14. bölüm · Düşler Mezarlığı

13. Yabancı Aynalar

Zelzele Hanım

"Ruhun gurbeti, doğduğun yere dönmekle bitmez; ancak kaçtığın aynalara tekrar bakabildiğinde son bulur."

🔏🎻

İnsan bazen kendi hayatında misafir gibi yaşar.
Dokunduğu eşyalar bile ona ait değilmiş hissiyle dolarak . Sesler uzaktan gelir, yüzler tanıdık ama yabancıdır. Ve en kötüsü insan kendi kalbinin attığı yere bile geç kalmış gibidir. Ve ben bir süredir gecikmiş bir hayatın içinde yürüyordum.

Bazı yerler vardır insan oraya vardığında zaman düzgün akmaz. Saat ilerler ama içeride bir şey sabit kalır. Sanki görünmeyen bir el bir anı tutup bırakmamıştır. Benim içimde de bırakılmamış bir an vardı. Üzerinden ne kadar yürürsem yürüyeyim, ayağım dönüp aynı yere basıyordu.

İnsan geçmişini de unutamaz, iste bile.
Sadece onunla konuşmayı keser.
Ama sustuğun şey yok olmaz. İçeride büyür, sessizlik, hatıraların en verimli toprağıdır. Ben sustukça içimdeki görüntüler kök saldı yarım kalmış bir ses, söylenememiş bir cümle hepsi içimde yaşayan bir şehir kurdu. Ve ben o şehrin sokaklarında her gece dolaştım.

Bazı yaralar kapanmaz.
Çünkü kapanırsa insan değişir.
Ben değişmekten değil, tanınmamaktan korktum. Bir gün aynaya bakıp kendi yüzümde bir yabancı görmekten. Bu yüzden acıyı saklamadım. Taşıdım. İnsan bazen yükünü bırakmaz; çünkü yük, kim olduğunu hatırlatır.

Sessiz, karanlık, sabırlı bir düzen. Orada duygular sıraya girmez. Birbirinin üstüne yığılır. Özlem öfkeye karışır. Merhamet kırgınlığa. Sevgi, en beklenmedik yerde korkuya dönüşür.
Ve insan şunu fark eder:
Kalp, mantıktan daha eski bir organdır

İçinde bulunduğumuz lacivert Renault araç ,güzergahda ilerken biz de içeride son dokunuşları gerçekleştiriyorduk. Başımda ki siyah küt peruğun kaküllerini düzleltirken Şafak abinin uzattığı küçük top iğne boyutunda ki ses dinleyicisini kulağıma geçirdim, ayrıca bu cihaz ses kaydetmeyi de sağlıyordu.

"İzel kırmızı kare gözlük taksaydın tam Fitnat müdür olurdun." Kutay geriye yatırdığı boyayla boyanmış beyaz saçlarıyla aynı renkteki takma bıyıklarını, nereden aldığını bilmediğim dişli tarakla tararken role kendini bizden çok kaptırdığı barizdi.

Ne dediğini başta anlamadığımdan birden elleriyle alkış yapıp
"Kara basma iz olur, güzeller de naz olur" bilerek detone söylediği şarkıyla kim olduğunu hatırlatmıştım.

"Bu durumda bile aklın zevzekliğe çalışabiliyor ya beyninde ki nöronlara bir günlük izin versen keşke Kutay"
Dediklerimi hiç tiye almadan omuz silkti, Şafak abi de başında kasketi takarken kafasındaki düşüncelerden bizi duymadığı belli oluyordu

Önümüzde ki çantadan ses değiştirme bantlarından birini aldığım da şaşırmadan edemedim. Devletin elinde kim bilir daha halka arz edilmeyen ne teknolojiler bulunuyordu. Saydam şekildeki bandı boynumun tam ortasına yapıştırdığım da küçük el aynasıyla baktığım, tam da ten rengimi almıştı.

" Deneme bir iki üç " gelen sese baktım ve inanamadim Kutay'ın sesi bambaşkaydı " Hani, büklüm büklüm boynunda Hani, paramparça ruhunda
Hani, soran gözlerle kapında" söylediği şarkıya nihayet ara verdip " ben bu bandı iade etmiyor " Şafak abide ona dönünce" bakmayın bu sesle bir aya ünlüyüm" sonra aklına parlak bir fikir gelmiş olacak ki nadir anlarda attığı o bakışı attı.

" Bu sesle Hilmi Arıcan ve Yavuz Doran'a
sızabilirim." Bir an mantıklı gelen gözlerle Şafak abiye döndüm "seni Spor ajansından hemen öğrenirler" deyince hemen itiraz edip "bu şekilde kılık değiştiririm baksanıza profesyonel makyajla hepimiz bambaşka olduk" demesine rağmen üstünde durmadık.

Şoför ayağını frenden çektiğinde arabanın içindeki hafif sarsıntı durdu. Hepimiz aynı anda sustuk. Camdan dışarı baktığımız da Ankara'daki ruh sağlığı binası tahmin ettiğimden daha eskiydi. Geniş ama alçak bir yapıydı, griye çalan bej duvarları yılların tozunu ve ayazını taşımış gibiydi. Pencereler uzun, dar ve fazlasıyla düzenliydi. Bahçesinde budanmış çam ağaçları vardı ama o düzen bile içimde bir ferahlık yaratmadı. Binanın önündeki merdivenler genişti insanı davet etmiyor, daha çok hizaya sokuyordu

Şafak abi aynadan son kez bize baktı. Kasketini düzeltti.
"Unutmayın," dedi sakin bir netlikle,
"Biz denetim ekibiyiz. Ne fazla konuşun ne eksik. Soru soran olursa yetki belgesini gösterin."

Ceketimin iç cebindeki sahte kimliğe dokundum. Soğuktu.

Arabadan indiğimizde Ankara'nın kuru sıcağı yüzüme çarptı. Hava açık ama keskin bir nem vardı. Merdivenleri çıkarken topuk seslerimiz insanın kendini daha görünür hissetmesine sebep oluyordu

Cam kapının önünde kısa bir an durduk. Şafak abi başıyla işaret verdi. Kutay öne geçti; rolüne fazlasıyla hazırdı.

Kapı otomatik açıldığında içeriye keskin bir temizlik kokusu yayıldı. Beyaz ışıkla aydınlatılmış geniş bir giriş vardı. Zemin açık gri fayans, duvarlar krem rengi. Resepsiyon bankosu koyu renkliydi ve arkasında iki görevli oturuyordu. Her şey düzenliydi ama o düzenin altında ağır bir sessizlik hükmü hastalara kadar işlemişti.

Kutay kimliğini çıkardı.
Yeni sesiyle, ölçülü bir tonla konuştu:
"Bakanlık denetim birimi. Haberli ziyarettir."

Görevli kadın kimliğe baktı, sonra yüzüne. Bir an tereddüt etti ama belgeyi görünce ayağa kalktı.
"Hoş geldiniz efendim. Başhekim bilgilendirilmişti."

Şafak abi çok az başını salladı.
"Prosedür gereği önce genel alanları görmek istiyoruz."

Koridordan içeri yönlendirildik. Yürürken düğmemdeki küçük kameranın aktif olduğunu bilmek omuzlarımı hafifçe gerdi. Her adım kayıt altındaydı.

Koridor uzun ve aydınlıktı. Duvarlarda sakinleştirici olduğu düşünülen manzara tabloları asılıydı; göl, orman, dağ. Ama o resimlerin altında oturan hastaların gözleri çok daha gerçekti. Plastik sandalyelerde sessizce bekleyen insanlar vardı. Kimi yere bakıyor, kimi tavana.

Bir kapının önünden geçerken içeriden hafif bir konuşma sesi geldi. Ardından metal bir kapının kilit sesi.

Kutay hafifçe yanıma yaklaştı.
" Plan ikiye mi geçiyoruz?" diye fısıldadı.

"Hayır," dedim.
"Önce idari kat."
Sesim sakin çıktı. İçim o kadar sakin değildi

Merdivenlere yöneldik. Üst kat daha sessizdi. Halı kaplı zemin adımlarımızı yutuyordu. Camlı kapıların arkasında ofisler görünüyordu; dosyalar, bilgisayarlar, kapalı perdeler.
Şafak abi durdu.
"Buradan sonrası dikkat," dedi alçak sesle.

Kapının üzerinde "Başhekimlik" yazıyordu

Başhekimlik kapısını Şafak abi çalmadan önce bir saniye durdu. Sonra tok ve ölçülü bir şekilde iki kez vurdu.

"Buyurun."

İçeri girdiğimizde oda beklediğimden daha sıcaktı. Duvarlarda diplomalar, çerçevelenmiş sertifikalar, bir köşede Ankara manzaralı büyük bir tablo vardı. Masanın arkasındaki hekim ellili yaşlarında kontrollü bakışlı bir adamdı. Ayağa kalktı.

"Hoş geldiniz."
Kutay kimliği uzattı. Sesi yeni haliyle ağır ve resmiydi.

"Bakanlık denetim birimi. Rutin ve yerinde inceleme."
Hekim belgeleri dikkatle inceledi. Şafak abi konuşmayı devraldı.

"Özellikle hasta güvenliği, kapalı servis düzeni ve personel akışını görmek istiyoruz."
Hekim başını sallayarak
"Elbette. Size eşlik edeyim."

Tam beklediğimiz cümle.

Şafak abi nezaketle ama net bir tonla karşılık verdi.
"Teşekkür ederiz ancak prosedür gereği denetimler bağımsız yapılır. Eşlik kabul etmiyoruz, gerekirse sizi ayrıca bilgilendiririz."

Adam bir an durdu. Ölçtü. Tarttı.
Sonra istemeyerek de olsa geri çekildi.
"Peki. Herhangi bir ihtiyacınız olursa sekreterim yardımcı olur."

Odadan çıktığımız anda koridorun sessizliği yeniden üzerimize çöktü. Köşeyi döner dönmez Şafak abi alçak sesle konuştu. Plan iki."

Kutay'ın yüzündeki ciddiyet bir anda netleşti. Alt kata doğru inerken gerçekten denetim yapıyormuş gibi davranmaya başladık. Bir hemşireye dosya akışını sorduk, ilaç dolabını kontrol ettik, yangın çıkış tabelalarını inceledik. Kutay o kadar inandırıcı sorular soruyordu ki ben bile bir an gerçek görevli olduğumu sandım.

"Kapalı serviste vardiya değişim çizelgesini görebilir miyim?"
"Hasta yakınlarıyla görüşme saatleri sabit mi?"
" Güvenlik kameraları kaç gün kayıt tutuyor?"
Not alıyormuş gibi yaptık. Düğmelerimiz kayıt alıyordu zaten.

Sonunda Mira Serin'in bulunduğu koridora geldik.
Kapının önünde iki görevli vardı. Beyaz önlük, yaka kartı, sıradan hastane personeli gibi. Ama duruşları fazla dikti. Gözleri fazla dikkatliydi.

Şafak abi hafifçe başını eğdi.
"Öndekiler normal personel değil," dedi fısıltıyla.
"Biri koruma kökenli. Diğeri dış bağlantı."

"Hangisi daha riskli?" dedim.
"Gözlüklü olan," dedi. " Bakış kaçırmıyor."
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Şafak abi Kutay'a döndü.
" Oyala."

Kutay hiç tereddüt etmedi. Ceketini düzeltti, elindeki dosyayı açtı ve doğrudan kapıdaki görevliye yöneldi.

" Kolay gelsin," dedi resmi bir sesle.
" Kapalı servislerde hasta izolasyon protokolünü yerinde görmek istiyoruz."

Görevli kısa bir bakış attı.
" Şu an uygun değil."

Kutay başını hafif yana eğdi.
" Uygun değil mi, yoksa hazır değil mi?"

Adamın kaşı oynadı.
"Anlamadım?"
Kutay dosyadan rastgele bir sayfa açtı. Son derece ciddi bir ifadeyle:

"Madde 14-B. İzolasyon altındaki hastaların bulunduğu alanlarda görevli personelin psikolojik dayanıklılık sertifikası ibrazı zorunludur, sizinki hangi yıl?"

Adam bir an durdu.
"Biz... güvenlik..."

Kutay sözünü kibarca kesti.
"Güvenlik personeli de hasta temas alanında bulunduğu için kapsama girer. Sertifika numaranızı alayım."
Diğer görevli araya girmeye çalıştı.
" Bu bilgi idareden..."
Kutay hemen döndü.

" Harika. O zaman birlikte idareye gidelim. Başhekime denetim ekibine eksik belge sunduk diye not düşelim. İki dakikamızı alır."

Adamların yüzünde kararsızlık belirdi. Bürokrasi kelimesi insanı silahtan daha hızlı durduruyordu.

Kutay son darbeyi vurdu.
" Bu arada," dedi sakin bir tehdit tonuyla,
" kameraların aktif olduğunu biliyorsunuz değil mi? Rapor gecikmeye girerse sorumluluk isim bazlı yazılır."

İkisi de birbirine baktı.
" Bir dakika," dedi gözlüklü olan.
" Evrak odasından kontrol edelim."

" Lütfen," dedi Kutay gayet nazik bir gülümsemeyle. " Biz burada bekliyoruz."
Görevliler koridorun sonuna doğru uzaklaşırken Şafak abi bana baktı.
" Şimdi."

Kapının koluna uzandım. Kalbim hızlı atıyordu ama elim sakindi.

Mira Serin'in odasına girerken arkamızda Kutay'ın resmi ve yorucu sesi yankılanıyordu:
"Evet evet, psikolojik dayanıklılık ölçeği... 2019 sonrası format değişti..."

Kulaklığımın içinden Şafak abinin MİT'teki eski adamının sesi fısıltı halinde gelmişti az önce:
" Koridor kameraları bir saat öncesini gösteriyor. Önünüz temiz süreniz var."

Demek ki şu an buraya giren biz değildik. Sistem hâlâ geçmişi izliyordu.

İçeri girip kapıyı kapattık.

Oda dar ve ağırdı. Duvar boyası sararmış, köşelerde hafif nem izleri vardı. Pencere yüksekti demir parmaklıklar dışarıyı değil, içeriyi anlatıyordu. Tek kişilik metal bir yatak, ince bir şilte. Küçük bir masa üstünde yarım kalmış bir defter ve kurumuş kalem. Odanın havasında uzun süreli bir bekleyiş vardı, yıllardır aynı nefes alınmış gibi.

Pencerenin önünde duran kadın yavaşça bize döndü. Esmerdi. Kahverengi kıvırcık saçları omuzlarına dağılmıştı, kesilmemiş ama kendi haline bırakılmış. Gözleri hafif çekikti. Acı kahve rengi. İçine bakınca insanın bir şeylerin kırıldığını anlayacağı türden. Burnunun üstünde ve yanaklarında çiller vardı. Yüzü gençti ama bakışları yaşlıydı. Burada uzun zaman geçirdiği belliydi insanın umudu azalınca yüz hatları bile ağırlaşıyor.

Bizi görünce gözleri büyüdü ,bağırmak için ağzını açtığında bir adımda yanına gidip elimle ağzını kapattım.
"Bağırma," dedim alçak ama net bir sesle.
"Dinle."

Bedeni gerildiğinde omuzlarının titrediğini hissettim.
"Hilmi Arıcan ve Yavuz Doran'ın gerçeklerini araştırıyoruz" dedim.
" Senin gibi bir kadın daha onların seni ünlü yapacağız sözlerine kaldığını düşünüyoruz. Eğer sen de mağdursan aklın başındadır. Bağırırsan yine kaybeden sen olursun."

Gözleri bir anda değişti ,isimleri duymuştu. Tanıyordu. Korkunun içine bir şey daha karıştı: öfke.
"Elimi çekeceğim"dedim.
"Susup anlatacaksın"

Elimi yavaşça indirdim.
İlk yaptığı şey duvara yaslanmak oldu. Nefesini toparladı. Bize bakarken gözleri dolmadı; ağlamıyordu. Ağlama aşamasını geçmişti.

" Geç kaldınız,"dedi kısık bir sesle.
Sandalyeye oturdu. Parmaklarını birbirine kenetledi. Parmak uçlarında gitar telinin bıraktığı sertleşmiş izler hâlâ duruyordu.

Birden başını kaldırdı. Bu kez sesi daha sertti.
" Şimdi nasıl inanacağım size?"dedi.
"Kim olduğunuzu bile bilmiyorum. Devlet misiniz, gazeteci misiniz, onların adamı mısınız?" Gözlerindeki o nefret bize değil tüm insanlığaydı aslında. Neler yaşamıştı kim bilir yardım eli uzattığında herkes o eli kesmişti güvenemezdi kimseye..

Şafak abi sessiz kaldı. Ben cevap verdim.
" İnanmak zorunda değilsin," dedim.
" Ama anlatmazsan hiçbir şey değişmez."
Gözleri beni tarttı. Uzun uzun. Sonra yavaşça konuşmaya başladı. Sesi adeta kim olursanız olun kaydecek bir şeyim kalmadı havası estiriyordu.

" Sokakta çalıyordum," dedi.
" Kızılay'da. Akustik gitar. Pop'la rap'i karıştırıyordum. İnsanlar durup dinliyordu, videolar çekiliyordu. Bir gün biri yaklaştı. Sesin farklı dedi, seni büyütürüz dedi."

Hilmi'nin adını söylemedi ama söylemesine gerek yoktu.
"Stüdyo kayıtları başladı. Küçük cafe konserleri, klip çekimi... Yavuz hep profesyoneliz diyordu. Ailen gibi olacağız diyordu hâlbuki hiç ailem olmamıştı ki benim onun büyüsü bile yetmişti ikna olamama" demesiyle istemsiz yutkundum.

" Başta davetlere çağırdılar. Zengin masalar, siyah camlı arabalar, sürekli çevre edinme kelimesi. Orada bir adamla tanıştım."Durdu.

" Yatırım yapacağını söyledi. Albüm, klip, yurtdışı bağlantıları ama garip bir adamdı"
Şule'nin anlattığı davetler geldi aklıma. Aynı ortam. Aynı tip adamlar.

" Sonra tuhaf şeylerin döndüğünü hissetmeye başladığımda işi bırakmak istediğimde zorlaştı her şey" dedi.
" Sözleşmeler, tehditler... Bir davet gecesi çok içtim. Ya da içirdi tam hatırlamıyorum."

Eli titredi ama sesini kontrol etti.
"Uyandığımda karanlık perdelerden yapay bir ışık sızıyordu odaya. Kırmızı bir çemberin içindeydim. Üzerimde beyaz bir duvak vardı. Çıplaktım."
Oda bir an daha soğudu.

" Çemberin dışında kırmızı ve siyah smokinli insanlar vardı. Maskeliydiler. Eski maskeler antika olabilir. Yüz değil sembol gibiydiler." Aklıma gelenle titredim acaba dedim ama hemen yarıda kestim düşüncemi olamazdı ne bağlantısı olabilirdi ki?

" Bir şeyler okuyorlardı. Tanımadığım bir dilde. İlahi gibi ama değildi."
Parmakları dizlerine daha sert bastı.
" Sonra o adam geldi. Yatırımcı dediğim. Maskesini çıkarmadı. Zorla..."

Cümleyi bitirmedi. Ama gözleri bitirdi.
" Ben kendimde değildim," dedi.
" Sonra göğsüme bir şeyler çizildi. Sıcak bir şeyle hissi hatırlıyorum."

Derin bir nefes aldı.
"Bir odada tutulduğumu hatırlıyorum günlerce gün ışığı yoktu. Sonra doktor hamile olduğumu söyledi."

Bize bakmadı. Duvara bakarak konuştu.
" Doğumdan sonra üç ay kızımı emzirmeme izin verdiler. Üç ay."
O an ilk kez sesi kırıldı

"Bir gün içlerinden birilerinin sohbetine sahit oldum beni fark etmemişlerdi . Eşin yok, bir süre daha doğum varisine süt htiyacımız var diyorlardı. Diğeri ölmemesi lazım, davayı biliyorsun, ayini biliyorsun... 16 yaşına kadar rahim anneleri yaşamalı gibi anlamadığım türden konuşuyordu.

Gözleri bize döndü.
Odanın havası ağırlaştı.
"Sonra bir gün vücuduma bir şey enjekte ettiler. Uyandığımda hastanedeydim. Bana komada olduğumu söylediler. Aylarca."

Acı bir gülümseme geldi yüzüne.
" Bir süre sonra onlara inanmış gibi yaptım. Delirdim rolü yaptım. Çünkü aksi halde çıkamayacağımı anladım."
Birden yüzü sertleşti.
"Şimdi mi peşime düştünüz?" dedi.
"Ben bağırdım. Bebeğimi aldılar dedim. Kimse inanmadı."

Sesi yükseldi.
"Kimse inanmadı!"
Şafak abi hemen elini kaldırdı. "Sessiz."
Kadın dişlerini sıktı.
"Buradayım. Çıkamıyorum. Gerçek mi bilmiyorum bazen. İğne yaptıklarında burada bile olmuyorum."

O cümle içime oturdu.
Şafak abi ilk kez konuştu sesi kararlıydı.
" Anlattıklarının hepsini kaydediyoruz," dedi.
" İsimleri, bağlantıları sakin ol seni buradan çıkarma ihtimalimiz var ama şu an değil."
Kadın acı bir kahkaha attı.

" İhtimal" dedi.
Ben araya girdim sesim istemeden karıştı.
"Göğsüne çizilen şey hatırlıyor musun? sembol müydü??" Bir şey demeliydi eğer tahmin ettiğim şeyse olaylar çok boktan bir hal almış olacaktı bu da Şafak abiyi saf dışı bırakmak için başka savaş cephesinde taaaruz etmem demekti.

Kadın gözlerini kapadı.
" Çember vardı sanırım iç içe geçmiş çizgiler olayın korkusuyla hatırlamıyorum"

Kutay kapıya yaklaştı
"Süre daralıyor," dedi fısıltıyla.
Tam o sırada kulaklığımızdan cızırtılı bir ses geldi.
" Çıkın. Üç dakika."
Koridorda ayak sesi yankılandı.

Şafak abi kadına yaklaştı. Gözlerinin içine baktı.
"Seni çıkaracağım," dedi net bir tonla.
"Söz vermiyorum ama çıkaracağım."
Kadın ilk kez umutla değil şaşkınlıkla baktı.
Kapıya yöneldik.
Dışarıda hâlâ rolümüz devam ediyordu.
Ama içeride bıraktığımız gerçek artık bizimleydi

Odadan çıktığım anda koridorun ışıkları gözüme fazla parlak geldi. Sanki içeride duyduklarım karanlığa aitmiş de dışarısı gerçeği inkâr ediyormuş gibi

Ayaklarım beni düşünmeden yürütüyordu. Şafak abi önde, Kutay yanımda konuşuyordu ama kelimeler kulağıma çarpıp düşüyordu. Hiçbirini tutamıyordum. Merdivenleri indik. Çıkış kapısından geçtik. Soğuk hava yüzüme vurdu.

Araca bindiğimizde ben hâlâ o kırmızı çemberin içindeydim.
Kutay peruğunu çıkardı. Beyaza boyanmış saçlarıyla aynı renkteki takma bıyığını söktü. Aynaya bakıp yüzünü temizlerken bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Ben de boynumdaki ten rengi bandı yavaşça çıkardım, derim hafif kızarmıştı. Sesim geri gelmişti ama konuşacak gücüm yoktu.

Şoför aracı sürdü. Kimse bir süre konuşmadı.
Sonra ıssız bir viraja girdik. Kamera olmayan, ışığı az bir yoldu. Kutay omzuma hafifçe dürttü.
"İn."

İlk araçtan indik. Riske atmamak için planladığımız gibi "Sarı Kız" a geçtik. Şafak abi anahtarı çevirdi. Motorun sesi daha hamdı ama güvenliydi.
Ben hâlâ donuktum. Şehirden biraz uzaklaştıktan sonra Şafak abi bizi yeni ayarladığı bağaja götürdü. Dışarıdan sıradan bir depo gibiydi. İçerisi boş, temiz, geçici bir üs. Planın gizli kısmını burada devam ettirecektik.

Kapı kapandı.
Kutay laptopu açtı. Kameralardaki kayıtları aktarmaya başladı. Ben de ses kayıtlarını düzenlemeye başladım. Dosyaları tarih, saat ve içerik başlıklarına göre ayırdım. Mira'nın anlattıklarını ayrı klasöre aldım.

Belgeledikçe gerçek daha ağırlaşıyordu.
Bir noktada dayanamadım. Ellerim klavyenin üzerinde durdu.
Şafak abi fark etti.

"İzel.'
Başımı kaldırmadım.
Kutay sandalyeyi bana çevirdi.
" İyi misin?"
Onlara baktım.
Sinirle. Korkuyla. Öfkeyle.
" Sinirliyim ister istemez, derin bir oyun içindeyiz, kadınlara yapılanlar desen.." dedim sadece.

Şafak abi bakışımı çözdü. Yüzü sertleşti her zaman önce düşünürdü.
Kutay ise olanları biliyordu ama benim aklımdan geçen tahminleri bilmiyordu. Bilmemeliydi de. Onu daha derine çekemezdim. Zaten yeterince riskin içindeydi. Daha fazla bilgi, daha fazla hedef demekti. Eğer tahminlerim doğruysa bu sadece bir skandal değildi. Bu örgütlü, sistemli, yıllara yayılmış bir şeydi. Ve o zaman Şafak abiyi bu ateşten uzak tutmak için onunla bile savaşmam gerekecekti.

Bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Kutay konuştu.
" Ne düşünüyorsun?"
Cevap vermedim. Çünkü düşündüğüm şeyi söylersem artık geri dönüş olmayacaktı

Sadece şunu dedim biraz da dürüstlükle

"Bu iş sandığımızdan büyük."
Depodaki sessizlik ağırlaştı.
Şafak abi yavaşça sandalyeye yaslandı.

"Büyük olsun," dedi.
"Biz de küçülmeyiz."

İçimde bir şey kıpırdadı ama rahatlamadım.
Çünkü benim korkum büyüklüğü değildi.
Ya doğruysa?
Ya bu sadece iki adamın sapkınlığı değil de... daha derin bir yapıysa?
Dosyayı kapattım.

Sessizlik bir süre daha aramızda yaslı bir ruh gibi içimizden geçerken, Kutay çay demlemeye kalkmış, Şafak abi de bagajın naylon torbalarla örtülmüş camına giderek sigara yakmıştı. Ağzından çıkan gri dumanlar köşeleri sararmış torbaların renklerine çekilirken bir şeyler düşünmemek adına, aklıma köşe kapmaca oynuyordum. O sırada telefonuma gelen bildirimle ekrana göz ucuyla bakıp kafamın biraz daha dağılması adına bildirime baktım.

Gaye'den geldiğini gördüğüm mesaja tıklayıp, sohbet ekranına baktığımda gelen PDF dosyasına tıklayınca bir liste karşıladı beni. Rengim o an atarken Cesur ve nişanlısı Buket'in yarın gece ki düzenlenecek olan davet gününü hatırlamamla kalbime oturan yük, bir hüzün bulutu misali gözlerime kadar buğulandı. Ellerimin titremsini engelleyerek lisedeki adlara-daha doğrusu kendim adım var mı diye- bakmaya başladım. Bir süre listede aşağıdan yukarıya isteksizce dolaşırken sondan biraz yukarı da kendi adımı görmemle telefonu masaya yavaşça düşürdüm.

Ne yazık ki bu yumuşak çarpış beklediğimden daha fazla ses çıkartmış, depo alanın az eşya bulundurması sebebiyle ses etrafta yankılanarak bir cenk meydanını andıran, topyekûn bombardımanın ortasında kalmış bir askerin çığlığına dönmüştü. O sırada içeri giren Kutay ve masasına dönen Şafak abi ,çatık kaşlarla beni kolaçan ederlerken "yarın Cesur bey ve nişanlısının davetinde ki listede de ikizimizinde adı var." Şafak abiye bakarak söylediğim cümle, bir bilgi, haber ya da teselli bekleyen bir avuntu değil, sadece anlayıştı.

"Seni.. " duraksıdı bir an "sizi de mi davet etmişler?" Kutay'ın hafif sinirli ve şaşkın gelen sesiyle ona bakmdan başımı sallayıp. " öyleymiş" diyebildim. Başka ne denirdi ki? Şimdi ise ne yapmalıydım veya ne demeliydim. Bir insan böyle bir anda nasıl davranırdı ki? Zaten Kutay'a bakamıyordum bile.. işte o an Şafak abinin elini omzuma koyduğunda beklemediğim bu hareketi yüzünden hafifçe yerimden ürpererek sandalyemde yan kaydım.

"Muhtemelen yabancı magazin servislerinin konusu olmak yerine bizim ajansın küçük bir haber yapmasını istiyorlar?" Gaye'nin iki üç gün önce dediğini tekrarlamıştı ..

"Madem dışarı sızmasını istemiyorlar neden yine de haber yapılması için kendi ajans çalışanlarını çağırıyorlar ki? Bu zengin tayfasını hiç anlamıyorum?" Kutay'ın söylemleri üzerine Şafak abi elini omzundan çektiğinden bir an küçükte olsa iyi gelen o korunma duygusunun çekilmesi bedenimde ürperti yapsada kısa sürede toparlandım.

"Çünkü dışarıyı tamamen kapatırlarsa daha büyük mesele olur" dedi sakin bir sesle. "Hiç haber çıkmazsa insanlar merak eder. Neden gizli yapıldı diye konuşulur. Ama haberi kendileri servis ederse konu büyümeden kapanır

Kutay dudak büktü. " E yine de risk değil mi?"

"Değil," dedi Şafak abi. "Tam tersine güvenli. Dışarıyı tamamen kapatırsan risk olur. Ama ölçülü bir haber servis edersen konu kapanır. İnsanlar gördüğünü konuşur, görmediğini kurcalamaz."

Bende kendimi tutamayarak " Planlı. Dışarıyı susturmanın en kolay yolu, duyulmasını istediğin kadarını kendin duyurmaktır." Dediğim de işte o zaman Kutay'a alışkanlık gereği baktığım da , beni kırgın üzülmüş görmesin diye bakışlarımı kaçırmamak için direndim.

Ona olan hislerimi tüm çıplağı ile biliyordu ve ben bugün hislerimin tüm zayıflığıyla bilinmesinden o kadar utanmıştım ki, bir düşmanı sevmek değil, başkasının gözlerinde hikayemizi izlemek canımı yakmıştı.

Onu sevmem açıklanabilirdi bir noktada, hata diyebilirlerdi, bir kalbin yanlış limanda doğru kara parçasına demir attığı söylenebilirdi. Zaman bile karıştıramaz mıydı akrep ve yelkovanı? Buna anlayabiliyordum ama kaderimi anlamayordum, birinin çıkıp beni sarsarak hesap sormamasını anlamıyordum. Neden çıkıp birileri bana babamı, geçmişimi, abimi hatırlatarak salakça şeyler hissettiğimi söylemiyordu , niye kimse yüzüme tokat atıp acıyacak canımı değil utanmazlığıma isgenceler ederek taş kestirtmiyordu?

Anlamayın işte beni, tesselli eden gözlerle bakmayın bana, yıllar önce esirgediğiniz kendinizi rahatlatmak için uydurduğunuz yalancı merhametlerinizi , dört buçuk yaşında görmezden geldiğiniz kızdan, yirmi beş yaşında helallik almak ister gibi sarmalayın bana

Ben o yaşta zaten taş kesildim.

Şimdi yumuşak sözlerle, geç kalmış şefkatle, gecikmiş vicdanla üzerime gelmeyin. İçimdeki çatlağı sevgiyle kapatamazsınız. Çünkü o çatlak sevgi yüzünden değil, eksiklik yüzünden oluştu.

Ben yanlış bir adamı sevdiğim için utanmıyorum belki.
Ama tam olarak nerede durmam gerektiğini bildiğim halde, yine de kalbimin bir adım öne çıkmasına izin verdiğim için utanıyorum.
Ve kimse bunu yüzüme vurmadıkça, kendi kendime vurmaktan vazgeçemeyeceğim.

Kapalı alanda daha fazla kalmak istemediğimden , yarın ki davet için elbise almam gerektiği bahanesini kullanarak depodan çıkıp, Şafak abiye kendimi Kızılay'da bırakmasını söylemiştim. Kutay'da bana yardım etme bahanesini öne sürünce asıl derdinin hislerimi yoklamaya çalıştığı barizdi. Şafak abi ise çoğu zaman bu konular da kırıcı da olsam ona rest çektiğim anları bildiği için, varlığını hissettirmekten öteye taşımıyordu konuyu. Yaklaşık kırk dakikalık yolcuğun ardından Kızılay kültür merkezine bağlı kütüphanenin bulunduğu caddede durduğumuz da, Şafak abiye hafifçe sarılıp veda ederek sarı kızdan inmiştim.

Bir süre insan kalabalığı arasında kırtasiye dükkanlarının toplandığı alana kadar yürürmüş, Kutay'ın bana sigara uzatması ile banklardan birine oturarak
sessizlik yeminimizi bozmuştuk.

"Yarın ne yapacaksın davet gününde?" Sigara külünü ayak ucuma çırptığımda çıkan dumanın yolunu takip edip Kutay'a döndüm. "İşimi " dudaklarımı büktüğümde "ya da benden istenilecek görev her ne ise?"
Anladığım kadarıyla sadece kafamı normal konular da meşgul etmeye çalışıyordu, doğrudan aynada gördüğü yüzü değil, yansımasının bıraktığı hasarı tespit etmekti hedefi ..

İkimiz de izmaritimizi aynı anda söndürüp çöpe attıktan sonra, onun baş hareketiyle çok normalmiş gibi mağazaların bulunduğu alana doğru ilerlemeye başladık. Ben genelde alış veriş merkezleri yerine, cadde aralarında ki butiklerden giyinmeyi sevdiğimden Kutay'ın beni doğru alana götürdüğünden hiç şüphe duymuyordum.

Dışarıdan bir kaç mağazaya bakmış, iki tanesine girmiş ama genelde gördüklerim düğün için tasarlanmış abiye tarzı durduğundan pes edecek durumdaydım. Hatta elbise almaya gerek var mıydı diye kendime serzenişte bulunmaya bile başlamıştım. Tam Kutay'a bir yerde durup kahve içelim mi diye soracakken ev yapımı makarna yapan bir cafenin yanında ki butik dikkatimi çekince, camekanın önüne gelip içeriyi yokladıktan sonra elimle Kutay'a işaret vererek içeri daldım.

İçeride ki dekoratiflerin normal bir mağazadan farkı yoktu lakin boy aynaları ahşap çerçevelerden, askılıkların başı kurt formunda yapılmıştı.

Ama asıl dikkatimi çekenler duvarları boydan boya kaplayan aynaların geniş çerçeveleriydi. Çerçevelerin kenarlarına gökkuşağı motifleri, güneş sembolleri ve hayat ağacı figürleri işlenmişti. İki büyük aynanın arasına kopuz çalan bir şaman resmi çizilmişti, başında tüylerden yapılmış başlık, omzunda post, elinde davul. Bir diğer aynanın yanında ise asa tutan bir figür vardı. Asa, eski kamların taşıdığı değneği andırıyordu. Üzerine küçük metal parçalar takılmış, zincir gibi sarkan detaylar yapılmıştı

Bölmelerin köşelerinde bakır taslar ve küçük tütsülükler yerleştirilmişti. İçlerinden hafif bir koku yükseliyordu.
Kutay kapıya yakın dururken ben aynaların arasındaki resimlere bir an daha baktım. Elbiseler modern kesimdi ama duvarlar başka bir zamandan kalma gibiydi.

Modernizmin içinde eski köklerin duruşu fazla yoğun geldi galiba?" Solumdan gelen sese döndüğüm de gördüğüm kadının güzelliği beni şaşkına çevirdi. 40'lı yaşlarının ortasında olmasına rağmen yüzünde ki yeni çıkmaya başlamış kırışlıkları bile duruydu. Hafif çekik gözleri makyajın bile gizleyemediği doğuştan sürmeli olduğunu belli ediyordu, çıkık elmacık kemikleri, sivri çenesi ve uzun koyu saçlarıyla tam bir orta asya kadını temsil edecek auraya sahipti.
Üzerine giydiği Türk mavisi -diğer adıyla turkuaz - elbisesinin bilek ve omuz detaylarına işlenmiş el oymaları, kadına güçlü bir duruş vermişti .

"Yoğunluktan ziyade farklı bir o kadar da tanıdık ortam gibi diyelim?" Kadın anlayışlı gülümsemesini eksik etmezken
elini uzattığında "Alangoya ben Uygur Türküyüm" demek Çin'den daha doğrusu oradan kaçarak gelmişti, bakışlarında ki hüzünden belliydi.. sanırım ortamın neden böyle olduğunu şimdi anlamıştım, orada unutturmaya çalıştıkları kökenlerini burada yaşatıyordu..

"İzel Tamay memnun oldum" aynı samimiyetle elini sıktığımda "iki ismin de sizin buradaki tabilerinizle eski Türk kökenli.." isimlerimi sessizce tekrar ettikten sonra garip bir şekilde ellerime uzanıp avuç içlerime dokundu, daha sonra işaret parmağını alnımın ortasına batırıp bir şeyler mırıldanarak gözlerini kapatıp açtığında tedirgin bakışları beni göç etmeye zorlanan hasret bozkır rüzgarlarına döndürdü..

"Yarılmış ayın iki kez sayıldığı vakitte bir gölge toprağa karışacak, kanın sesini bilmeden sevdiğin yüz sabah uyandığında geçmişini sisle yıkayıp, yalnızca soğuk fayanslarda çarpışan tek bir anı tutacak, külden yürüyen eski bir adım kapına dayanacak ve iki heceden ibaret bir tercih göğsüne mühürlenirken taşların sakladığı sır açıldığında soyla yazılmış gece bütün yollarını ateşe çevirecek."

Kadın ellerini üzerimden çektiğinde eski bakışları yerini korumaya dönmüştü lakin ben hâlâ o dediği şeylerin büyüsündeydim.. neydi ya da ne görmüştü ki, o sözler ruhumun bir yerinde toprağa kapanıp ,ağlayan bir kadını izleyen bedenleri canlandırmıştı zihnimde.. bedenime yabancı ruhuma tanıdık bu sözler tek noktada birleşiyordu: korku..

" Bu sözler..." Kadın cümlemi tamamlayamadan kestiğinde " nasıl bir şey arıyordunuz?" Kaşlarım birden çatılırken, dengesiz bu tavırlarından dolayı ruh halim daha da gerildi , Kutay'ın araya giren reklam gibi dibimiz de bitmesiyle sinirinden ellerimi sıktım.

" Bu elbise geceye tamda uygun çokta açık değil, zengin şımarık veletlerine seyir zevki tattırmamış oluruz.?" Göz devirip önce Kutay'a sonra elinde tuttuğu zeytin yeşili abiyeye baktım, agrasif halimi anlamasıyla dudağının sol tarafı seğerdi, ne oluyor misali başını salladığında elindeki elbiseyi kapıp "yok bir şey Kutay" dedim

"Senin regl gününün yaklaşıyor belli ayrıca Raşit Bağzıbağlı gibi adamım, mükemmel bir elbise seçmişim sana nimete ayıp ediyorsun çarpılacaksın bir gün." O konuşurken ben eşi olduğunu tahmin ettiğim adamın yanına giden
Alango'ya bakıyordum. Neden kaçmıştı ki benden.

"Nimet ne alaka , ne saçmalamaya başladın yine sen?" Kutay'a dönsem de arada bakışlarımın arada kadına kaymasına engel olamamıştım.

"Benim tâbi ki o nimet, İsveç çakısı gibi adamım" oflayarak kabinlere doğru ilerlesemde maksadım yine kadını yakalamaktı. Sonuçta gazeteciydim ben iğne çubuğundan kılıç üretebilirdim.

Kapısı perdelerle örtülü kabinlerden birine girdiğim de ilk defa elbiseye alıcı gözle bakmaya başladım. Vakit kaybetmeden üzerime geçirdiğimde, kedili olalı bir fare tutmuş diye mırıldandım. Elbise tek omuzlu ve göğüs hizasından itibaren dırapeli şekilde çapraz ilerliyordu ve bel bölümünde toplanmış büzgü detayı belimi biraz daha ince kalçamı ise dolgun ve toplu göstermişti .

Kalbinden dışarı çıktığımda Kutay beni görünce yaslandığı duvardan sıyrılıp, ellerini başının etrafında döndürerek alkışlamaya başladı.
"Yemin ediyorum seyir zevki mükemmel bir adamım, seçtiğim elbiseye bakar mısın?" Bir sunucu tavırlarıyla beni işaret etmiş "naifim, kadın ruhundan anlıyorum, modada ise anlatmaya gerek yok görüyorsunuz , bir yazar beni görse ideal eş adayı diye yazmaya kıyamaz, nazar değer diye" bugün yaşadığım saçma sapan olayların tirajedilerinin baskısıyla istemsizce güldüm

"Çok yakışmış hanım kızım, sevgilin gerçekten güzelliğini ön planda tutacak kadar seni tanıyor belli ki." Az önce Alango'nın yanına gittiği adamı görünce biraz şaşırmış sonra kadını göremeyince bodoslama atlayarak " Alango hanım nerede acaba?" Adam tavrını sakinlikle koruyarak "eşim biraz rahatsızda üst kat evimiz dinlenmeye çıktı ."

Yüzüm düştüğünde elimle ensemi kibarca kaşıyıp " anlıyorum " diyebildim

" Belli ki eşim her zaman ki gibi diğer müşterilerimize yaptığından size de bilmece gibi şeyler söyledi, kusura bakmayın " bunu duyduğumda adamı mahcup etmemek için" yok Yok hayır olmadım sadece dedikleri şeyleri merak ettim " adam dediklerimle rahat bir nefes bıraktığında " eşimin büyük ninesi kâhinmiş öyle derler, kendisi de o yetenekten bende de var sanıyor" gözlerine hüzün tabakası çökünce, alt dudağımı ısırıp elbisenin bittiği yere düştü gözlerim "demas teşhisi konmuştu kendisine bu yüzden arada öyle şeyler söylüyor siz yinede dediklerine o yüzden takmayın."

Başımı hafifçe sallayıp gülümsediğimde, Kutay'ın ortamı yumuşatmak için boğazını temizlemesiyle hiç bir şey olmamış gibi mooda büründük.
"Elbiseyi alırıyoruz bey amca, İzel sende üzerini değiştirde çıkalım akşam oluyor adamlar dükkanını kapatsın oyalama insanları artık hadi hadi" diyerek beni kabine sokturdu. Elbise üzerimden sıyrılıp düşerken bile her ne kadar bey amacanın dediklerine tatmin olsam da , o sözler zihnime kalıcı olarak misafir olmuştu bile. Özellikle bir gölge toprağa kavuşacak, o cümle kalbimin sıkışmasına neden oluyor sanki ruhum doğumu evvelden önce izlettirildiği hayatının spoilerinden bana mesaj yollamaya çalışıyordu.

Kabinden çıkıp elbiseyi kasaya bıraktığımda çantama uzanacakken Kutay elimi tutup indirdi. "Ver bey amca paketi" dedikten sonra koluma girerek dışarı çıkarttığında çok geçti, çoktan onu dövmek için çantamın kulpunu tutup sıkıyordum.

" Hiç bakma öyle adam bizi sevgili sandı oradan bakıldığında benim olduğum yerde kız arkadaşına hesap ödetecek bir pezevenk mi duruyorum." İşaret parmağını sallarken geri geri gitmeyi de ihmal etmiyordu

"Az önce şöyle modernim havası atarken böyle değildin ama kutpezo" yerinde durup kollarını göğsünde birleştirince vereceği cevaba istinaden, ona savunma fırsatı vererek çantam hava da bekledim. En sinir olduğum şeydi bu hayatta, kendi alacağımı kendim öderdim başkasının vermesine sinir olurdum. Abim bile ödetmezdim..

"Kızım moderniz dedikte şerefsiziz demedik" bileklerini öpüp çektiğinde "burada Türk kanı akıyor, hangi Türk erkeği yanındaki kadına hesap ödetecek kadar meteliksiz gezecek. Türk erkeği kontörlü değil ,kontör bitince kapansın. Evel Allah limit açık kazanıyoruz , sen otur evinin kankası ol ben sana bakarım, abini de bakarım hatta." Gülmemeye çalışsam da halimi anlayıp parmağıyla tetikte olacak vaziyette çantamı indirirken "sonra bana bu sene şampiyon olacağımız için Fenerbahçe forması alırsın ödeşiriz" dediğindee çantamı tekrardan koluma takarken " bir 12 sene daha bekleyemem çocuğuma Beşiktaş forması al diyorsun" daha sözüm bitmemişti ki,saçımı çekip koşmaya başlaması bir oldu.

"Asıl senin çocuklarını evden kaçırıp Fenerbahçe statına götürdüğüm gün görüşürüz." Demesiyle bende peşinden koşmaya başladım. Bir yandan çocuk gibi kaçıyor birbimize laflar sokuyorduk. Yoldan geçen insnalar bize deli gözüyle baksada -hatta çoğu yaşlı amca ve teyzeler yeni nesil batmış gibi laflar dese de - takmıyorduk.

Sonunda yorgun şekilde taksi durağında durduğumuz da gülerek birbimize baktık. Yine yapmıştı yapacağını, aklımda ki tüm dertler düşünceler kalbime yol açıp akmasın diye, yeni bir pencere kondurmuştu zihnimin hapishanesine..
Daha sonra ikimizde taksiye binmiş önce beni kendi evime bıraktırmış, benim sağ salim apartmana girdiğimi görünce de taksiyle kendi evine yola koyulmuştu

Merdivenlerden ağır ağır çıkıp kapımın önüne geldiğimde çantamdan çıkardığım anahtarlığı deliğe sokup çevirirken o Nergis çiçeğini gördüğüm de istemsiz küçük bir göz yaşı elime düştü. Devamı gelmedi, istemezdim de zaten . Avucumun arasına çiçeği sarmalayıp sakladım, içeri girdiğimde de ona bakmdan vestiyere elbise posetiyle beraber atarak doğruca odama gidip kendimi yatağa attım. Uyumalıydım. Hiç değilse yarını düşünmeden son bulmalıydı bu gecem.

Sabah alarmla uyanırken akşamı ertelemek adına telefonu kapatıp biraz daha, hiç değilse uyurken huzuru bir nebze daha dudaklarıma bal çalar gibi tatmak için uyudum tekrardan. Lakin tatlı uykuma bomba gibi düşen kapı zilinin çalması tepinmeme yol açsa da çalar çalar gider diye sakinleştirdim kendimi. Ama öyle olmadı, o lanet ses ısrarla çalarken yataktan kalktım. Saçımı bile düzeltmeden odamdan çıktığımda, koridorda küfürler saydırarak kapıyı açtığımda Alihan Ziya Karavelioğlu'nu görmek beklediğim son kişiydi.

"Ve yazar tekrardan gi.." cümlesi yüzüme bakıp suratının ekşimesiyle son buldu. Çenesini bükerken işaret parmağını üzerimde döndürünce şaşkınlığim nihayet yerini sinire bırakmıştı.
"İzel'i görmeyi beklerken, Gulyabani görmeye hazırlamamıştım kendimi "

Sözlerine göz devirip "ne işin var senin burada, üstelik evimi nereden biliyorsun?" Sesim tavrımın aksine sakin çıkarken, daha ben izin vermeden içeri girdiğinde, kapıyı kapatmadan "izin vermediğimi hatırlamıyorum çık dışarı!"
Desemde sanki kırk yıllık misafirlikçimmiş gibi koltuğuma yayıldı. Ben o L köşe takımını yeni almıştım, kendim yayılma vakti bulamazken yaptığı resmen bana nota koymaktı.

"Bırak laf ebeliğini mahalle muhabiri akşam hanlar hanı, Sultanlar veliahtı Cesur şehzademizin nişanlısıyla davetine gideceğiz hazırlan hadi." Bu bir şaka mı,kabus mu diye gözlerimi kapatıp açtığımda halâ orada olduğunu görünce komşulara ses şovu yapmamak için kapıyı kapatıp önünde durdum.

"Alihan bey ne diyorum size, kafanıza göre benimle bu kadar rahat konuşup evime gelmezsiniz , adresimi bulmanızı gücünüze bağlıyorum ama bu benimle bu şekilde konuşmanızı bağlamaz, gidin hemen" elimle kapıyı işaret ettiğim de kalkacak gibi yapsa da ceketini ilikleyerek oturdu, bir de üstüne pişkince ayak ayak üstüne attı.

" Sana kulaklık alacam hemi de en lüküsünden belli ki fazla haber sunmak dilini kuvvetlendirirken kulaklıklarını tembelleştirmiş." Ay bu beni takmıyordu tansiyonum resmen iki saniye de fırlamıştı

" Ya havle vela kuvvette.." dediğim de "amin" deyip yüzünü okşadığındagerilen halimle kahkaha atmaya başladım. Bu adam resmen Yeşilçam filmlerinde ki gereksiz seyir için konulmuş figürandı..

" Aaa hadi hazırlan davete az kaldı Cesur beyi bekletmek istemeyiz. İkimizi aynı anda geldiğini görünce yüzündeki ifadeyi görmek için sırf İtalyalardan özel takım gettirttim." Bu adam gerçekten ciddiydi. Koltukta çaprazına bakacak konumda oturdum.

"Davete sizinle hatta partiye gideceğimi nereden çıkardınız acaba?" Dudağını büzüp tavana baktı. "Keyfim" deyip küstahça sırıtınca kırlenti kaptığım gibi yüzüne fırlattım.

"Manyak karı deli misin bu yüze kaç milyon bakımlar yaptırıyorum haberin var mı? " Onu takmayıp ikinci yastığı da fırlatacakken "Cesur'a oraya seninle geleceğimi söyledim gelmen lazım yoksa karizmam çizilir ve egom ezilirse tüm sene başında aşığın gibi gezer insanlara bizi malzeme yaparım." Bu sefer yastık yerine ev terliğini fırlattım suratına.

Şanslı piç kıl payı kurtulmuştu. Bir dakika Cesur'a ne demiş, Alihan'ın onlarla derdi neydi. Aklıma gelen, sezgilerimi alkışlayip sakince ona gülümsedim. Bu hareketimle o da sırıtınca çıkarlarımız ilk defa ortak noktada buluşmuş oldu.

"Aranızda da Cesur ve Korhanla bir şeyler olduğu belli , anlatmayacağın iyi biliyorum" ellerimi göğsüm de birleştirerek biraz ötesinde durdum.
"Bana pençesinde Kılıç tutan Kartal dövmesi ve bunun bana Korhan ile olan bağlantısı hakkında bilgi verirsen bende Cesur'a neden davete benimle geleceğini söylemenin sorgusunu yapmam." Yüzü anında ciddi bir duruş aldığında, bu konu hakkında bir şeyler bilmem onu sorgulatmıştı.

Bir süre susma hakkını ona nezaketle vermeyi bahşedip koltuğa rahatça yayıldım. Sen bu oyununu kuklalarını yöneten oyuncuysan, bende iplerini üreten kişi olacaktım Alihan Ziya. İnsanları yönetmek için bana mecbur kalacaktın

" Peki ama bilmeni isterim ki bunları sana öğrendiklerin kadar parça parça vericem." Yerimden doğrulduğumda itiraz etmeme müsade etmeden
" İzel abin bile çoğu şeyi öğrenmek için yıllarca bekledi, sen bir gazetecisin bu işin ardında sence tek kişiler mi var sanıyorsun bildiğin her bir bilgi başka insanları da beraberinde risk kazandırıyor, anladığını varsayıyorum."

Söyledikleri her ne kadar haklı olsada ona güvenmiyordum ama inanmayı seçtim güvenmeyi değil. Üstelik onunla ne kadar olursam o kadar hakkında bir şeyler öğrenirdim. "Anlaştık" elimi ona uzatınca yine histerik mimiklerini sahiplendirdi suratına.

"Yataktan kalkar kalkmaz uzattığın elini sıkacağımı varsayıyorsan sanma, nereden bilecem gece tuvalete kalkıp yıkamadığını. Ben bu teni var ya.."

"Biliyorum Kleopatra gibi süt havuzların da yıkıyorsundur." Dedim" aferin öğreniyorsun hadi hazırlan bu geceyi sabırsızlıkla bekliyorum." Göz devirip daha fazla saçmalıklarına katlanmamak için dün gece vestiyere fırlattığım paketi alıp odama hazırlanmaya geçtim.

Önce elimi yüzümü yıkamış kendime geldikten sonra da maşayla, elbiseye uygun tarzda saçlarıma su dalgası vermeye başlamıştım. Ben böyle hazırlanırken mutfaktan kendine kahve hazırlayan Alihan'ın serzenişleri canımı sıkmaya devam ediyordu

" Benim değerli damak tadım bu ucuz kahve makinesinden kahve içemeyecek kadar maçalarla büyütüldü."

" Kızım bu nasıl cimrilik hatırlatta sana seksenlerden doksanlara geçme partisi düzenleyeyim bu nasıl makine çalışmıyor bu.." daha fazla dayanamayıp mutfağa geçtiğimde Alihanı elinde fişe takılı kettela tokatlar atarken yakaladım.

Benim geldiğimi görünce "bu nasıl kahve makinesi çalışmıyor." Bunu söylerken vurmaya devam ediyordu. Şaşkınlık yerini kahkaha aldığın da dayanmayıp sandalyeye oturdum.

"Alihan o kettle kahve Makinesi değil, belli ki dilin ot pardon maçha içmekten fotosentez ürettiği için beynine oksijen yerine karbonhidrat göndertiyor."
Onurlu bir guruş pozisyonu alsa da işe yaramamıştı. Gülmem kesildiğinde kettle'ın altlığında ki düğmeye bastığımda "böyle çalışıyor " dedim.

Ve alt raftaki dolabı açıp içinden bakır cezveyi çıkartarak önce kettle'ın fişini çektim daha sonra ona cezvede Türk kahvesi yaparak genel kültürüne yeni bir bilgi kazanmasına yardımda bulunmuş oldum. " Al bu sayede beynine oksijen gitmiş olur "fincanı önüne koyduktan sonra" rica ederim " deyip tekrardan banyoya gidip saçlarımı yapmaya devam ettim.

Su dalgaları istediğim şekillere bürününce gün içerisinde bozulmasın diye sabitleyici spreyi de sıktığımda saçımı hafifçe topladıktan sonra makyaj için odamda ki masama oturdum. Elbsinin rengine uygun yeşil tonlarında bir göz farı yapmakta karar verip ,önce kapatıcı uygulamış, far faslı bittikten sonra koyu yeşil kalemle de eyeliner çekmiştim. Normalde bb Krem kullansamda bugün fondötenden yana şansımı deneyip acemice kontür uyguladıktan sonra şeftali tonlarında allıkla ten makyajımı sonlandırmış, kahverengi ruju sürünce tamamen hazır olmuştu makyajım

Elbiseyi giyinmek için son kez kapıyı kontrol ettikten sonra, üzerimde ki pijamaları çıkartarak , yatağa gelişi güzel fırlattım. Elbise uzun olduğu için ayakkabım görünmeyeceğinden bantlı kısa topuklu tercih ettim. Artık eksiksiz biçimde işim bitmişti. Dolabım boy aynasında kendimi görünce vay demeden edemedim. Bu gerçekten ben miydim?

"Hâlâ hazır değil misin? Kendi nişanına gitmeyeceksin İzel" bu adama ailesi nasıl katlanıyordu acaba,benim çocuğum olsa adını kazakurşunu koyardım. Cevap vermek yerine gümüş renkli el çantamı alarak odadan çıktım. Salona geçtiğimde Alihan topuklu seslerimden hazır olduğumu anlamıştı ki, onu ayakta gri takımını düzeltirken yakalamıştım. Ceketinin kollarının silkelediğin de beni görmesiyle baştan aşağı süzdü. Bakışları yüzüme geldiğinde başı sağa sola ağır çekimde eğilince "vampir misin kız sen, gözlerin eladan sarıya dönmüş" yine şaşırtmıyordu.

"Patavatsızlık etmediğin zamanlarda haber verde seni ciddiye alayım."

" Sen alışmışsın Cesur gibi içi geçmiş ihtiyaralara , tâbi benim gibi bir antikor içine girince affaladın haklı olarak."

" Alihan gerçekten çenen yerine beyninin
var olduğunu gösterdiğin zamanlar daha çekilir oluyorsun."

" Zekamı sana tam gösterseydim ışığımı her gün görmek için fotoğrafımı ekran resmi yapardın."

Onunla laf ebeliği yaparken ne ara dışarı çıktığımızın farkına yeni varmıştım. Alihan benden önce davranıp apartmanın giriş kapısını açarak, dışarı ilk benim çıkmama müsade etti. Kendisi de yanıma geldiğinde cebinden çıkarttığı kontakla hemen önümüzdeki siyah Mercedes Benzi çalıştırdı,farlarının yanmasıyla kapımı açarak binmeme yardımcı oldu. Centilmenliği şaşırtıcı derecede etkiliyeci gelmedi desem doğru olur.

Birkaç saniye sonra o da şoför koltuğuna oturur oturmaz beklemeden arabayı gazlayıp yola koyuldu. Mahallemin dar sokaklarından çıktığımızda Alihan radyoyu açtı, dikiz aynasını kendine bakacak şekilde ayarladı ve havalı olduğunu sandığı pozlarla şarkıya eşlik etmeye başladı.

Işığımı güneş bile kıskanır
Bi' bakışıma, ortalık alev alır
Göz göze gelen, negatiflerinden arınır
Açılır kapılar, önüme halı atılır

Aura meselesi bu, şekerim
Tutarım, istediğim anda hâlâ tek elim
Ben tekim ve hepinize yeterim
Gerektiğinde beterim

Yol boyunca onun bu garip,kendini beğenmiş olduğu hareketlerini görmemek için başımı cama yaslayıp Ankara'nın yalnız karanlığın da ışığını göstermeye çalışan yalancı parıltılarını izledim.

Araba ağır ağır giriş yoluna döndüğünde Ankara'nın en bilinen JW Marriott Hotel'in önüne yanaştığımız da girişte ki siyah takım elbiseli valeler kusursuz bir senkronla araçları karşılıyor, kapılar açılıyor, kısa ve profesyonel selamlaşmalar veriyordu. Her şey önceden ayarlandığı için hiç bir basın ekibi görünürde yoktu, muhtemelen bizim ajansın çalışanları Gaye'nin dediği gibi içeride konumlandırılmıştı. Aslında benim davetli olmam gereksizdi, böyle magazinlik tarzı olaylara farklı bir ekip bakıyordu. Ama Gaye'nin Fırat müdürden edindiği bilgiye göre Şafak abi ve biz Korhan Bey'in konuğuduk. O zaman bunları duyduğumda hiç şaşırmamıştım , Korhan bey ve bana yerimi gösterme çabası..

Alihan otelin giriş kapısında durduğunda orta yaşlarda ki vale hız kesmeden kapımızı açtığın da Alihan çabucak yetişip inmeme yardımcı oldu. İşte şimdi yaşayacaklarımın stresi dolu dizgin içime yağmaya başladı. Cesur ve nişanlısını ilk defa yan yana görmenin yanında, benim Alihanla görünme meselem olayın tuzu biberi kalıyordu.

Alihan içeri girmeden önce elimi tutup, koluna girmemi sağladığında döner kapıdan çoktan geçip içeri girmiştik. Resepsiyonu es bırakıp, balo solunun olduğu koridora yöneldiğimiz de korumalar gözüme ilişti. Böyle önemli bir gecede korumaların olması normaldi, Alihanı tanıyorlar olmalıydılar ki diğer konuklardan istedikleri davetiyeyi göstermesini istememişlerdi.

Koridor sonunda çift kanatlı kapı bizim gelmemizle, iki görevlinin yardımıyla açıldığında asıl atmosfer başlamış oldu.
Balo salonu dışarıda ki ortamdan farklı olarak daha simetrikti. Yüksek tavanlı alanda büyük kristal avizeler asılıydı ve bu sayede ışık doğrudan değil, katmanlı dağılımlarla içeriyi aydınlatıyordu. Masalar ise camdan yapıldığı için avizelerden gelen her ışık süzmesi doğal bir parlaklık yayiyordu içerdeki ortama.

Garsonlar sessiz bir koreografiyle dolaşıyordu. Gümüş tepsiler kristal bardaklar, ölçülü gülümsemeler. Kısaca zenginlik alerjim yine boy göstermek için içimde şahlanışa geçmek üzereydi. Alihan boğazını temizleme niyetiyle kaldığım girdaptan beni çıkartırken , yürüyelim mi artık bakışı attığın da tebessüm edip masalardan birine doğru yürümeye başladık. bu esnada tanıdık birilerini görme ihtiyacı ile etrafı kolaçan ediyordum.

"Cesur'un kendisi gibi dışardan antika ama malzemesi ucuza kaçmış bit pazarından alınma gibi bir parti."

"Alihan sen Cesur'a aşıksın galiba, varsa Cesur yoksa Cesur. Dilinden düşmüyor maşallah gökten zembille uçak tepemize düşse ona bağlayacaksın" içtiği şampanya boğazında kaldığında bana ters gözlerle bakıp gömleğinin düğmesini düzeltti.

"Recep İvedik inan ondan daha çekici geliyor. " Gözlerimi kısıp masamın önündeki kadehin ağzını elimle okşadım
"Hmm demek gerçekten de gaysin, tercihinin esmerler olmasını bilmem iyi oldu."

Gözleri seni öldürmem için bana kurşun veriyorsun gibi irice açıldı" Gayet hetero bir erkeğim," dedi dişlerinin arasından. " Kadınlar benim için ikiye ayrılır. Birincisi sadece insan olmalarıyla var olanlar, ikincisi ise hayatımdaki sevilmeye layık tek narin beladır. "

Sonra sustu ama içinde kalsa dert olacakmış gibi ofladıyınca " siz kadınlar Tanrı'nın yarattığı inanılmaz varlıklarsınız farkında değilsiniz. Yaratıcı kendine kul olsun diye yarattığı bir insanı hem doğurmakla kalmıyor, üstüne kendize bile kul edebilecek kapasitedesiniz buna rağmen size yiyecekmiş gibi bakmayan adamları gay olarak görecek kadar kör olmanız, anlaşılabilir bir durum İzelcim, anlıyorum yani seni." Aynı anda hem övüp gömmesiyle lafları öyle bir tıkmıstı ki ağzıma diyecek kelam bulamamıştım.

Normalde böyle konuşan biri değildim, karakterimin dışına çıkmama sebep kendisiydi bir kere. Dengesiz herif , biraz daha bu adamla takılsam kesinlikle yoldan çıkabilirdim.

Kadehimde ki beyaz şarabı tek dikişte içmeye çalıştığım, ne yazık ki olan damak tadıma oldu, bu kadar büyük bir davette nasıl garsonlar tatlı bir bi şeyler servis etmezdi ki, göz ucuyla Alihan bakıp Cesur'un verdiği davetin dediği gibisinden çıkması canımı iyice sıkmıştı.

" İzel ve.." Şafak abinin sesini duyumamla, bedenime yayılan rahatlık bana bir şeyi fark ettirdi; o benim güvenli alanlarımda biri olmuştu. "Alihan Ziya Karavelioğlu, biri Erzincan diğeri Fransa" bunu daha çok ikinizin bir arada olması için Asya kıtasının Avrupa'ya taşınması gerekiyor, imasını söylemeye etmeye çalışmıştı galiba.

"İkiniz tanışıyor musunuz?" Şafak abi elini cebinden çıkartarak ,ikimizin arasına girdikten hemen sonra Alihan'ın önündeki kadehi ona sormadan alıp, tek dikişte bitirdi.

"Asıl siz nereden tanışıyorsunuz" bakışları ikimizin arasında giderken Şafak abinin Alihan hakkında daha farkı şeyler bildiği barizdi. Acaba Şafak abi sandığımdan fazla mı derin sular da yüzüyordu? "Geçen magazin de görmüştüm, seni oraya haber için gönderdiğimi hatırlamıyorum."

"Sorsaydın İzel'e söylerdi" Şafak abi benim tersime ,Alihan'a sanki karşısında yaramazlık yapmış bir çocuk varmış gibi baktı.

"Belki sana sormak istedim olamaz mı?"

" Ben soru bankası değilim."

"Cevap anahtarı gibi duruyorsun mağlum sınavdan önce elden ele gezdiğin için.."

Araya girdim. "Siz ikiniz neyi ima ediyorsunuz tam olarak?"

Alihan gözlerini Şafak abiden ayırmadan konuştu.
"İma yok. Sadece merak."

Şafak abi elini tekrar cebine soktuğunda
"Merak güzel şey ama bazı kapıları çalmadan önce içeride kimin yaşadığını bilmek gerekir"

" Kapıyı çalmak nezakettir," dedi Alihan.

"Kapıyı kırmak da alışkanlık olabilir," diye karşılık verdi Şafak abi, Alihan'ın kafasını işaret ederek.

Artık aralarındaki laf sokma yarışı o kadar komik bir tiyatro sahnesine dönmüştü ki, tüm can sıkıntım biraz da olsa dağıldığı için gülüşümü eskik edemiyordum dudaklarımdan. Onları belki susturmak için garsonu durdurup alkol almak için uzandığımda Cesur'u gördüğüm yerde elim havada kaldı. Garson ani duruşum sebebiyle şaşırsada işi gereği ses etmemiş ve benim yerime kadehleri masamıza bırakınca, görevi gereği içki servisi için davetliler arasına karışmıştı.

Ellerim yavaşça inerken ,bakışlarım ondan ayrılamıyordu. Gözlerim onun varlığıyla işlevini yerine getirmek için yaratılmışlardı sanki. Farkında olmadan sıktığım elbisemin kumaşını daha da gerdim, onun vücudu varlığımı hissetmiş gibi zorla kendisini benim olduğum yere bakmaya zorladı.. ve gecemiz işte tam bu anda başlamış oldu.

Önce bana baktı, gözlerim hariç tüm bedenimde dolaştı bakışları. Ruhum bunu bir izleniş olmasını reddedercesine
izlerinin geçtiği her yeri onun elleriymiş gibi mühürledi tenime. Çırılçıplak geldiğim yerde bugün ona kaybettim bu on saniye...
Gözlerime baksın, o yeşilliklerinde az da olsa dinlemeyi tüm ömrüme sığdıracak kadar istedim. Bakmadı, o bakmadıkça sıcak ilkbahar yağmurunda üşür gibi titredi vücudum. "Ne yani herkes gibimiyim artık."fısıldayışımı duyamazdı biliyorum,peki hiç değilse okuyamaz mıydın dudaklarımı.

"Buket'e Brezilya güneşi hiç etki etmemiş baksana hala bembeyaz." Sağımda ki masada , kırmızı elbiseli kadının dediğini duymamla gözlerim hemen, Cesur'un koluna girip beline sarılan kadına kaydı.

Üzerine giydiği beyaz ince askılı saten elbisesinin göğssünden, beline kadar ki kumaşı daha parlakken , İnce askıların üzerine yerleştirilmiş üç boyutlu küçük beyaz çiçek detayları omuzdan başlayıp, yanlara doğru sarkıyordu. Arkaya saldığı doğal dalgalı simsiyah saçları bembeyaz teninde karanlığın içinde doğan ışığı kıskandıracak kadar alımlıydı.

Ellerini bu sefer Cesur'un belinden çekip omzuna koyunca, gülerek benim olduğum tarafa döndü. Çok güzeldi.
Gözleri gökyüzünden çalınmış bir parçayı taşıyordu, o kadar maviydi ki bir mahkûm onları görse kendini özgürlüğün sarhoşluğuna teslim edebilirdi. Üst kalın ve şeklinde dudaklarına saadece parlatıcı sürülmüştü. Yüzünde makyaja dair iz bulunaması olanaksızdı. Mavi gözlerinin çerçelevendiği iri badem gözlerini Medusa görse, ihtişamından taş kesilebilirdi.

Kıskançlığın damalarımda kandan hızlı akmaya başladığını sıcaklayan yüzümden hissebiliyordum o an, hızlıca bakışlarımı Cesur'a döndürdüm. Ona bakıyordu demin bana baktığı gibi.. bunu bile yediremedim kendime, ne çabuk herkes konumuna geçmiştim.

Bu görüntüye maruz kalmayı gururuma taşıtmak kalbime ağır geleceğinden Şafak abiyle Alihan'a döndüm. Şafak abi bana bakarken, Alihan ise biraz önce benim baktığım yere bakarken, o eski alaylı halinden parçalar kırılıp yerlere saçılmış hali vardı. Ne oluyor der gibi Şafak abiye imalı göz kırptım, omuzlarını silktiğinde ondan öğrenmeyeceğimi anlayınca pes ettim çünkü Alihan kendisi çözülmeyi bekleyen bir puzzledı ve ben onu birleştirecek parçaları kendimde göremiyordum.

Davetliler artık salonda iyice toplandığında, orkestrasının olduğu sahneden mikrofonun tiz sesi duyuldu. Ben dahil salondaki tüm bakışlar aynı yerde birleşmişti. Sahnede Korhan Hanzede'yi görenler bir alkış tufanı koparttı. Lacivert giydiği takımının içinde gururla dikileşip elinde tuttuğu mikrofonu yaklaştırdı "tüm dostlarımıza bizi bugünde varlıklarıyla şereflendirdikleri için çok teşekkür ediyorum." Bakışları oğlunun olduğu yerde durduğunda başını biraz daha dikleştirdi ve sağ elini uzatıp kalabalığın ikisine yönelmesini sağladı.
"Eğlencenizi daha fazla çalmamak için kısa kesicem. Bugün oğlum Cesur ve gelecekti ki çok sevgili kızım olacak Buket'i taktım etmek istiyorum. Biliyorsunuz ki geçen yıl aile arasında nişan töreni düzenlendi ama Buket kızımızın doktorası için ülkeden ayrılması sebebiyle resmi olarak sizlerle
tanıştırma nezaketin de bulunamadık. Bu geceyi öncelik sizler olmak üzere, iki nişanlıya hediye ediyorum. Herkese iyi eğlenmeler."

Bir alkış tufanı koptuğunda, davetteki çok saygın (!) insanlar tek tek çiftimizi tebrik ederken Alihan'ın homurtusu tek çekilebilir tarafı olmuştu. "Gelecekti çok sevgili kızıymış, Andersondan masallar ."

"Bir şeyi merak ediyorum Alihan, Cesur ile aranda ki şahsi meselenin sebebinin Buket olduğunu hissediyorum."
Bedenini döndürmeden yan gözlerle bana bakınca

" O antenlerin yanlış anlarda dikleşiyor İzel, frekansları doğru yakalayamıyorsun. " Onun aksine önümde ki görüntüyü arkama alarak Alihan'a döndüm.

" Yanlış frekans diyorsun ama senin sesin hep cızırtılı geliyor Alihan net konuşmak yerine yarım cümlelerle alan kapatıyorsun," tavrım sakin ama geri adım atmayan bir tondaydı.

"Bunu Buket ve Cesur arasında nasıl bir bağ olup olmadığını, duygularına kanıtlamak için mi soruyorsun yoksa kalbini yatıştırmak için mi?" Bozuntuya vermeden masamıza bırakılan çerez tababığından fındık alıp ağzıma attım.

"Cesur'un deli etmek için buraya benimle gelen sensin. Dikkatini çekmesini istediğin yönün farklı birini olduğunu düşünmeye başlıyorum ."
Alt dudağını diliyle ısırıp yaladığında , elini cebine koyup bir adımda tam önümde durdu.

" beni sandığından daha basit bir adam yerine koyuyorsun."

" Basit demedim," gözlerimi kaçırmadan. "Ne için düşman edindiğini bilmeyen bir adam görüyorum demeye getirdim."

" Sebep bilmediğimi nereden çıkarıyorsun?"sesi alçak ama dişlerinin arasından süzüldü " Her savaşın görünen bir bahanesi, görünmeyen bir hesabı vardır." Ve devam etti, bu sefer gülmedi ama yüzüne kısa bir gölge düştü. " Cesur'la aramdaki mesele bir kadına sığacak kadar küçük olsaydı," dedi, sesi bu kez daha net " çoktan bitmiş olurdu."

Aramızda bir gerilim hattı çekildiğinde duymamam gereken o cümle, içimde rutubete bağlamış hislerin, ayak sesleriyle yaklaştığıni anladığım da gelen sese baktım. "Alihan Ziya beyin yanında İlk defa bir davette kadın görüyoruz, üstelik bir gazeteci"
Buket bakışlarını Alihan'dan bana çevirlince samimi olmasına inanmak istemediğim şekilde gülümseyerek elini uzattı. " Buket Fasıl ben memnun oldum İzel hanım, haberlerden tanıyorum sizi."

Uzattığı eline baktığımda yanındaki kişiye bakmamak için savaşıyordum. Gözlerim ise bir an ona bakmak için benimle tehlikeli sularda cebelleşirken, kısa bir an Şafak abiyle göz göze geldik. Bana o kadar dikkatli bakıyordu ki, bir an her şeyini biliyorum imasını yakaladım göz bebeklerinden.

"Memnun oldum Buket hanım Korhan beyden methiyelerinizi işitmiştim." Elini tuhaflık sezdirmeden sıktığımda yakından gördüğüm güzelliği beni daha da şaşkına çevirdi. Bir erkeği kendine kolayca aşık edebilecek bir auraya da sahipti. Güzellik ve aura ,Buket'in ikisinin varlığını taşıması bile tehlikeli derecede cezbediciydi. Bana bir şeyler demişti o an ama mavi derinlikleri aklımı hipnoz edecek derecede , kapatmıştı algılarımı

"Çok güzelsiniz. " Dilimden firar eden cümle Buket gibi diğerlerini de şaşırtırken boğazımı temizleyip eski tavrıma döndüm. "Affedersiniz bir kadın olarak Cesur'un beyin sizinle neden nişanlı olduğunu anlıyorum. " Ona baktım ve bunu istediğim için yaptım. Beni çatık kaşlarla izlerken bile gözlerimle kesişmemek için kaçıyordu. Oysa beni en çokta kıran bunun olmasıydı.

"Nezaketiniz için teşekkür ederim," dedi yumuşak bir tonla. "Cesur zor beğenir." Sesi ne utangaçtı ne de kibirli. Sadece kendinden eminlik taşıyordu
İçimde ince bir şey sızladı. Nedenini sorguladım. Onun güzelliği mi rahatsız etmişti beni? Hayır. Güzellik tehdit değildir. Tehdit olan, bir adamın bakışında göremediğin aidiyettir.

"Seçici erkekler genelde risk almaz," dedim sakin bir sesle. " Güvende hissedecekleri limanları tercih ederler."
Ve işte o an Cesur tam istediğim şeyi yaptı, gözlerimin içine uzun uzun bakıp öylece bekledi. " Belli ki siz onun demir attığı son limansınız." sözlerim bittiğinde ne bir mimik oynadı ne de küçük bir duygu kırıntısı geçti boğulmak istediğim yeşilliklerinde.

Masada ki çantama uzanıp "gece uzun elbet yine denk düşeriz müsadenizle biraz hava alacam." nezaketimi bozmadan başım hafifçe öne eğip gidiyorken "beraber gidelim." Diyen Alihan'a cevap vermeyip balkona çıktığını tahmin ettiğim alana doğru ilerlemeye başladım.

Yürürken nefesimi ayarlamaya çalıştım. Göğsümdeki baskı yabancı değildi aslında. Büyürken hissettiğim o ani boşluklar gibi değildi belki ama ona benzer bir hatıra titreşimi vardı içimde. Kontrol kaybı basit tabirle, son zamanlarda kalbim dışında mantığımı da şaşırtan beklenmeyen o duygu. Hazırlıksız yakalanmak.

İzel yoğun duygular yaşamaz, İzel insanların davranışlarına kendini kaptırmaz, İzel abisi dışında kimseyi beklemez, İzel yaşayamayacağı duyguların beklentisine kapılarak bağlanamaz.
ağlamayı nasıl ertelediysem suskunluğumu nasıl kabullenmiş gibi yaptıysam, gözlerimdeki yükü nasıl görmezden geldiysem aynı disiplinle büyüttüm kendimi. Duygularımı terbiye ettim. Onlara yer gösterdim. Sınır çizdim.

Ayaklarım yürümeye devam ediyor ama zihnim masada kalmış gibi, 4.5 yaşındaki çocuğun hatırlayamadiklarinda susmuş gibi, babasının yokluğunda varlığını silmeye çalıştığı anlarda sıkışmış gibi, abisinin göremediği dertlerine çare olmaya çalışırken yapması gereken yüklerde boğulmuş gibi...
Hepsi içimde yankı yapıyor. Sanki bir dosyayı kapatmak isterken içinden kişisel bir mektup düşmüştü.

Cesur benim görevim .Hedefim. Planın parçası. Böyle olmamalı. Aziz Tansu Derviş'in gölgesi hâlâ üzerimizdeyken, Korhan'ın adı hâlâ araştırma notlarımda dururken, benim kalbimin başka bir dosya açması lüks. Hem de tehlikeli bir lüks.

Hazırlıksız yakalanmak en çok da güçlü olmayı alışkanlık hâline getirmiş insanı yaralar. Ve ben güçlü olmayı seçmemiştim aslında mecbur kalmıştım

Balkona açılan kapı, salonun görkemli büyük camlarının bitişinde ki en uç köşesindeydi, dışarı çıkmak için kapıyı yavaşça araladım. İçerinin müziği bir an yükselip sonra arkamda kaldı. Gece yüzüme değdi, annemin mahrum bıraktığı yılların merhametini okşar gibi

Kapının açıldığını duydum. Ayak sesini tanımak için dönmeme gerek yoktu.Alihan.
Yanıma geldi. Ne konuştu ne de ismimi söyledi. Ceketinin iç cebinden sigara paketini çıkarıp bana uzattı.

Bir dal aldım. Parmaklarım hafif titredi ama çakmağı çakarken elim sabitti. Dumanı içime çektim. Yanışın boğazımdaki sertliği içimdeki karmaşayla uyumluydu.
"Kimse kimseye yıkıldığını göstermez, çatlakları içinde birikir birikir bakarsın hâlâ dimdiktir şaşırsın. Ulan dersin adamda ki güce bak sonra küçücük bir umut bir meltemi eser . Ferhatır. dersin cehennemime bir melek uğradı sonra bir bakmışsın yangınını söndüren zelzelsini armağan etmiş" dedi ve sakin bir sesle ekledi. "Anlayacağın insan en çok kimse görmezken yorulur fakat yıkılmaz çünkü koruyacağı kişi tek kendisidir. "

Susuşlarımda birkaç saniye daha yanımda durdu. Varlığı ağır değildi ilk kez sadece vardı. Sonra sigarasını yakmadan cebine geri koydu.

"İçerisi seni bekler ama acele etme çatlaklarını sıva öyle gel." Gitti. Ben kabul edilmiş yorgunluğumun gücüyle ahımı bıraktım geceye, belki anneme ulaştırır ümidiyle.

Ki kapı tekrardan açıldığında Alihan'ın beni yalnız bırakmaya gönlünün el vermediğini anladım. " Peki Alihan çatılakları sıvasam bile o duvarın ardında hâlâ sızlayan yer kalırsa ve ben o sızıyla yaşamayı öğrenirsem, güçlü mü olurum yoksa sadece alışmış mı?"

Cevap gelmedi onun yerine adım seslerini duyduğumda başımı çevirip gördüğüm kişiyle hareket edemedim. O kişi Cesur'du. Konuşmadık. Bir süre öylece birbirmize baktık, ne onun konuşmaya değecek sözleri vardı ne de benim diyecek cümlelerim. İkimiz birbirine uzak kara parçalarıydık, aynı haritada görünür ama aradaki suyu geçmeye kimse cesaret edemez.

Ben tatlı suya alışmış bir balıktım. Sınırları belli, akıntısı tanıdık, dibi görünen sularda yaşamayı öğrenmiştim. Hayatta kalmak için berraklık gerekir sanırdım. Derinlik değil, o ise okyanustu.
Ucu görünmeyen, dibi bilinmeyen, çağırırken aynı anda tehdit eden bir okyanus. Dalgaları sakin görünse de altında hangi akıntıyı sakladığını bilemeyeceğin türden ve ben okyanusa uzaktan bakıp ona âşık olmuş bir canlı gibiydim. Sesini dinlerken huzur bulan ama içine girersem soluksuz kalacağımı bildiğim.

Aynı düşünceleri düşündüğümüz gibi aynı anda birbirimize bakmayı kestik. Bu sefer sigarasını yakan o olmuştu. Ben şehrin ışıklarını izlerken, görmesemde onun gökyüzüne baktığını biliyordum. Bakış açılarımız bile farklıydı. O göğe, sınırsıza, ulaşılmaz olanı görürdü. Belki de bu yüzden okyanustu; sınır tanımıyordu. Ben ise kıyıydım. Ayağını bastığında güven veren ama fazlasını vaat etmeyen.

Sigarasını söndürüp izmaritini ayağıyla ezdiğinde gitme vaktimin geldiğini anlayıp, kapıya uzanacakken bileğimden tutuşuyla, beni durduran tenimin tenini hatırlamasıydı. Sadece o temasın içinde, boğulacağımı bildiğim okyanusun kıyısında bir adım daha fazla durmak istedim. Yoksa çoktan boğulmuş muydum? Birden ceketinin iç cebine yavaşça uzandı. alacağı şeyin ağırlığını tartıyormuş gibi oyalandıktan sonra avucunu kapalı bir yumruk hâlinde çıkardı. Kapalı avucunu, bileğimden aşağı kaydırıp parmaklarımın arasından geçirdi. Teninin sıcaklığı, hareketinin bilinçli yavaşlığı nefesimi bir an aksattı sonra yumruğunu benim avucumun içinde durdurdu.
Başparmağı, parmak eklemlerimin üzerinden ağır ağır geçti. Ardından elini gevşetti.
Yumruğu açıldığında sakladığı şeyi sessizce avucuma bıraktı.

"Çatlakları sıvama, duvarın ardında hâlâ sızlayan bir yer varsa onu kapatmak güç değildir sadece susturmaktır. Güçlü olmak, o sızıyla yaşamayı öğrenmek değil onun seni değiştirmesine izin vermeden ayakta kalmaktır. Alışan insan hissetmez. Sen hâlâ hissediyorsan, hâlâ yanıyorsan... çürümemişsindir."

Ellerimizin kavuşmasını engelleyen avucuma bıraktığı şeydi. Elini üstümden çekmeden parmaklarını açtı ama birbirine değmesine de izin vermedi. O birkaç santimlik boşluk bir dokunuştan daha ağır daha hissedilesiydi.

" çatlamış bir binayı sıvamak güç gösterisinden ibaret bir oyundur. Tavsiyem, başkalarının bencilliği yüzünden yıkılan duvarlarını sıvamaya kalkma. O duvarı sen yıkmadıysan onun ayıbını da taşıma. Al eline kazmayı yık evini. Gürültüsünden korkma, tozundan utanma yık ki enkazın altında kalmayasın. Sonra kimsenin izinsiz giremeyeceği bir yer inşa et. Kapısını sen açmadıkça açılmayacak. Penceresinden sen bakmadıkça kimse içini göremeyecek. Sağlamlık, çatlağı gizlemek değil; o çatlağın bir daha aynı yerden oluşmasına izin vermemektir." Elini çekerken parmaklarıyla benim parmaklarımı kapattı. O kısacık temas bana armağan etti kazmaydı..

Görüş açımdan çıkıp kapıdan içeri girecekken " ilk seni kazıyayım içimden,ilk onu sökeyim. Gürültü senden başlasın. Toz en çok senin adını kaldırsın. Sonra mı ? sonra yıkarım evi" duydu , ne hissettiğini göremedim bilemedim . Bir ses geldi, kapının sesiydi. Gitmişti. Avucumu açıp bıraktığı kivili lolipopu gördüğüm de elimle ağzımı kapatıp düşüncelerimi susturacakmış, kalbimi duymayacakmış gibi kapattım.
Yıkım sandığım şey bir tat bırakıp gitmişti.

Gözümden düşen iki damla yaşı silip, yanaklarıma hafifçe tokat attım. Her şeyi silebilirdim, adımı değiştirebilirdim, kim olduğumu unutabilirdim ama geçmişimi silemezdim. Yeni Bir hayat kurabilir miydim? Bunun cevabını almak istiyorsam önce 4.5 yaşında arkamda bırakılan yükleri teker teker temizlemem gerektiğiydi. Çöken omuzlarımı düzelttiğim de ifadesiz suratımın maskesini taktım ve az önce burada kimseye yokmuşçasına salona geri girdiğimde Korhan Bey ile göz göze geldik. Oğlu bitiyor babası çıkıyordu. kaderimin engebelli kollarında hiç bir diken Hanzadeler kadar canımı yakmamıştı..

"Davetimi kırmayıp geldiğin için teşekkür ederim İzel." geldiğim masanın nerede olduğunu unuttuğum için Şafak abi ya da Alihan'dan iz ararken Korhan Bey'in ne ara yanıma geldiğini fark etmemiştim.
Ona bakıp gülümsedim. Lakin bu yapmacıklığım gözlerime sirayet ettirecek kadar yetenekli değildim.

"Bunun için Alihan beye teşekkür etmenizi öneririm, ısrarları olmasa geleceğimi sanmıyordum." Korhan Bey'in o buz kesen yüzünü görmek bugün hissettiğim tüm bu bedellere değerdi.

"Bilmiyordunuz sanırım Cesur bey davet etmiş kendisini " Buket ve Cesur'un olduğu kalabalığa bakarak "Alihan beyde çok tuhaf biri , benden daha iyi bilirsiniz tabi de oğlunuzla ayrı sizinle ayrı ilgileniyor gerçekten" tekrardan ona dönüp altan bakarak gülümsedim. "Ama sizinle olan meşguliyeti apayrı, konunuzu çok geçiyor"

Bu gece ben değil o bana galip gelmişti. Eğer gerçekten abimin dediği gibi Korhan'ın çekindiği tek kişi Alihansa, elinde büyük bir koz tutuyor demekti. Kafama bir an sizi geldi , her şey o kadar ama o kadar karışıktı ki neyi nereden çözmeye başlayacağım meçhuldü. Kendimi avcılardan kaçıp timsah dolu bir nehrin kenarında, aslanlarla çevrilmiş alanda boğuluyormuş gibi hissediyordum.Koşsam parçalanacaktım. Dursam boğulacaktım, bir şekilde kurtulsamda avcılar özgürlüğümün katili olacaklardı.

"Yüzdüğünü sandığın yeri Su sanıyorsun, bilmediğim şeyse İzel kızım, sen çoktan bataklığa gömülmüşsünde çırpınışlarini yaşam nefesi görüyorsun." Verdiği, gelecekte yaşayacaklarımı özetlidiği notaydı. Tehdit değil, tespitti.

Elindeki boş kadehi garsonlardan birinin eline vererek,uzakta başından beri ikimizi izlediğinden haberdar olduğum, üç kişilik grubun yanına gitti. Bu kişiler kimdi bilmiyorum ama fazla donuk ifadelerinin dışında sarı bastona sahip olmalarıydı. İkisi erkek, bir kadındı . Erkeklerden birinin gözü kör, dudak çizgisinden kulak memesine kadar uzanan bir ince bir yaraya sahipti. Diğeri ise 160 cm'den daha kısa denebilecek uzunlukta olup sağ ayağı aksattı. Kadın olan ise en tuhaflarıydı. Saçlarını kazıtmış ve alnından ensesine kadar anlamadığım bir dövme uzanıyordu. Özellikle aksak olanın gözü sürekli bendeydi.
Davete geldiğimden beri, bir kez bakışlarını yakalamıştım ama önemsemiştim , şimdiye kadar. .

"İzel konuşalım mı?" Şafak abi hemen solumda durduğun da ona dönecektim ki kapının girişinde gördüğüm iki kişiyi işaret ettim. Merakla baktığım yere döndüğünde aynı hızla birbimizle göz göze geldik. Gelen kişi Yavuz Doran'dan başkası değildi lakin bizi endişelendiren yanında ürkek tavırla, etrafa süzen genç bir kadındı.

Bu gece belki bize armağan olabilirdi, genç bir kızı onların bataklığına düşmekten kurtarabilecek miydik?

Nasıldı?

Arkadaşlar lütfen yorum ve beğeni yapmayı ihmal etmeyin..

Tahminlerizi de merakla okumak istiyorum buraya yazar mısınız?

Tiktokta düşler Mezarlığı hesabıma da destek verebilirsiniz