Düşler Mezarlığı kitap kapağı

10. bölüm / 17

Düşler Mezarlığı

9.Birbirine Dokunan İki Kıyı

Vaveyla Yazarı: Zelzele Hanım

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 9.Birbirine Dokunan İki Kıyı

"Onu bir görev, bir hedef, bir araç gibi görmem gerekiyordu; ama kalbim her dokunuşunda bana fısıldadı-ihanet en çok edenin değil, hissetmek zorunda kalanındı."

🔏🗝️

İnsanın kendine bile itiraf edemediği anlar vardır;
sesinin çıkmadığı, düşüncelerinin ise gereğinden fazla büyüdüğü zamanlar.
Belki de hayat, insanı en çok bu sessiz ara duraklarda yoruyor.
Ben de böyle bir durakta kaldığımı fark ettiğimde
çok geçti kaçınılmaz olan çoktan üzerime yürümeye başlamıştı.

Belki de insan, kendi hayatını ancak geç kaldığında fark ediyor.
Zamanın önünden değil de arkasından yürüdüğümü hissettiğim anlar oldu;
sanki herkes çoktan bir yere varmıştı da
ben hâlâ gitmem gereken yönü tartışıyordum kendi iç seslerimle.
Bu tartışmayı kaybettiğimi sonradan anladım
insan hep kaybettikten sonra anlar zaten, başka türlü öğrenemiyoruz.
Bir süre sonra, hayatın beni nereye götürdüğünü takip etmeyi bıraktım.
Çünkü bazen yönünü bilmek yetmiyor;
insanın kendisini de bilmesi gerekiyor.
Ben ise kendime hiç yetişemiyordum.
Hep bir adım önümdeydim, hep bir adım gerimde.
İçimde sürekli konuşan birileri vardı,
ama hiçbiri beni dinlemiyordu.

Yine de yürüdüm.
İnsanın yürümesi gerekir çünkü durmak
kendi ağırlığı altında ezilmektir çoğu zaman.
Ben de ezilmemek için yürüdüm
nereye gittiğimi bilmeden,
ama olduğum yerde kalmanın daha kötü olduğunu bildiğim için.
Belki de bütün mesele buydu:
Bir şeyleri anlamak değil,
onlara rağmen devam edebilmekti.
Ve ben, o gece, devam etmenin ne demek olduğunu
ilk kez bu kadar sessiz bir acıyla anladım.

Masamın üzerinde ki kupaya tekrardan uzanıp kahvemden bir yudum aldığım da damağıma gelen soğumuş tadla yüzümü ekişitip kupayı bıkkın bir hareketle masaya bıraktım.
Önümde Hilmi Arıcan ve Yavuz Doran'ın hayatlarına dair dosyalar duruyordu.
Sayfaları çevirdikçe içimde tuhaf bir rahatsızlık büyüdü.
Görünüşte hiçbir olumsuz yanları,

Asıl garip olan, ajanstaki arşivde onlarla ilgili haberlere baktığımda
tek bir sorun, tek bir pürüz bile bulamamamdı.
Her şey fazla düzenliydi.
Fazla temiz...
insanı tedirgin edecek kadar kusursuz.

Hilmi Arıcan, Ankara Üniversitesi'nde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık bölümünden mezun olmuştu.
Asıl çıkışını ise on yıl önce yaşamıştı. O dönem gençlerin dilinden düşmeyen yeni nesil alternatif grupları keşfetmesi, adını sektörün görünmez duvarlarına çarpıp genişleten en büyük etkendi.

Hilmi'nin radarına ilk takılanlar Duman Kadar Hafif adlı indie grubuydu;
arkasından Son Durak 11,
ve o dönem patlayan elektronik-alternatif ikili Aykırı Saatler geldi.
Bir de gençlerin 'dinlemeye utandığı ama gizlice ezberlediği' şehir tınılı grup Gece Yırtığı vardı.
Bu grupların hepsini Hilmi keşfetmiş, küçük sahnelerden büyük festivallere taşıyan görünmez güç olmuştu.

Bu başarıların ardından Yavuz Doran sahneye çıkmıştı.
Kendi hâlinde, küçük bir stüdyo odasına sıkışmış bir yapımcıydı önce.
Ama Hilmi'nin keşfettiği bu genç isimleri tek tek piyasaya sürmesi,
Yavuz'un müzik şirketini kısa sürede büyütüp sektörün sayılı firmalarından biri hâline getirmişti.
Dışarıdan bakan herkes aynı şeyi söylüyordu

"Genç yeteneklere inanılmaz fırsatlar sunuyorlar...
İyi ki böyle insanlar var."
Öyle bir görüntü çizmişlerdi ki,
kâğıt üzerinde her şey pürüzsüzdü.
Tıpkı fazla parlatılmış bir vitrin gibi
dışarıdan kusursuz, içeride ne saklandığını kimsenin bilmediği bir parlaklık

Önümdeki gazete kupürlerinin doldurduğu dosyayı kapattım.
Tam bilgisayardaki arşiv kayıtlarını da sonlandıracaktım ki
bir haber başlığı, gözümün kenarından yakaladı beni:

"RAP VE POPUN SESİNİ HARMANLAYAN..."
Başlığın devamı silik, neredeyse unutulmuş gibiydi.
Merakımın beni dürtmesiyle haberi açtım.
Karşıma genç bir kadın sanatçının hikâyesi çıktı;
sahnede Mira Serin lakabıyla bilinen,
sokakta şarkı söylerken keşfedilmiş bir yetenek.Habere göre Mira, ilk şarkısıyla kısa sürede patlama yaşamıştı

Ne var ki parlayan yükselişi, aynı hızla kararmıştı.

Mira, ortadan kaybolmuştu.
Aylar sonra geri döndüğünde ise
magazinin ortasına bomba gibi düşen bir cümleyle çıkmıştı ortaya:

"Bebeğimi çaldılar!"
İfadesi günlerce tartışılmış,
mahkeme salonlarında bağırıp çağırdığı video görüntüleri
haber programlarında döndürülmüş,
sonunda ise "ruhsal dengesizlik" gerekçesiyle
bir akıl hastanesine kapatıldığı açıklanmıştı.

Haberin geri kalanında verdiği isimlerin
"gizlilik kararı"nedeniyle yayımlanmadığı yazıyordu.
Bu belirsizlik içimi rahatsız etti,
sanki nokta konmamış bir cümle gibi.
Aramaya başladım.
Tarayıcı sekmeleri arasında kaybolurken zaman da erimişti;
yaklaşık iki saate yakın uğraştıktan sonra
bir sosyal medya platformunda kendi çapında magazin haberciliği yapan bir sayfanın
beş yıl önceki bir gönderisine denk geldim.

Fotoğrafta Mira Serin gülümsüyordu...
ve yanında Hilmi Arıcan vardı.
O dönem Hilmi, yeni yeni isim yapmaya başlamıştı
ve altına yazılan açıklamada şu cümle göze çarpıyordu:
"Hilmi Arıcan, sokak sahnelerinin yeni yıldızı Mira Serin'i müzik dünyasına kazandıracak."

Bu bilgi keskin bir bıçak gibi zihnime girdi.
Derhal ekran görüntülerini aldım,
haberi, fotoğrafları, yorumları, tarihleri tek tek kaydettim.
Önümde bir tablo şekilleniyordu.
Fazla temiz.
Fazla tesadüf dolu.
Bütün verileri bir araya getirip
yeni bir dosya oluşturmaya başladım.

Elimde ki bilgileri bir dosya haline getirip bitirdiğim de Şafak abi odaya girdi. Elde ettiğim bilgilerin heyecanı ile söze atıldım hemen. "Abi Şule tek olmayabilir.?" Sözüm ile Şafak abi hemen önüme gelip durduğunda hazırladığım dosyayı eline uzattım.

Şafak abi dosyayı aldı,
sayfaları ağır ağır çevirdi.
Her satırda yüzündeki çizgiler derinleşiyor,
kaşlarının arasındaki o keskin çizgi koyulaşıyordu.
Sonunda dosyayı kapattı.
Derin bir nefes aldı...
" Mira Serin'i araştırmak lazım," dedi alçak ama sert bir sesle.
"Eğer o da Şule gibi kimsesizse..."

Çenesini eliyle kavrayıp hafifçe okşadı; düşünürken yaptığı bir alışkanlıktı bu.
"Demek ki yalnız kişileri, yani arkalarında kimsenin olmadığı insanları ağlarına düşürüyorlar.
Bir defa içeri aldıklarında da çıkış kapısını kapatıyorlar"

Bu sözlerin ardından odada soğuk bir hava dolaştı.
Şafak abi yürüdü, pencereden dışarı kısa bir an baktı
sanki şehirdeki kaosu değil, insanların içine sinmiş karanlığı görüyordu

Sonra bana döndü.
"Ben de araştırdım," dedi.
Ses tonu bu defa daha profesyoneldi; gazetecinin içindeki hesap makinesi devreye girmişti.
"Bu adamların patlaması tam on yıl önce başlıyor.
Ama ilginç olan çıkışları değil... bir anda aldıkları yatırım."

Masaya eğildi, parmağıyla havada görünmez tarihler çizdi.
"Bak, bu kadar kısa sürede bu kadar büyük organizasyonlar yapmak mümkün değil.
Bir müzik şirketi hele ki yeni kurulmuş bir şirket
festival sponsorluğu, şehir dışı turneler, ulusal reklam kampanyaları için
bir servet harcar."

" Evet, doğru, başarılı gençleri keşfettiler.
Bunda sorun yok...
Ama keşfetmek başka,
bu kadar büyük parayı birden harcamak başka.
Sahneler, klipler, gazetelerde tam sayfa ilanlar,
şehir festivallerinde ana sahneye yerleştirilme...
Bunlar milyonluk yatırımlar, İzel."

Yüzünü buruşturdu.
" Birileri bu ikiliye ya para akıttı...
ya da onların para akıttığı birileri var.
Bu iş 'yetenek keşfetme' masalıyla açıklanamayacak kadar büyük."

Şafak abinin dedikleriyle baş parmağının tırnağını ısırmaya başladığımda acaba kaç kadını önce küçük küçük hayallerle besleyip, özel hissettirip, sonra da hiç fark ettirmeden bu karanlık oyunun içine devirmişlerdi?

En kötüsü de
o kadınların bir süreliğine gerçekten mutlu olduklarına inanması.
Boğazımda acı bir düğüm oluştu.
Belki de oyunun en pis yanı buydu:
gerçeği fark ettiğinde, mutluluğun bile sana ihanet etmiş gibi hissettirmesi.

"Gökalp komisere Mira Serin'in ismini mesaj attım. Biraz araştırma yaptıktan sonra bize geri dönüş yapacaktır." Şafak abi elinde hala telefonu ile uğraşırken kaşlarını çatarak konuşmuştu. "Şuan nerede öğrenebilirse.." durdu aklına gelen bir ihtimalle daha çattı kaşlarını
"Belki hala akıl hastanesinde bir şeyler ötmesin diye susturuluyor da olabilir."
Bu dediği ile içimde

O an içimde bir şey keskin bir bıçak gibi sıyrıldı.
Göğsümde, tam kalbimin altına çöküp duran ağır bir ürperti...
Sanki biri içime buz gibi bir su dökmüş ve o soğuk, kaburgalarımın arasına yerleşmişti.

Birini susturmak için akıl hastanesine kapatmak...
Bu, birinin hem sesini hem varlığını çalmanın en korkunç yollarından biriydi.
İnsanı hayalet gibi yaşatıp, diri diri mezara gömmek gibi.
Ve aklıma istemsizce bir düşünce düştü:
Ya Şule'nin başına gelecek olan da buyduysa?
Ya biz biraz daha geç fark etseydik

"Abi eğer Mira Serin'in dediğin gibi hâlâ akıl hastanesindeyse onunla iletişime girmek demek Hilmi Arıcan ve Yavuz Doran'nın dikkatini çekmek demek yani bizim haberdar olduğumuzu öğrenirlerse Şule'den haberleri olacak demek. Bu seferde Şule'nin peşine düşecekler, zaten kızları bu kadar kolay serbest bırakmış olmaları başlı başına şüpheli... Onunla konuşacaksak gerçekten çok dikkatli olmamız gerekiyor"

Şafak'ın yüzüne baktığımda tepkisi barizdi:
Kaşları daha da çatılmış, bakışları sertleşmişti.
Ne dediğimi tamamen anlıyor... ve hak veriyordu

" Çok tuhaf şeyler dönüyor İzel. " Başımı salladım ellerimle kollarımı sararken
" Bir de aklımı karıştıran hatırlarsan Şule bir ara konuşmalarını duymuş Bağlılar kendi kanlarından olmayanları kabul etmiyor tarzında bir konuşma geçtiğini söyledi. " Evet hatırlatmıştım o konuşmayı.

" Bak,"dedi ağır bir nefes vererek,
şimdi bu sadece bir varsayım... ama iki ihtimal var."
Hazıraldığım dosyayı masaya havaya kaldırıp bıraktığında parmaklarını kapak üzerinde gezdirdi.

Birincisi... bu Bağlılar dedikleri kişiler ya da her neyseler, kendi kanlarından çocuk isteyen adamlar için bu kızları kullanıyor olabilirler. Çocuğu olmayan, soy takıntısı olan, kendi kanım diyen bazı zengin tipleri düşün. Böyle sapkın yapılar dünyada yok değil.

Boğazım kurudu; yutkundum.
"İkincisi..." diye devam etti, gözleri hafifçe kısılarak,
"belki de biz fazla hayal kuruyoruz. Belki hepsi sadece çocuk özlemi çeken zenginlerin para karşılığı işini yaptırdığı bir yer... Yine iğrenç, yine yasa dışı... ama daha 'klasik' bir suç."

son cümlede araya girerek sertleşmiş sesimle
" Ama iki ihtimalin ortak noktası var, abi."
Bana döndü.
" Bu kadınlar, özellikle arkası olmayanlar... seçiliyor. Çünkü kimse onları aramıyor."

Şafak abiyle ihtimaller üzerine geçerken kapının çalmasıyla, Gaye içeri girdi. Rahatsız ediyorum ama bir haber varda çekim için gidebilir misiniz?
Odanın gerilimi, Gaye'nin normal dünyaya ait sesiyle bir anlığına dağıldı; ama içimdeki ağırlık olduğu yerde kaldı.

Şafak abi ellerini cebine koyup " tabi müsaitiz" onay bekler gibi bana baktığın da başımı salladım "olay nedir, nerede tam olarak?"
Gaye tabletini kolunun altından çekip önümüze uzattı; ekran ışığı odanın loşluğunu yardı.

Bir mahalle sakini... sinir krizi geçirmiş," dedi hızla.
"Normal bir kriz değil ama. Adam evinde kendini kilitlemiş, pencereden bağırıp tüm apartmanı ayağa kaldırmış"

Ekranı kaydırdı.

" Adam önce kendi eşyalarını sokağa fırlatmış. Sandalye, televizyon, kitap... ne varsa. Sonra alt komşusunun kapısına inip zili dakikalarca çalmış; kimse açmayınca apartman boşluğuna küfürler savurmuş."
Bakışları ciddileşti.
" Komşular polise haber vermiş. Polis gelince adam kendime zarar veririm diye inmiyormuş. "

Şafak abi kısa bir nefes verdi.
" Adres neresi?"
Gaye haritayı yakınlaştırıp aderesi gösterdi.
"Altındağ ilçesi... Doğantepe Mahallesi, Küme Evleri Sokak. Apartman numarası 14."

Kanaldan çıkar çıkmaz hemen sarı kıza atlayarak yaşamına hız kesmeden adresin olduğu alana geldik.

Alanın kaosa bulanmış havası yüzümüze çarpar çarpmaz, olayın ciddiyeti kendini gösterdi.
Küme Evleri Sokak, mavi-kırmızı çakarlara boğulmuştu.
Polis şeridi bütün girişleri kesmiş, meraklı kalabalık kaldırım boyunca kümelenmişti. Bazıları telefonlarıyla çekim yapıyor, bazıları telaşla olup biteni anlamaya çalışıyordu. Havada gerilmiş sinirlerin ağır, metalik bir kokusu vardı

Üçüncü kattaki daireden, camı yarıya kadar açık bir pencereden adamın sesi yankılanıyordu.
Boğuk ama öfke doluydu:
"Hepiniz bana karşısınız! Kimse beni duymuyor! Bir adım daha atarsanız hepsini aşağı atarım, duyuyor musunuz?!"
Söylediklerinin ardından bir kitap yığını pencereden aşağı süzüldü; sayfalar havada savrularak yere saçıldı. Kalabalık geri çekildi.

Şafak abi omzuma hafifçe dokundu, kameramanın hazır olduğunu işaret etti.
Kameraya dönüp kısa bir bakış attıktan sonra başıyla onay verdi:
"Hadi, sen giriyorsun. Açılışı sen yap."
Işığın altında bir adım öne çıkıp nefesimi topladım; kalabalığın uğultusu arkamda dalga gibi kabarıyordu.

Doğantepe Mahallesi, Küme Evleri Sokak'tayız. Arkasında bulunduğumuz apartmanda, kimliği açıklanmayan bir erkek şahıs yaklaşık bir saattir sinir krizi geçiriyor ve pencereden eşyalarını sokağa fırlatıyor. Komşuların ihbarı üzerine bölgeye çok sayıda polis ve sağlık ekibi sevk edildi."
Kameraman yavaşça yukarı doğru kaydırırken adamın sesi tekrar sokağa yayıldı:
"Beni duyan yok mu?! Yeter artık!"
Ben devam ettim:

Yetkililer üst kata çıkmış durumda fakat şahıs, kendisine zarar verebileceğini söyleyerek kapıyı açmayı reddediyor. Polis, ikna çabalarını sürdürüyor. Mahalle sakinleri ise tedirgin... Birçoğu, komşularını tanıdıklarını ama bu kadar büyük bir kriz yaşayacağını tahmin etmediklerini söylüyor."

Gözüm kısa bir an üçüncü kattaki karanlık pencereye kaydı; sesimi hafifçe yumuşattım.

"Olay yerinden anladığımız kadarıyla, bu yalnızca bir öfke anı değil... bir yardım çığlığı da olabilir. Ekipler hem çevre güvenliğini sağlıyor hem de şahsın daha fazla zarar görmemesi için temkinli bir şekilde müdahaleye hazırlanıyor."

Şafak abi kenardan onaylayıcı bir bakış attı; ben cümleyi profesyonel bir kapanışla sonlandırdım:

"Gelişmeleri aktarmaya devam edeceğiz. Doğantepe Mahallesi'nde beklemedeyiz."

Şafak abi kamerayı kapattığında adama baktım. Hepiniz bana karşısınız! Kimse beni duymuyor sözlerini hatırlayınca adamın bir derdi olduğunu kimsenin dinlediğini anladım. Kimse durup dururken cinnet geçirmezdi.
Kalabalığın arasından hızla sıyrıldım. Polislerin omuzlarının arasından geçmeye çalıştığımda biri kolumdan tuttu:

"Hanımefendi lütfen geri"
"Bir dakika!" dedim sertçe. "Ben yardımcı olabilirim."
Memurların itirazlarına rağmen megafonu kapı gibi elinden çekip aldım. Polislerin bakışları, kameraların gözleri, kalabalığın homurtusu... Hiçbiri umrumda değildi.
Sadece o üçüncü kattaki karanlık pencere.
Megafonu dudaklarıma götürdüm, derin bir nefes aldım ve yükselttim sesimi:

Beyefendi!"
"Ben muhabirim! Belli ki sizi kimse dinlemiyor... herkes sadece yaptığınız şeye odaklanmış. Ama ben- BEN sizi dinlemek için buradayım!"

Elimle arkamı işaret ettim; Şafak abi, kameraman, diğer kanallar...
"Bakın!"
"Şu an sadece polis değil, kameralar da burada. Türkiye'nin gözü bu binada. Eğer konuşmak isterseniz... sizi duyuracak birilerine ilk kez sahipsiniz.
Anlatın derdinizi! Tüm Türkiye sizi dinleyecek!"

Kalabalık bir anlığına sessizliğe gömüldü.
Üçüncü kattaki adam-paramparça perdelerin arasından omuzları görünüyordu-başını hafifçe dışarı çıkardı.
Sesi çatallıydı, ama içindeki ağırlık duvara çarpıp sokağa indi:
"Sen... sen beni dinler misin gerçekten?"
" İlk defa biri... beni anlamak için konuşuyor"

Tam o anda diğer muhabirler fırsatı fark edip yeniden canlı yayına bağlandı; kameralar ona çevrildi, kalabalık hareketlendi.
Ama Şafak abi herkes telaşlanırken bana baktı, dudaklarının kenarı gururla yukarı kıvrıldı.
Ben ise megafonu bırakmadım.
Üçüncü kattan adamın sesi tekrar yükseldi; bu kez öfke değil, biriken yılların kırılmışlığı vardı tonunda:

Ben bu hâle parasızlıktan geldim!"
"Ülke ekonomisi yüzünden elimde hiçbir şey kalmadı! Asgari ücretle ev mi geçinir, çocuk mu büyütülür?! Çorba parası yok! Faturalar üstüme çöktü, kira zaten ateş!"

" Eşim... dayanamadı, çocukları alıp ailesine döndü! Ben burada tek başıma kaldım!"

Neden biliyor musunuz? Çünkü kimse hakkını bilmiyor! Kıtlık bilinci yaşıyoruz, yokluk yaşıyoruz ama insanlara şükredin deyip susturuyorlar!"
" Ben susturulmak istemiyorum artık!"
"Bir kişi bile duysun yeter... bir kişi!"
Sokak yine sessizleşti.
Adam ilk kez bağırmıyor, yalvarıyordu

Üçüncü kattaki adamın sesi kesildiğinde, sanki apartmanın bütün duvarları nefesini tutmuştu. Kalabalık uğultusu bile durdu.
Megafonu biraz indirdim ama elim gevşemedi; o adama hâlâ "konuşabilirsin" demek istiyordum beden dilimle bile.
Polislerin arasından bir komiser öne çıktı. Sert bakıyordu ama içinde belli belirsiz bir tereddüt vardı. Bana eğilip fısıltıyla:
"Tamam. Devam etmesine izin veriyoruz. Ama dikkatli ol."
Başımı hafifçe salladım. Bu iznin ağırlığını göğüs kafesimde hissettim çünkü artık sadece haber değildi; bir insanın son dalına tutunmasıydı.
Megafonu yeniden kaldırdım.

Beyefendi... isminizi öğrenebilir miyim?"
Adam tereddüt etti. Gözleri aşağıdaki kalabalığın arasında kaydı; sonra bana döndü.
"Dursun..." dedi kısık ama öfkesi tükenmiş bir sesle.
"Adım Dursun."

Dursun Bey," dedim, sesimi yumuşatarak,

"Beni dinliyorsanız... bilin ki ben de sizi dinliyorum. Ve şu an söylediğiniz her kelime duyuluyor. İnsanlar ne yaşadığınızı bilmek zorunda. Yalnız değilsiniz."
Dursun nefes aldı, nefesi titriyordu.
"Yıllardır böyle yaşıyoruz be kızım..." dedi. "İş yok, para yok... evime ekmek götüremiyorum.
Adam yerine koyan da yok. Hepimiz boğuluyoruz ama kimse konuşmuyor."

Elimi kalabalığa doğru uzattım, sonra tekrar ona döndüm.
"Bakın,"dedim.
"Şu an insanların sustuğu şeyi siz söylüyorsunuz. Sizi dinleyenler var. Aşağı inmeye var mısınız? Sizi kimse ezmeyecek. Söz veriyorum hikâyenizi olduğu gibi anlatacağım."

Dursun sessiz kaldı.
Eli, cama dayalı, titriyordu. Gözleri aşağıdaki kalabalıkla benim aramda gidip geliyordu güvenmek istiyor ama korkuyordu.
Bir süre sonra sordu:
"Aşağı insem... beni yeniden susturmazlar mı?"
Yutkundum.
Gerçekçi olmak gerekirdi, ama o anda bir insana güven vermek daha büyüktü

"Ben buradayım," dedim.
"Şafak abi burada. Kameralar burada. Seni gölgede kimse kaybedemez. Gel... konuşalım. Yalnız değilsin artık."
Dursun, ilk kez gözünü kaçırmadan bana baktı.
Sonra yavaşça geriye çekildi; pencerenin perdesi aralandı, içerideki karanlık daha çok göründü.

Dursun abi merdivenlerden ağır adımlarla inmeye başladığında polisler refleksle öne atıldı.
İki memur onu kapıda karşılayıp kelepçe takmak için hamle yaptı.
Ben ise megafonu sıkıca tutarak aralarına girdim.
"Durun! Bir dakika çekilin"
Sesim o kadar net ve kararlı çıktı ki, memurlar bir an tereddüt etti.

Ben ona söz verdim!

"Sesini duyuracağımı söyledim.
O şimdi konuşacak siz de herkes gibi dinleyeceksiniz."
Polis amiri kaşlarını çattı.
Şafak abi hemen araya girdi, kimliğini gösterdi ve sert ama sakin bir tonla:
"Müdahaleye gerek kalmadı, kontrol bizde.
Adam indirildi, sakin. Biz sadece röportaj alacağız."

Ben megafonu kapatıp Dursun abiye doğru yürüdüm.
Adam yorgun bir nefes verdi, gözleri dolu ama öfkesi sönmüş gibiydi.
"Hazırsanız konuşabiliriz Dursun Bey," dedim.
O başını kaldırıp bana kırık bir gülümsemeyle baktı.

Kamera kayda girdi.
Şafak abi başıyla devam işareti verdi.
Ben mikrofona döndüm.
"Yanımızda Küme Evleri Sokak sakinlerinden Dursun Karaca var.
Az önce yaşanan olayın ardından kendisi, kimsenin onu dinlemediğini söyleyerek sesini duyurmak istedi."

Dursun abi hırpalanmış gömleğini düzeltti, bir an kendini topladı ve konuşmaya başladı:

"Ben kötü biri değilim kızım... vallahi değilim.
Ben sadece yoruldum."
Sesi titriyordu.
" Üç çocuğum var.
Birinin ayakkabısı yok, birinin defteri yok, biri sadece akşam doymak istiyor.
Ama ben işe gidiyorum... gidiyorum... yine yetmiyor."

Gözlerinden yaş süzüldü.
" Asgari ücreti arttırdılar dediler... hepsi kiraya gitti.
Market desen, fiyatlar uçtu.
E ben nereye gideyim?"
Arka planda kalabalık sessizleşti; nefes bile almıyorlardı sanki.
"Eşim çocukları alıp annesine gitti.
Olmuyor Dursun,dedi.
Haklı... haksız diyemem ki."

Bir elini saçlarına götürdü, titredi.
"Ben bağırınca delirdin sandılar.
Halbuki... sonunda biri duysun diye bağırdım."
Sesi çatladı.
" Biz açız diye bağırdım.
Biz unutulduk diye bağırdım.
Millet hâlâ 'şükredin' diyor diye bağırdım."

Ben mikrofona eğildim, sesi yumuşak ama profesyoneldi:

**"Size bir platform vereceğiz.

Hikâyenizi, yaşadıklarınızı tüm Türkiye duyacak.
Sözümün arkasındayım."**

Dursun abi gözlerini kapatıp başını salladı.

"Tamam kızım... konuşurum.
Yeter ki bir kişi bile duysun."
Şafak abi kaydı durdurdu, bana baktı başını hafifçe eğip gülümsedi.
"İzel... yine doğru yerden tuttun,"dedi.
Sokak hâlâ karışık, polis hâlâ tetikteydi...
Ama Dursun abi ilk kez o gün duyulduğunu hissetmişti.

Röportaj tamamlandığında polis memurları yavaşça yanımıza yaklaştı.
Bu kez aceleci ya da sert değillerdi; Dursun abinin sözleri, onların da yüzündeki öfkeyi eritmiş gibiydi.
Bir memur, anlayışlı bir ifadeyle
Sakin olursanız biz de size yardımcı oluruz," dedi.
Dursun abi başını salladı.
"Tamam... Yeter ki biri beni dinledi bugün."
Polisler onu kolundan zarifçe tutup götürürken, ben bir boşluk gibi arkasından baktım.
Şafak abi omzuma hafifçe vurdu.
"Onu yalnız bırakmayacağız, dedi

Ben Dursun abi için bir program ayarlarım. Haftalık canlı yayınlardan birine çıkarırız. Konu 'Geçim Sıkıntısı ve Saha Gerçekleri' olur. Hem ülke duyar, hem adamın içi dökülür."
Derin bir nefes aldım.
"İyi olur... Hem çok iyi olur," dedim

Sarı kıza bindiğimizde hava iyice kararmıştı. Ankara'nın soğuğu camlara vuruyor, yoldaki lambalar titreşiyordu.
Kanal binasına girdiğimizde koridorun o her zamanki koşuşturmasına karıştık.
Daha kapiya yaklaşır yaklaşmaz, köşeden biri kafasını çıkardı:
Fırat Bey.

Her zamanki gibi yüzünde hafif muzır bir gülümseme.

"Aaa bakın kimler gelmiş...
Halk kahramanları!
En çok da... bizim İzel'i konuşuyor yine millet."
Kaşlarım kalktı.
" Yine mi?"
Fırat Bey kıkırdadı, parmaklarıyla havada alaycı bir daire çizdi.
"Kızım senin yüzünden X yine kaynıyor."

Yoksulluğun sesi İzel',
'Gerçek gazetecilik budur',
'Megafonlu kız efsane' falan..."**

Şafak abi kahkaha attı.
"Megafonlu kız mı?"
Fırat Bey hızını alamayıp devam etti:
"Bir de şey var:
Polisi kenara itip adamı kurtaran muhabir
Bak bu başlık efsane.
Seni Marvel evrenine alacaklar az kaldı."

Gözlerimi devirip Şafak abiyle kullandığımız odaya gidip eve gitmeden önce burada kalan eşyalarımı alırken kapı açıldığında arkamı dönüp Cesur'u gördüğüm de bir an affaladım. Yüzünde her zaman kinin aksine sakin bakışlar vardı

Gözleri bir an üzerimde gezindi.
Benim şaşkınlığımı fark ettiğinde dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı gülümsemeye benzer, ama kesinlikle huzur vermeyen o hareket.
"Korkuttum mu?" dedi yumuşak bir sesle.
Yumuşak... ama içinde gizli bir ağırlık taşıyan bir tonda.
Ben toparlanıp çantamı omzuma astım.
"Hayır sadece... beklemiyordum."
Dün olanları hatırlayınca utandım. Babasının daveti, evlerini görünce fakir edebiyatı şakalarım, ilk defa farklı bir İzel yanimin ortaya çıkması, Cesur'un kıskançlığının ilgisinin hoşuma gitmesi, Efkan beye yumruk atması ama en çokta Bir daha bana 'abime zarar verme' deme.
Çünkü... birine zarar vermemi engelleyebilecek tek şey...
sen olabilirsin, sözleri yankılandı içimde

Cesur kapıya yaslandı; bir elini cebine sokmuş, diğerini kapı kenarındaki metal tutamağa hafifçe vuruyordu. O sakin görüntüsünün altında dün geceki fırtınanın izleri hâlâ duruyordu ama bu kez saklanmış, kontrol altına alınmış bir biçimde.
Bakışları yüzümde dolaşırken başını hafifçe yana eğdi.
"Sence dün... fazla mı ileri gittim?"
Ses tonu aynı sakinlikteydi, ama bir sorudan çok yoklamak, nabzımı ölçmek için soruyormuş gibiydi

Gülümsedim "Efkan'a yumruk atman mı, beni zorla kucağına alıp arabaya bindirmenden mi hangisinden bahsediyorsun Cesur.?" Muzip şekilde sorduğum soru onu eğlendirmemişti. Yas
landığı yerden ayrılıp önüme adımladığında "şu itin adını ağzına alma" birden kaşlarını çatıp "şu Şerefsizin sana verdiği kartviziti de ayrıca hemen gözümün önünde yakıyorsun." Bir adım daha atıp yaklaştı. "Ama eğer bir de yanında taşıyorsan kartı o adamı bulup tüm Kartvizitlerini ona yediririm."

Ağzım dedikleri ile açık kalırken ellerimi göğsümde birleştirdim. "Dengesiz herifin tekisin farkında mısın? Ayrıca sanane kendisiyle röportaj yapmak istiyorum, git az ötede kendi sinirini ye.. "

Çenesini sıktığında yüzündeki tüm o kaslar belirginleşti; bu, Cesur'un kendini zor tuttuğunun en net işaretiydi.
Bir adım daha attı artık nefesi yüzüme değiyordu.
"Çok istiyorsan benimle röportaj yap."
Sesi öyle sakindi ki, sakinliğin altındaki öfke buz gibi tenime işledi.

Otuz iki diş sırıtıp, kafamı hafifçe yana eğdim; sanki karşımdaki sinirli adam değilmiş de bir yarışma programının yarışmacısıymış gibi

"Öküzlüğün... yani bu özel yeteneğin..." dedim dramatik bir vurgu ekleyerek,
" ilgi röportajı kapsamında mı değerlendirilecek?
Buna göre soru hazırlayacağım çünkü."

Cesur gözlerini kıstı. " Dalga mı geçiyorsun benimle?"
Elimi kaldırıp ciddiyetle işaret ettim.
"Hayır, bu tamamen profesyonel bir çalışma. Bak ilk sorumu hazırladım bile."

Boğazını temizleyip sabırla bekledi.
Bu sabır... tehlikeli bir sabırdı.

Ben ise nefes bile almadan soruyu yapıştırdım:
"Soru 1:
Günde kaç kez sinirleniyorsun?
a) Sabah - öğle - akşam düzenli
b) Her nefes alışımda
c) İzel konuşunca ekstra bonus
Cesur'un kaşının biri kalktı, bir diğeri indi.
Bu, şu an seni boğmakla gülmek arasında kaldım bakışıydı.

"İkinci soruya geçiyorum!" dedim hemen, gazeteci hızımla.

" Soru 2:
Bir kadınla iletişim kurarken standart yaklaşımınız:
a) Normal konuşmak
b) Sakince anlatmak
c) Kucağa atıp arabaya taşımak

Bu kez Cesur'un dudaklarının kenarı istemsizce kıpırdadı.
Gülmemek için kendini tutuyordu.

"Bitti mi?"dedi.
"Hayır," dedim yüzüme ciddi bir ifade yerleştirerek.
"Final sorusu geliyor:
Röportajı neden istiyorsunuz?
a) İlgilisiniz
b) Delisiniz
c) Benimle uğraşmazsan gün güzelleşmiyor"

Cesur sonunda dayanamadı; başını hafifçe eğip nefesle karışık kısık bir gülüş çıkardı.

"Cevap," dedi.
"Hepsi."
"Not aldım," dedim gururla. "Bu röportaj viral olur."
"İzel,"dedi bana yaklaşarak, " birazdan sen viral olacaksın ama elimde kalırsan."
"Bu bir tehdit mi?"
"Söz verdim ya sana... röportaj veriyorum. Tehditler bonus."

İlk defa Cesur ile bu kadar normal olmak beni mutlu etmişti. Ne abimin onun düşmanı olması ne de ben onun düşmanın kardeşi olduğum gerçeğini aramıza sokmamıştık. Zaten dün benim için abime zarar vermeyeceğini benim için söylemişti. Masanın arkasına dosyayı bırakmak için döndüğüm de o an yüzümde ki gülüş soldu. Gerçekleri öğrenmek için onu kullanacak olmam gerçeği kalbime çıban gibi battı. Yine de bana güvenmediğini, bu ihtimali onunda içinde az çok taşıdığını biliyordum, o kimseye güvenmezdi zaten. Yine de buna rağmen benim yanımda bitmesi, benimle ilgilenmesi canımı yakıyordu, ben ne zaman plan dahilinde olsamda onunla normal olmaya çalışmak canımı yakıyordu

Ama bir yanım... bütün o karmaşanın içinde bile mutluydu.
Çünkü Cesur, içimde yıllardır susturduğum bir başka beni ortaya çıkarıyordu.
Onun yanında, istemsizce
içimden geldiği gibi konuşan İzel oluveriyordum.
Şaka yapan, sataşan, lafını sakınmayan İzel.
Kutay'ın dışında kimsenin yanında böyle rahat olmamıştım.

Ve sonra...
bir de susabilen İzel vardı.
Cesur'un yanındayken beynimdeki uğultu,
o durmayan iç ses...
ilk defa sessizleşiyordu.
Sanki zihnim "tamam, burada düşünmek zorunda değilsin" diyordu.
Sadece an'a odaklanıyordum.
Ne zaman böyle olduk?
Ne ara bu kadar yakınlaştık?

Birbirine zıt iki insanın,
hiç fark etmeden birbirinin içine sızması gibi...
biz de farkına varmadan aynı cümlenin,
aynı nefesin iki ucunda bulmuştuk kendimizi.
Ve bunu düşünmek bile
kalbime hem sıcak bir huzur
hem de keskin bir korku yerleştiriyordu

Tam bu sırada karnımın gururdamasıyla alt dudağımı ısırıp utançla karnıma baktım. Ulan karnım böyle bir adamın yanında nasıl beni rezil edersin..

Cesur'un öksürüğü ile tekrardan ona döndüğüm de dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı
ama o, yine o ciddiyet maskesini takmaya çalıştı.
Çok çabaladı ama olmadı
gözlerinde net bir eğlence parladı

Birileri açıkmış galiba," dedi Cesur-ama devamında gelen gülümseme kaçınılmazdı.
Sonra, tamamen kendi o alaycı sakinliğine dönerek ekledi:
"Merak etme, suç seni değil."
Omzunu silkti.
" Senin miden... belli ki fırsat gördü, röportaj istemeye geldi."

Sonra göz kırpmadan, ölümcül ciddiyetle:
"Gerçekten profesyonel çalışıyor. Benden daha atak."

Ona öfkeyle bakarken sanki karnında bebek varmış gibi sevip " gel kızım karnımızı birilerinin soğuk espirileriyle doyurmak yerine daha sıcak şeyler yiyelim.." dedim

Bu sefer iyice gerildim. Gözlerimi devirdim, saçlarımı sinirle savurup çıkmaya hazırlanırken...
Bir anda durdum.
Çünkü Cesur'un bakışı... değişmişti.
Az önceki dalga geçen ifade kaybolmuş, yerini hafifçe kısılmış gözlerle tuhaf bir dikkat almıştı.
Bana değil karnıma bakıyordu sanki karnımda NASA sinyali yakalamış gibi,

Onu kendine getirmek için öksürüp ofisten tam da hayal ettiğim şeyi yaparak İzel gurur yürüyüşü moduna geçtim:
Saçlarımı özellikle yüzüne doğru savurup, boynumu hafif yukarı kaldırdım, o aristokratik sen kim ben kim' tavrını takıp ofisten çıktım

Asansöre doğru yürüyüşüm...
Sanki Victoria's Secret defilesi ama tehlikeli versiyon: İncitilmiş gurur koleksiyonu.
Asansöre bindim, kapılar kapanmak üzereyken...
Cesur adımını içeri uzattı, girmedi.
Sadece oradan bana baktı.

Ve ilk kez gördüğüm o huzurlu, yumuşak gülüş dudaklarına yerleşti.
Tamamen savunmasız, tamamen gerçek...
O koca adamın içinden bir saniyeliğine bir çocuk çıkmış gibi.
Bu gülüşü ikinci görüşümdü.
İlkini dün, davette evlerinin içinde yaptığım fakir edebiyatı şakaları sırasında o kısacık anlık gülümseyişinde yakalamıştım.

Asansör kapıları kapanırken "yemek yiyelim, bildiğim güzel bir yer var." Biliyorduk o güzel yerlerini. Yandan ona bakıp burun kıvrdım. "Gördük o mekanlarını bu sefer bizden çalınan güveçmaqfei yerine ne yedireceksin, dur tahmin edeyim ama böyle Kebab del Çalmançio, hani adı değişmiş ama hâlâ bizim Mahmut Ustanın kebabı olan türden."

Cesur, kaşını kaldırdı.
"Ne" dedi, anlamamış gibi ama anlamış gibi.
Ben devam ettim:
"Hani böyle, sizin aile mekanına girince bütün menü yabancı oluyor ya...
Şato usulü közlenmiş patlıjienne
Yabancı dokunuşlu lahmaconzé' falan...

Dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadı, yine o bastıramadığı gülüş-ama çok çaktırmadan.
"Bu sefer," dedi, sanki hiç dalga geçmemişim gibi ciddiyetle,
"Kebab Royale Magnifique yedireceğim sana" bana uydurması hoşuma gitmişti. Yavaş yavaş seni de keko yapmazsam Cesur bana da İzel demesinler dedim içimden. Alt dudağımı ısırdığım da elinde tespih başında kasket mahalle abisi gezip "ne bakün ulan" deyip tespihle elini sakladığı an hoşuma gitti ve ilk defa dolu dolu bir Kahkaha atmaya başladım

Cesur'un kaşları kalktı.
Dudaklarının kenarı "ne oluyor buna?" der gibi kıvrıldı.
Başını hafif yana eğdi, gözlerini kısmış hâlde seni süzdü.

"Neye gülüyorsun günlük yazarı?"
Soru yumuşaktı ama merakla karışıktı.
Bir adım sana doğru atıp kolunu göğsünde bağladı.

"Şimdi düşün... sen... kasket takmışsın..."
Cesur kaşlarını çattı. *Ben?"
Evet der gibi kafamı salladım ama gülmekten kelimeler yuvarlanıyordu.
*Ve... tespih sallıyorsun..."
Burada yine çöktüm kahkahaya.

Böyle... şey diyorsun..."
Sesim kahkahanın içinden zor çıktı:
"Ne bakün ulan?!"
Cesur, ilk kez beni böyle kahkahalar içinde görünce hafifçe gözlerini devirdi ama yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi.

Ben onu mu demişim yani kafanda?" dedi kısık sesle.
Dirseğini dizine yaslamış gibi eğilip seni duymaya çalışıyordu.
Sen hâlâ gülüyordun.
"Evet! Hem de tespihi saklamaya çalışıyorsun! Şöyle..."
Elimle dramatik bir şekilde tespih saklayan bir poz yaptım anlatırken omzum, titredi tekrar.

"Ama ne yapayım bak var ya Hanza'de olmasan kesin mahallenin ağır abisi olurdun Cesur." Dedim kahkaha atarken
" Bak gör bende İzel isem seni mahalle kekousu yapmazsam.. " Cesur sessiz kalıp sen iflah olmazsın der gibi başını salladığında birden yanağıma baktı.Ama o bakış bir anda, fark edilir şekilde değişti.
Gözleri yüzümde gezindi.
Durdu.
Odaklandı.
Yanağıma
Kaşları hafifçe kalktı, sesi neredeyse meraklı bir fısıltıya döndü:

" Senin elmacık gamzsen mi vardı?" Birden bunu demesiyle gülüşümü kestim. Bunu sadece Kutay biliyordu. Sonrasında döndüm Kutay hep bana dolu dolu Gülde göreyim şu gamzeni derdi ve ben ilk defa Cesur'un yanında mı dolu dolu gülmüştüm

Sen, boğazın hafifçe yanarken Cesur'a döndün.
O ise seni dikkatle inceliyordu alaycı değil, küçümseyen değil... tuhaf şekilde yumuşamış bir bakışla.

"Kimse bilmez sadece Kutay biliyor şimdi de sen" sesim kısık çıkmıştı
Cesur, o alaycı olmayan, gereksiz sertlikten uzak, tuhaf şekilde yumuşamış bakışıyla bana doğru bir adım attı.
Aramızdaki mesafe aniden kısalıverdi.
Sonra... dudaklarının kıpırdadığını gördüm

Bu saatten sonra benden başka kimse bilmesin, İzel," dedi.
Sesi hem uyarı gibiydi, hem sahiplenme... hem de sanki az önce fark ettiği o gamzenin kalbine dokunduğunu saklamaya çalışıyordu, bu sanki bir daha hiç kimsenin yanında gülme de der gibiydi
Cesur'un nefesi yüzüme vururken bir anlığına olduğum yere mıhlanmış gibi hissettim.
Gamzem bile saklanacak yer aradı sanki.

Gözlerimi kapıya döndüğünde çoktan indiğimizi ve beklediğimizi anlayınca hızla asansörden inip. " Gidelim acıktım ben ayrıca gideceğimiz yeri ben seçecem"

Arkamdan sessizce yürüyen Cesur'un bakışlarını hissedince hemen devam ettim:
"Bak ama... , zengin işi yemekler falan yok,"dedim eliyle midemi göstererek.
" Benim mide... şey... sade vatandaş. Halk çocuğu. Lüks görünce alerji yapıyor."

Son cümlede sesim çatladı.
Utanmamı gizlemek için kaşlarımı çattım, hızlı adımlarla öne doğru seğirttim.
Sanki birkaç saniye önce o adamın yanında kahkaha atmamışım gibi.

Kaçtığımı anlamasın diye daha da saçmaladım:
"Yani... midem diyorum... vergisini bile zor ödüyor. Ona göre bir yer seçelim."
Ama adımlarımın ritmi çoktan beni ele veriyordu:
Utanmıştım.
Ve bundan kaçıyordum
tabağı ilk senk seçmek bahanesiyle.

Binadan çıkıp arabayı gördüğümüzde Cesur, hızlı hızlı yürüyüşümü izleyip hafif bir nefes verdi.
Yanıma yetiştiğinde, eli cebinde, o sakin ama her şeyi gören bakışıyla konuştu:
"İzel" dedi, kapıyı açmadan önce omzunun hizasında durup,
"Senin miden değil... sen utanınca kaçıyor"

Başını hafif yana eğdi, dudaklarının kenarında beliren o bastırılamayan gülüş yine oradaydı.
"Merak etme,"diye ekledi,
"Ben seni lüks yerlere sürüklemem. Halk çocuğu menüsü buluruz."
Sonra arabaya bakıp, tamamen ciddiydi sanki:
"Hatta istersen... yan sokakta bir tantunici var. Mideyle arası gayet iyiymiş."

" Kaçma hızında ustalaşmasan,"dedi kapıyı açarken,
" onu da yeriz."

Ona homurdanarak arabaya bindim; kapıyı biraz fazla hızlı kapattım ama kasıtlı değil tabii.
Telefonumu açıp, neredeyse nefes almadan ciğerci arattımbulur bulmaz da haritayı Cesur'un yüzüne dayadım.
"Buraya gidiyoruz
Karnım aç.
Ve senin o Kebab Royale Magnifique şakalarını kaldıracak halim yok.

Üç cümlelik bir tiradımın sonuna gelmiştim ve adam hâlâ bir şey diyemeden arabayı çevirmek zorunda kalmıştı.
İçten içe gülüyor gibiydi ama çaktırmıyordu

Restorana girdiğimizde mangal kokusu daha kapıdan yüzümüze vurmuştu.
Tavan alçak, masa örtüleri kareli, duvarda Galatasaray posterleri...
Tam bir Kutay mekânı

"Heeey! Hanım kız yine gelmiş!" diye seslendi.
Sonra gözleri Cesur'a kaydı.
Adamı tepeden tırnağa bir süzdü.
Süzdü... süzdü...
Sonra kısık sesle, ama herkesin duyabileceği bir merakla sordu:
"E peki... Kutay nerede?"

Masalardan birine otururken hızla Cesur'un bileğini tuttum, onu da kendime çekip oturttum.
Garibim, sanki yanlış otobüse binmiş turist gibiydi.
"Gel otur, korkma, ısırmıyor kimse," dedim alttan alta gülerek.

" Sorma Naim Usta," dedim dramatik bir iç çekişle.
"Sattı bu sıralar beni. Şehir dışında bir maç için yarın gelecek."

Naim usta menü almadan önümüze mezeleri koyarken ne yiyeceğimi iyi biliyordu. " Üç gün sonra Beşiktaş maçı var izlemeye geliyorsunuz değil mi?

Ayıp ettin tabii geleceğim,"dedim göğsümü kabartarak.
"Yeni sezon Beşiktaş formam da hazır!"

Naim Usta:
Fenerlilerin morali hassas oluyor, çok yüklenmeyelim Kutay'a sonra ağlıyorlar falan," deyip güldü.

Masadaki sessiz gözlemci Cesur, mezeden bir şey almak için uzandığı elini havada tutup çok yavaş bana döndü.
Gözlerinde hafif bir kıpırdanma...
Sanki kahkahayı boğazında tutmaya çalışan bir adam gibi.
Demek Beşiktaşlısın,"dedi alttan alttan, sesi hafif kısık.
" Bunu bilmiyordum."

Ben omzumu dikleştirdim, gururla:
Tabii ki. Kutay'ı da yıllardır çekiştire çekiştire Fener'den soğutmaya çalışıyorum ama çocuk inatçı. Vazgeçmiyor."

" Sen hangi takımsın evlat?"
Cesur su bardağını ağzına götürdü, çok sakin...
Ama göz ucuyla bana baktı.
"Ben mi" dedi.
"Ben... İzel'in hangi takımı tutuyorsa ondan sayılırım."

Naim Usta: " Ooo kızım bak gördün mü? Bu çocuktan olur! " ben yerimde kıpkırmızı kesildiğimden mezleri çattallarken Naim amca bizi baş başa bıraktı. Siparişler geldiğinde yemek aşkım ağır bastığından hızla gömüldüm.

Adam aynı benim gibi iştahla yiyor.
Hani o villa mutfağındaki tatsız tuzsuz "sanat galerisi yemekleri" yok mu...
Onlardan sonra buradaki ciğer ona bile bayram sofrası gibi gelmiş olmalı.
Gülmeden duramadım.
"Afiyet olsun prenses," diye dalga geçer gibi baktım ona.

" Ne oldu?"dedi ağzında yemekle
"Sen o löp etlere, trüflü bilmemnelere alıştın. İlk defa gerçek yemek görünce şaşırmışsındır."

Cesur, kaşığını masaya bırakıp bana doğru hafif eğildi.
Gözleri kısılıp o sinir bozucu, kendine fazla güvenen yarım gülüşü kondurdu.
"Gerçek yemek mi" dedi.
"Ben şu an gerçek bir İzel görüyorum, yemek boş."
Kalbim?
Oradan geçen kedi gibi takla attı.
Ama çaktırır mıyım?
ASLA.

Bilerek yapıyordu işte... pis Cesur.
Her hareketinde, her kelimesinde, her bakışında o hafif alay delirtmeyen ama sinirden gülümseten cinsten.
İçimden söylenerek son lokmayı da ağzıma attım.
Yemekten sonra çaylarımızı içtik, hesap ödendi tabii ben ödemeye kalkınca Cesur'un o ünlü deneme bile bakışıyla kolumu tutması sayesinde yarım saniyede pes ettim.

Dışarı çıktığımızda gece serinliği yüzüme vurdu.
Bir an durdum, derin bir nefes aldım.
Karnım... balon gibi.
Biraz yürüyelim mi? dedim, elimle ilerdeki ara sokağı işaret ederek.
"Arka yolun orda küçük bir park var."

Cesur, ellerini ceplerine soktu.
Bana şöyle baştan aşağı bir baktı-sinsi sinsi.
Sanki "şiştiğini biliyorum, yürütme bahaneni de yedim"der gibi.
" Tamam,"dedi.
" Yürüyelim. Sindirirsin."

Ben homurdanarak burnumu çektim.
"Yani... ben şiştim diye değil sadece... şey... hava alalım diye..."

Cesur başını yana eğip sessiz bir kahkaha gibi burnundan nefes verdi.
"Tabii. Hava almak. Karnınla hiç ilgisi yok."
" Cesur kapat o ağzını, vallahi döverim."
" Döversin," dedi gülerek.
" Sonra da yine acıkıp beni buraya sürüklersin."

Ellerimi göğsümde birleştirip " sende baya espritüel oldun bugün.
Omuzlarını silkti "üzüm üzüme bak baka kararmış." Cesur, başını hafif yana eğip yüzüme baktı; o sakin, alttan alan ama bir o kadar da sinir bozucu gülüşle.

"Üzüm üzüme bakar da... sen beni karartmazsın İzel. Ben zaten karanlıktım. Sen biraz ışık yaktın sadece."
Adımlarım yine durdu.
Bir an nefes alamadım.
O ise yürümeye devam etmiyor, bana dönmüyordu.

Ben pes edip yürümeye başladığımda sonunda o da beni takip etti. Ağaçların arasında parkın yürüyüş yoluna girdiğimiz de hafifçe ona dönüp yüzüne baktım. Küçük ama büyük burun derinlikleri burnu, onunda çenesin de bulunan gamzesi.. Cesur'un yüzünde hiç mi kusur olmazdı, Tanrı o kadar güzel yaratmıştı ki onu melekler günah olmadığını bilmese taparlardı güzelliğine..

Elleri cebinde yürürken onu izlediğimi anlayınca tebessüm edip bana döndü. Gözlerime baktığında o griye yakın yeşil gözleri şimdi koyulaşmıştı. Güldüğü için göz çevresindeki küçük kırışıklar ona sevecenlik katarken sert mizacı anında yok olmuştu. "Bu kadar dikkatli bakma, dışarıdan biri görürse bu kız bu oğlanı taciz ediyor sanabilir."

Gülümsemeye devam ettiğim de önüme dönüp ayak ucuma baktım. "Bende bu kadar yakışıklı çocuğu dışarı tasmazsız salmasalardı derim." Utanmamıştım bunu derken, onunlayken böyle olmak yaralarımı sarıyordu ben fark etmesemde.

"Ya biri üstüme atlayıp beni sahiplenirse.." Gülüşüm yüzümden silindi.
Adımlarım durdu.
Başımı çevirip ona baktım.
O an nefes bile almayı unuttum

İstediği beni onu kıskanırken görmekti. Allah kahretsin ki parçalardım o kızı, öyle bir şey yapsa hayali bile yetti. Ama istediğini ona vermemek için. "Hanım hanım derdim" elimi belimde birleştirerek "o benim yavrum." Sidin taklidiyle

Ağzımdan çıkan yavrum kelimesi havada asılı kaldı.
Şaka yapıyordum, evet...
Ama dilim bir an benden önce davranmıştı.
Cesur'un adımı durdu.
Yüzüme yavaşça döndü.
Önce gözlerini kıstı, sonra dudak kenarı çok yavaş biçimde yukarı kıvrıldı.

O an kendimi durduramadım; minik bir "heh!" sesi kaçtı ağzımdan, burnum kırıştı, çenem öne çıktı.
Kollarımı da Sid gibi yana açtım, kimse dokunmasın palamuduma tipi komik bir savunma pozu.

Ama Cesur...
Bir an hiçbir şey söylemedi.
Sadece baktı.
Bakarken o gri-yeşil gözleri koyulaştı, gülüşünü tutmak için dudaklarını birbirine bastırdı.
Sonra başını hafifçe yana eğdi,
yüzünde hem sarsıcı bir eğlenme hem de... tuhaf bir yumuşama.

Cesur bir anda yaklaştı.
Hiç uyarı yok, hiç zaman tanıma yok.
Elimi tuttu.
Ama öyle hafifçe falan değil
avuçlarımı tamamen kendi avuçlarının içine aldı,
parmaklarımızı tek tek ayırıp kendi parmaklarının arasına yerleştirdi.
Sanki yanlış bağlamışım da o düzeltmek zorundaymış gibi.

Kalbim...
Allah belamı vermesin, göğsümden çıkıp parkta koşuya başlayacaktı.
Gülle gibi, tok tok tok beni de kendisiyle beraber yere düşürmek ister gibi.
Cesur, bakışlarını elimize indirdi.
Parmaklarımız birbirine kenetlenmişti.
Tuhaf bir sahiplenişti bu.
Sessiz, iddialı, ürkütücü derecede sıcak.

Başını kaldırıp gözlerime baktı.
"Sahip çık yavruna da kapmasınlar," dedi alaycı bir ciddiyetle.
Sesi düşük, ama alt tonu insanın dizlerini titreten cinsten.
"Sahibim olduğunu bilsinler"

Beynim "error 404" verdi, kalbim google chrome gibi kendini yenilemeye başladı.
Ama dıştan tek yaptığım şey, gözlerimi büyütüp nefesimi tutmak oldu.
Onu sahiplenmem hoşuna gitmişti, bu belliydi.
Hatta çok fazla hoşuna gitmişti.
Ama ya benim kalbim?..
Benim kalbime hiç mi insafın yok be adam?
Bu ne biçim yakınlık, bu ne biçim bakış, bu ne biçim "benimsin"tonlarıydı!
Ve o an...
Kalbim komple emekliye ayrıldı , anladım o an benim sevgim onda başlamıştı, sevdam sadece onda son bulacaktı

Bir şey diyemedim sadece bu anın güzelliğini yaşamak istedim, düşünmedim düşüncelerim kirletsin istemedim hislerimi.. ben bu anı bir ömür yaşamak istemedim

sustum.
Elimi hâlâ sımsıkı tutan adamın sıcaklığında,
gözlerimin içine bakan o bakışta,
kalbimin göğsümde değil de avucunda attığını hissettiren o yakınlıkta...
Sadece yaşadım.
Sadece bıraktım.
Sadece oldum.
Ve Cesur... hiçbir şey söylemeyişimi, söylediğim her şeyden daha iyi anladı.

"Küçükken" dedi .
Sesindeki o tuhaf yumuşama... göğsüme bir merak gibi oturdu.
Bana anısını mı anlatacaktı?
İlk kez kendinden bir şey... hem de geçmişinden.
İçimde ufak bir heyecan çırpındı.
"Küçük bir kız tanımıştım," diye devam etti.

Olduğum yere mıhlanmış gibi duracaktım az kalsın..
Bir kız mı?
Kimdi?
Hâlâ hayatında mıydı?
Niye şimdi anlatıyordu?
Neden sesindeki ton böyle değişikti?
Yavaşça başımı kaldırıp ona baktım.
Ama Cesur...
gülüyordu.

"Böyle bir parkta girdi hayatıma" bir şey hatırlamış gibi daha sırıttı.. küçük kızı da kıskanma İzel dedim. " Bana evlenme teklifi etti, annesi başka biriyle evleneceksin demiş büyüyünce, o da evlenmemek için beni seçmiş.." başını salladı hafiften " bende büyüğüm tabi kızdan, kız 4-5 yaşına ben o zamanlar 10 yaşındayım"

küçük mü rahatladım o an kıskanmamın o an için biraz yersiz olduğunu fark ettim, ama hikâyeye dair merakım daha da büyümüştü.

"Geldi yanıma evlen benimle dedi bende umursamadım." Küçük Cesur bile farkını konuşturmuyormuş yine aynıymış,her yaşında yakışıklı, veletliğinde bile cool "Sonrasında yanına başka çocuk geldi, sen benimle evleneceksin diye kavga etmeye başladılar, sonra kız eğer bir erkeği dudağından öpersem hamile kalırmışım , kız yüzümü ellerinin avuçlarıyla kavrayıp dudağınndan öptü, ben ne olduğunu anlamadan annesinin yanına koşup, ben artık hamileyim onunla evlenecem diye beni işaret etti.."

Bir anlığına sessizlik oldu.
Sonra Cesur, sanki her şeyi daha da tatlı hale getirmek ister gibi, yavaşça bana döndü.
"Yani," dedi, sesi hafif alçalıp alaycı bir sıcaklığa bürünerek,
"dudağımdan öpen ilk kız o."

Boğazım kurudu.
Gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
Küçücük bir kız çocuğunu bile kıskanmak... bu adama karşı elimde olmayan tek şeydi.

"Niye anlattın şimdi bana bunu, ne yapayım senin ilk öpücüğünü?" Sesimi olabildiğince düz tutmaya çalıştım.

Cesur, sorumu duyunca yürümeyi bırakıp hafifçe başını yana çevirdi.
O alaycı gülümsemesi... dudak kenarında belirip sanki kalbime dokundu.
"Bugün seninle böyle basit anılardan konuşmak istedim, seninde anlatımını istiyorum küçüklük anılarından"

Yutkundum. Benim böyle güzel anılarım yoktu ki. " Benim böyle anılarım yok babam öldü annem küçükken terk etti bizi abimle babamın yakın bir arkadaşı büyüttü bizi genelde sessizdim.. " sığıntı gibi yük gibi hissederdim kendimi "sadece abim ne zaman kavga etse onun dövenlerin arasına dalardim mahalle kavgalarımı anlatabilirim , o yüzden biraz kekoyum " dedim acımı belli etmemek için, düşünmemeliydim annemi babamı, böyle sesli getirmek tuhafmıs anne baba demek ben hiç anne baba demedim ki garipmis

Gülmeye çalıştım.
Olmadı.
Gülüşüm dudaklarımda asılı kaldı.
İçimdeki küçük, yamalı çocuk kabuğuna çekilmek ister gibiydi.
Kalbim hem hafifledi hem acıdı.
Bu kadar çıplak cümleyi yıllardır kimse duymamıştı.

Gözlerim doldu adım atacakken Cesur parmak uçlarımla bileklerimi yakalayacak kadar hafif bir dokunuşla beni durdurdu.
Acıtmadan.
Sahiplenmeden.
Sadece orada olduğunu hissettirecek kadar

"Üzülmüyorum Cesur merak etme alıştım ben yani.." bir anda bana sarıldığında saçımı okşadı.. " üzülmüyorum" diye devam ettim. Boğazımda gıcık takıldı yutmaya çalıştım, neden gitmiyordu su içsem giderdi galiba.. " ama güzeldi yine de çocukluğum Yusuf amca tanısan çok seversin hele eşi Gülseren teyzem sonra mahalledeki abiler , amcalar çok severlerdi bizi Cesur.." daha da sarıldı sanki sakinleştirmek ister gibi ama ben ağlamıyordum ki, üzgün de değildim..

İşte o anda Cesur'un sarılışı değişti.
Sanki bir anlığına, kelimelerimle geçmişime gidip o küçük kızı kendi kollarının arasına almak ister gibi...
daha sıkı, daha koruyucu oldu.
Ama ben ağlamıyordum.
Gözlerim dolmuştu belki, ama o duygu acı değildi.

Kollarından ayrılmak için hareket edecekken "annem" demesi beni durdurdu. Bu sefer kendim için değil onun içinde yutkunmadım. "10 yaşımın sonlarında kaybettim onu
Sesindeki o kırık titreşim, birinin yıllar sonra kendi yarasına parmak ucuyla dokunması gibiydi.

"Kaybettim onu.
Öyle... bir anda."
Bir an sustu, yutkundu; sanki kelimeler boğazından geçerken çiziyordu.
"Ev... o günden sonra hiç aynı kokmadı.
Annem çiçek gibi kokardı yaseminle lavanta arasında bir şey...
Korkardım unutmaktan.
Onun kokusunu da, sesini de... Ellerinin sıcaklığını da."

" Babam da...
O günden sonra başka biri oldu.
Sanki bir anda yaşlandı.
Bana değil de... kendi içine konuşurdu hep.
Ben odasında annemin yastığına sarılıp uyuyordum, o da salonda sessizliğe sarılıp."
Başını biraz eğip fısıltıya yakın bir sesle ekledi:
"Yalnız büyüdüm ben de, İzel.
Evin içinde insanlar vardı ama ben yoktum.
Annemi kaybettiğim gün... evdeki ışığı da kaybettim."

Sonra gözleri bana döndü.

" Bu yüzden... birinin üzülmesine dayanamayınca saçma bir şekilde yaklaşıyorum belki.
Sarılıyorum, durduruyorum, tutuyorum...
Çnkü küçükken kimse beni tutmadı."

Sesi daha da alçaldı.
" Ve biri bir şey anlatırken...
hele ki çocukluğuysa...
aklım hâlâ o yasemin kokusunda kalıyor."

Duyduğum acı...
Aslında tam o anda başladı.
Cesur'un, annesinin kokusunu unutmamak için her gece yastığına sarılarak uyuyan o küçük hâlini düşündükçe...
kalbimde bir şey, ince bir camın çatlaması gibi titredi.

Ama o sızı, sadece onun için değildi.
Benim içimde bir yerde yıllardır gömülü duran başka bir acının sesi yükseldi.

Abimin yüzü geldi gözümün önüne.
Benden istediği şey...
Cesur'un güvenini kazanıp, zaafı olmam...
Onun kalbini kullanmam...
Her hatırladığımda içimde bir öfke kabarıyordu abime karşı.
"Benden bunu nasıl isteyebilirsin?" diye bağırmak istedim.
Hâlâ istiyorum.

Ama tam aynı anda, babamın belli belirsiz yüzü düştü aklıma.
Gülümsemesi.
Sesindeki sıcaklık.
Sonra o gecenin karanlığı...
Ailemin yok oluşu.
Beni ve abimi kimsesiz bırakan o katliam
Uzun zaman sonra babamın görüntüsünü bulanık da olsa hatırlamak daha da acıttı canımı

Aziz Tansu Derviş'in adı zihnimde karanlık bir gölge gibi büyüdü.
Korhan'ın, babamın ölümünde ...
Bir yerlerde parmağı olabilir mi diye içimi kemiren o şüphe...
Her şey birbirine karıştı

Ve tam nefesim düzensizleşirken...
Cesur'un sesi tekrar yankılandı içimde.
Annesini kaybeden küçük çocuk.
Yastığına sinen çiçek kokusuna tutunan, yalnız kalan Cesur.

Bu hikâyede onun ne kadar masum olduğunu bilmiyordum, düşünemiyordum

Ama o an bir şey acıttı içimi:
Ben kendi ailemin acısıyla yanarken,
o da kendi annesinin boşluğuyla büyümüştü.
Ve kalbimdeki sızı, birden artarak genişledi.
Hem kendi hikâyeme hem onun hikâyesine.
Hem geçmişimin yaralarına hem geleceğin belirsizliğine.
Acım, artık sadece benim değildi.
Paylaşıldıkça büyüyen garip bir ağırlık hâline geldi.

Cesur bir şey fark etmiş gibi geri çekildi ama çok uzaklaşmadanbaşını hafifçe yana eğdi.
Sanki göğsümdeki o sıkışmayı görüyordu;
nefes alışımın ritmindeki o kırılmayı duyuyordu.
"İzel..."dedi yumuşak ama kararlı bir sesle.
Gözleri, benim kaçtığım bütün duyguların üzerine yürür gibiydi.
"Sanki birden... uzaklaştın."

an gözlerine bakamadım.
Bakarsam acımın yüzeye çıkacağını biliyordum.
"Yok bir şey," dedim çabuk, sesimin titrememesine dua ederek.
"Bazen... sadece düşünmemem gereken şeyler geliyor aklıma."

Ama düşünceler durmadı.
Zihnim hâlâ o iki çocuk arasında gidip geliyordu.
Annesinin kokusuna sarılarak uyuyan küçük Cesur ile...
annesi babası elinden alınmış küçük İzel.
Ve arkada, gölge gibi duran gerçek:
Abim.
Planı.
Benden istediği ihanet.
Ailemi kaybettiğim o gece.

" Gidelim mi artık... geç oldu?" dedim sessizce.
Bu kez üste gelmedi.
Sözlerimin ardındaki duvarı, yorgunluğu, korkuyu... belki de söyleyemediğim başka şeyleri sezmişti.
Sadece başını salladı.
Birlikte yürümeye başladık.
Geldiğimiz yön... ama bambaşka bir his vardı artık.
Ayak seslerimiz bile birbirine karışıyordu sanki.
Ve en çok da
ellerimiz.

Hâlâ birbirine kenetliydiler.
Ne o bıraktı...
ne de ben bırakabildim.
Parmaklarının sıcaklığı avucuma yayılırken, içimde bir şey sıkıştı... sonra yavaşça çözüldü.
Çok uzun zamandır unuttuğum o his: Güvende olma ihtimali

Adımlarımızı duyan rüzgâr bile hafiflemiş gibiydi.
Sanki hayat, iki yaralı insanın bir süreliğine birbirinin yarasına yaslanmasına izin veriyordu.
Ben de... izin verdim.
Ama içimde başka bir şey daha büyüdü o anda:
Kaçma isteği değil,
kaçırılma isteği.
Belki de bu yüzden elimdeki elin ağırlığı,
bir el değil de bir ihtimal gibi hissettiriyordu

Keşke
keşke beni gerçekten alıp götürseydi.
Bu şehrin bütün karanlığından,
Aziz'den, Korhan'dan, geçmişten, kan kokusundan, yalanlardan...
abimin üzerime yıktığı görevden...
bir anlığına da olsa uzak bir yere.
Adı bile olmayan, haritada bile görünmeyen , orada her şey aklımızdan yok olup silinebilme ihtimali olan bir yere.

Arabanın önünde durduğumuz da
Biz istemesek bile,
sanki kader gelip parmaklarımızın arasına girip nazikçe ayırdı.
O sıcaklık avucumdan çekilirken
ben de içimde küçücük bir şeyin söndüğünü hissettim.

Ben yolcu koltuğuna gerçeken , oda sürücü koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı, biraz sesslikten sonra

Araba hafifçe ilerlemeye başladığında içimizi dolduran o sessizlik... rahatsız edici değildi ama bir şeylerin eksik bıraktığı belliydi.
Cesur, direksiyona bakarken bir anda başını bana doğru çevirip telefonu uzattı.

"Şey..."dedi boğazını temizleyip ciddi olmaya çalışan bir ifadeyle,
"Ben... bugün duygu yoğunluğu yaşadım. Kalbim falan sıkıştı. Doktora göstersem... acil durumda kimi arayalım? diye sorarlar ya... işte... onu öğrenmem lazım."

Bir an ona baktım.
Sonra yüzümde istemsiz bir kahkaha patladı.
"Cesur. Bu... şu hayatta duyduğum en saçma numara isteme yöntemi."
Omzunu silkti.
" Demek işe yarıyor."

Ortamı yumuşatmak hatta beni mutlu etmek için yaptığını anlamıştım." Adamı sonunda yavaş yavaş keko yapıyoruz Bravo İzel bize" iç sesimin dediğiyle daha da tebbesüm ettim.

Gülerek numaramı yazıp verdim ona.
Telefonu elime geçince ben de onun numarasını kaydederken kıs kıs güldüm.
"Ne yazdın?" dedi şüpheyle.
Ekranı gösterdim.

CESUR - KREDİ NOTU 1900 🤑✨"
"İzel."
Adam şok içindeydi.
"Bu ne?"
"Elit kesime hitap ediyorsun ya. Sıradan bir isimle olmazdı."

Ben seninle niye konuşuyorum gerçekten..." dedi ama dudak kenarı titriyordu gülmemek için.
"Ben de seni kaydedeyim bakalım."
Bir şey yazdı.
Yazarken o kadar ciddiydi ki meraklanıp eğildim ama yüzünü gizledi.
Sonra telefonu çevirdi.
Orada şöyle yazıyordu:

"İZ - Kalbimde Bıraktığın"

Nefesim kesildi.
Gerçekten.
Göğsümün ortasında bir şey sıkıştı, gözlerim bir anlığa büyüdü.

"İzel'in anlamı 'iz"dedi, sesi biraz kısık.
" Seninki... geçmiyor."
Kalbim tekledi.
İki kez.
Gülüşüm boğazıma takıldı.
Bu adam...
beni öldürmeden nasıl yaşayacaktı bilmiyorum

Sessizliği bozmak adına aynı anda radyoya uzandık.
Parmaklarımız tam birbirine değdiğinde içim irkildi, refleksle elimi geri çekecektim ki...
Cesur anında yakaladı

Sanki saniyenin binde birinde karar vermiş gibi, parmaklarımı kavradı-yumuşak ama kararlı bir tutuşla.
Bir elim onun avucunun içinde kaldı, kaçamadım... kaçmak istemedim mi, bilmiyorum. Tuttuğu ellerimizle radyoyu açtı

Radyodan bir şarkı yükseldi.
Sanki arabayı dolduran hava değil, bizim geçmişlerimizdi:
"Aynı yoldan geçmişiz, aynı yerden yaralı...
Bir ben değil, bir sen değil, kader aynı masalı..."

Hiç konuşmadık.
Sözler ağırdı, tanıdıktı... fazla tanıdıktı.
Cesur camdan dışarı bakıyordu, ben ise onun elini hissediyordum hâlâ kendi elimde kalbim ritmini bozmuş gibiydi.
Ama şarkının diğer mısrası başlamadan...
Abim geldi aklıma.

Onun yüzü.
Onun benden istediği görev.
Bana yüklediği hayat.
Söyleyemediği şeyler.
Cesur'a karşı kullanmam gereken o "yakınlık"
Şarkının sözleri devam ederken göğsüm sıkıştı:
"Kim bilir neler sakladık, aynı sessiz yarada..."

Gözlerimi kapattım bir an.
Abimin sesi, soğuk talimatları, beni bu adama yaklaştırma amacı...
Ve tüm bunların ortasında, elim hâlâ Cesur'un elinin içinde.
Cesur fark etti mi bilmiyorum.
Ama ben o anda fark ettim:
Bu sessizlik, bu şarkı...
Bizi anlatıyordu.
Ve belki de, yara izlerimizin aynı yerden açıldığını

Evimin önüne yaklaştığımızı ancak arabanın yavaşlamasından anladım.
Şarkı çoktan değişmişti ama Cesur, fark ettirmeden sesini kısmış olmalı ki hangisi çalıyordu bilmiyordum bile.
Tek bildiğim, elinin hâlâ benim elimde oluşuydu.
Ve bırakmıyordu.
Sanki evin önüne gelmenin, bu anı bitirmenin, elimden çekip gitmenin ihtimalini bile düşünmek istemiyormuş gibi...
Parmaklarını biraz daha sıkmıştı hatta. Farkında değildi belki ama ben hissettim.

Ben ise, bir elim Cesur'un avucunda kilitlenmiş halde, hem ona hem de ellerimize bakıyordum.
Elim, onun elinde küçücük duruyordu.
Ama garip bir şekilde... güvenli

"Tarık Tufan'ın Anna şiirinde şöyle bir kısım var, gözlerime baktı yoğunca;

gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum.
şiir kalsın istersen, sadece otursak.
oturmasan da olur benimle,sadece ellerimi tut.
ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak.
yüzüme bak ama anna, yüzüme bak.
gözlerime bak, gözlerimin içine bak.
gözlerim biraz karanlık.
içinde cenkler, ayinler, kesik damarlar,
kapıları yumruklayışlar, cipralexler, turgutlar, edipler,sezailer,
siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi,
duvarlara uzun dalmışlıklar var..

O kadar güzel okumuş öyle bir bakmıştı ki
Sanki o dizelerdeki bütün karanlık, bütün kesik damarlar, bütün uykusuzluklar...
onun gözlerinde karşılığını bulmuştu.
Ben bakmaya dayanamazken,
o bakışın içine düşüyordum.

Sanki "gözlerim biraz karanlık" cümlesi onun için yazılmıştı.
O karanlığın içinde annesinin kokusu, çocukluğun kırık sayfaları, arkadaşının ölümü, geceleri bastırdığı bütün öfkeler duruyordu.
Ve ben... o karanlığın tam ortasında, küçücük bir izdim sadece.
Şiiri okumayı bitirdiğinde gözlerini benden çekmedi.
Sanki dizelerde geçen her kelime,
onun kalbinden benim kalbime doğru ağır ağır yürüyordu.

Elimi hâlâ tutuyordu - farkında bile değildim.
Sanki şiirin o "ellerimi tutma dilersen" kısmında,
tutmakla bırakmak arasında sıkışmış bir adam gibi duruyordu.
Ama tuttu.
Ve tuttuğu anda,
benim içimde de yıllardır kapısı açılmayan bir odanın lambası yandı.
"İzel..."dedi çok kısık bir sesle,
sanki bir şey söylemek isteyip söyleyemeyen bir çocuk gibi.

Ve o an...

Aklımla düşünmeyi bıraktım.
Sessizlikten, şiirin tortusundan, bakışının ağırlığından...
kaçacak yerim kalmamıştı.
Bir anda elim kemerime gitti, "klik" sesi bize bile yabancı geldi.
Cesur şaşkınlıkla gözlerini aradı ama ben çoktan karar vermiştim.
Ona doğru eğildim.

Üzerindeki kazak parmaklarımın arasında toplanıp bir yumruk oldu
onu kendime doğru çektiğimde nefesinin sıcaklığı yüzüme vurdu.
Gözleri açıldı, bir anlığına ne olacağını anlayamayan o çocuk kalbi
gibi durdu karşımda.

Öpmeden önce dilimle yaladığım dudaklarımın arasına alt dudağını hapsettiğimde dudaklarının sıcaklığı ve dokunuşu içimi ürpertti Cesur'un nefesi oracıkta kesildi.
Dudaklarının sıcaklığı parmak uçlarımı bile uyuşturan bir akım gibi içimden geçti.
Yumuşacıktı... beklediğimden daha yumuşak, daha kırılgan, daha gerçek.
Alt dudağını hafifçe emdiğimde,
öyle bir an oldu ki sanki bütün dünyayı sessize aldık.
Benim nefesim ona, onun nefesi bana karıştı

Cesur bir anda şokun içinden çıkıp nefesi göğsüme çarptığında,
ensemde beliren güçlü sıcaklığı hissettim.
Parmakları enseme kilitlendiği gibi beni kendine çekti,
hiç tereddütsüz... hiç izin istemeden...
beni olduğu yerden havalandıran bir sahiplenişle

Kucağına oturtulduğum anda kalbim kaburgalarıma çarptı.
İki bacağım kendiliğinden beline sarıldı,
sanki yıllardır bu anı bekliyormuşum gibi,
sanki bu hareket bedenimde ezbermiş gibi.
Bir elini belime bastırdı-
beni tamamen kendine yaslayan sert, sıcak bir tutuşla.
Diğer eli hâlâ ensemin arkasındaydı;
parmakları saçlarımın arasına gömülmüş, kaçmamı engelliyordu.
Ve sonra...
Dudaklarımızı hoyratça birleştirdi.

Alt dudağıma öyle bir açlıkla saldırdı ki,
nefesim yarıda kesildi.
Ben de üst dudağını yakaladım
ama yetişemiyordum ona.
O çok daha hızlı, çok daha kararlı,
çok daha... açtı sanki.
Ensemdeki eli yavaşça boynuma indi.
Baş parmağıyla boynumun yanını kavrayıp
başımı sağa, sonra sola çevirdi
beni nereye yönlendirmek isterse oraya giden bir beden oldum.

Alt dudağımı emdi,
sonra başımı diğer yana çevirip
üst dudağımı dişlerinin arasında hafifçe bıraktı.
O küçük ısırık,
istemeden kopan bir inilti daha getirdi benden.
Ve işte o an...
tamamen delirtti onu.
Dudaklarıma geri döndüğünde
artık öpmüyordu;
ağzımın içini ele geçiriyordu.
Dili benimkini buldu,
uzun zamandır beklenen bir kavuşma gibi,
birbirine yaslanan iki sıcak dalga gibi birbirine karıştı.
Her temasında içimden elektrik geçti.

Belimdeki eli hareket etti o sırada-
işaret parmağı omuriliğime değdi.
Yukarıdan aşağı,
yavaş ve işkence eden bir çizgi çekti parmağıyla.
Tüylerimi ürperten bir temas...
Ve sonra birden,
hiç beklemediğim bir güçle
iki elini de belimde birleştirip
kalçalarımı kavradı.

Nefesim onun göğsüne çarpıp geri dönerken
dudaklarım yeniden onun dudaklarına kapandı.
Kollarımı omuzlarına dolayıp kendimi daha da bastırdığım anda
Cesur'un nefesi değişti
kontrolü tamamen kaybetmiş bir adamın nefesi gibi.

Alt dudağımı emerken çıkardığı o boğuk ses...
bedenimde bir anda ateşe döndü.
Ve sonra
her şey bir anda oldu.
Belimi kavradığı gibi
beni kendine doğru çekti
ve bir sonraki saniye
sırtım sertçe direksiyona dayandı.

Çenemi parmaklarının arasına aldı
sert ama kırmaya cesaret edemeyecek kadar dikkatli bir tutuşla.
Baş parmağıyla çenemi yukarı kaldırdı,
boynumu açığa çıkarır gibi...

Sonunda nefes nefese geri çekildiğimizde
sanki arabanın içindeki hava bile ağırlaşmıştı.
Cesur alnını benim alnıma dayadı.
Sıcak nefesi dudaklarıma çarpıyor,
benim nefesim de onunkine karışıyordu.
Göğsümüz aynı ritimde inip kalkıyordu
sanki tek bir bedenin iki ayrı soluğu gibiydik.

Elim, heyecandan mı, tutkudan mı olduğunu bilmediğim bir titremeyle
yavaşça sol yanağına uzandı.
Parmak uçlarım yüzündeki sıcaklığı hisseder hissetmez
o titremek iyice arttı.
Yanağını okşadım.
Derin, kararlı bir nefes aldı.
Sanki dokunuşum onu sakinleştiriyor ama aynı anda delirtmeye devam ediyordu

Dudaklarım zonkluyordu
ısı, baskı, öpüşün şiddeti...
hepsi birleşip parmaklarımın bile fark ettiği bir sızıya dönüşmüştü.
Ama o sızı güzeldi.
Beni ona ait hissettiren bir sızı

"Prens uyuyan Güzeli uykusundan uyandırmıştı ama sen bu öpücüğünle kalbinde benim mezarımı açtın, beni öldürmek istiyorsan önce kalbinden nefeslerini ayırman gerekecek."

Bir anlık sessizlik aramızda kaldı.
Soluklarımıza karışan gerilim bile canlı gibiydi.

Boğazım düğümlendi.
O cümle... o bakış...
sanki içimde sakladığım tüm sırların üzerine inen bir mühür olmuştu.

Sonra Cesur, dudaklarının köşesini yavaşça kıvırdı
acıyla karışık bir kabulleniş,
ve pes etmeyecek kadar tehlikeli bir sahiplenişle.

"Ama biliyorsun değil mi, İzel..." dedi,
başparmağı alt dudağımdaki ıslaklığın üzerinden süzülürken.

"...sen nefesini benden çekmediğin sürece
ben artık başka hiçbir hayata uyanmam".

Bölüm sonuuuu

Nasıldı...

Bol bol yorum ve beğeni lütfen

Tik tokta edit yapanlara da hiç hayır demem djdjdj

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18