğukkanlılığını tehdit etti.
“seni gebertirim.” Diye fısıldadı usulca
Panter, alaycı bir ses tonuyla devam etti:
“Sakin ol şampiyon. Merak etme, zarar vermedim. En azından, şimdilik.”
O anda, Serhat Arıkan’ın yüzündeki o sarsılmaz sakinlik, çatlamak üzere olan kusursuz bir porselen gibi gerildi.
“Onun kılına dahi zarar gelirse, seni denizin dibine gömerim panter. Ben boş konuşmam, dediğimi yaparım. İyi bilirsin”
“ Bilirim tabii, Ama bu sefer ipler benim elimde be serhat baba.” Dediğinde, sesindeki alay yerini keskin bir tehlikeye bıraktı.
“ gün ağarmaya başlayınca sana atacağım konuma geleceksin. Teke tek bir hesaplaşma olacak. Ve eğer bir numara yapmaya kalkarsan, olacakları tahmin dahi edemezsin. İşin ucunda veliahtın var Serhat Arıkan. Boru değil.”
Telefon, Panter`in sesi kesilir kesilmez, acımasız bir tık sesiyle kapandı.
Serhat, elinde tuttuğu telefonu usulca masaya bıraktı. Oda şimdi daha kasvetli ve boğucuydu sanki. Dışarıdaki sis, sadece camı değil, Serhat’ın zihnini de tamamen kuşatmış gibiydi. Gömleğinin yakasını biraz daha açtı, ancak bu daralma ne Boğaz’ın sisinden ne de odanın havasındandı.
İlk kez o gece, Serhat Arıkan’ın yüzünde, hesaplanmamış, saf bir acı belirdi. Yanlış bir şey olamazdı, işin ucu oğluna dokunuyordu.
Masadaki viski kadehine uzanıp tek yudumda bitirdi. Ardından, bir kralın tahtından kalkışı gibi, yavaşça yerinden doğruldu. Soğukkanlılığı geri geliyordu, ama şimdi eskisinden daha keskin ve tehlikeli bir biçimde.
Yapılacak bir iş vardı. Ve Serhat Arıkan, bir anlaşma yapmadan önce intikamı tercih eden bir adamdı.
DEPO…
İstanbul`un otoyolları ve ara sokakları, gecenin geç saatlerinde ağır bir uykunun içindeyken, şehrin doğu yakasındaki izbe depolardan birinde, gerilim bir çakı ucuna emanet edilmişti.
Deponun içindeki nemli beton kokusu, Kadir`in ciğerlerini dolduruyordu. Gözleri, ellerini çözmeye çalışan Caner`in yüzündeki yoğun odaklanmaya kilitlenmişti.
Caner, elindeki küçük çakıyı, kalın halatın liflerine dikkatlice değdiriyor, Mustafa ise kapının hemen dışında sigarasının son yudumlarını çekiyordu.
"Tamamdır Şahin," diye fısıldadı Caner, "Şu son düğüm de gevşesin, rahatlayacaksın."
Kadir`in kalbi, özgürlüğe bu kadar yaklaşmış olmanın getirdiği adrenalin ile hızla çarpıyordu. Planı işe yaramıştı, Caner`in yumuşak karnını bulmuştu. Düğüm iyice gevşemiş, ellerinde kan akışını yeniden hissetmeye başlamıştı.
İşte tam o an, dışarıdan gelen bir araba sesi duyuldu. Sert bir fren sesi. Ardından, metal kapının önünde duran Mustafa’nın panikle yutkunma sesi.
Mustafa`nın sigarası yere düştü. Kapıdan içeri fırlarken aceleyle bağırdı: "Caner! Panter abi! Geldi!"
Caner`in yüzü bembeyaz kesildi. Elindeki çakı, parmaklarının arasından kayıp metalik bir sesle beton zemine çarptı.
Caner, çakının düştüğü yere dahi bakamadı. Gözlerini, çözülmek üzereyken bileklerinde asılı kalan iplerle duran Kadir`in yüzüne dikti. Korku, onu olduğu yere çivilemişti sanki.
Demir kapı, öfkeyle itildi. Panter, içeri girmeden önce varlığıyla depoyu doldurdu; gölgesi, yanıp sönen ışığın altında devasa bir tehdit gibi uzadı.
"Ulan sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye gürledi Panter, sesi deponun duvarlarında yankılanıyordu. Bakışları sırayla yerdeki çakıya, kadir’in bileklerinde gevşeyen ipe, ardından Caner`e kilitlenmişti.
Caner, hissettiği korku ile birkaç adım geriye sendeledi.
"P-patron," diye kekeledi çaresizce. "Ben... Ben sadece... İpler çok sıkıydı. Sadece gevşetecektim. Baksana, bilekleri morarmış, kangren olacaktı!"
Panter, gözlerini Kadir`in çözülmemiş ama gevşek duran bileklerine kaydırdı. Ardından, yüzünde sert bir ifade ile Caner’e doğru yaklaştı.
"Sıçtırtma lan merhametine. Ben yıllardır bu anı bekliyorum oğlum. Eğer tek bir yanlış daha yaparsan, seni bu depoya gömerim Caner. Anlaşıldı mı?”
Caner, korkudan kaskatı kesilmişti. Kurumuş boğazından zoraki bir yutkunma sesi çıktıktan sonra, kafasını sallamakla yetindi.
Panter, sinirini kontrol etmeye çalışarak nefes aldı. Gözleri, kapı eşiğinde tir tir titreyen Mustafa`ya kaydı.
"Mustafa! Sen ne yaptın? Herhangi bir laf alabildiniz mi ağzından? Yoksa bütün gün sigara mı tüttürdün kapıda?"
Mustafa, Caner`in arkasına saklanmaya çalışarak cevap verdi: "P-patron... Ben... Ben Caner`e bıraktım. O halletti abi. Bütün gün not aldı."
Panter`in bakışları Caner`e döndü. Caner ise, az önce yaşananları toparlayıp Panter`in güvenini geri kazanma fırsatı olarak gördü bu durumu. Az önceki ölüm korkusu, yerini anlık bir gurura bırakmıştı.
"Elbette aldım Patron!" dedi Caner, göğsünü gererek. "Dikkatimi çeken, işine yarayabileceğini düşündüğüm her şeyin not aldım.” Caner, büyük bir ciddiyetle ceketinin iç cebine uzandı ve küçük not defteriyle tükenmez kalemi yüzünde gereksiz bir gurur ile Panter`e uzattı.
Panter, defteri aldı, Kaşlarını çatarak ilk sayfayı çevirdi. Kadir ve Mustafa ise nefesini tutmuş, bekliyordu.
Panter, gözlerini defterde gezdirmeye başladı. İçinde yazanları Sesli okuyordu:
"Gözlem 1: Gerçek kimliğini inkar edip, kendi yarattığı bir karakterin ağzından konuşarak korunmaya çalışıyor."
"Serhat Arıkan`ın en sevdiği renk: bok rengi."
Panter, okuduğu cümleyle olduğu yerde donup kaldı. Yüz kasları gerildi, Hızla başını kaldırıp, Caner`e baktı. Ardından tekrar deftere baktı. Sanki gözleri onu yanıltıyormuş gibiydi.
"Ne... Ne yazıyor lan burada?" diye fısıldadı.
Caner, ne yapacağını bilemez halde gözlerini kaçırırken, Kadir kontrolsüz bir kahkaha patlattı!
Deponun kasvetli sessizliğinde yankılanan kahkahası, Panter`in öfkesini daha da arttırıyordu.
Panter`in gözleri Kadir`e döndü. Sesindeki öfke barizdi.
"Sen neye gülüyorsun lan?!"
Kadir bir an durdu, dudaklarını birbirine bastırıp kendini tutmaya çalıştı ama başaramadı. Kahkahası, boş deponun duvarlarında yeniden yankılandı. Susturmaya çalıştıkça daha da kontrolsüz hâle geliyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Panter’in yüzü ise her saniye daha fazla geriliyor; çenesi kilitleniyor, gözleri tehlikeli biçimde daralıyordu.
Kadir, kontrol edemediği kahkahalarının arasından konuşmaya çalıştı:
“evet komik.Yani… çok açık değil mi? Siz nasıl böyle… bu kadar ciddi durabiliyorsunuz, gerçekten anlamıyorum.”
Panter’in bakışı sertleşti; yüzünde, sabrın son çizgisini gösteren o karanlık gerilim belirdi.
Adımlarını sessizce attı.beton zeminde yankılanmayan, ama Kadir’in içini titreten türden adımlar.
Kadir hâlâ kahkahanın artçı sarsıntılarını bastırmaya çalışıyordu…
Panter ise tam o sırada çevik bir hareketle belindeki silaha uzandı.
Bir gölge gibi, tek bir hamlede silahı çıkardı ve namluyu Kadir’in alnının tam ortasına, ölüm hükmünü verir gibi bastırdı.
Kadir’in kahkahası, soğuk metal alnına dayandığı anda sanki biri boğazını sıkıyormuş gibi bir anda kesildi. Nefesi göğsünde sıkışıp kaldı; yüzündeki gevşek ifade, yerini donuk bir şoka bıraktı.
Omuzları istemsizce kasıldı.
Gözbebekleri, Panter’in gözlerindeki o karanlıkla çarpışınca…
O an artık hiçbir şeyin şaka olmadığını anladı.
Panter ise dudağının kenarındaki alaycı gülümseme ile konuştu.
“şimdi bir daha söyle. Hala Çok mu komik?”
Panter, tetiğe geçmeden önce namlunun üzerindeki o küçük mekanizmayı sertçe geriye çekti. Metalin keskin sesi havada yankılanırken, Her şey bir anlığına ağırlaştı.
Kadir, ölümün soğuk nefesinin ensesine değdiğini hisseder gibi, usulca gözlerini kapadı. Ölüm Bu kadar yakın, Bu kadar gerçek olmamıştı hiç.
yolun sonuna geldiğini düşündü bir an.
ve…
Tam o an, üç el silah sesi yankılandı deponun duvarlarında.
Hemen ardından, gökkubbeyi titretecek kadar güçlü bir ses duyuldu.
“PANTEERR”
Bu… Serhat Arıkan’dı.
Elinde tuttuğu silahın karanlık parıltısı, üzerinde tek bir kırışık bile olmayan, kusursuz kesimli koyu lacivert takım elbisesi… Gözlerindeki yakıcı öfke ve yüzünde beliren o acımasız, soğuk sırıtış…
Elinde tuttuğu silahı titizlikle doğrultmuştu. Gözleri donuk bir öfkeyle parlıyor, yüzündeki her kas gerilimin yükünü taşıyordu.
Arkasındaki silahlı adamlar, Serhat’ın adımlarına uyumlu bir gölge gibi ilerliyordu.
Kapıya vardığında, tek bir adım duraksadı; ardından sert bir tekme. Eski demir kapı, gecenin sessizliğine meydan okurcasına büyük bir gürültüyle yere yığıldı. Kırılan kapının yarattığı toz ve pas bulutu, havada adeta sis perdesi gibi yükseldi.
Ve işte o an: Serhat, bu toz bulutunun içinden, neredeyse görünmez bir hayalet gibi, kararlı ve tehditkâr bir şekilde geçerek depoya girdi. Her adımı, havada asılı kalan toz zerrelerini yarıyor, ortamda ağır ve soğuk bir hakimiyet bırakıyordu. Sanki gece bile onun öfkesine boyun eğmişti.
Panter, anlık bir şokla öylece kalakaldı. Kadir’in alnına dayadığı silah, istemsizce birkaç santim gevşedi. İçinde belli belirsiz bir korku oluşmuştu.
”onun kılına dahi zarar gelirse, seni denizin dibine gömerim demiştim. Ve sen, buna rağmen benim oğluma silah mı doğrulttun?” Diye fısıldadı dişlerinin. Arasından
O an, zaman Kadir için anlık bir duraksamaya uğramıştı sanki.
‘benim oğluma silah mı doğrulttun?’
Serhat'ın dudaklarından dökülen sözler, beyninde yankılanıp duruyordu. Şaşkınlık içinde bakışlarını Serhat’a çevirdi. Serhat ise Kadir’e, duygudan tamamen yoksun, donuk bir ifadeyle bakıyordu.
Panter’in yüzündeki şaşkınlık hızla dağıldı; Silahı Kadir’in alnından çekip ani bir hareketle Serhat’a doğrulttu. Arkasında duran Caner ve Mustafa’nın dizleri titriyordu, ama Panter’in dikkati sadece Serhat’taydı.
“Vay be… yemin ederim gözlerim yaşardı, Serhat baba,” diye alay etti. Sesi, deponun duvarlarında yankılanıyordu. Az önceki belirsiz korku çoktan kaybolmuş, yerine küstah bir meydan okuma yerleşmişti.
“aile dramı ha? işte buna bayılırım…” Diyerek korkunç bir kahkaha patlattı.
“şansını zorluyorsun.” dedi Serhat, sözlerinin arasındaki sakinlik ürpertici bir sabır taşıyordu. “Kim olduğumu unuttuysan, hatırlatmak için fazlasıyla vaktim var.”
Panterin yüzündeki sırıtış yavaşça soldu. hızlı nefes alıp veriyordu. Gergindi, ama bunu öfkeymiş gibi göstermeye çalışıyordu.
”sen gerçekten müthiş bir babasın Serhat Arıkan. Ama sana kötü bir haberim var. Ne sen, ne de oğlun bu depodan sağ çıkmayacaksınız.”
Panterin korkunç tehditine, alaycı bir gülüşle karşılık verdi Serhat.
“Yerinde olsam,” dedi sakince, her kelimesi net ve ölçülüydü, “böyle bir hata yapmazdım.”
Panter kaşlarını çattı. “Ne saçmalıyorsun lan sen?”
Serhat’ın elindeki silah hiç kıpırdamadı. Dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yerleşti.
“Çünkü Panter,” dedi gözlerini ayırmadan, “benim oğlumu rehin almadan önce, kime kafa tuttuğunu hiç hesaba katmadın.
Panter’in yüzü bir anda soldu. Gözleri kısa bir an Caner’le Mustafa’ya kayıp geri döndü. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Serhat, Panter’in şokunu önemsemeden, parmaklarını dudaklarının arasına yerleştirip sert bir ıslık çaldı.
ve tam o anda, deponun kırık kapısının ardı karanlık gölgelerle doldu. Silahların metal yansımaları loş ışığı kesiyordu. Serhat’ın adamları, Hızlı ve düzenli adımlarla Panter ve adamlarının etrafında sıkı bir çember oluşturdular.
Panter şimdi iki titreyen adamıyla, Serhat’ın kurduğu çemberin ortasında sıkışıp kalmıştı.
Serhat’ın yüzündeki “Seni uyarmıştım” ifadesi ise, silahlardan daha sert görünüyordu.
Panter, etrafını saran çemberi ağır ağır süzdü. On beş namlu… Hepsi göğsüne, başına, kalbine çevrilmişti. Caner nefesini tutmuş, Mustafa ise korkuyla olacakları bekliyordu.
Bu bir sondu belki de.
Ama Panter, gülümsemeden duramadı.
Yavaşça, neredeyse keyif alır gibi ellerini iki yana açtı.
“Vay be…” dedi sakin bir tonla.
“Demek böyle bitecek ha?”
Serhat konuşmak yerine, alaycı bir tebessümle yetindi.
Panter başını yana eğdi, sesindeki alay silinmişti. Gözleri donuk, bakışı ölümcül bir tehditle doluydu.
“Beyaz zambaklar hâlâ açıyor mu Serhat?”
O an…
Her şey dondu sanki…
Serhat’ın parmağı, tetiğin üzerinde fark edilmesi zor bir titreşim yaşadı. Gözbebekleri bir anlığına büyüdü. Çok kısa… Ama Panter için yeterliydi.
“Hala solmamış demek.” dedi Panter, fısıldayarak. Ardından korkunç bir kahkaha patlattı.
“Uzaktan bakmak yetmez bazen. Beyaz zambaklar, yalnız bırakıldığında solup gider. Tetiğe basmadan önce bunu bir düşün.”
Serhat’ın çenesi kasıldı, elleri istemsizce titredi. Namlular hâlâ yukarıdaydı ama bakışları Panter’den ayrılmıyordu. İçinde bir boşluk açılmış, nefesi kesilmiş gibiydi.
Serhat’ın arkasındaki adamlardan biri refleksle bir adım attı. Serhat, tek bir el hareketiyle onu durdurdu.
“Silahlar…” dedi Serhat, dişlerinin arasından.
“…indirin.”
Bir saniyelik tereddüt.
Sonra metal sesleri…
Namlu uçları yavaş yavaş yere doğru indi.
Kadir’in kalbi neredeyse göğsünü delip geçecek gibiydi. Sandalyede otururken bakışları Serhat’a takılmış, olup biteni anlamaya çalışıyordu. Beyaz zambak ne demekti? Serhat’ın o sarsılmaz duruşunu bu kadar kolay titreten şey ne olabilirdi? Kafasında tonlarca cevapsız soru dönüp dolaşırken, neler olacağını kestiremiyordu.
Ortamda oluşan sessizliği fırsat bilen Panter, işte o an harekete geçti.
Hiç beklenmedik bir anda öne doğru atıldı ve, Kolunu Serhat’ın boynuna doladı. Ardından belindeki silahı kabzasından kavrayıp namluyu şak diye onun şakağına dayadı. Her şey bir nefeslik sürede oldu. Ve ardından,
“Kimse kımıldamasın!” diye haykırdı.
En ufak bir yanlışınızda Serhat Arıkan’ı buraya gömerim.”
Panter, serhatın kulağına doğru yaklaştı ve hafifçe fısıldadı.
”birkaç saniye önce namlunun hedefi bendim, şimdi ise sen. Aptalsın Serhat Arıkan.. 2 kelimemle kartları yeniden dağıttım. Blöftü, beyaz zambağın nerde olduğunu bilmiyorum.”
serhat öfkeyle bağırdı.
“Elinde fırsat varken sık, Panter! Eğer şu an o tetiğe basmazsan, andım olsun, sana bu dünyayı zindan ederim!”
Panter, silahın soğuk namlusunu Serhat’ın şakağına daha da sert bastırdı. Gözlerindeki o vahşi parıltı, zaferin sarhoşluğuyla birleşmişti. Serhat Arıkan gibi bir devi diz çöktürmüş olmanın verdiği o kirli gururla, etrafındaki on beş namluya meydan okurcasına bağırdı:
“Gördünüz mü? Baba dediğiniz adam, iki kelimemle maskot oldu! Artık ne Serhat, ne de o gizli kapaklı büyüttüğü veliahtı bu depodan sağ çıkmayacak! Burası sizin mezarınız olacak!”
Panter, Serhat’ın kulağına eğilip o zehirli fısıltısını tekrarladı: “Bitti Serhat baba. Buraya kadarmış.”
O sırada, birkaç metre ötedeki sandalyede oturan Kadir’in dünyası dönüyordu. hayatta kalma içgüdüsü, beynindeki tüm diğer sesleri susturdu. Panter’in dikkati tamamen Serhat’a ve adamlarına odaklanmışken; Kadir, Caner’in gevşettiği o ipleri son bir gayretle, bileklerini parçalamak pahasına zorladı.
Halatın kaba ipleri, her zorlamasında bileklerini bir bıçak gibi kesiyor; süzülen sıcak kan parmak uçlarına kadar iniyordu ama umurunda değildi. Acı, yerini saf bir öfkeye bırakmıştı. Ve sonunda… O beklenen gevşeme gerçekleşti. Halat, sessizce beton zemine düştü. Kadir artık özgürdü, ama Panter’in elinde silah vardı.
Zaman, Kadir için ağır çekime girdi. Bir figüran değil, hayatının başrolüydü şimdi.
‘Eceli bir figürandan olacak, haberi yok!’ diye geçirdi içinden.
Kadir, oturduğu sandalyeden bir yay gibi fırladı! Panter daha ne olduğunu anlayamadan, Kadir tüm gövdesiyle Panter’in üzerine atıldı. Omzuyla Panter’in silah tutan koluna sert bir darbe indirdi.
İki gövde büyük bir gürültüyle nemli betonun üzerine devrildi. Panter’in elindeki silah, sarsıntıyla beraber ateş aldı; mermi deponun tavanındaki metal lambalardan birine çarpıp kıvılcımlar saçarak yere düştü. Depo bir anlığına karanlığa gömüldü, ardından acil durum ışıklarının soluk kırmızısı odayı bir savaş alanına çevirdi.
Serhat birkaç adım geriye çekildi. Nefes nefese kalmıştı ama gözlerindeki o donuk öfke şimdi yerini büyük bir şaşkınlığa bırakmıştı.
Kadir, Panter’in gırtlağına yapışmış, tüm gücüyle bastırıyordu. Panter ise altta kalmanın şokuyla yüzünü buruşturmuş, Kadir’in suratına yumruklar savuruyordu. Tam o anda Serhat, yerdeki silahını hızla kavradı ve namluyu boğuşan ikiliye doğrulttu. Sesindeki o sarsılmaz otorite geri gelmişti:
“Şahin! Çekil kenara!” Kadir, Serhat’ın sesindeki o buz gibi emirle panterin üzerinden hızla kalkıp birkaç adım geriledi. Daha nefesi bile yerine gelmemişti ki, deponun beton duvarlarında kulakları sağır eden o keskin silah sesi yankılandı. Panter, bacağına yediği merminin darbesiyle acı içinde kıvranırken; Serhat, namlusunda duman tüten silahını yavaşça beline yerleştirdi. Bakışları kısa bir an kendi adamlarına kaydı:
“Alın şunları, mahzene götürün.” Serhatın adamları, panter ve ekibi ile ilgilenirken, serhat bakışlarını tekrar Kadir’e yöneltti. Buz gibi, emredici bir tonda fısldadı:
“Düş peşime.” Ardından kurşun gibi ağır adımlarla, karanlık deponun dışına doğru ilerledi. Kadir, birkaç saniye olduğu yerde öylece çakılı kalsa da hızla kendini toparladı ve Serhat’ın arkasında bıraktığı o buz gibi sessizliğin peşinden gitti.
Serhat, siyah zırhlı aracın kapısını açıp doğrudan sürücü koltuğuna yerleşti. Kadir ise deponun kapısında, gece yelinin yüzüne çarptığı o noktada öylece kalakaldı. Bakışları Serhat’ın içinde kaybolduğu karanlık camlara takıldı. Gitmekle kalmak arasındaki o ince çizgideydi.
Serhat, camı yavaşça indirdi. Yüzü karanlığın içinde yarım bir maske gibi duruyordu.
“Bin şu arabaya,” dedi. sesi, her zamanki gibi emrediciydi.
Kadir olduğu yerden kıpırdamadı. İçindeki o bastırılmış öfke ve kafa karışıklığı bir anda dışarı sızdı. “Her şey bitti işte,” dedi sesi titreyerek. “Ben senin oğlun değilim... Ben Şahin değilim. Ne istiyorsun hala benden?”
Serhat’ın direksiyonu kavrayan parmakları kasıldı, bakışlarındaki sabır tükenmek üzereydi. “Sadece konuşacağız,” dedi dişlerinin arasından. “Benden sana zarar gelmez. Bin şu arabaya, daha fazla delirtme beni.”
Kadir karşı koymak, arkasını dönüp gitmek istiyordu ama Serhat’ın o ters bakışındaki karanlıktan, her şeyi yakıp yıkabilecek o sessiz öfkeden korktu. Çaresizce, omuzları çökmüş bir halde arka koltuğa oturdu.
Araba, İstanbul’un ıssız yollarında bir gölge gibi ilerlemeye başladı. İlk birkaç dakika boyunca araçta sadece motorun uğultusu ve dışarıdaki rüzgarın sesi vardı. Kimse konuşmuyordu. Kadir camdan dışarıyı izlerken, Serhat dikiz aynasından arkadaki bu yabancıya baktı.
Serhat’ın gözleri, Kadir’in dizlerinin üzerindeki ellerine, halatın parçaladığı o kanlı bileklere kaydı. Bir anlık tereddütten sonra torpidoya uzandı, ve içinde pansuman malzemeleri olan küçük bir poşeti çıkartıp Kadir’e uzattı.
“Teşekkür ederim,” dedi Serhat, sesi o kadar kısıktı ki Kadir duyduğundan emin olamadı. “Az önce yaptığın şey... Hayatımı kurtardın.”
“Evime gitmek istiyorum,” dedi Kadir, sesi bu sefer daha kararlıydı. “Bu oyun burada kapansın. Herkes yoluna gitsin.”
Serhat, elindeki poşeti kenara bıraktı ve dikiz aynasından Kadir’in gözlerinin tam içine baktı. O an, Kadir’in içini buz gibi bir ürperti kapladı.
“Gidemezsin,” dedi Serhat. “Artık senin için bir ‘ev’ yok.”
Kadir, bir an için nefesinin kesildiğini zannetti. göğsüne koca bir taş oturmuş gibi hissediyordu adeta.
“Ne demek yok? Ne saçmalıyorsun lan sen?” diye çıkıştı Serhat’a. “Panter elinde işte! Kimden kaçıyoruz?”
Serhat, arabayı sahil yolunun kenarına çekip sert bir frenle durdurdu. Vücudunu arkaya doğru çevirip Kadir’e yaklaştı.
“Panter mahzende olabilir ama bu gece o depoda olan her şey dışarı sızdı. Tüm yeraltı dünyası Serhat Arıkan’ın oğlunun kim olduğunu öğrendi. Şu kapıdan çıktığın an, düşmanlarımın hedefi olacaksın. Yanıma olmazsan Seni koruyamam Kadir.”
Kadir’in boğazı düğümlendi. “Ama ben senin oğlun değilim!” Dedi. Sesi, rüzgarda savrulan bir fısıltı gibi çıkmıştı.
Serhat, Kadir’in cümlesini acımasızca kesti:
“Artık öylesin. Bu oyuna devam etmek zorundayız. Çünkü dışarıdaki kurtlar için sen artık figüran Kadir değilsin... Sen, Şahin Arıkan’sın. Ve hayatın boyunca bu isimle yaşayacaksın.”
Kadir arkasına yaslandı, bakışları kararan denize kaydı. Zihninin içinde binlerce ses aynı anda bağırmaya başladı.
Şahin Arıkan... Bu isim üzerine bir kefen gibi dikiliyordu şimdi. Birkaç gün önce tek derdi akşam yemeğinde ne yiyeceğini düşünen, ya da bir kaç kuruş fazla kazanmak için ekstra mesai yapan basit bir adam iken, şimdi koca bir imparatorluğun hedef tahtasına dönüşmüştü.
Ben kimim artık? diye sordu kendine. Kadir miyim, yoksa Serhat Arıkan’ın hayatta tutmaya çalıştığı bir yalan mı? Bir figüran olarak başladığım bu işte, en büyük rolümü oynamam isteniyor. Ama bu sefer 'kestik' dendiğinde eve gidemiyorum. Bu sefer kostümleri çıkaramıyorum. Tenime yapıştırdıkları bu kimlik, ruhumu yavaş yavaş boğuyor.
Dışarıdaki dalgaların sesi, Kadir’in içindeki fırtınanın yanında sessiz kalıyordu. Bir başkasının günahlarını, bir başkasının adını ve bir başkasının düşmanlarını miras almıştı.
Kadir, camdaki yansımasına baktı. Orada gördüğü yüz artık ona yabancıydı. Kendi hayatının cenazesine katılmış, ama mezardan başka birinin adıyla çıkmış gibi hissediyordu.
Serhat, vitesi d’ye takıp gaza basarken Kadir sadece şunu düşündü:
Oyun bitti sanmıştım. Ama meğer perde yeni açılıyormuş. Ve ben, bu sahnenin altından kalkamayacak kadar küçük bir oyuncuyum.
