12. bölüm / 17
Düşler Mezarlığı11.Külün Altındaki Yeminler
Bölümler 17Şu an: 11.Külün Altındaki Yeminler
- 1 Ruhun paslı kapıları/ Giriş449 kelime
- 2 1.Acının Durağında İlk Nefes5.565 kelime
- 3 2.Kaderin Mührü4.651 kelime
- 4 3.Kırık Pusula6.514 kelime
- 5 4.kardeş kanunu7.413 kelime
- 6 5.Düşman Çizgisi6.295 kelime
- 7 6.Kalbin Kara Noktası7.110 kelime
- 8 7.Ruhun Aynasında7.983 kelime
- 9 8. En büyük Günah: Hissetmek11.194 kelime
- 10 9.Birbirine Dokunan İki Kıyı8.461 kelime
- 11 10.Karanlığın Bana Bıraktığı Adam8.859 kelime
- 12 11.Külün Altındaki Yeminler9.158 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 12.Sesimin Karanlık Yankısı8.200 kelime
- 14 13. Yabancı Aynalar9.242 kelime
- 15 14. Kağıttan Hayaller9.264 kelime
- 16 15. Yaşamın doruğunda İntihari Ruhlar9.855 kelime
- 17 KARAKTERLER39 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Sana yaklaşmak geceye yaklaşmak gibiydi; her adım karartıyor ama içimi tuhaf bir huzurla dolduruyordu. Belki de insan en çok karanlığında anlaşıldığında tamamlanıyordu."
🧭⚓
Zaman, insanın içini oyan görünmez bir çekiçtir.
Her darbede biraz daha eksiliriz, biraz daha unuturuz...
ve en sonunda neyi kaybettiğimizi bile hatırlayamaz hale geliriz.
Ama bazı yeminler, insanın ruhuna öyle bir çivilenir ki, zaman bile sökemez.
Benim hikâyem, işte o çivilerden biriyle başladı
Bir gecenin sessizliğinde, kendi içimde yankılanan bir fısıltıya uyandım:
"Hiçbir yara tamamen iyileşmez; sadece konuşmayı bırakır."
Karanlığın ortasında, geçmişimin gölgesi önümdeydi.
O gölge, hem çocukluğumun masumiyeti hem de yetişkinliğimin laneti gibiydi.
Bazı hatıralar insanı büyütmez; tam tersine, içten içe çürütür.
Ben de yıllarca o çürümenin içinde dolaştım,
gündüzleri susup geceleri içime konuşarak.
Karanlığın ortasında, geçmişimin gölgesi önümdeydi.
O gölge, hem çocukluğumun masumiyeti hem de yetişkinliğimin laneti gibiydi.
Bazı hatıralar insanı büyütmez; tam tersine, içten içe çürütür.
Ben de yıllarca o çürümenin içinde dolaştım,
gündüzleri susup geceleri içime konuşarak
İnsan bazen kendi kaderine benzemekten korkar.
Ben o benzerliği onda gördüğümde anladım bunu.
Onun gözlerinde, yıllardır kendi gözlerimde sakladığım karanlıkla aynı çizgi vardı:
acıdan yoğrulmuş bir sessizlik,
ölümün öğrettiği ağır bir direnç,
ve en önemlisi...
kimsenin bilmediği bir yemin.
Biz aynı yaradan doğmuş iki yabancıydık aslında.
Aynı felaketin farklı taraflarında büyüyen iki yetim ruh.
Yıllar sonra yeniden karşıma çıktığında, içimde tuhaf bir duygu kıpırdadı.
Nefret miydi?
Özlem mi?
Yoksa anlamını bilmediğim, fakat beni içimden kemiren üçüncü bir şey mi?
Bilemedim.
Ama şunu biliyordum:
Kalbim, yıllar boyunca sessiz kalmış bir kapı gibi, o an yeniden gıcırdadı.
Bir kapı açıldığı için değil...
açmak zorunda kalacağımı hissettiğim için
İnsan geçmişinden kaçabileceğini sanır,
ama geçmiş, insanı hiç acele etmeden takip eden bir gölge gibidir.
Yürür, dolaşır, yeni hayatlar kurar, yeni isimler öğrenir...
ama o gölge gerçekten kaybolmaz.
Sadece doğru anı bekler.
Benim gölgem o gece karşıma çıktı.
Onun suretinde.
Sessiz, kararlı, acılı...
ve kaderin kendisi kadar soğuk.
O an anladım ki:
Bazı savaşlar dışarıda değil, insanın içindeki en dar koridorlarda başlar.
Ve o koridorlarda ne ışık, ne nefes, ne de kaçış vardır.
Sadece iki seçenek:
Ya kalbini öldürürsün...
ya da kalbin seni
Abimin dün avuçlarıma bıraktığı o buruşuk kâğıttaki isim...
Alihan Ziya Karavelioğlu
Uluslararası ticaretle ilgilendiği yazıyordu ama abim bunun sadece görünen yüz olduğunu söylemişti.
"Bu adamın gerçek işi başka," demişti.
Sesindeki o sertlik... sanki her kelimenin altında saklanan bir savaş vardı.
Benim bilmediğim.
Belki bilmememin daha iyi olduğu.
Ve şimdi kağıtta yazan o karanlık ismin gölgesi tam önümde yükseliyordu.
Şirket binasının devasa camları, gökyüzündeki griliği kesip içeri çekiyordu.
Soğuktu.
Tıpkı adamın adının yaratttığı ürperti gibi...
Sözde röportaj içindi buradaydım.
Öyle görünecekti.
Bir gazeteci, uluslararası ticaret devi bir şirketin sahibiyle masum bir görüşme.
Gerçek ise çok daha kırmızıydı.
Avuçlarım soğuktu ama içimde yanan başka bir şey vardı kaç yıldır ben de bilmiyordum.
Resepsiyondaki kadın adımı duyunca bir an başını kaldırdı, gözlerinde ince bir tereddüt belirdi. "Randevusuz almıyorum"
Tabii ki tanımıştı beni.
Haberlerden, ekranlardan, manşetlerden...
Akdağ Holding'e diz çöktüren, sivri dilli, kimsenin sözünü eğip bükemediği gazeteci.
İzel Tamay Doğan.
Kadına bakışım uzun, ölçülü ve yorumsuzdu.
Merak etme, açığınızı yakalamaya gelmedim... bugün değil
der gibi.
Ama sadece gözlerim söyledi bunu.
Dilim değil.
"Patrona haber ver." dedim yavaşça, kelimeleri keskin bir cam gibi seçerek.
"İzel Tamay Doğan geldi de.
Alacaktır."
Kadın yutkundu.
Bu, bir kadının bir isim karşısında yaşadığı yutkunma değildi.
Bir sistemin, bir düzenin, bir korkunun yutkunmasıydı.
Telefonunu açtı.
Ses tonu titrek ama profesyoneldi.
"Alihan Bey... İzel Tamay Doğan geldi."
Bir sessizlik.
Uzun, ince, tehlikeli bir sessizlik.
Sonra karşıdan gelen o ses...
Sanki soğuk tüylü bir hayvan ensene nefes veriyormuş gibi tüylerimi diken diken eden bir ton:
"Gönderin. Bekliyorum."
Kadın başını kaldırdığında artık tereddüt yoktu.
Hızlıca kenara çekildi.
Buyurun, asansörün oradan sağ...
Devamını getiremedi.
Çünkü ben çoktan yürümeye başlamıştım bile.
Asansör kapıları önümde kapandıktan sonra yansıma camın yüzeyinde beni izledi.
Derin bir nefes aldım.
Alihan Ziya Karavelioğlu
Karanlığın adı böyle söylenirdi işte.
Yukarı çıkarken asansörün metalik zemininden gelen titreşim bile içime işlemişti.
Her kat, sanki beni biraz daha geçmişe taşıyor, biraz daha hakikate hazırlıyor, biraz daha cesaretime meydan okuyordu.
"Beni alacaktır."demiştim ya...
Ben bile bu kadar emin değilken, neden bu kadar emindim?
Belki de cevabı asansör kapıları açıldığında karşımda duracaktı.
Ve o cevap, bir adamın yüzüyle değil...
kaderin bakışıyla gelecekti.
KRV Global Trade & Maritime Group.
Kâğıtta geçen dal buydu. Uluslararası ticaretin görünen yüzü... ama içerde dönenlerin yarısı görünmezdi. Silah değil ama "stratejik malzeme transferleri," devletler arası kritik anlaşmalar ve bazen kimsenin bilmediği el değiştirmeler...
Abin bu şirkete "bir ülkenin kaderini değiştirecek cinsten"demişti.
Kapıya yöneldiğimde, ağır siyah kapı daha sen dokunmadan açıldı. İçeride seni karşılarken sesi aynı anda ürpertici ve büyüleyiciydi:
"İzel Hanım. Nihayet."
Şirket lobisine adım attığında adamı gördüm
Alihan Ziya Karavelioğlu...
Koyu lacivert takım, keskin yüz hatları, bakışında bir tür ölüm sessizliği.
Ve o bakış sana şöyle diyordu:
"Sen buraya kendi isteğinle gelmedin.
Ama ben senin geleceğini biliyordum.
Lobi neredeyse bir ibadethane sessizliğindeydi.
Her adımımda zemindeki mermer titreşiyor gibi oldu.
Ama asıl sarsıntı, Alihan Ziya'nın sana doğru yavaşça yaklaşmasıydı.
Adam beni tepeden tırnağa süzerken yüzünde hafif bir merak, çok daha ağır bir bilme hali vardı.
Sanki benim kim olduğunu yalnızca adımla değil, damarlarına kadar biliyordu.
"Öncelikle," dedi, sesi kadife ama içinde ince bir çelik titreşimi vardı,
"Beni kabul ettiğin için teşekkür ederim. Altuğ Bey'in kız kardeşiyle karşılaşmak... nadir bir fırsat.
Adımı biliyordu.
Abini biliyordu.
Bu kötüydü.
Hem de çok kötü.
"Sen , nasıl.." dememe kalmadan elini cebine koyup alayla yürüdü. " Bir oyunun içinde olmak kendini belli etmek değildir İzel hanım." Masasının önünde durduğunda "abin iyi bir ajan iyi de oynuyor.?"
Hızla önüne adımladım " sen nereden biliyorsun tüm bunları." Halimin onu eğlendirdiği apaçık ortaydı. "Ben egomu tatmin etmek için güçlerimi bilgilerimi kullanmak yerine o gücü göstermek isteyenlerin arkasına geçer onları kullanırım." Bu adam sandığımdan daha güçlüydü, neden şimdi abimin bu adamla buluşmak istediğini anlıyordum.
"Abin," diye devam etti,
parmaklarını masanın kenarında gezdirerek,mi
"iyi bir ajan olabilir.
Ama hiçbir ajan, kendi kanından birini oyuna sürdüğünde tamamen kontrolü elinde tutamaz."
Bu kez ben adım attım sesimdeki titremeyi saklamaya çalışarak:
"Ben kimsenin oyuna sürdüğü biri değilim."
Alihan'ın yüzündeki o kısa tebessüm, kibir değil,
her şeyi çok önceden görmüş bir adamın alaycı huzuruydu.
"Öyle misin?"
Masasına bıraktığı siyah dosyayı sana doğru itti.
Dosyanın kapağında hiçbir şey yazmıyordu.
Sadece soğuk bir boşluk hissi.
"Aç."
Elin titredi ama dosyayı açtın.
İlk sayfada... kendi fotoğrafın vardı.
Üstelik haberlerde kullandığın değil çocukluğuna ait, kimsenin eline geçmemiş bir görüntü.
"Bunu... nereden buldun?"
Alihan arkasını dönüp pencereden şehrin gri siluetine baktı.
"Bulmak mı?"
Başını iki yana salladı.
"Sen hâlâ anlamıyorsun."
Yavaşça bana döndü.
"Ben kaybolan şeyleri bulmam, İzel."
Adımı bu kadar soğukkanlı söylemesi bile içini ürpertti.
"Ben zaten hiç kaybetmem."
Önünde iyice dikleştim. "Yaşadığımızı biliyordun ve bir gün sana geleceğimizi de çünkü Korhan'ın bir şekilde bitmesini istiyorsun bunu da gizliden yapacaksın. Sözde kahramanlar başkası olacak ama asıl güç senin elinde yönetilecek. Tıpkı masonların yaptığı gibi.. ailemize ne olduğunu biliyorsun.. kimsin sen Alihan Ziya .."
Alihan'ın alkışı o kadar ölçülü, o kadar sessiz ve zarifti ki...
alkıştan çok, bir dehanın karşısındakinin zekâ kıvılcımını takdir edişi gibiydi.
Ama alttan alta bir şey daha hissediliyordu:
Senin bunu fark etmiş olmam onu hiç rahatsız etmemişti.
Sadece eğlendirmişti.
"İşte bu."
Parmaklarını birbirine vurmayı bıraktı.
Gözlerinin içinde koyu bir ışık belirginleşti tehlikeli, sakin, akıl almaz bir derinlik.
Gülümsedi.
Bu, sıcak bir gülümseme değildi.
Bir cerrahın, neşterinin ne kadar keskin olduğunu bilerek gülümsemesi gibiydi.
"Korhan'ın bitmesini istemem mi?"
Ters bir kahkaha attı, kısa ve keskin.
"Ben bitmesini istemem. Ben bitiririm"
Sonra yavaş adımlarla masanın köşesine yaslandı.
"Ama mason benzetmen yanlış."
Başını yana eğdi.
Gözlerinde keskin bir zekâ parladı.
"Masonlar, gücü paylaşarak büyür."
Durdu.
Sesi neredeyse bir fısıltı kadar alçaldı.
"Ben gücü paylaşmam."
"Ailene ne olduğuna gelince..."
Sözleri bir bıçak gibi kesildi.
Gözleri senin gözlerine değil arkana, geçmişine, yıllardır taşıdığın acının tam kalbine baktı.
"Onu ben yapmadım."
Nefesin içerde takıldı.
" Ama yapanları ben biliyorum."
Başın istemsizce öne eğildi, kelimeler boğazına düğüm gibi oturdu.
"Kim?"
Alihan o anda yüzünü hiç okumadığın bir ifadeye büründü.
O soğukkanlı adam, iki saniyeliğine bile olsa... gerçek bir ağırlık taşıdı.
"Onları şimdi söylersem...
yaşayacağın şok seni savunmasız bırakır. Ayrıca yeni piyon aaa pardon ortaklarımı kaydetmek istemem "
Omzunun üzerinden kapıya yürüdü.
Geçerken çok hafif bir şekilde, neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir sesle:
"Ve seni o hâlde görmek, İzel..."
Durdu.
Başını çevirmeden devam etti.
"...şimdilik istemediğim tek şey."
Masasına dönmeden ekledi:
" Kimsin sen Alihan Ziya?" diye sormuştun."
Sana döndü.
O soğukkanlı yüzünde ilk kez ama gerçekten ilk kez bir karanlık gölge belirdi.
"Ben, herkesin bildiği gerçeği saklayan adamım."
Sonra kaşları çok hafifçe kalktı.
" Ama sen...
saklanan gerçeği ortaya çıkaracak kişisin."
Sana doğru bir adım attı.
Sözleri tüm odanın üzerine gölge gibi indi:
"Ve bu yüzden artık geri dönemezsin."
Masasının üzerinde ki telefondan iki kahve söyledi birden "AA sözde röportaj için gelmiştin erken çıkman şüphe olur değil mi izlecim . " Eliyle koltuğu gösterdi
"Merak etme Korhan ve Azize çaktırmadan gizli köşelerde abinle buluşurum.." bunu sanki abimle flört eder gibi Munzur şekilde söyledi
"Tam o sırada kapı tıklandı, kahveler geldi.
Alihan fincanları masanın üzerine bırakırken bir tanesini sana itti.
"Sade söyledim," dedi,
"çünkü acıya alışkın biri olduğunu düşünüyorum."
Elini rahatça koltuğa atıp bacak bacak üstüne attı.
"Günlük şeylerden konuşalım dedim."
Sanki az önce hayatına dair ölümcül bir sırrı açıklamamış gibi.
Sanki her şey normal miş gibi.
Parmağını tekrar çenesine götürdü; seni inceleyen, derine inen, sabırlı bir avcı bakışı.
"Hmm... mesela Cesur'dan."
Kalbin göğsünde bir an sendeledi.
" Cesur mu?"
Alihan'ın gözlerinin içi karardı.
" Evet."
Sesi bu kez kadife değildi.
Daha ağırdı.
Daha ölçülü.
Daha tehlikeli.
"Onu tanıdığını sanıyorsun..."
Masadaki sade kahve fincanına dokundu.
"...ama Cesur Hanza'dê, sandığından çok daha eski bir hikâyenin içinde."
Bakışları, sen fark etmeden yüzündeki üç saniyelik duygusal kırılmayı yakaladı.
"Ya da şöyle mi sormalıyım," diye devam etti, sesi bir bıçak gibi soğuk, "Akdağ Holding'i ele veren, zengin kesim için tehdit olan seni hâlâ kim ajansta tutuyor?"
Alihan'ın gözleri bileğinin üzerindeki kurumuş 'S' harfine takıldı uzun bir an boyunca sadece baktı; bir avcının avının yarasını incelercesine, keyifle, not alır gibi. Dudaklarının kenarında beliren gülümseme soğuktu; zevkli, hesaplı
Alihan parmaklarını birbirine kenetledi, geriye yaslandı.
Bakışları bileğindeki S harfinde dolaşırken yüzünde beliren o ince gülümseme acı bir sırrın kılıcı gibiydi.
"Ya da' dedi, sesi alçak bir tehdit gibi,
"...Cesur'un hayatında nesin ki, sana dokunan bir Akdağlı'nın elini, Semih'in bir elini ve kolunu kesip onları kendine düşman edecek kadar ileri gitti?"
" Ne... ne yapmış Semih'e?'
Alihan başını hafifçe yana eğdi, seni izledi.
Sanki şokunu ölçüyor, tadını çıkarıyordu.
"Şaşırdın mı?" dedi, sakin.
" Sence neden hiçbir Akdağlı, davadan sonra sana bulaşmadı?"
Elini masadaki kahve fincanına götürdü, parmağını fincanın kulpu üzerinde gezdirdi.
Bunu bir çok defa sorguladım hatta ne zaman bir sokaktan tek başıma geçsem Semih'in hep ensemde olduğunu düşünürdüm. Ama şimdi Cesur ne yapmıştı ve neden bu kadar kolay şekilde onları alt edebilmişti?
Alihan keyifle sandalyesinin etrafında dönerek "ah İzel şimdi anlıyorsun değil mi?"
Gözleri benim bileğine değil, bu kez doğrudan gözbebeklerine kilitlenmişti.
O bakış, insanın aklının içini okur gibi
Ben... sadece anlamaya çalışıyorum," dedim.
"Cesur... bunu neden yaptı? Ve nasıl bu kadar kolay yaptı?"
O an Alihan'ın gülüşü odanın bütün soğukluğunu doldurdu.
"Cesur onları kolay yenmedi," dedi.
"Onları doğru yerden vurdu. Düşmanın kolunu kesmek eylemdir; ama düşmanın korkusunu kesmek... güçtür.
Sonra başını yana eğdi.
"Ve sen... tam da o korkunun kaynağısın."
Kalbin göğsünde bir kez daha sendeledi.
"Ben mi?"
Alihan'ın bakışlarında hiçbir şaka yoktu.
"Cesur'un zaafı olduğunu çoktan anlamışlardı," dedi.
"Sen anlamadın belki, anlamak istemedin. Cesur ise... bir insanın kendini kullandırtmasına asla izin vermez. Asla eğilmez."
Bir anlık duraksama.
Sonra cümleyi bıçağın keskin tarafıyla tamamladı:
"Ama başkasının sana dokunmasına?
İşte onu asla affetmez."
Gözlerin büyüdü, nefesin hızlandı.
"Yani... bütün bu olanlar Semih'in yok oluşu, Akdağlıların sessizliği"
Alihan cümlemi tamamladı.
"sırf senin yüzünden."
Kahvesinden bir yudum aldı; sanki sana dünyanın en basit gerçeğini anlatmış gibi
Bunu bir silah gibi kullanabileceğini biliyor musun, İzel?" dedi.
"Cesur'un eğilmediği tek yer, senin üzerin."
Bir an sustum
Düşündüm
Her şey bir anda matematik gibi oturdu zihnine.
Sonra, sessizce, ama ilk kez keskin bir kararlılıkla fısıldadım:
"Demek... onu yenmenin yolu asla gücü değil.
Onu yenmenin yolu...
korkusunu doğru okumak."
Alihan'ın gözleri hafifçe parladı.
Beklediği tam da bu cevaptı.
"Zekisin," dedi, aynı anda hem övüp hem de tehlikeyi hatırlatarak.
"Ve işte bu yüzden İzel... artık hiçbir oyunda seyirci değilsin."
Alihan kahvesinden son bir yudum aldı, ardından hiç beklemediğim bir ciddiyetle,
"Kalmak istiyorsan kal," dedi. "Ama kalkıyorsan... seni dışarı kadar eşlik edeyim."
Bir an donakaldım.
Sonra kaşlarım kendiliğinden çatıldı.
"O bakış ne şimdi?" diye güldü alçak bir sesle.
" Bakma öyle. Sadece birini ayağıma getirmek istiyorum. Tanıdığın birini."
Birini... ayağına getirmek?
Tanıdığım biri?
Kaşlarım daha da çatıldı.
"Ne saçmalıyorsun Alihan?"
Gösterişli bir merakla göz kırptı.
"Anlarsın gün içinde. Hem... bana kızacaksın ama..."
Eli cebine gitti, saçma bir özgüvenle gerindi.
"Senin rastl öhm şey... senaristliğimi yaptığım kitaba küçük bir yan karakter olarak girmek hakkım bence."
Gözlerim kısıldı.
Bu adam kesinlikle kaçıktı.
Ve en kötüsü... bu çılgınlığından keyif alıyordu.
Onu umursamadan arkamı döndüm, hızlıca asansöre yürüdüm.
Arkamdan delirmiş gibi bir şeyler söyleyerek koşturmasıyla dudaklarım istemsizce gerildi.
"İzel dur bak karakter girişim bu değil anla hayır hayır, böyle yazamam bak!"
Asansör kapıları kapanırken hâlâ mırıldanıyordu.
Aşağı indiğimizde lobinin soğuk havası yüzüme vurdu.
Dışarı çıktım, yoldan taksi çevirmek için elimi kaldırdım.
Alihan da yanımda belirdi.
Sanki bu sabah benden bir adım geride kalmaya niyeti yoktu.
Tam o anda bir aksilik oldu:
Kaldırıma yaklaşan taksi, iki metre kala başka bir müşteri tarafından kaptırıldı.
Alihan hafifçe önüme eğildi.
"Ben hallederim"
"Gerek yok,"dedim ve onu ittim.
Ama itiş tam istediğim gibi olmadı; dengesi kaydı ve bir an bana fazla yaklaştı.
Nefesimiz birbirine karışacak kadar.
Gözleri bir saniyeliğine karardı.
Garipti.
O an, ne olduğunun farkında değilmiş gibiydi.
Sanki kurguyu o yazmamış, ben yazmışım gibi şaşkındı.
Sonra gözleri kırpıldı, bir şeylerden kendine geldi.
"Bu..." dedi kısık bir sesle,
"Böyle olmamalıydı."
Bir adım geri çekildi, dudağının kenarı belli belirsiz öfkeyle titredi.
"Neyse."
K
açık herif kesinlikle kaçık.. (model baba candır Haluk djdjdjd anlayın nasıl bir tip)
Daha fazla yakın olmamak için ondan uzaklaşıp, gelen diğer taksiyi durdurdum. İçeri girip ajansımın adresini verirken Alihan bey yanında ki galiba en yakın adamına
Alihan, sanki az önce yaşanan hiçbir şey olmamış gibi bir anda yanındaki adama döndü.
Ve...
Birden omuzlarını kıvırarak gereksiz bir özgüvenle durdu.
Kolundaki saate baktı - ama öyle normal bakmak değildi; bileğini havaya kaldırıp abartılı bir bilek dönüşü yaptı.
Sanki "Saat geldi dostum, plan başlasın," der gibi kafasını salladı.
Sonra saçlarını olmayan rüzgâra savuruyormuş gibi bir hareket yaptı.
Hemen ardından yumruk kaldırdı... ama yumruğu tam kaldırmadı; bileğini garip bir açıyla kıvırıp yarım yamalak, sanki görünmez birine vuruyormuş gibi havaya minik bir kroşe salladı.
Ardından durup kendi yumruğuna anlamlı anlamlı baktı.
Yanındaki adam da ne yapacağını bilemedi; korksa mı gülse mı...
Kanala az bir yolum kalmışken Şafak abinin aramasıyla yarı yolda inip yürürken konuşmaya karar verdim. Ücreti ödedikten sonra "Alo Şafak abi" bir yandan da sigara yakmaya çalışıyordum.
"İzel Mira Serin'in kaldığı akıl hastanesini buldum." Duman boğazıma kaçtığında "abi sakın girme başına bela alırsın plansız olmaz." Şafak abi sesli nefes vererek."bende girdim merak etme hemen çıktım fark ettiklerini sanmıyorum ama kızın odasında düzenli kılık değiştirerek kontrol eden insanlar oluyor."
Bir anda etrafımdaki rüzgâr kesildi.
Sanki sesler bile uzaklaştı.
Adımlarımın sesi yankılandı.
"Ne... nasıl yani?" dedim, nefesim daralarak. " Bildiğin özel korunuyor sanki aklını bulanık tutmaya devam etmek ister gibiler. İzel bu kız hem kimse Şule'den bile daha fazla bir şey bildiği açık yoksa orada yıllarca kapalı tutmazlar ki bu kadar da korumazlardı." Sesi daha kalınlaştı Şafak abinin." Bu Bu Hilmi ve Yavuz denen adamların düzenli olarak bağış yaptığı bir yer de var. Ama bulamadım o yeri. Çok garip... bağış kayıtları hep var ama kurum yok. Sanki yer... kağıt üstünde var, gerçekte yok."
Abi... bu iş çok kötü bir şeye çıkıyor."
"Biliyorum," dedi.
"Haberdar ol istedim. Gelince konuşuruz."
Telefon kapandığında bir süre olduğum yerde donup kaldım; elimi cebime koydum, sigaranın sıcak külü parmaklarıma değdi.
Rüzgâr yine esiyordu ama artık tenime değil, içimde bir yerlere vuruyordu.
Yavaş adımlarla kanala geldiğimde aklım artık iyice dolmuştu. Mira, Şule olayı bir yandan sonra Korhan ailemin katli, Cesur'a yapacaklarım, abim.. ne ara odama geldiğimi bilemedim, kendimi masamın önünde bulmuştum. Masaya geçip oturduğumda başımı ellerimin arasına alıp eğildim. Saçlarımı önüme düşerken ne yapacağımı, bugün olan her şey, sanki tek tek üzerime yürüyen gölgelerdi.
Her biri ayrı bir savaş başlatıyordu zihnimde
Bir anda Gaye elinde tabletiyle içeri daldığında "İzel haberin var mı?" Kaşlarımı çattım yine ne oluyordu.
Gaye çekine çekine tabletinden bir haberi gösterdi. Alihan ve ben şirketinden çıkmış taksi beklerken ki yakınlaştığımız o kareler.Alihan bana fazla yakın...
Ben de ona doğru istemsiz eğilmiş gibi...
Sanki önce deli gibi iten ben değildim. Sikeyim ulan Alihan planın buydu değil mi ulan nasıl anlamam kesin Cesur'u çıldırmak içindi.
Gaye'nin gözleri büyüdü.
'İzel... yorumlara bak!' dedi fısıltıyla.
Elim titreyerek aşağı kaydırdım.
Ve yorumlar...
Yorumlar halkın tüm mizahını, merakını, dedikodusunu ve acımasızlığını kusuyordu
@delidolap:
Ohaaa! Abla biz seni mücadeleci gazeteci sanıyorduk, meğer CEO avcıymışsın kıskfks.
@akdagmagduru63:
Bu kız daha geçen hafta Akdağ Holding'i yerle bir etmişti, şimdi de rakip şirket sahibine mi çöktü? Helal vallahi.
@trolldede:
Bu kız geçen yıla kadar sokak röportajı yapıyordu, bugün ülkenin en tehlikeli adamı peşinde. Kariyer gelişimi bu işte.
@alihanindayanilmazfanigrubu:
Alihan Ziya KARAVELİOĞLU
BİR FOTOĞRAFTA.
Kesin aşk büyüsü falan yaptın abla
@komikliadam01:
İzel Tamay Doğan: ülkede adaletsizlik bırakmaz...
Aynı İzel: "Ama önce CEO flörtü
@derinanalist:
Bakın bu işte bir iş var. Alihan Ziya'yı herkes bilir: kimseyle yakın durmaz.
Bu fotoğraf kasıtlı. Çok kasıtlı.
@nasipsizkizlarbirligi:
Ben İzel olsam çoktan yurtdışına taşınmıştım. Ama kız sinirli, korkmuyor. Bence Alihan düşmüştür kıza
@pembefonfarli:
İzel abla n'apıyosun?? Dava kazanıyordun en son, şimdi romantik dram mı çekiyorsunuz 😭
@siyahbeyazdedikodu:
Bu adamın yakınında durmak bile yasakken sen nasıl böyle yakınlaştın?! Valla saygım arttı.
@cokbilmisHN:
*Alihan Ziya yıllardır kimseyle görüntülenmezdi.
Bu bence PR değil, bu bence KADER. (ya da bela...
@damarkopruktur:
Allah aşkına biri bana bu kızın nasıl bütün mafyatik, politik, holding sahipli adamlarla yolu kesişiyor açıklasın... ben markette bile kimseye denk gelmiyorum.
beynimde ayrı bir damar patlatıyordu.
Bir başka yorum çıktı; gözüm seğirdi, nefesim kesildi:
"İzel hanım, kahramanlık yapacağına doğru düzgün bir ilişki yaşasın artık. Milletin başında bela eksik olmuyor."
Gaye bile geri çekilip bana bakıyordu; yüzümün rengi atmış olmalıydı.
Dişlerim birbirine kilitlendi
Gaye titrek bir sesle,
"Devamına bak... Alihan'ın açıklaması da var," dedi. Ulan ne ara açıklama yaptın, sinirlerim gerildi
Telefonu elimden alıp kaçırmamak için parmaklarıma resmen yapıştırdım ve aşağı kaydırdım.
ALIHAN ZİYA - RESMÎ AÇIKLAMA (sözde sakin, soğukkanlı, profesyonel(!))
"Bugünkü görüntüler tamamen tesadüftür ancak İzel Hanım'la uzun zamandır çeşitli projeler üzerine sohbet ediyoruz. Kendisi değerli bir insandır.
Basının büyütmemesi dileğiyle..."
Projeler mi?
Gözlerim kocaman açıldı.
Ne projesi Alihan?! Ne zaman konuştuk biz uzun zamandır?!
Devamı daha da beterdi:
"...İzel Hanım'ı korumak adına detay paylaşmayacağım."
Korumak mı?
Lan sen beni korusan korusan... kendinden korursun.
Omzum seğirdi. Gaye yutkundu.
Aşağı kaydırdım.
MAGAZİN SİTESİ YORUMU (Alihan'ın basına "sızdırdığı" belli):
"Yakın kaynaklara göre Alihan Bey, İzel Hanım ile son dönemde oldukça sık görüşüyor.
Aralarındaki yakınlaşmanın iş ilişkisiyle sınırlı olmadığı iddialar arasında..."
Sık mı?
Ben bir kere zor konuştum adamla!
O da zaten sinir bozucuydu.
Göğsümde ani bir sıcaklık patladı; sinir damarlarım tek tek açıldı. Tam kalkacakken bir "kaynak daha" gördüm:
"Alihan Bey'in çevresi, uzun bir süredir kimseye ilgi göstermediğini ancak İzel Hanım'ın 'farklı' olduğunu söylüyor."
Farklıymışım..."
Diye tekrar ettim.
Dudağımın kenarı istemsizce gerildi öfke gülüşü.
Tam kapanacaktım ki son darbe geldi:
"Alihan Ziya yakın dostlarına, 'Onu görünce içim ısındı' demiş..."
İçin mi ısındı? Onu görünce?"
Sesim titredi.
"Lan sen beni daha doğru düzgün tanımıyorsun bile!"
Sandalye gıcırdadı, yumruğum masaya indi.
Gaye bir adım geri çekildi.
"Lan iki saatte ne ara ayarladın bu kadar yorumu ulan Alihan mezarını kaz Alihan." Cesur'u mı provoke etmeye çalışıyordu.Cesur bunu görürse...
Cümle kendiliğinden havada kesildi.
Ortalık yanar.
Alihan zaten bunu istiyor
O sırada kapının sertçe açılması ile Gaye ile kapıya baktık. Cesur'du. Sinirlenmişti onu ilk defa böyle görüyordum. Gaye belli ki neden Cesur'un böyle olduğunu anlamadı ama bana aranız da bir şey mi var der gibi baktığında olabildiğince düz bakmaya çalışıyordum. Dün abimin dediği gibi Cesur, duygularıyla oynayan insanlara değil... duygularından kaçanlara yenilir.
Sen de işte tam bunu kullanacaksın.
"Gaye çık dışarı." Cesur sinirli ama sesini yükseltmemeye çalışıyordu. Gaye ikiletmeden çıktı
Cesur konuşmadan önce, birkaç saniye boyunca sadece baktı.
Öyle bir bakıştı ki... insanın saklamaya çalıştığı tüm sırları tek tek yüzünden söküp alacak türden.
"Konuş anlat her şeyi, bu yanlış anlaşılmanın sebebi ne ?" Her şeyin bir yanlış anlaşılma olduğuna inanıyordu. Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes verdim. Şeytan diyordu ki babanın en çok korktuğu adamın yanına bilerek gittim diye haykır diyordu ama sinirme yenik düşmemem gerekti.
"Sizi ilgilendirmez Cesur BEY, çıkar mısın odamdan işlerim var ?" Bey bilerek bastırdım. Görmezden gelmek, aramız da hiç yakınlaşma olmamış gibi..
O an... dudaklarının kenarı belli belirsiz gerildi.
Gülümseme değildi bu.
Bir çeşit kendini tutma çabasıydı.
Belki de patlamamak için.
Cesur masama doğru iki adım attı.
Aramızdaki mesafe tehlikeli şekilde azaldı.
"Bu kadarını biliyorum," dedi.
"Aramızda dün yaşanan her şeyi yok saymaya çalıştığını..."
Yutkundu, çenesini sıktı.
"...ama beni hiç tanımamışsın İzel."
"Söyle bakalım... beni hangi kelimeyle uzaklaştıracağını sandın?"
Kafasını eğdi.
Gözleri gözlerime saplandı.
"Bey' mi?"
Elini masama koydu, gövdesi bana yaklaştı.
Sesini alçalttı o düşük, derinden gelen tonda.
"Ben senden 'İzel Hanım' diye uzaklaşacak bir adam değilim."
Bakışları karanlıktı.
"Sen benden ne kadar kaçarsan... ben o kadar gelirim."
Bu sefer elimi ben masaya vurdum. "Sizin gibi nişanlı bir adamın bana böyle lafları etmesi haddinize hiç değildir Cesur bey!" Ellerimi göğsümde birleştirip
"Hem nereden biliyorsunuz yanlış anlaşılma olduğunu belki Basit bir röportaja gider gibi kendisini tanımak için gitmişimdir ve gerçekten orada yakınlaşmışızdır." İnanmadı ama ihtimali bile gerdi onu. Eliyle sinirle kravatını çıkarıp attığında dediğim saçmalığa bende kızdım. Ama nişanlı olma olayı, sevmiyor dahi olsa sinirlenmeme yetiyordu.
Bu ihtimal bile ona tokat gibi çarptı.
Cesur'un yüzü bir an gerildi; çenesindeki kas titreşti.
Sonra öfkeyle kravatını çözüp çekti, bir kenara attı.
Ben söylediğim saçmalığa kızıyordum, ama onun verdiği tepki...
O başka bir şeydi.
Sanki babasının o soğuk sesi aramızdaki havayı doldurdu:
Nefesi sıcak değildi soğuktu.
Şüphe soğuk olur çünkü.
" Tekrar söyle İzel.
O adamla yakınlaştığını bir daha söyle"
Sustum
Cesur'un bakışları karardı, nefesi hızlandı.
"Yakınlaşmış olamazsın." dedi, ama bu cümle bana değil... kendi kendine bir isyandı.
"Kimseye yaklaşamazsın. Hele bir başkasına hiç
Gözlerimi devirip geri çekildim.
"Duydunuz mu?" dedim sertçe. "Yasaklıyım galiba?"
Cesur dişlerini sıktı, sesi neredeyse çatladı:
"Sen... benim zayıf noktam olamazsın. Olmamalısın."
Bakışlarını masaya indirdi, parmak eklemleri gerildi.
"Sözüm var." Gibi bir şey mırıldandındığını duydum. Sonrasında bana Başını kaldırdı; o kırılgan, dizginlenmiş çılgınlık gözlerinde parladı.
Sanki ben bırakamıyorum sen bırak der gibiydi.
" Ama sana gelince... o yemin beni boğuyor, İzel." ne yeminiydi, babasınadır belki de nişanlısına, onun ailesine...
Seninle hiçbir şey yaşanmamalı." dedi.
Ama ardından fısıltıya benzeyen, acıya benzeyen bir dürüstlükle ekledi:
"Ve ben bunu her söylediğimde... yine sana doğru yürüyorum."
Ne yapacaktım ben şuan sadece yere çöküp ağlamak, kaderimin karşına oturup neden diye hesap sormak istiyordum. Neden ailemi benden aldın, hadi aldın neden canımı yakan bir insanın oğlunu kalbime soktun diye Yakasına yapışıp bağıra bağıra söylemek istiyordum bunu.
"Ben daha ne kadar yaşayacağım bu cezanın içinde?
Daha ne kadar sınayacaksın beni?"
Göğsümdeki sıkıntı büyüdü, büyüdü, sanki kaburgalarımı içten kıracak gibi.
Sadece dizlerimin üzerine çöküp, kendime bile itiraf edemediğim bir hakkı dilemek istiyordum:
Bir kere olsun huzur... bir kere olsun adalet
"Alihan beyin yanına sadece röportaj için gittim işim bitincede taksi ararken bana yardım etmeye kalktığında onu ittim ama ayağı kaydı ve biraz yakınlaştık o sıra çekmişlerdir .." ona baktım rahatlamıştı ama üzerinde hala sinirlilik vardı
"Bunları sana rahatla diye değil bir erkeği kıskandırmak için çizgimden çıkacak kadar aşağı biri olmadığımı bil diye söyledim "
Onunla aramda bir şey olmadığına rahatlamıştı ama benimle yakınlaşma olayı hala üzerinde sinir etkisi bıraktığı belliydi. Semih'in bile durdum. Bana zarar verdi diye elini ve kolunu kesmişti adamın , o aileyi karşısına almıştı bu nasıl bir güçtü ?
Abimin sözleri çınladı zihnimde:
"Korhan, sandığımızdan çok daha büyük ve çok daha karanlık bir gücün içinde..."
Haklı mıydı?
Belki de Cesur, içinde bulunduğu bu güç yüzünden... benimle ne yapacağını bilemiyordu
Ve bir gerçek daha vardı:
Eminim ki Alihan'ın yanına da uğrayacaktı.
Hatta bunu isteyen oynayan Alihan'ın kendisiydi.
Peki Alihan'ın Cesur'la derdi neydi?
Sanki herkes bana bir şeyler yaklaştırıyor, ama kimse tam gerçeği söylemiyordu.
Düğümler çoğalıyor, nefesim daralıyordu.
Ve bir an düşündüm:
Belki de ben, bu oyunda herkesin görmek istediği zaafım.
Belki de tek anahtar...
Ama hangi kapıyı açtığımı bilmiyordum.
Cesur'un gözlerinde hala o kararsızlık hüküm sürsede önüme geldi, elimi yanağıma koydu. İtmedim. Bağlanmalıydı, itme çekme yap ki ne olduğunu anlamadan güvenirken bulsun, en büyük korkusunu bende yaşarken teslim etsin kendini
"Nefret ediyorum üzerimde ki etkinden, dün tamam dedim dedin ya bana o öpücük nişan hediyem olsun diye peki lan adam ol bırak kızın peşini zaten beni dinlemedin de ama bugün o haber olmadı lan.."
Sonrasında geri çekildi eli yanağımdan indiğinde "babamın ikinci düşmanı bizim rakibimiz Alihan Ziya KARAVELİOĞLU yanına gitmişsin bak bunu hesabını da sormadım senden tek gördüğüm aralarında acaba dedim, lan seni tanıdığımdan beri o adamla ilk kez görüştün ama ben dedim ki belki o adamla kuyumu kazıyor dedim ama canımı yakan o adamla olma ihtimalindi."
Cesur'un dedikleri ile Alihana bir boy küfür daha gönderdim. Niye duyurdun ki her şeyi.. Kalbim, göğsümden çıkacak gibi çarptı.
Cesur'un itirafı bir yumruk gibi geldi.
" İstediğine inan Cesur sen benden sakladıkça bende senden açıklama yapmayacağım belki bunun bi açıklaması var ama söylemeyeceğim. " Aferin manüpüle et.
" İzel ben senden neyi sakladım. Sadece bunu kabul salağım ama inan nişanlı olduğumu bile yanındayken unutuyordum. Zorunlu bir nişandı.. "
Tam madem zorunluydu neden beni hayatına alacaksın diyecektim ki son sözü bedenimi buz kestirdi
" İzel ben senin için düşmanımı, abini zarar vermeyeceğim diye senin için söz vermiştim hiç mi hükmü yok üzerinde."
Dünya bir saniyeliğine durdu.
Nefesim göğsümde asılı kaldı.
Abim...
Onu korumak için söz vermişti.
Kan, dava, kapılar... bütün karanlığına rağmen.
Bu sözün ağırlığı bir odanın ortasına bırakılan sandık gibi çöktü üzerime.
Hiçbir şey diyemedim o an.
Sadece baktım.
Ve gözlerimdeki tüm savaşları saklamamaya çalıştım.
" Cesur yapma kendin diyorsun olamayız diye daha ne neyi zorluyorsun.. "ona baktım. Belki de kadere kızmam haksızlıktı, biz Cesur ile ne zaman iyi olsak ertesi gün gerçekler zehir ediyordu hayatımızı. Siz olamazsınız olmayacak bir ihtimali bir araya getirerek seçtiniz bu yanlışları der gibi cevaplar gönderiyordu belki de bize. Üzerime binen yükler ağır geliyordu ama artık gecikmiş bir intikamı bozamazdım.
Cesur gömleğinin kollarını büktü, yüzünü sıvazladığında sanki iki arada bir derede kalmış bir hali vardı.
"Sen diyorsun ya olamayız diye, ben onu senden duymaya katlanamıyorum."
Yüzüme bakamadı bir an.
Sonra yeniden başını kaldırdı, bu defa daha keskin bir kararlılıkla.
" Sanki ne yaparsam yapayım... seni benden uzaklaştıran bir el var. Bir güç."
Nefesi sertleşti.
" Ve bu, beni delirtmeye yetiyor."
Ben ise sadece ona bakıyordum.
Kalbimdeki savaş artık dışarı vuracak gibiydi.
" Bir şartım var o zaman, madem nişanlın olayı zorunlu ve ayrılmalıyorsun babana karşı gel Cesur." İşte yavaş yavaş aranızı açacaktım. Önüne adımladım. " Babana karşı gel beni onun gözünde benim olduğuna ikna et Cesur."
Bu cümle bir mermi gibiydi.
Sözlerimden çok, altındaki meydan okuma çarptı ona.
Yutkundu.
Çenesindeki kaslar gerildi.
Göz bebekleri büyüdü
o, öfkeyle korkunun birleştiği siyah nokta.
İzel..." dedi, ama devam edemedi.
Mahkûm olmaktan nefret eden bir adamın yüzündeki çaresizliğe benziyordu bu.
Cesur Hanzade...
Karanlığın içinde bile geri adım atmamasıyla bilinen adam...
benim tek bir cümlemle sendeledi
Yine bakışlarını kaçırmadım.
"Bu kadar kolay mı?" dedim, hafif bir tebessümle.
"Beni istiyorsan, savaş. Baba korkundan değil... kendin için. "
Kendin için" derken sesimi bilerek bastırdım;
babasının manipülasyonlarına işaret ettiğimi anlaması için.
Ama daha bitmemişti.
Daha da yaklaştım, sesimi fısıltı seviyesine indirdim.
"Hayatımda birinin olmasını istemiyorsun... beni bırakmakta bile zorlanıyorsun ama hâlâ nişanlısın. Ben seni öperken bile... abimi karşıma almaya hazırdım. Sen ise baban yüzünden hâlâ titriyorsun, farkında mısın?"
Yavaşça arkamı döndüm.
Bir adım attım.
Gülümseyerek devam ettim içimden
"Bekle Korhan Hanzade... oğlun beni zaafı yapacak. Ama seni de en büyük zaafın olan oğlun vuracak."
Sonra tekrar Cesur'a döndüm.
Gözlerinin içine bakarak konuştum:
"Diyelim ki abim için seni kullanıyorum, Cesur. Diyelim. Ama düşün... öyle olsa nişanlı olduğunu bildiğimi saklar, seni daha çok bağlar, senden kaçmazdım. Kendim teslim ederdim seni oyuna, değil mi?"
Elini tuttum.
"Ve diyelim hâlâ öyle... hâlâ bir oyun. Ama yine de sana olan ilgimi görmüyor musun?"
Parmaklarımı hafifçe sıktım.
"Bizim için savaşmanın abimle ne ilgisi nefes aldım, sonra daha da sert bir tonda:
"Ben 'biz' için değil... seni istiyorum, Cesur."
"Baban seni ne için kullanıyor bilmiyorum. Neden nişanlısın onu bile bilmiyorum. Ama seni tuttuğu ipler var ve sen farkında değilsin.
Başımı yana eğip gözlerine uzun uzun baktım.
"Baksana... kaç yaşındasın? Hâlâ seni neyle korkuttuğunu bilmiyorsun."
"Onu zaten yenersin, Cesur.
Benimle değil, kendinle savaşman gerek
Bir adım daha attım, yüzümüz neredeyse birbirine değdi.
"İlk adımı benim için at demiyorum...
kendin için at."
Cesur'un iç sesi
Babana karşı gel... beni onun gözünde benim olduğuna ikna et."
O söz...
Sadece bana değil, bağlıların damarlarına, hatta bu şehrin en karanlık damarına sıkılmış bir kurşun gibiydi.
Ben sadece babamın oğlu değilim.
Ben bir yemin taşıyorum.
Liderlik Yemini.
Kanınla başlarsın, sözünle mühürlersin:
"Kendi duygunu öldürür, obanın yükünü taşırsın."
Ben o yükün altına çocukken gömüldüm.
İzel bunu bilmiyor.
Bilse bile anlamaz sanırdım... ama şu an gözlerimdeki korkuyu okuyor.
Bu daha da tehlikeli.
Babam sadece bir baba değil;
bu yapının kurucusu, kan yasasının yazarı.
Benim üstüme bıraktığı şey sadece soy değil-
bir borç.
Nesilden nesile geçen bir zincir.
Ve o şimdi benden o zinciri kırmamı istiyor.
"Beni istiyorsan, savaş."
Savaşmak...
Ben hayatım boyunca savaştım.
Adamlarla, ihanetlerle, kendi gölgemle...
Ama babamla?
Korhan Hanzade ile?
Onunla savaşmak...
tüm bağlıların kaderini değiştirmek demek.
Bana bağlı yüzlerce adamın nefesi bu karara bakıyor.
Ben düşersem, yapı çöker.
O çökerse şehir kanar.
Ama İzel'in sesi...
lanet olsun, nefesimi bile kesiyor.
"Ben seni öperken abimi karşıma almaya hazırdım. Sen hâlâ baban yüzünden titriyorsun."
Bu kız gerçekten ölümüm olacak.
Titriyorum.
Çünkü sadece babam değil mesele.
Çünkü ben yeminliyim.
Liderlik yemini sıradan bir söz değil;
ağzına aldığın anda ruhundan bir parça kopar.
"Onu zaten yenersin, Cesur. Benimle değil... kendinle savaşman gerek."
Kendimle.
O kadar basit bir cümle ki...
ama bende karşılığı yok.
Ben kendim olmayı unuttum.
Annemi gömdüğümüz gün bıraktım onu.
Babam bana ilk defa "lider olacaksın" dediğinde
küçüktüm, dizlerim kan içindeydi, korkudan titriyordum
ama yine de "eminim" dedim.
O günden beri Cesur yok.
Yemin var.
Sistem var.
Adamlar var.
Kanlar var.
İzel'e yaklaşırken içimde bir çıtırtı duydum sanki.
Yeminimde bir çatlak.
"İlk adımı benim için at demiyorum... kendin için at."
Kendim için.
Ne zamandır kendim için hiçbir şey yapmadım?
Yıllar mı oldu?
Yoksa hiç mi olmadı?
O gözlerime bakınca...
Kendim dediğim şeyin hâlâ içimde bir yerlerde kıpırdadığını hissettim.
Çok küçük bir yerde.
Karanlığın altında gömülü.
Ama yaşıyor.
Ve bu beni daha çok korkutuyor.
Bağlılar...
yemin...
sorumluluk...
baba...
kurmuş olduğumuz bütün bu yapı-
Bir adım atarsam...
her şey değişir.
Ama atmazsam...
İzel değişir.
Benden uzaklaşır.
Uzaklaştığı gün ben...
yeminimi değil, kendimi kaybederim
Ve içimde ilk kez çok tehlikeli bir gerçek fısıldandı:
"Belki de... tüm emirleri, tüm korkuları, tüm yemini bir kenara bırakıp... bir kez olsun kendim için savaşmam gerekiyordur."
Ama bunu ona söyleyemem.
Henüz söyleyemem.
İZEL'den
Cesur'un gözlerindeki o bir anlık kırılmayı gördüm.
Gizlemeye çalıştı, çenesini sıktı, nefesini bastırdı...
ama ben fark ettim.
O çok güçlü, çok karanlık, çok tehlikeli sandıkları adamın içinde
kıpırdayan bir şey vardı.
Kendisi. Öğrenecektim sakladıklarını ama bu kez öfkeme , anlık kararlarıma kapılara değil yavaş yavaş. Artık ne istediğimi bilerek yapacaktım, kararsızlığa kapılmamak için ket vuracaktım kendime..
Bir adım ona doğru yaklaştım, gözlerimi kırpmadan yüzüne baktım.
Bakışları kaçacak yer aradı; kaçamadı.
Sesimi yumuşattım ama kelimelerim bıçağın sırtı kadar keskin kaldı:
"Ne düşündüğünü bilmene gerek yok, Cesur.
Bana söylemek zorunda değilsin."
Parmak uçlarım hafifçe eline değdi.
Geri çekilmedi.
Bu bile bir itiraftı.
"Sen konuşmasan da... görüyorum.
Şimdilik bir gün her şeyi öğrendiğim de istemesende görmekten fazlasını yapacağım
Yanılıyorsun."
Gözlerimi gözlerine kilitledim.
"Sen kendin için bir adım attığında... dünya yıkılmaz, Cesur."
Parmaklarımı elinin biraz daha üzerine koydum.
"Sen yıkılmazsın." güçlü olduğuna inan ki Cesur sende ki o gücü ben alıp babana karşı kullanabileyim
Ben seni değiştirmek istemiyorum." dedim sert ama kırılgan bir tonda.
"Ben senin yanında... kendin olmanı istiyorum."
Bir adım geri çekildim.
Onu daha net görebilmek için.
"Ve şunu unutma Cesur Hanzade..."
Bakışlarım karardı.
"Ben senin nişanlını değil... senin korkularını kıskanıyorum."
Çünkü gerçek buydu.
Benden kaçışı bile nişanlı yüzünden değildi.
Babasının gölgesi yüzündendi.
O gölgeyi kaldırabilecek tek kişi de oydu.
Ve şimdi sessizce ekledim, sadece onun duyacağı bir karanlık tınıyla:
"Benden değil... kendinden kaçıyorsun"
Kaçtığın yerde bana gelki Alihan'ın dediği gibi o gücü yönetirken, herkesi korkuturken asıl gücünü ben elimde tutayım..
" Cesur...
kendi zincirini kırmaya hazır olduğunda...
ben zaten orada olacağım."
Gücün ellerimin arasında şekil alırken hemde .
Cesur'un yüzündeki çizgiler bir anda keskinleşti.
Sanki söylediğin her kelime, içinde gömdüğü bir şeyi tek tek gün yüzüne çıkarıyordu.
Ama bu kez... susmadı.
Bir adım attı.
Ayak sesinin ağırlığı bile odanın havasını değiştirdi
Başını hafif yana eğdi, gözleri karardı.
"Sen..." dedi, sesi tok ama çatlak bir yerden.
"...bana güç değil, tehlike veriyorsun İzel."
Bir saniye bile gözlerini kırpmadan sana baktı.
"Ben... kim olduğumu senin yanında saklayamıyorum artık."
Dudakları gerildi.
"Bu benim için güç değil... çıplak kalmak gibi
Yutkundu, gırtlağındaki kas kıpırdadı.
"Benden korkmuyorsun."
Söylerken hem öfkeliydi hem hayran.
"Herkes korkarken... sen değil."
Gözleri senin yüzüne düştü sonra tekrar kilitlendi.
"Ve bu beni... delirtiyor."
Bir adım daha attı.
Aranızdaki mesafe nefes kadar kaldı.
"'Kendinden kaçıyorsun' dedin ya."
Bakışları daha da karanlıklaştı.
"Belki de ilk kez biri bunu yüzüme söyleyebildi."
Nefesini yakınına bıraktı.
Kelimeleri kısık, keskin ve yakıcıydı:
Ben kimseden kaçmadım İzel."
Çenesini kaldırdı.
Ama... senden kaçmayı deniyorum"
Gözleri anlık bir itirafla yanıp söndü.
"Çünkü sen zincir kırdırırsın."
Başını iki yana salladı.
"Ve ben... zincirsiz bir adamın kim olacağını bilmiyorum."
Bakışları sertleşti.
Karanlık bir gülüş dudağının kenarını bozdu.
"Beni yönetebileceğini sanıyorsun, bunu görmüyor muyum sanma sadece bu hissettiklerimi senin için itmeye çalışıyorum.
Bu bir tehdit değildi.
Bir kabul, bir itiraf, bir çekim... karışımıydı.
"Sen güç değil...
Benim kontrolsüz yanımın karşılığısın."
Cesur'un bakışları bir anda yumuşayıp karardı; hem teslimiyet hem öfke hem de suçluluk aynı anda aktı gözlerinde.
Sanki kendi kendine bile söylemeye cesaret edemediği bir şeyi ilk kez bana söylemek zorunda kalmış gibiydi.
Bir adım yaklaştı.
Nefesi yüzüme çarptı.
"Ne zaman oldu bilmiyorum..." dedi, sesi ince bir çizgide çatlayarak.
"Belki... ilk defa kendim için bir kararım olsun diye
Gözleri gözlerimden bir an bile kaçmadı.
"Belki de... kalbim seni seçti."
Sanki bu cümle bile canını yakıyormuş gibi dudakları acıyla kıvrıldı.
"bu... belli ki bir isyandı, İzel."
Derin bir nefes aldı.
"Seni sevmek... benim için başlı başına bir başkaldırı."
Ama ardından sesi karardı.
Derin, karanlık, kanlı bir geçmişin ağırlığıyla:
"Ve kader... benimle yine dalga geçti."
Bakışlarını sertçe kaçırdı sonra geri çevirdi, çok daha kırık bir ifadeyle.
"Benim kalbim..."
Boğazı düğümlendi.
"Annemi öldüren adamın en
yakın adamının kardeşine
Çenesindeki kaslar titredi.
"Sonra da en yakın arkadaşımı... kardeşimden farksız Gürkan'ı öldüren adamın kardeşine yöneldi."
Gözleri bende yeniden sabitlendi.
Öyle bir hayal kırıklığıyla baktı ki, sanki kendi kalbinden nefret ediyordu.
Bana baktığında..." dedi ve bir kahkaha atacakmış gibi dudakları acıyla kıpırdadı.
"...bazen gerçekten ne niyetin olduğunu bilmiyorum."
Daha da yaklaştı.
"Belki söylediklerin gerçek.
Belki... abinle bir oyunun içindesin."
Bakışları sertleşti.
"Ama bir şey var ki... senin bana acıman yok, İzel Tamay Doğan."
Bu cümleyi söylerken sesi titredi öfkeyle değil, kırık bir gururla.
"Belki babam haklı."
Gözleri karardı.
"Belki sen gerçekten benim zaafımdan yürüyorsun."
Ama sonra...
Beni gördüğü o saniyeden beri içinde büyüyen yangını ilk kez açık etti:
"ama sen bilmezsin..."
dedi, sesi kısılıp çatlayarak,
"senin için içimden neleri yok ettiğimi
Gözleri senin gözlerini buldu.
"Bilsen..."
dedi, sesi bir anlığına tamamen çöktü,
"o gözyaşların içimdeki savaşı durdurmak için sel olurdu."
Sustu.
Bir adım kaldı aramızda.
Bir nefeslik.
Beni acıtmıyorsun, Cesur...
diye geçirdim içimden.
Sen kendini parçalıyorsun benim ellerimde.
Sözleri içime çaktı.
Her biri yıllardır sakladığım öfke, intikam ve adalet duygusunun altına gizlenmiş bir başka gerçeği dürttü:
Ben onun için bir şeyleri yıkıyordum...
Ama o?
O kendi içini yakıyordu.
Annemi öldüren adamın adamı...
Gürkan'ı öldüren adamın kardeşi
O söylediğinde bile mideme saplanan o isimler...
Benim savaşım.
Benim kanım.
Benim intikamım.
Ama onun ağzından duyunca fark ettim:
Cesur'un savaşı bambaşka bir yerden açılıyordu.
Benim gerçeğimle...
onun kaderi birbirine dolanıyordu istemeden, yanlışlıkla, acıyla.
Kalbinin beni seçmesi," diye düşündüm,
"belki de en tehlikeli şey."
Ama...
Ama içimdeki o ince, en zayıf ve en güçlü ses fısıldadı:
"Cesur... sen kalbinle değil, zincirlerinle savaşıyorsun.
O zincirleri ben kırdıramazdım.
Ben yol gösterirdim,
itiraf ettirirdim,
diz çöktürürdüm...
ama kıracak olan yine kendisi olurdu.
"Bana acıman yok."
dediğinde içimde bir yer acıdı.
Acımam yoktu.
Haklıydı.
Olmamalıydı da
Ama onun bilmediği bir şey vardı:
Ben seni acıtmak için değil... seni açmak için dokunuyorum, Cesur.
Ve sen... açıldıkça daha çok sır dökülüyor üstüme.
"Gözyaşların içimdeki savaşı durdurmak için sel olurdu..."
Bir an nefesim durdu.
Bu, bir adamın en çıplak hâliydi.
Cesur Hanzade'nin kırılgan, gizli, ölümcül olmayan tek tarafıydı.
Ve onu böyle görmek...
bende bir şey titretti
Bu kadar gerçek acıyı oynayamaz kimse.
Bu kadar derin çatlağı rol yaparak saklayamaz.
Gözlerimi kapadım bir an.
Sonra kendime geldim:
"Cesur bana bağlı."
Evet.
Bunu artık inkâr etmeme gerek yoktu.
Bana bağlıydı.
İster istemez, farkında olmadan, belki istemeyerek bile.
Ama bağlı olması yeterli değildi.
Benim oyunum daha büyük,
intikamım daha derindi,
hesaplaşmam daha kanlıydı.
Onu kendim için mi istiyordum?
Yoksa güç için mi?
Yoksa, yıllar sonra ilk kez biri bana gerçekten dokunduğu için mi?
Cevabını bilmiyordum.
Bilmiyormuş gibi yapmak daha güvenli geliyordu.
Ama şunu net biliyordum:
Bu adam artık benim savaşımın sadece bir parçası değil...
kaderimin kırılma noktasıydı.
Gözlerimi açtım.
O hâlâ beni izliyordu.
Cesur'un cebinden yine bir limonlu lolipop çıkardığını gördüm. Sanki o küçük sarı şeker, aramızdaki bütün büyük savaşları hafifletmeye çalışan çocukça bir barış bayrağıydı. Kağıdını sessizce açtı. Sonra elini yanağıma koydu; sıcaklığı parmak uçlarımdan kalbime kadar yürüdü.
Öyle olsun be kivi şekeri..." dedi, sesi yorgun bir kabulleniş taşıyordu.
"Ben yine abine fiziksel zarar vermem. O söz... her daim."
Dudakları acı bir gülümseyişe kıvrıldı.
"Olmuyormuş demek. Kaderimizde de bu varmış. Kalbim kendi isyanına yenik düşmüş meğer."
Lolipopun çubuğunu parmakları arasında çevirirken bir an gözlerini kaçırdı sanki kabul etmek istemediği bir yenilgiyi yüzüne yansıtmamak için.
Sonra şekeri ağzına attı. O an hiçbir söz, hiçbir öfke yoktu.
Sadece bir adamın sessizce yutkunan kırgınlığı... nasibini kabullenen yenilmişliği...
Ve bana dönüp son kez baktı
o bakış, "Savaşı değil, seni kaybettim galiba," der gibiydi.
Ardından kapıya yöneldi. Omuzları, çıkarken olduğundan daha ağırdı.
Kapı kapandığında odada bir sessizlik çöktü...
Öyle bir sessizlik ki, sanki duvarlar bile nefesini tutmuş beni izliyordu.
Cesur'un avuç sıcaklığı hâlâ yanağımdaydı.
Sözleri... "Kalbim isyanına yenik düşmüş meğer."
İçimde yankılandıkça göğsümde ince bir çizik gibi acıyordu.
Onun gözlerinde ilk defa kendiyle kavga eden bir adam gördüm.
Bana değil... kaderine öfkeli.
Bana değil... kendine kırgın.
Ve belki de... bana her şeyden çok bağlı olduğu için daha da yaralı.
Limonlu lolipopun kokusu bile gitmedi odadan; büyük bir savaşın ortasında ne kadar çaresiz kaldığını hatırlatır gibi
Kader diyor...
Kader.
Sanki biz seçmemişiz de, seçilmişiz gibi.
Sanki ben ona bir adım, o bana bin adım yaklaşmamış gibi.
Ama en çok da şu söz saplandı içime:
"Senin bana acıman yok İzel Tamay Doğan
Acımak mı?
Ben... ona hiç acımadım.
Ben sadece korktum.
Ona değil, kalbimin ona ne kadar hızla yenildiğine.
Kapıya baktım.
Gidişinin ağırlığı hâlâ asılıydı havada.
Keşke bilse...
Keşke, içimde onun için kopan fırtınanın tek bir kıvılcımını görebilse...
O zaman o limonlu şeker, aramızdaki tek yenilmişlik olmazdı belki.
Ama şimdi...
Şimdi sadece kalbimin attığı yer ağrıyor
∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆∆
Diyorlar ki sen delisin..
Yeni nesil meyhanin içinde Kamuran akkor'un sesi yankılarınırken rakı bardağını masaya sertçe bıraktım. Camın çıkardığı o kısa, tiz ses bile içimdeki gürültünün yanında sessiz kalıyordu
"Öyle be Kutay meğer Cesur abime bu yüzden düşünmanmış ama canımı en çok yakan savaşın ortasında kalmam değil ailemizin acısında onun babası Korhanın parmağı olması.."
Söylerken bile midem düğümlendi.
Kutay bir şey demedi.
O sessizlik... sorgulayan, merak eden değil; beni korumaya çalışan bir sessizlikti.
Ne yapacağım Kutay?" dedim kısık bir sesle.
"Daha ortada kesin bir şey bile yokken kalbimle aklım birbirine giriyor. Ya gerçekler çıktığında... ya gerçekten onun babası bizim karanlığımızı başlatan adamlardan biriyse..."
Gözlerim istemsizce doldu.
Kadehe değil, karşımda hayal gibi duran Cesur'un siluetine baktım sanki
gölgesi bile beni yakıyordu.
Sonra fısıltı gibi bir cümle düştü dudaklarımdan:
"Hiç bu kadar sevilir mi Kutay... insanı en çok acıtacak adama kalbi böylesine teslim edilir mi
Hiç bu kadar sevilir mi..?
Kutay kadehini yavaşça masaya bıraktı.
Bir süre seni izledi... yüzündeki kırığı, gözlerinin içindeki savaşı.
Sonra başını iki yana sallayıp, sesini alçaltarak konuştu:
"İzel... bak bana."
Gözlerimi kaldırdım.
Kutay devam etti:
"Senin sorunun delilik değil.
Senin sorunun... çok sevmek.
Ve çok sevince körleşiyor muşsun."
Kaşlarını çattı, masaya doğru eğildi.
"Cesur iyi mi, kötü mü... o bile bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Sen bu adama kalbini kaptırmışsın.
Onun babası kim olursa olsun, kimleri öldürmüş olursa olsun... sen yine de Cesur'a koşuyorsun
Sesinde kırgın bir öfke vardı.
"Bak gerçeklerle yüzleşeceksin, er ya da geç.
Korhan gerçekten ailene dokunduysa... Cesur da bunun yükünü taşımak zorunda kalacak.
Ama sen?"
Derin bir nefes aldı.
"Sen o yükün altında ezilirsin, İzel.
Seni en çok korkutan da bu zaten."
Eliyle yüzümü işaret etti.
"Şu haline bak.
Aşk mı, savaş mı belli değil."
Bir an sustu, sonra daha yumuşak bir tonda ekledi:
"Ama bir şey söyleyeyim mi?
Hiç bu kadar sevilir mi diye soruyorsun ya...
Sen hiç böyle sevmezsin sanırdım.
Ama adam seni mahvederken bile ona tutunuyorsun."
"Ve ben... seni ilk kez bu kadar kırılmış görüyorum.
O yüzden söylemek zorundayım:
İzel...
Cesur seni seviyor olabilir, hatta çok seviyor.
Ama bu hikâyede en çok bedeli ödeyecek olan sensin."
Gözlerini gözlerime kilitledi.
"Ben seni tanıyorum.
Cesur'un karanlığına girersen... çıkamazsın.
Ama yine de gireceksin, değil mi?"
Acı bir tebessüm etti.
"Çünkü sen delisin, İzel.
Ama en tehlikelisi...
doğru adama değil, yanlış adamın doğru yanına âşık olmuşsun."
Kutay'ın dedikleri ile daha da sarhoş oldum sanki. Ben bugün ilk defa acının, yüklerimin dertleri ile sarhoş olmuştum. Şarkının girer sözleri ile rakı bardağını alıp eşlik ettim bağırarak;
Dost üzülür, düşman güler, böyle derde gülünür mü
Bilseydim hiç sever miydim aşkın sonu bilinir mi..
Kutay, bende ilk kez gördüğü o yorgun kırılmayı izledi.
Sonra yavaşça bardağını çekti, benim elimden uzaklaştırdı.
"Yeter İzel..." dedi, sesi kısık ama keskin.
"Bu şarkı değil seni sarhoş eden.
Bu acı değil seni çökerten.
Bu adam."
Elini masaya koydu, bana doğru eğildi.
"Sen bugün içkiyle değil... gerçekle yüzleşmekle sarhoş oldun.
Ve farkındayım...
Cesur'u sevmekten vazgeçmeyeceksin."
Sesi çatladı, hafifçe gülümsedi.
"Keşke... keşke şu an seni durduracak bir cümlem olsaydı.
Ama yok."
Elini senin elinin üzerine koydu.
"İçine girdiğin şey aşk değil, İzel...
Bu bir yangın.
Ve sen yine, bile bile içine koşacaksın.
Çünkü sen... önce herkesi yakar, en son kendine acırsın."
Ardından:
Bari..." dedi hafifçe geri çekilirken,
"Bari koşuyorsan... gözlerin kapalı koşma."
" Mecburum be Kutay, bugün pes etti gitti ya o odadan benim nefesim kesilmiş gibi acıdı. Yapamam Kutay onunla oynamayam daha fazla zaafıyım onun anladım ama daha fazlası gelmez benden.. "
Kutay sandalyesini bana döndürdü, yüzü ciddi, sesi netti:
"Tamam." dedi.
"Tamam İzel... madem adamın zaafısın, madem olay bu kadar derine düştü...
o zaman şunu bil:
Cesur'la artık uğraşamazsın."
Kaşlarımı kaldırdım, o devam etti:
"Bak, seni tanıyorum.
İntikama girdin sen.
Daha kendine söylemesen de girdin.
Ve bu çizgiye bir kez giren...
geri çıkamaz."
Başımı eğdim.
Kutay elini omzuma koydu, sesi daha da kararlı bir tona döndü:
"Artık Korhan'a yöneleceksin, İzel.
Zaten elinde parçalar var.
Ben bir erkek olarak söylüyorum sana:
Sebep ne olursa olsun... ilerde Korhan başına bir iş açarsa...
Cesur seni korur."
Gözlerim ona çevrildi.
Kutay yarım bir tebessümle omzuma dokundu.
"Evet, canını yaksa bile korur."
Soluk aldı.
"Çünkü seni sevmesi ayrı, seni sahiplenmesi ayrı.
Karanlık adamlar sahip çıktıkları şeyi bırakmaz."
Sonra gözlerimin içine baktı:
"Bırak artık Cesur'la manipülasyon oynamayı.
Adam zaten senin yüzünden nefes alamıyor."
Parmağıyla masaya vurdu, vurdukça kelimeler netleşti:
"Sen güç dengesinde değil... kalp dengesindesin
Abine de söyleriz.
Cesur'la savaşmayacaksın.
Yolun Korhan'a çıkacak.
Ama Cesur... karışırsa seni korur."
Başını yana eğdi, sesi yumuşadı:
"Sen de işte...
hem acının ortasındasın,
hem kalbinin tam kenarında.
"Abim" dedim yutkundum. Kızmaz mıydı bana ..
Kutay derin bir nefes aldı.
Sanki doğru kelimeyi seçmek için içinden yüz tane cümleyi eleyip bir tanesini bıraktı masaya.
"Abin eder mi...?"
Gözlerini bana dikti.
"Eder, İzel.
Hem de sen fark etmeyeceğin bir hızda."
Elini rakı bardağından çekip tamamen bana döndü, ciddileşti:
"Bak... Altuğ seni korumak için yıllardır kendi hayatını, kendi adını, kendi nefesini riske atıyor.
O adamın sana olan bağı...
kan bağından bile öte.
Senin için rol yapan, senin için kendini Korhan'ın ekibine sokan, seni karanlığın içinden çekip çıkarmaya çalışan biri...
Başını iki yana salladı.
"Böyle bir adam...
seni Cesur'dan korumak için de her şeyi yapar."
Dudaklarını birbirine bastırdı, sesini bir tık alçalttı:
"Cesur'un niyetinden emin değil.
Daha doğrusu...
emin olmak istemiyor
Gözlerim büyüdü. Kutay anlatmaya devam etti:
"Çünkü Cesur bir zaaf.
Korhan'ın oğlu, tam hedefin göbeği.
Ve senin ona bağlanman...
Altuğ için felaket senaryosu."
Parmağıyla havayı çizdi:
"korhan'ın oğluna nefes olur, güç olursan...
bu Altuğ'un planında olmayan bir şey.
O seni ışığa çıkarmaya çalışırken,
sen karanlığın omuzuna yaslanırsan
Kutay derin bir iç çekti:
"Altuğ buna izin vermez.
Bu yüzden sana karşı gelir.
Bu yüzden seni Cesur'dan uzak tutmaya çalışır.
Belki sert olur, belki kapıları kapatır, belki seni bir odada bile tutar... ama seni yakmaz."
Sonra gözlerinde hafif bir acı parladı
Senin bilmediğin şey şu, İzel:
Altuğ'un bütün planı...
sana bir gün gerçeği acısız söyleyebilmek üzerine kurulu."
Bardağı eline aldı, hafifçe salladı:
"Ve senin karşına Cesur'la çıkmış olman?
Bu planı darmadağın eden tek şey bu
Gözlerimin içine baktı:
"Abin her şeyi göze alır.
Sadece seni kaybetmeyi göze almaz.
Altuğ.
Benim abim.
Benim tek kalan parçam.
Ailemin külünden geriye kalmış son nefes.
Benim için cehenneme giren...
girdiği cehennemde yıllarca sessiz kalan adam.
Beni korumak için neler yaptığını hep biliyordum ama...
beni Cesur'dan korumak için de her şeyi yapabileceğini düşünmek...
kalbime iki farklı bıçak saplamak gibi.
Bir bıçak
Cesur.
Diğeri
Altuğ.
Kutay haklıydı.
Abim beni karanlıktan çekmek isterken...
ben karanlığın kalbine yürüdüm.
Hem de kendi ayaklarımla.
Cesur'un gözlerindeki o isyanı gördüğüm an...
içimdeki bütün mantık sustu.
Ama en kötüsü ne biliyor musun, İzel?
Sen bile artık hangisinden kaçtığını bilmiyorsun.
Ailenden kalan acıdan mı...
yıllarca saklanan gerçeklerden mi...
yoksa Cesur'a duyduğun o dizlere çöktüren çekimden mi.
Hiç bu kadar sevilir mi, İzel...
hiç bu kadar yakılır mı kalp?
Başta abim beni kovdu, Kutay. 'Git' dedi.
Sonra... sonra beni plana mecburen dahil etti.
İstemeden. Zorla.
'Cesur'u kullan, zaafın yap' dedi...
Ben de yaptım.
Şimdi çıkarsam kızacak.
Ama senin dediğin gibi... belki bir gün anlar neden çıktığımı."
Rakı bardağını masaya bıraktım, elim titredi.
"Korhan'a yönelmek çok tehlikeli, Kutay.
Adamın en büyük zaafı oğlu.
Ama ben... Cesur'a fazla yaklaştım.
Daha fazla yaklaşmadan Korhan'ın başka bir zaafını bulmam gerekecek."
Derin bir nefes aldım, gözlerim doldu.
Bu da tehlikeli biliyorum... ama Korhan'a en çok yaklaşan da şu an benim.
Abimin yapamadığını ben kısa sürede başardım.
Başımı iki yana salladım.
"Ve Kutay... biliyor musun?
Bazen düşünüyorum...
Ben ona yaklaşmadım belki de..."
Gözlerim uzaklaştı, rakının buğusunda kayboldum.
"...o bana yaklaşıyor."
Biliyorum," dedi başını hafifçe yana eğip bana bakarken, "Korhan senden şüphe duyuyor. Senin kim olduğunu bildiği kısmı yüzünden zaten her adımın diğer herkesten iki kat tehlikeli."
Bir sigara yaktı, dumanı yavaşça havaya karışırken devam etti:
"Abin seni kovup sonra planın içine soktuysa... bu senin yetersiz olduğundan değil, olayın ağırlığını kaldıramayacağını düşündüğündendir. Şimdi çıkarsan kızması normal. Ama seni en iyi tanıyan da o. Uyanıklığını, sezgilerini... kısa sürede Korhan'a bu kadar yaklaşabilmiş tek kişi olduğunu."
Gözlerini sana dikti, tonu sertleşti:
"Ama şunu unutma: Korhan'ın şüphesi kırılgan bir ip gibi. Bir kere yanlış bir adım atarsan kopar. O yüzden Cesur'la arana mesafe koymak mantıklı. Korhan'ın zaafı sadece oğlu değil... güvendiği adamlar, ailesinin kalanları, sakladığı eski dosyalar, geçmiş ortaklıkları. Ona en çok sokulan sensin ama bu yakınlık hem avantajın hem ölüm ihtimalin."
Kutay sana doğru bir adım attı, sesi düşerek:
"Abinin başaramadığını sen başardın. Evet. Ama bunu başarı diye değil, tehlike diye okuyacaksın. Çünkü senin kazandığın her adım, Korhan'ın başına silah dayanmış gibi tetikte olmanı gerektiriyor. Sen çıkarsan abin kızar ama anlar... yalnız, şu an çıkmak seni daha büyük bir hedef yapar. İçerde durmak seni daha güvende tutuyor."
Sonra şu cümleyi ekledi:
"Ve şunu asla unutma... Korhan senin kim olduğunu biliyorsa, bu oyunda zaten çoktan şah değil, vezirsin. O yüzden her hamlede geri değil, yana kayacaksın. Akıllı oyna, İzel."
"İçeriden çıkmayacaktım sadece yönümü değiştirmiştim , hedef aynıydı, çıkılacak olan sonucun yolları farkılılaşmıştı."
"Cesur'a fazla yaklaşmadan Korhan'ın zaafını arayacağım diyorsun ya...
Bu bir plan değil.
Bu, intihar mektubunun giriş cümlesi"
Abinin başaramadığını sen başardın. Evet. Ama bunu başarı diye değil, tehlike diye okuyacaksın. Çünkü senin kazandığın her adım, Korhan'ın başına silah dayanmış gibi tetikte olmanı gerektiriyor. Sen çıkarsan abin kızar ama anlar... yalnız, şu an çıkmak seni daha büyük bir hedef yapar. İçerde durmak seni daha güvende tutuyor."
Sonra şu cümleyi ekledi:
"Ve şunu asla unutma... Korhan senin kim olduğunu biliyorsa, bu oyunda zaten çoktan şah değil, vezirsin. O yüzden her hamlede geri değil, yana kayacaksın. Akıllı oyna, İzel."
"İçeriden çıkmayacaktım sadece yönümü değiştirmiştim , hedef aynıydı, çıkılacak olan sonucun yolları farkılılaşmıştı."
"Cesur'a fazla yaklaşmadan Korhan'ın zaafını arayacağım diyorsun ya...
Bu bir plan değil.
Bu, intihar mektubunun giriş cümlesi"
elini benim elimin üzerine koydu, sesi daha yumuşak ama hâlâ çok gerçekçiydi:
"Yine de... bunu yapacaksan, bari tek başına yapma.
Cesur'a yaklaşmamak çözüm değil.
Korhan'ın zaafını bulmak da değil.
Bu ikisinin arasındaki ince çizgide yürürken... seni biri görmeli."
Gözlerini kısmış bir halde ekledi:
"O kişi ben olacağım.
Sen intihar mektubu yazıyorsan... ben de altına dipnot olarak hayatta kalma ihtimalini ekleyeceğim."
" Saçmalama Kutay, senin bu intikam oyunun da yerin yok, hem ne yapabilirsin sadece hedef olursun o kadar." Sesim endişeli çıkmıştı
Kutay, s endişeli çıkan sesimi duyunca önce kısa bir kahkaha attı sarhoş kahkahası değil, acı gerçekle alay eden türden. Ardından yüzü ciddileşti, omuzları hafifçe öne düştü.
"Hedef mi olurum?"
Başını iki yana salladı, bana doğru biraz daha yaklaştı.
"İzel... ben zaten hayatım boyunca hedef oldum.
Ama ilk kez, kimi için hedef olmaya değer bir sebebim var."
Elini masaya koydu, parmakları titremiyordu-kutay kendinden emin, ama içten içe kırık.
"Sen sanıyorsun ki bu oyun sadece senin, Cesur'un, abinin ve Korhan'ın üzerinde dönüyor."
Gözleri benimkine kilitlendi.
"Ama gerçek şu: Bu oyunun kenarında durmak bile adamı vurulacak çizgiye sokuyor."
Hedef olurum diyorsun ya..."
Acı bir tebessüm etti.
"Sen bu savaşta düşersen, hedef olsam ne olur, olmasam ne?
Ben zaten sensiz kazanamam
"İzel...
Sen ateşe giriyorsan,
ben de duman olurum.
Yangın seni göstermesin diye."
Kutay'ın sözleri masanın üstünde ağır bir sis gibi kaldı.
Ben başımı kaldırıp ona baktığımda, yüzündeki kararlılık gözlerime bir yumruk gibi çarptı.
"Deli misin sen?" dedim, sesim hem öfkeyle hem korkuyla titreyerek.
"Bu oyunda yerin yok dedim çünkü gerçekten yok.
Ben yanarsam... sen kül olursun.
Benim girdiklerimden sağ çıkan olmadı, Kutay
Elimi rakı bardağına götürdüm ama içmedim.
Parmaklarım titriyordu.
"Abim bile beni belki bu işe sokarken... beni kaybetmeyi göze aldı."
Boğazım düğüm düğüm oldu.
"Sen göze alamazsın."
Benim içeri girmem kolaydı Kutay...
ama içeride kalmak, her saniye ölümle göz göze gelmek.
Ben bunu göze aldım.
Çünkü başka çarem yok."
Başımı bir an eğip gözlerimi kapattım.
Sonra ona yeniden baktım.
"Ama senin çaren var.
Hayatın var.
Öfken yok, kan hesabın yok.
Benim gibi değil, temiz bir tarafın va
Sen bu oyuna girersen...
ben seni korumak zorunda kalırım.
Ve ben birini korursam...
kendimi öldürürüm."
Bir an sustum.
Sonra fısıltıyla, ama net:
"Benim duman olmaya ihtiyacım yok, Kutay.
Ben yangının kendisiyim."
Kutay'ın yüzü dondu, gözleri karardı.
"Ama..." dedim, dudaklarım acıyla kıvrılırken,
"Eğer bir gün gerçekten batarsam...
ilk arayacağım kişi sen olacaksın.
Çünkü senin aklın benim panzehrim
Kutay uzun süre konuşmadı.
Sanki içindeki bütün cümleleri geri yutmuştu.
Gözleri bardaktaki rakının beyazlığına mı, yoksa senin gözlerinin derinliğine mi bakıyordu, ayırt edemedin.
Sonunda başını hafifçe kaldırdı.
"Tam da bu yüzden bırakmam seni, İzel."
Sesinde kızgınlık yoktu.
Korku vardı.
Sana duyduğu o sessiz sadakat vardı.
"Sen yangın olabilirsin..." dedi alçak bir sesle.
"Ama ben seni kül olduğunda da tanırım.
Ve külde bile hareket ettiğini bilirim.
Sen kolay kolay bitmezsin."
Sana bakarken gözlerinde hem sitem hem de mahcup bir kararlılık vardı.
"Sen beni korursam ölürüm diyorsun ya...
İzel..."
Gülümsedi, ama kırık bir gülüştü.
"Sen zaten öyle bir cehenneme gidiyorsun ki...
birinin en azından kapıda beklemesi lazım.
İçeri girer miyim?
Hayır.
Orası senin savaşın.
Ama çıkman gerekirse... seni çıkaracak biri olacak
Kutay'ın söylediklerinde öyle bir gerçeklik vardı ki, rakının yakıcılığı bile onun kelimelerinin yanında hafif kalmıştı.
Bardağı elimde çevirdim, yüzüne bakmadan konuştum:
"Ben seni...
yanımda istemiyorum demiyorum."
Gözlerimi kaldırıp ona baktım.
"Sadece... kimseyi yakmak istemiyorum.
Abim yıllardır yanıyor.
Ben bir kişiyi daha ateşe atamam
Denge taşı kim olacak diyorsun ya...
Ben kaydıkça taş düşüyor, ben toparlanınca taş yerine oturuyor.
Benim dengem ben değilim zaten, hiç olmadı..."
Gözlerimi kıstım.
"Dengem... gerçeğe ne kadar yaklaştığımla ilgili.
Ondan sonra sustuk çünkü biliyorduk ikimiz de ne ben ne de o dediklerimizden cayacaktık. İkimizinde son yudumları kalmıştı bardaklarımız da ama zor gördük dibini. Dengesizliğimden de bıkmıştım sürekli başka yollara sürükleniyordum. Babamın bir ailemin bir geçmişi vardı ama öğrenemiyorduk belki abim bildiriyordu benden saklıyordu, o yüzden sapmalarım vardı. En büyük sebebi ise kalbimdi, bu savaş için çok yumuşaktım, düşmanımın oğluna kıyamayacak kadar. Ve evet Kutay haklıydı Cesur'dan çok benim sonum olacaktı bu hikaye..
Mekandan çıktığımız da Kutay taksi için meyhanin arkasındaki durağa gittiğin de bende yalnız kalabilme adına onları bekliyordum. Ellerim ceplerimde geceye karışan ışıkları seyrederken telefonumum titremesi üzerine gelen bildirime baktım. Bu aynı abimleri yakaladığım günke ait yabancı numaraydı.
+1 936 XXX XXXX: Ah demek küçük kızımızın kalbi savaşında galip olmuş.
Devamını okumadan etrafa göz gezdirdim, bu kişi her kimse etrafımda dolaşıyor ama ben fark edemiyordum.
+1 936 XXX XXXX: bir şeyleri öğrenmek için neden hep ana ya da geleceğe odaklanıyorsun küçük kız niçin kafanı çevirip arkaya bakma gereği duymuyorsun?
Telefon tekrardan titrediğinde gelen mesajı okudum.
+1 936 XXX XXXX:
"Arkana bakmana gerek yok.
Sadece geçmişinin nereye gömüldüğünü hatırla.
Sen bakmasan da... o yer seni hâlâ izliyor
Bir an boğazında düğüm hissettin.
"Arka."
Bu, fiziksel bir arka değildi.
Geçmişinin arkasından bahsediyordu.
Gömülü olanlardan.
Konuşulmayanlardan.
Ama yine de... refleksle dönüp sağ omzunun üstünden baktın.
Karanlık.
Uzakta sarı bir sokak lambası.
Rüzgârla sallanan ince bir plastik poşet.
Hepsi sessizdi.
+1 936 XXX XXXX:
"Arkaya bakmıyorsun...
çünkü gerçeği gördüğünde hangi tarafa koşacağını bilmeyeceksin."
Ve telefonunun ekranı parladığı anda, seni ürperten tek şey mesaj değil oldu.
Sanki biri... çok yakından nefes alıp vermiş gibi bir hava titreşimi hissettin.
Bir gölge, gözünün ucundan kayar gibi oldu.
Sen baktığında
yine kimse yoktu.
+1 936 XXX XXXX:
İzel...
ya arkana hiç bakmıyorsun...
ya da birinin bakmana izin vermediğini fark etmiyorsun.
+1 936 XXX XXXX:
Ben seni takip etmiyorum, küçük kız.
Seni izleyenlerle uğraşıyorum.
Kaşlarım çatıldı. Nefesim kesildi.
+1 936 XXX XXXX:
Bu gece mekâna girdiğinde, sağ kapıya yakın masadaki iki adamı fark etmedin.
Biri telefonunu yüzüne doğru kaldırıp seni fotoğrafladı.
Ben o sırada arkalarındaydım.
Ne tür bir manyakla uğraşıyordum böyle. Kimdi iyi miydi yoksa kötü mü?
+1 936 XXX XXXX: ve ben sana ögreticem küçük kız arkana bakmayı..
Yakında sana bir Korgo gelecek ve sen onu takip edeceksin hemde tek başına yoksa öğrenemezsin, bir kişiden fazlaya özel ders vermiyorum..
Mesaj bitti.
Ekran karardı.
Gece daha da karanlıklaştı.
Sokakta bir rüzgâr esti, hafif ama tedirgin.
Kutay hâlâ taksi durağındaydı, bana doğru bakıyordu ama ben...
dünyanın bir anda başka bir yöne kaydığını hissediyordum.
Bir yabancı bana düşmanlarımdan önce ulaşmıştı.
Ve yarın...
tek başıma bir şeyin peşine düşecektim
Kargo neydi?
Takip etmek ne demekti?
Bu bir tuzak mıydı yoksa bir mesaj mı?
Cevabı bilmiyordum.
Ama içimde bir şey, çok küçük bir şey, fısıldadı:
"Bu, hikâyenin kırılma noktası olabilir."
Bölüm sonu
Teorilerinizi çok merak ediyorum
Özellikle kitap, yazım dilim hakkında düşüncelerinizi aşırı merak ediyorum
Eleştiriye her zaman açığım
Bol bol yorum ve beğeni lütfen
Aşağıya Cesur'un modelini koyacam ama aklınız da karekterler için model varsa beni bilgilendirirseniz sevinirim bende model arıyorum hayalimdekileri bulamadım
Bölüm sonu
Teorilerinizi çok merak ediyorum
Özellikle kitap, yazım dilim hakkında düşüncelerinizi aşırı merak ediyorum
Eleştiriye her zaman açığım
Bol bol yorum ve beğeni lütfen
Aşağıya Cesur'un modelini koyacam ama aklınız da karekterler için model varsa beni bilgilendirirseniz sevinirim bende model arıyorum hayalimdekileri bulamadım
Ben böyle erkeksi çok aşırı çene hattı belli erkekleri sevmiyorum..
Bölüm etkileşimi
