11. bölüm / 17
Düşler Mezarlığı10.Karanlığın Bana Bıraktığı Adam
Bölümler 17Şu an: 10.Karanlığın Bana Bıraktığı Adam
- 1 Ruhun paslı kapıları/ Giriş449 kelime
- 2 1.Acının Durağında İlk Nefes5.565 kelime
- 3 2.Kaderin Mührü4.651 kelime
- 4 3.Kırık Pusula6.514 kelime
- 5 4.kardeş kanunu7.413 kelime
- 6 5.Düşman Çizgisi6.295 kelime
- 7 6.Kalbin Kara Noktası7.110 kelime
- 8 7.Ruhun Aynasında7.983 kelime
- 9 8. En büyük Günah: Hissetmek11.194 kelime
- 10 9.Birbirine Dokunan İki Kıyı8.461 kelime
- 11 10.Karanlığın Bana Bıraktığı Adam8.859 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 11.Külün Altındaki Yeminler9.158 kelime
- 13 12.Sesimin Karanlık Yankısı8.200 kelime
- 14 13. Yabancı Aynalar9.242 kelime
- 15 14. Kağıttan Hayaller9.264 kelime
- 16 15. Yaşamın doruğunda İntihari Ruhlar9.855 kelime
- 17 KARAKTERLER39 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Tenimde bıraktığın her iz, bana ait olmadığın her gerçeği yok sayıp seni yeniden seçmeme neden oluyor. Çünkü bazı acılar vardır... insanı öldürmez, sadece tek bir kişiye bağlar."
⚖️🕯️
O gece Cesur'un iç sesi
Bazen bir insanın yüzüne bakarsın ve yıllardır aradığın cevabı, hiç soramadığın sorunun içinde bulursun.
Ben İzel'e öyle baktım.
Sanki hayatın bütün gürültüsü, bir anlığına, onun gözlerinin kenarında biriken o kederli ışığın önünde susmuştu.
Annem öldüğünde sessizliğin ne kadar gürültülü olabileceğini öğrenmiştim.
Bir evin içindeki eşyaların, insan gidince nasıl yetim kaldığını...
Bir yastığa sinmiş kokunun, zamanla nasıl acıya dönüştüğünü.
Babam o gün değişmişti.
Bir adamı en çok ne öldürür bilmiyorum ama babamı öldüren şey, annemin yokluğu değildi;
onu öldüren, annemin yokluğuna alışmak zorunda kalmasıydı.
Karanlık insanı böyle bulur işte:
Önce bir şeyini alır, sonra geri kalan her şeyini sessizce kirletir.
Ben o karanlığı yıllarca taşıdım.
Ama ilk defa, bir gecenin tam ortasında, bir kızın elinde dururken düşündüm:
Acaba karanlık yanlış insanı mı seçti?
İzel'in dokunuşunda öfkemin hafiflediğini hissettim.
Bu tehlikeliydi; çünkü insan öfkesini kaybederse kendini savunacak hiçbir şeyi kalmaz.
Öfke, benim zırhımdı.
Ve o kız...
O zırhı sessizce söküyordu
Dudaklarım onun dudaklarından ayrıldığında, içimde tuhaf bir şey oldu:
Savaşı yarım bırakan bir asker gibi hissettim.
Bir an daha dokunsam teslim olacaktım;
bir an erken çekilsem onu kaybedecektim.
"Cesur," dedi kendi içimdeki ses,
"bu kız ya seni kurtaracak...
ya da senden geriye sadece ismin kalacak"
Kafamı cama yasladım.
Nefesim hâlâ düzensiz, kalbim hâlâ onun ritminde atıyordu.
O gece ilk defa sordum kendime:
"Acaba kader, bu kez bana karşı değil... benim için mi gelmişti?"
İZELDEN;
Sabah ışığı perdenin arasından ince bir bıçak gibi sızıp yüzüme değdiğinde, önce uyanmayı reddettim.
Uyanmak, geceyi inkâr etmek gibiydi çünkü...
O gecenin dudaklarımda bıraktığı sıcaklığı.
Yine de gözlerimi açtım.
Aynaya doğru eğildiğimde, yüzümde bana ait olmayan bir sessizlik gördüm.
Sanki bütün geceyi biri dudaklarımın kenarına yazmıştı;
kendi yazım olmayan bir hikâye gibi,
ama yine de en çok bana benzeyen.
Dudaklarım şişmişti, ama acıdan değil.
Bir dokunuşun bıraktığı yankıdan...
İnsanın hiç söylemediği bir kelimenin ağırlığı olur ya,
işte öyle bir ağırlık.
Öpülmüş bir dudağın gizlediği sır,
hiç öpülmemiş bir dudaktan daha sessizdir çünkü.
Aynadaki ben, bana bakıyordu.
Düşünceli, biraz şaşkın, biraz suçlu, biraz da çocuk gibi...
Bu hâlimi en çok annesiz gecelerimde görürdüm;
bir şey bitmiş, bir şey başlamış hissi.
Ya da başlanmış bir şeyin geri dönüşü olmayan tarafı.
Dudak çizgimdeki o hafif kızarıklığa dokundum.
Ama hissettiğim şey sadece fiziksel bir sıcaklık değildi.
Birinin nefesinin, bir insanın zihninde ne kadar yer kaplayabileceğini yeni öğreniyordum.
Cesur'un dokunuşu dudaklarımda değil,
sanki boğazımda düğümlenen o eski çocukluk kırıklarında takılı kalmıştı.
Demek bazı geceler," dedim aynadaki gölgeme,
"insanı bir öpücük değil... bir an büyütüyor."
Tam o sırada dışarıdan bir ses yükseldi.
Kapı aralandı, Kutay'ın sesi evi bir anda ele geçirdi
"İzeeel! Sıcak ekmek alıp geldim
El cağızlarım titriyo bak!
Kahvaltı hazır, gelmezsen yumurtayı kendim yiyeceğim, sonra darılırsın bak söyleyeyim!"
Bir anlığına gülümsedim.
Dudaklarımın kızarıklığı bile o gülüşte bir sır gibi saklandı.
Gecenin izi aynadaydı,
günün gürültüsü kapının arkasında...
İçimdeki o şiirsel sessizlik Kutay'ın sesinde çatlayınca, aynaya son bir kez bakıp derin bir nefes aldım. Dudaklarımın kızarıklığı hâlâ oradaydı... ama Kutay'ın açlık dramı daha baskın geliyordu.
"Tamam!" diye bağırdım odanın içinden,
ama yine de yetmedi sanki.
Kapıya doğru ilerlerken sesimi daha da yükselttim:
"KUTAAAY"
"Geliyoom! Ölme sakın ha
sen ölürsen ben kimle dalga geçecem"
abartılı bir biçimde derin nefesler alan Kutay'ı görünce kaşlarımı kaldırdım.
"Ne oldu sana?"dedim. "Sanki seni biraz önce açlıktan çekip almışlar mezardan."
O da elindeki bıçağı bırakıp dramatik bir baş sallamayla:
"Amaaan İzel, şurada beş dakika daha gelmeseydin...
bak çok samimiyim...
kendimi tost makinesine yatıracaktım!"
Masasının önündeki sandalyeyi çekip oturduğumda " yav geç otur kırk yılın başı kahvaltı hazırlamış, tavırlara bak kırdığı bir yumurta..onu da tavayla birlikte travmaya sokmuştur."
Elindeki bıçağı tezgaha bıraktıktan sonra drametik şekilde elini kalbine koyup " ben sabah erkenden ta İstanbullardan buraya geleyim" eline beline koydu anne edasıyla " yol yorgunu demeyim sana kahvaltı hazırladığım yetmezmiş gibi bir taze ekmek almaya gideyim sen ise söylen. "
Gözlerimi devirdim, ama gülmemek için de kendimi zor tuttum.
"Ya tamam Kutay... tamam, Müge Anlı'ya çıkıp mağdur edebiyatı yapma"
Kutay hemen karşıma oturdu, elindeki çatalı havaya kaldırıp meydan okur gibi:
" Ayrıca bir yumurta mı?
Hanımefendi, ben burada sanat yaptım!
Bu omlet değil...
bu açlığın karşısında gösterdiğim direnişin somut hâli!"
Kaşlarımı kaldırıp tabağına baktım." Direniş mi?
O omlet biraz daha böyle bakarsa canlı çıkıp kaçacak."
Kutay iki elini kalbine götürdü, sanki yedi göbek sülalesine hakaret etmişim gibi:
"İzel... vallahi bak... böyle konuşmaya devam edersen kahvaltıyı da, seni de geri iade ederim."
Kahkaha attım.
Kahkaham hâlâ dinmemişti ki Kutay tabağını önüme doğru itip kaşlarını kaldırdı.
"Ye de gör sanatın değerini. Aç karnına espri de çekilmiyor bak."
"Sanat mı? Kutay, bunu Tate Modern'e koysan temizlik görevlisi çöpe atar"
" Onlar anlamaz," dedi gururla. " Bu... duygusal bir omlet. Dramı var, gerilimi var, biraz da yanık tadı var hayat gibi."
Başımı iki yana salladım, yine de çatalı elime aldım.
Mutfağın içi, sabah ışığının solgun sarısıyla doluydu; perdelerin arasından sızan ışık, masanın üzerindeki buğulu çay bardaklarına vuruyor, sanki ortama bir sabah sakinliği değil de hafif bir tiyatro sahnesi ışığı veriyordu.
Kutay'ın hazırladığı kahvaltı... her şeye rağmen... ev gibiydi.
Ekmek taze, çay sıcak, omlet... eh, hâlâ omlet olmaya çalışıyordu.
Biz de iki yetişkin değilmişiz de, yıllar önce aynı apartmanın çocuklarıymışız gibi masaya çökmüş, konuşmalarımızla duvarları ısıtıyorduk.
Kutay bir lokma aldıktan sonra kollarını iki yana açtı:
"Bak... işte huzur. Şu an filmi çekilse jenerikte 'gerçek kahvaltılardan esinlenilmiştir' yazar"
Gözlerimi devirdim ama bu kez saklamadım gülüşümü.
"Kes şunu, daha yumurta kokusu utfağa sinmedi."
" İzel... bu eserlere koku değil, aura denir. Sanat cahilliği seni mahvediyor."
Tam bir şey söyleyecektim ki masanın üzerindeki telefonum titredi.
Ekrana bakınca yüzümden kahvaltı huzurunun rengi silindi.
Batur arıyor.
Kutay hemen çatalını bıraktı.
"Kim o? Suratın bir anda niye sanki elektrik faturası gelmiş gibi oldu?"
Telefon hâlâ titriyordu.
Derin bir nefes aldım.
"Batur... acaba Şule için mi arıyordur. Kesin bir şey oldu." İçime öyle doğmuştu
Kutay'nın bakışları ciddileşti, omuzları hafifçe toparlandı.
"İzel... aç. Belki önemli bir şeydir."
Ekrana bir an daha baktım.
Sonra parmağım, istemediğim bir sahnenin kapısını açar gibi, yanıtlaya dokundu.
"Efendim Batur?"
"İzel bu saatte rahatsız etmek istemezdim ama Şule sinir krizi geçirdi şuan hastanedeyiz ve .." derin nefes alıp verdi " sakinleştirici verildi ama ona yardım etmeme izin vermiyor." Dilini damağına vurma sesi gelince "erkek olduğum için sanırım, travmaları ile. İlgili.."
Batur'un sesindeki o kırık saygı, o çaresiz duruş...
insanın birinin yanında durmak isteyip duramamasının ağırlığı vardı.
Ben de bir an nefesimi tutmuş fark ettim.
Ayaklarımın altında mutfağın seramiği değil, bir boşluk vardı sanki.
"Tamam,"dedim, sandalyemi geriye iterken çıkan gürültüyü umursamadan.
"Sakin ol Batur. Geliyorum."
Kutay hemen doğruldu, yüzündeki şaka yastığı gibi duran ifadeyi bir kenara itip ciddi bir surat takındı.
"Ne oldu? Hastane mi? Şule mi?"
Başımı salladım " sana telefonda anlattığım bebek olayı var ya Şule işte o kız. " Kutay dediklerimi hatırlayınca gerilip kaşlarını çattı. O gün baya küfür etmişti Hilmi Arıcan ve Yavuz Doran'a.. sayesinde Türkçe sözlüğü yeni küfürler edinmişti .
Telefonu kapattıktan sonra gelişi güzel bir şeyler giyinip Kutay'a sarıldım. Ne kadar oda gelmek istese de Şule çok erkeklerle bir arada olmak istemez, Batur ile nasıl anlaşıyor neler olmuş bilmiyorum şimdilik gelme diyerek onu ikna etmiş, taksiye atladığım gibi Batur'un mesaj attığı hastaneye gidiyordum.
Hastaneye geldiğimde acil girişin kapısında sigara içen Batur'u gördüğüm de yanına gittim. "Nasıl oldu, durum ne?" Batur sigarasından derin bir nefes verdikten sonra sanki üflediği duman değilde sinir, öfkeydi
Batur'un sesi kısık, yorgun ve suçluluk doluydu; sanki her kelimeyi söylemeden önce tartıp incitmeyen bir yere bırakmaya çalışıyordu.
"Şule'ye numaramı vermiştim ... bir şey olursa ara diye."
Yere çömelmişti, parmakları arasında tuttuğu izmariti ezip öldürür gibi bastırdı topuğuyla.
Dumanın son kıvrımı havaya karışırken devam etti:
"Dün gece aradı beni. Korkuyorum... beni buldular kesin dedi."
Çenesindeki kas gerildi.
" Bende ne olduğunu anlamadan fırladım. Kapıdaki güvenliği aradım, bir sorun yokmuş. Meğer... karşı komşuya misafir gelmiş. Gelen gidenleri görünce panik olmuş. Eve girdiğimde titriyordu. Konuştum, sakinleştirdim. Sorun yoktu yani"
Eli istemsizce ensesine gitti; sanki orada düğümlenen bir utancı çözmeye çalışır gibi.
"Sonra... Bu gece burada kalır mısın? dedi. Tamam dedim. Zaten yalnız kalacak halde değildi."
Kısa bir duraksama.
Sanki söyleyeceklerinin yanlış anlaşılmasından korkuyormuş gibi.
Gece salonda koltukta uyukluyordum. Şule birden gelip yanımda uzandı."
Gözlerini kaçırdı, sesi daha da yumuşadı.
"Ne oluyor lan... dedim kendi kendime. Ama git demeye kalmadan... uyurgezer olduğunu fark ettim."
Batur derin bir nefes aldı; içi kabarmış, boğazı düğümlenmiş gibiydi.
"Çocuk gibi bana döndü İzel."
O görüntüyü hatırladığında yüzünde ışığa karışan bir acı belirdi.
Biz de o şekilde uyuyakaldık. Sabah..."
Gözleri bir an karardı, kaşları birbirine yaklaştı.
"Sabah uyandığında çıldırdı. Yanlış anladı. Korktu. Bağırmaya başladı, sonra kendine bile dokunamadı... sonra nöbet gibi bir şey oldu."
Başını eğdi.
Sanki Şule'nin acısının bir kısmını sırtında taşıyor gibiydi.
"Ben... onu incitmek istemedim. Bir şey yapmadım. Yemin ederim ki"
Batur sustu.
Sessizliği yalnızca koridorun steril uğultusu dolduruyordu.
Sen ise bir anlığına nefes almayı unuttun.
Şule'nin kırılmışlığı, Batur'un iyi niyeti, aralarındaki o ince çizgi...
Hepsi tek bir acıya sıkışmış gibiydi.
Ve şimdi sıra sende:
Şule'ye girmek, onu bulmak, o kırık yerlerine dokunmadan yanında durmak...
Ve belki de en önemlisi, Batur'u sakinleştirmek
Batur'un omzuna dokundum. " Açıklama yapmana gereken yok Batur" nefes alıp acilin kapısına baktım. "Şule zor şeyler yaşadı, nasıl hamile.." diyemedim kelimeler boğazımda takılı kaldı. "Psikolojiden çok anlamama ama" elimle omzunu sıvazladım "belli ki sana güveniyor ki ilk seni aramış hem bilinç altıda sana güvenmiş ki uyuz gezer olduğunda sana sığınmış."
Sözlerin havaya bıraktığın sıradan bir teselli değil, Şule'nin karanlıkla boğuşan yanına tutulmuş bir fener gibiydi.
Ve o an Batur sana baktı.
Tam anlamıyla baktı.
Tuhaf bir şey oldu
Sanki gözbebeklerinin içinde bir şey esnedi, yumuşadı, kırıldı ya da çözüldü...
Ne olduğunu tam anlayamadın ama gözleri parladı.
O sert yüzüne, normalde hiç göstermediği o kırılganlık yerleşti.
Birden çok sessiz, çok içten bir teşekkür gibi...
kalbi, bakışlarından dışarı sızdı.
Biraz daha... burada kalacağım," dedi Batur, gözlerini benden ayırmadan.
O öyle deyince bende içeri yöneldim
Acilin o rutin, soğuk uğultusu arasında doktorla kısa bir konuşma yaptım.
Şule'nin sakinleştirici aldığını, korku atağı sonrası vücudunun savunmaya geçtiğini, şimdi dinlenmesinin yeterli olacağını söyledi.
Odadan içeri girdiğimde loş ışık, Şule'nin mahmur hâlini daha da belli ediyordu.
Yatağın beyaz çarşaflarına yarı gömülmüş, uyanmış ama hâlâ dünyaya tam dönmemiş gibiydi
"Şule?"dedim yumuşak bir sesle.
Başını hafifçe kaldırdı.
Göz kapakları hâlâ ağırdı.
"İzel..."
Sesinde hem rahatlama hem utanç vardı. "Kusura bakma... böyle... bir anda..."
Yanına oturdun.
"Önemli değil, nasıl hissediyorsun?"
Ellerini birbirine kenetleyip dizlerinin üzerine koydu.
Boğazını temizledi.
"Biraz... rezil hissettim. Batur'a çok kötü davrandım. Sanki..."
Dudakları titredi
" Sanki bana bir şey yapacakmış gibi hissettim. Halbuki o... hiçbir şey yapmadı. Korkum... beni dürtüyor bazen."
Yavaşça elini tuttum
Sıcağı avucuna doldu.
"Batur anladı," dedim sakin ama kesin bir tonla.
" Ve inan bana, sen ona kötü davranmadın. Sadece korktun. O da bunu biliyor."
Şule başını eğdi. " Yine de... nasıl kaçtım ondan...sabah resmen .. kötü konuştum.."
Gülümsedim hafif bir dokunuşla elini sıktın.
"Şule... gece uyurgezerken bile ona sığınmışsın. İnsan içten içe güvenmediği birine yaslanmaz. Hem o bunu fark edince... kötü bile olmadı, sadece üzüldü. Kırılmadı yani."
Şule gözlerini kapattı, uzun bir nefes verdi.
Sanki içindeki taş biraz olsun hafiflemişti
Batur'u düşündüm...
Yetimhanede büyümüş, kimsesi olmamış, öfkesinin içinde saklı bir çocuğu kimse fark etmemiş bir adam.
Şule'yi düşündüm...
Anne babasını genç yaşta kaybetmiş, yıllarca amcasının evinde bir misafir gibi, sanki fazlalıkmış gibi büyümüş bir kız.
İkisi de yalnızlığın iki farklı rengiydi.
İki kırık çocuk...
ikisi de aynı karanlık taraflarında üşüyordu.
Belki çok büyük bir belki
bir gün birbirlerinin yaralarına denk gelirlerdi.
Birinin eksik bıraktığını diğeri tamamlar,
birinin korktuğunu diğeri sakinleştirir...
belki çok sessiz bir bağ olurdu aralarında.
Bir anlık bir gülümseme bıraktı bu düşünce yüzümde
Sonra Şule'nin elleri avuçlarımın içinde titredi,
ve yeniden ona döndüm şimdiki ana
Kapı hafifçe tıklatıldı.
Ses öyle ürkek, öyle nazikti ki; sanki kapıyı değil, içerideki insanların ruh hâlini rahatsız etmekten korkuyordu.
Şule irkilip elini çekti.
başımı kapıya çevirdim
"Girebilir miyim?"
Batur'un sesi kapı aralığından içeri sızdıkısık, yumuşak, temkinli.
"Gel," dedim sen.
Kapıyı yavaşça açtı.
Sanki bir hastane odasına değil de bir mabede giriyordu; adımları bile usul, nefesi bile titizdi.
Üzerindeki montun fermuarını kapatmamıştı, elleri ceplerine yarım gömülü; mahcup ama korumacı bir hali vardı.
Gözü önce bende dolaştı "Sorun yok mu?" diye sessizce yokladı.
Sonra, çok ağır ve dikkatli bir hareketle Şule'ye baktı.
Öyle bir bakıştı ki; suçlamadan, baskılamadan, sadece "iyisin değil mi?" der gibi.
Şule gözlerini kaçırdı ama korkmuş gibi değil; utancın ince perdesiyle.
Batur boğazını temizledi.
"Şule... şey... doktor birazdan tekrar bakacakmış. Ben... koridordayım, istersen."
Cümle cümle, kelime kelime çekine çekine.
Sanki yanlış bir adım atmaktan korkuyordu.
Sanki sesi bile Şule'nin kırılganlığını çatlatabilir diye endişeliydi.
İçimden böyle olmayacak dedim, konuştur içinde ki çöp çatanı diyerek Batur'u tuttuğum gibi içeri çektim. "Aa kaç yaşında insanlarsınız şimdi" ikisine göz gezdirip anne edasıyla " ben şimdi gidiyorum bir hafta sonum var yatacam uyucam" gülümsedim aslında ortamı yumuşatmak içindi " ikiniz konuşup aranızda ki anlamsız kaçamağı bitireceksiniz?" İşaret parmağımı Şule'ye uzattım "kız sende utanma açıkla içine atarsan anlamaz erkek milleti öküzdür düz kafalıdır sen söylemezsen anlamaz istersen duvara yaz ama beyinleri kütük "
Batur'un yanına gittim omuzlarına vurdum" azıcık erkek ol utanma ıh ıh ne prenses misin aaaa eskidende böyleydin geldin 30 yaşına hâlâ aynısın korkanın çocuğu olmaz demişler." Çocuk kısmını Şule'ye duyurmadan söyledim. " Şimdi git " erkek gibi dikleştim " erkekliğin şanını göster."
Batur'un arkasından Şule'ye bakıp ikisi arasında elimi salladım. " Halledin aranızdakileri, hadi İzel kaçar.."
Behlül kaçar gibi çıktım odadan, yüzümde istemsiz bir tebessümle.
Olacak... ama zor olacak, diye geçirdim içimden.
Belli ki ikisinin yolu birbirine dolanmıştı; çözmeleri biraz vakit alacaktı.
Hastaneden çıkmış öylece yürürken telefonuma gelen bildirimle durdum ve gelen mesaja baktım
Hastaneden çıkmış, rüzgârın yüzüme çarpmasına aldırmadan öylece yürüyordum. Adımlarım beni nereye götürüyorsa oraya gidiyordum işte... Derken telefonum titredi. Ekrana düşen bildirime bakmak için durdum.
CESUR - KREDİ NOTU 1900 🤑✨: Ne yapıyorsun?
Kalbim, sanki biri içerden hazır ol demiş gibi toparlandı.
Dün geceyi hatırlamamla mideme bir sıcaklık çöktü.
Ben... adamı resmen ilk ben öpmüştüm.
Sonra da kaçmıştım.
Tam anlamıyla... kaçmıştım.
Elim telefonda öylece kaldı.
Kalbim hâlâ dün geceki o temasın yankısıyla düzensiz atarken, zihnim cevap verme diye bağırıyor, parmaklarım ama çok merak ediyorum diye titriyordu.
Tam ne yazacağımı düşünürken ikinci bir bildirim daha düştü.
CESUR - KREDİ NOTU 1900 🤑✨:
"Bu arada... beni dün öpen kişi hakkında ihbar hattı açtım.
Şüpheli: Kaçma eğilimli, boyu 1.65 civarı, saldırı silahı dudaklar.
Yakalanırsa tarafıma teslim edilsin.
😌"
Refleks gibi dudaklarım kıvrıldı.
Gülmemi tutamadım.
Ben: Görev tanımı çok saçma olmuş, kimse bu şüpheliyi ciddiye almaz.
CESUR:
Ben aldım. Ciddiyetle arıyorum şu an.
Hatta yakalarsam... suçüstü sorgusu bile yapabilirim.
Kalbim bir ritim atladı.
Ben: Benim şu an sokakta boş boş yürümeme bir yorumun yok mu?
Kalbim bir ritim atladı.
Ben: Benim şu an sokakta boş boş yürümeme bir yorumun yok mu?
CESUR:
Var. Şüpheli olay yerinden uzaklaşmaya çalışıyor olabilir.
Yer bildirimi gönder, geliyorum.
Mesajı görünce istemsizce başımı iki yana salladım.
Ama içimdeki o tanıdık sıcaklık... yine yükseldi.
Ben: Git işine Cesur.
CESUR:
Hah, işim sensin zaten.
İtirazınız kaydedilmiştir 1900 kredi puanlı müşteri hanımefendi.
Yürümeyi bıraktım.
Ekrana bakıp kollarımı göğsümde kavuşturdum.
Gülümsüyordum.
Dün gece ne yaşandıysa... hâlâ üzerimdeydi, hâlâ ellerimin altında gibi.
Ben:
Şüphelinin boyunu yanlış yazmışsın bu arada. 1.65 değilim. 1.72'yim, rica ederim doğruları yazalım.
CESUR - KREDİ NOTU 1900 🤑✨:
Demek şüpheli... BENDEN uzun?
Şüphelinin boyu 1.72 olarak güncellenmiştir
Bir saniye bekledikten sonra ikinci mesaj patladı:
CESUR:
Ama ben de kısa değilim yani. 1.92'yim.
Yani... sen suçluyu yakalamaya çalışsam omzuma çıkar mısın?
Ya da direkt sırtıma mı atlarsın? Bilelim de hazırlıklı gelelim.
😌
Gözlerim kendiliğinden devrildi, ama gülümsememin önü alınamazdı.
Ben: Sen fazla boşsun, cidden.
CESUR:
Boş değilim.
Şüpheliyi yakalamak için tüm birimimi ayırdım şu an.
Tek eksik konum.
Atarsan operasyon başlar
Bir an duraksadım.
Parmaklarım ekranın üzerinde gezindi.
Sonra...
Attım.
Konum gönderildi.
Gönderildiği an kalbim bir sıkıştı, sanki bir şey başlayacakmış gibi.
CESUR:
Operasyon ekibi yola çıktı.
Ekibin tamamı benden oluşuyor bu arada.
Beş dakikaya oradayım.
Attığım konumda öylece dolaşırken gerçekten de beş dakika sonra Cesur siyah Rolls-Royce arabası ile önümde durdu. Camı aşağı indirdikten sonra
Cesur'un yüzü belirdi.
Dağılmış saçlar, gölgelik gözaltları, birine çok belli etmemeye çalışan hafif bir özlem çizgisi...
Ama yüzündeki ifade?
Dün geceden kalan bir ihtimal kadar tehlikeli.
Kaşını kaldırdı.
Sesini düşürüp o hafif alaycı, hafif sıcak tonuyla konuştu:
"Şüpheliyi yerinde tespit ettim."
Gözleri aşağı indi, baştan ayağa süzdü.
"Kaçmaya teşebbüs etmediğini görmek sevindirici."
Ben gözlerimi devirdim. " Teslim olmaya mı geldim yani?"
Kapının kilidi açıldı: tık.
" Yok."dedi, dudak köşesi belli belirsiz kıvrıldı.
"Ben almaya geldim."
Birkaç saniye karşılıklı bakıştık.
Bir anlığına sanki araba değil de nabzım çalıştırılmış gibi hissettim.
"Binsene." dedi.
Sesinde emir yoktu aslında... Ama karşı gelmek aklıma bile gelmedi.
Arabaya binip kemerimi bağladığımda Cesur'a döndüm. "Ee nereye gidiyoruz." Diye sordum
Bana gülüp bakarken içim titredi. Keşke bana bu kadar bağlanmaya başlamasa dedim " benim Bahçelideki mekana.."
Koltuğa uzanır gibi rahatça yayıldığımda, Cesur'un yan gözle beni süzdüğünü fark ettim.
Bu kadar yanında gevşemem... sanki hoşuna gidiyordu.
Direksiyonu tek eline almıştı, diğer eli dizinin üzerinde gevşek duruyordu; neyle uğraştığından çok kiminle yolculuk ettiğini düşünüyormuş gibi.
Ben ona bakarken gözlerim, yüzünden çok daha fazlasını görüyordu.
Gördüğüm şey, yaşadıklarım...
Gördüğüm şey, yaşayacaklarımın gölgesi...
Ve en çok da: benden saklanan gerçekler
Abim uzun zamandır ortada yoktu.
Telefonlar sessiz, mesajlar okunmamış, izler kapalı.
Benimle iletişim kurmuyor, ama emirleri hâlâ içimde çınlıyordu:
"Cesur'u kendine bağla."
Sonra?
Sonrası yoktu.
Abim sanki bu cümleyi bırakıp buhar olmuştu.
Yutkundum.
Gözlerimi yoldaki ışıklara diktim ama zihnim çok daha karanlık bir yerin içindeydi.
Bir gün... Cesur gerçekleri öğrendiğinde...
Bana böyle bakmaya devam eder miydi?
Sıcak, saklayamadığı o hafif bağlılık kırpıntısıyla...
Birine çok yaklaşmaktan çekinen bir adam gibi değil; gerçekten yaklaşan biri gibi.
Hayır. dedim içimden. Etmez.
Bir gün her şey ortaya çıktığında... bu bakışı kaybedecektim.
Belki öfke, belki soğuk bir kopuş, belki de gözümün içine bile bakmayan bir yabancı olacaktı karşımda
Ama en kötüsü... en boğucusu...
Günlerdir beynimi susturmak için görmezden gelmeye çalıştığım o soruydu:
Ya ailemizin katlinde Cesur'un babasının parmağı varsa?
Sadece düşüncesi bile midemi kasmıştı.
Yutkunurken parmaklarım istemsizce birbirine kenetlendi.
Ne yapardım ben?
Onun gözlerindeki sıcaklığı, bu anı, arabada süzülen huzuru... bir saniyede silip atabilir miydim?
Ya da...
Aklımla kalbim arasındaki savaş, bu kez beni mi yok ederdi?
Yanımda oturan adam beni bir bakışla çözen ama gerçeklerime kilometrelerce uzak olan o adam bundan hiçbir şey bilmiyordu
Ama ben biliyordum.
Kalbim hızlandı.
Nefesim hafifçe kesildi.
Ve içimden sessiz bir cümle döküldü:
Bu hikâyede bir gün birimiz, diğerini mahvetmek zorunda kalacak... ve kim olacağına dair hiçbir fikrim yok.
Cesur'un arabası Speakeasy Spirits'in önünde durduğunda Ankara'nın o kendine has Nisan sonu havası yüzüme çarptı.
Ne tam sıcak... ne tam serin.
Sanki güneşle rüzgâr kavga ediyordu: biri "ısıtayım" diğeri "yok yok, daha erken" diyordu
Arabadan indiğim anda hafif bir rüzgâr saçlarımı kıpırdattı.
Güneşse bulutların ardından çıkar çıkmaz tenime yumuşak bir sıcaklık bıraktı.
Mevsim tam bir geçiş kaosu.
Kapıyı kapattığım an Cesur hiç durmadan elimi tuttu.
Hiç konuşmadan.
Hiç açıklama yapmadan.
Sanki bu kızım benim içeride ondan uzak durun der gibi.
Yürürken parmakları, rüzgârda üşüyen elimin etrafında neredeyse koruma kalkanı gibi duruyordu.
Ve ben...
Allah affetsin ama içimden geçen düşünce çok netti:
Bu eller yüzünden bile aşık olunurdu bu adama... Lanet olsun. Allah belanı versin el fetişim
Speakeasy'nin siyah camlı girişine doğru ilerlerken, rüzgâr saç uçlarımı oynattı.
Hava serin sayılırdı ama Cesur'un tutuşu avucumun içini sıcak tutuyordu;
okadar doğal
kadar sahiplenen
kadar cüretkâr bir sıcaklık.
Korumalar bizi görünce yine başlarını eğdi. Ama şaşkındılar. Özellikle bana bakarken
Gündüz olduğu için giriş daha belirgindi; ışık camlara çarpıp içeriği görünmez yapıyordu. Korumalardan biri, özellikle el ele tuttuğumuzu fark ettiğinde, kaşları milim kıpırdadı.
Sonra çok hızlı, neredeyse refleks gibi elini cebine götürüp telefonuna uzandı.
Sanki "Biri bunu bilmeli" der gibi.
Ben görmüştüm.
Ama Cesur'un dikkatini dağıtmamak için belli etmedim.
İçeri girince sakın elimden bırakma."
O an, korumanın telefonu kulağına götürdüğünü gördüm.
Ve içimde bir şey şak diye oturdu.
Bu gündüz değilmiş gibi hissedilmesinin sebebi ışık değildi.
Gölgeydi.
Cesur'un gölgesi... yani babası.. o gün o davette Cesur'un beni sahiplenişiyle bozulan babası.. eğer iyi bir gazeteci olmasam o gün babasının bozulmasını fark etmeyebilirdim.. net babasıydı.
Bu işte babası dışında biri olabilir miydim sanmıyorum. "Ya olabilirse , hatırlarsana nişanlısı vardı istemediği nişanlısı, ya seni onun için kullanıyorsa?"
İç sesimin unuttuğum bilgiyi hatırlattığında sakin düz durmaya çalıştım, nasıl unutmuştum bu bilgiyi
Ama ya "benim yanımda" olması babasını rahatsız ettiği içinse?
Ya ben, bir güç savaşının ortasında bir sembolden ibarettiysem?
Boğazım düğümlenirken Cesur başını bana çevirdi.
Gözlerinde bir şey vardı...
Sıcaklık, evet.
Ama aynı zamanda sertlik.
Netlik.
"Ne oldu?" dedi. Ama bu adam bana böyle bakarken böyle konuşurken gerçekten istemiyorsa .. o zaman neden bana nişanlısı olduğunu söylemiyordu, benimle nasıl bu kadar rahat gezebiliyordu
O iki kelime bile içimdeki şüpheyi yakaladı.
Benden kaçamayacağım bir cevap ister gibi.
Sessiz kaldım.
Çünkü nişanlı mevzusunu bildiğimi söylesem...
Kopacak şeyler vardı.
Hem onda hem bende.
Ama tam o anda içeriden bir gölge çıktı.
Güneş ışığında bile karanlık durabilecek türden biri.
Takım elbisesinin kesimi pahalı, yüzündeki ifade tanıdıktı.
Gözleri önce bana, sonra parmaklarımızın birbirine kenetlenmiş haline indi.
Ve ben onu tanıdım.
Cesur'un babasının muhtemelen sağ kolu. Onu iki kez görmüştüm. Birincisi program günü ikincisi ise davette. O zaman dikkat etmemiştim ama şimdi anlayabiliyordum, muhtemelen en yakın adamıydı.
Korumaların kimliği kontrol etmesinin nedeni buydu.
Telefonun nedeni buydu.
Gündüz mekanın görünmez olmasının nedeni buydu.
Cesur'un "Elimi bırakma."deyişinin gerçek nedeni buydu.
O adam yanımıza yaklaştı, ses tonu buz gibiydi:
"Beyefendi sizi görünce haber vermemi istedi. İçeri geçmek ister misiniz?"
Beyefendi.
Yani babası
Ve o an düşündüğüm tek şey:
Ben bu hikâyede ya bir piyonum... benim onu kullanmak zorunda olduğum gibi
Ya da bir tehdit
Cesur adama bir şey demeden içeri geçtik içeriden gelen loş, soğuk hava tenime çarptı.
Gündüz olmasına rağmen içerisi geceyi yaşıyordu; siyah-beyaz ışıkların kırdığı gölgeler masaların üzerine ince çizgiler halinde düşüyordu.
Müzik hafifti, fonda neredeyse mırıldanır gibi bir elektronik ritim.
Barmenler bile şaşırmıştı; iki tanesi bir an durdu, birbirlerine kısa bir bakış attı, sonra hemen normalmiş gibi hareket etti.
Cesur'un gündüz vakti birini içeri getirmesi belli ki alışıldık bir durum değildi.
Masaların birinde oturan iki adam bize baktı, sonra aynı anda gözlerini kaçırdı.
O adamların kaçırdığı bakış bile gergindi; sanki yanlışlıkla gün ışığı bir kurdun inine düşmüş gibi
Tam o sırada yukarı kocaların olduğu merdivenlerden Korhan Bey'in bu kadar beklemediğim sürede gelmesi beni şaşırttı ama Cesur'u hayır. Korhan bey bize yaklaştıkça kaşlarını çatarak ellerimize baktı ve ben hemen ellerimizi ayırdım. Muhtemelen benim kim olduğumu biliyordu, düşmanı Aziz Tansu Derviş'in sağ kolunun abim olduğunu.. ama başka şeylerde vardı sanki oğluna sen böyle değildin der gibiydi bakışları..
Tam önümüzde durduğunda yüzüne mükemmel bir maske geçirip bana elini uzattı. "İzel, o gün davetten erken ayrıldın," dedi Korhan Bey, elimi sıkarken yüzünde kibar, kusursuz bir tebessümle.
"Bazı misafirler... kendilerini ait olmadıkları anlarda çekmeyi bilir. Bu da bir zarafet sayılır."
Dışarıdan bakıldığında tamamen nazik, hatta takdir eden bir söz gibiydi.
Ama alt metin bıçak kadar keskin geçti içimden: "Oğlumun hayatı senin alanın değil."
Tam elimi bırakacakken, sesi bir ton daha yumuşadı dışarıdan bakıldığında neredeyse sohbet ediyormuşuz gibi:
"Cesur'un hayatına kimlerin dokunduğunu bilmek isterim hep," dedi.
" Malum... bazı insanlar yanlışlıkla bile olsa, yürüdükleri yolun sahibini unutur."
Cümlenin içindeki "sahip" kelimesi, yalnızca bana saplanan bir iğne gibiydi.
Oğlum bağlıdır. Yakınında biri olacaksa ben belirlerim.
"Senin de... güçlü bir tarafın var İzel. İnsan bazen o gücü başkasının üzerinden kullanmak isteyebilir. Ama Cesur böyle oyunları sevmez. O, oyuna geleni eğlendirir... oynatmaya çalışanı ise hiç affetmez."
Dışarıdan duyulsa normal bir baba uyarısıydı sadece.
Ama içime geçen anlam kesindi:
Oğlumu piyon yapmaya çalışma. Denersen de altında kalırsın.
Sonra tebessüm etti, hiçbir şey olmamış gibi:
"Ne güzel, gençler birbirini buluyor bazen. Ama herkes kendi dünyasında kalmayı bilmeli... değil mi?"
Korhan Bey'in eli hâlâ elimi bırakmamıştı. O konuşurken dudaklarımda kibar bir gülümseme vardı ama gözlerim... benim dilim gözlerimdi.
"Zarafet diyorsunuz ama bazen erken ayrılan misafirler... başka masalarda neler döndüğünü daha iyi görür," dedim, sesimi yumuşak tutup hafifçe başımı eğerek. "Davette sizin yüz ifadenizi görmesem... doğru anı kaçırdığımı sanırdım."
Gözlerinde bir gölge kıpırdadı.
Beni anlamıştı.
Ben de onu.
Oğluna dair söylediklerine karşı, sakin ve ürkütmeyen bir tonda devam ettim:
"Cesur'un neyi sevip sevmediğini anlıyorum merak etmeyin. Sahip olduğu her şeye ne kadar sadık olduğunu da... Hem bazı adamlar oyun sevmez evet ama... bazılarını dans ettiren şey, karşısındakinin ne sakladığıdır."
Masum bir cümle gibi görünüyordu.
Ama alt metin netti:
Ben piyon değilim. Ve sizin oğlunuzun da, sizin de sırlarınızı okuyabiliyorum.
Sonra asıl sorumu saklayan cümleyi bıraktım sadece profesyonel bir gazetecinin kurabileceği kadar düz, ama bir o kadar iğneli:
Bu arada Korhan Bey," dedim, sesimi biraz daha düşürerek, sanki sadece sohbet ediyormuşuz gibi,
"Gücün olduğu yerlerde... bazı geçmişler karanlık kalabiliyor. Hele aileye dokunan meselelerde... İnsan ister istemez merak ediyor. Birilerinin hayatı bir gecede nasıl yok olur, kimler gerçekten pay sahibidir... değil mi?"
Dışarıdan bakan birine göre meraklı bir gazetecinin genel sorusuydu.
Ama onun için sinsice yerleşen bir imaydı:
Son cümlemi bilerek çok sakin, hatta saygılı söyledim:
"Ne de olsa herkes kendi dünyasında kalmayı bilmeli, haklısınız... ama bazen dünyalar kesiştiğinde, gerçekler de kendini gösterir."
Gülümsedim.
Kibarca.
Ama gözlerimle ona şunu söyledim:
Ben sandığınız kız değilim.
Ve geçmişinizin kokusunu alıyorum.
Korhan Bey'in yüzüne söylediğim o son cümle havada asılı kaldı.
Adam hiçbir şey söylemedi; sadece dudaklarının kenarı, yıllarca gömülü kalmış bir sır gibi titredi.
Bakışları, bir anlığına, geçmişi görmüş bir insanınki kadar karardı.
"Korhan Bey'in yüzüne söylediğim o son cümle havada asılı kaldı.
Adam konuşmadı; sadece dudaklarının kenarı, yıllarca gömülü bir sırrın yerinden kımıldadığı o çok küçük ama keskin titremeyi gösterdi.
Bakışları anlık karardı bir şeyi hatırlamış, bir yarayı görmüş gibiydi."
Tam o anda Cesur araya girdi.
"Ne konuşuyorsunuz siz?"
Ne zaman yanımızdan uzaklaşıp geri geldiğini bile fark etmemiştim.
Ona döndüğümde bakışları hem şüpheli hem de bir şeyleri kaçırmış gibi huzursuzdu.
Baban tam da nişanlından bahsediyordu."
Cümleyi bilerek yumuşak, hafif kırılgan bıraktım.
Bir gazetecinin değil, kalbi ansızın sıkışan bir kızın tonunda.
Korhan'ın kaşları bir an havalandı küçük bir şaşkınlık, hemen bastırılmış.
Ardından bana dönen bakışları aniden keskinleşti
Planımı o anda kurdum.
Korhan'ın o mimikleri... bizim aileyle bir geçmişleri olduğunu ele veriyordu.
Bu beni kısa bir an ürpertti, evet.
Ama geçmiş bana bir şey öğrettiyse, o da dik durmayı öğrenmiş olmamdı.
Ve Cesur'u gerçekten çözmek için önce onun en zayıf noktasına, yani
duygularına...
daha doğrusu bende görüp görmediğine dokunmam gerekiyordu.
Nişanlı mevzusu bunun için biçilmiş kaftandı.
Kırılmış, geri çekilen, gururu incinmiş bir kız rolü...
Cesur'un içini ters köşe eden zayıflık.
Korhan gözlerimin içine baktığında...
sanki planımı okumuş gibi, çok hafif bir tebessüm belirdi.
Küstah değil; "sen fark ettiğimden fazlasısın" diyen bir tebessüm.
Tam o anda çantama uzandım.
Hızlı değil, kontrollü.
Ve Cesur'a dönüp çok kibar, çok ölçülü bir tonda konuştum:
"Nişanlı bir adamın yanında durmam... yanlış anlaşılabilir, Cesur Bey."
Bilinçli bir mesafe.
Bilinçli bir yara.
Bey" dememin onun göğsüne saplanan görünmez bir bıçak olmasını bilerek.
Arkamı döndüm.
Ayak seslerim merdivenlere doğru uzaklaşırken, üç farklı tepki kaldı ardımda:
Korhan: Her şeyi anladığını belli eden, soğuk bir tebessüm.
Cesur: Ne olduğunu çözmeye çalışan öfke yüklü bir suskunluk.
Ben: Oyuna resmen girdiğine dair sessiz bir kararlılık.
Salonun loş ışığına doğru iki adım atmıştım ki-arkamdan sert ama panikle bastırılmış bir nefes duydum.
"İzel."
Adımım havada kaldı.
Sadece yarım saniye bakmamıştı bile; peşimden hızla gelmişti.
Bileğime uzanan o sıcak el, kararlı bir kıskançlıkla kavradı beni.
Öyle sert değildi... ama "gitmene izin vermem" diye bağıran bir kararlığı vardı.
Bir anda bana doğru çevirdi.
Gözlerindeki ifade...
Kızgınlık değildi.
Hırçınlık da değildi.
Kayıp veriyormuş gibi bir şaşkınlıktı.
Ne demek nişanlı bir adamın yanında durmam?"
Sesi düşük, kontrolü zor tutuyor gibiydi.
"Kim... ne söyledi sana?"
Korhan'ı fark etmeden sormuştu o soruyu ama adam bir iki adım geriden, olanı dikkatle izliyordu.
Ben bakışlarımı kaçırdım, rolü tamamlamak için:
Önce incinmişlik, sonra toparlanma.
Kendimi geri çekmeye çalışır gibi hafifçe kolumu kurtardım ama Cesur bırakmadı.
"Cesur..." dedim, sesimin titremesine izin vererek.
"Ben bir skandalın parçası olmak istemem. Hem..."
Gözlerimi kaçırıp hafifçe gülümsedim, o çok acıtan kız tebessümüyle:
"Birinin nişanlı olduğunu bilince... insan bazı şeylere mesafe koymayı öğreniyor."
Korhan'ın o anda göz ucuyla bana bakıp çok hafifçe başını eğmesi-
"Oyunu anladım. Sen fena bir rakip değilsin." der gibiydi.
Cesur'un eli o anda bileğimi daha sıkı tuttu.
Kaşları çatıldı.
"Kim söyledi sana böyle bir şey?"
Sesi artık daha sertti.
"Benim"
Durdu.
Yutkundu.
Korhan'ın orada olduğunu geç fark etmiş gibi.
"Baba...?" dedi kuşkuyla.
Korhan yüzünde kibar bir tebessümle omuz silkti.
"Ben sadece sohbet ettim oğlum. Kızın kendi yorumları herhalde."
Ben ikisinin arasındaki çatlağı büyütmemek için başımı eğip hafifçe geri çekildim.
"Bırak gideyim, Cesur." dedim alçak bir sesle.
"Bu durum bana göre değil."
Ve tam uzaklaşmak için döndüğüm anda
Cesur ikinci kez, daha kararlı, daha tehlikeli bir sesle seslendi:
"İzel. Dur."
Kolum bir anda tutuldu, sertçe değil ama paniğin verdiği o kontrolsüz güçle.
Cesur beni çevirdiğinde yüzü öfke değil, kaybetme korkusu ile yanıyordu.
Sen öyle bir şey sanma! Ben-ben kimseyi sevmiyorum! Nişan filan... saçmalık! Öyle bir şey yok!"
Sesi çatlıyordu.
Sanki söylemek istemediği ama mecbur bırakıldığı bir gerçeği kusuyordu.
Ben başımı iki yana sallayıp bağırdım:
"Bana söylemen gerekiyordu!
Senin yanında... metresin, orospun gibi gezmemi mi istedin?
Ben böyle bir şeyin parçası olmayacağımı bilmeliydin!"
Cesur gözlerini kaçırdı bir an-tam o an fark ettim.
İlk oyunum tutmuştu.
Ben seni öyle biri sanmam! Ben ben ne yaptım da bunu düşündün sen?!"
*Hiçbir şey yapmadın." dedim sakin ama kırılmış bir sesle.
"İşte sorun da bu. HİÇBİR ŞEY demedin"
İşte o an ikinci oyunumun kapısı açıldı.
Ama ikinci oyun daha acımasızdı.
Abimin benden istediği şey: Cesur'un güvenini kırmak ama aynı anda kendimi dürüst göstererek bağlamak.
Ben," dedim, nefesimi zorlayarak, "abimle neden düşman olduğunuzu bilmiyordum.
Ama sen biliyordun.
Ve sen... bunu bana karşı kullandın.
Beni kullanmakla tehdit ettin."
Cesur'un gözlerinde o aynı bakış...
Hâlâ ediyorum.
Söylemeden söyledi.
"Ben o gün asansörde sana her şeyi söyledim.
Evet, diyelim ki seni kullanıyorum.
Ama ben yine de kartlarımı açık oynadım.
Bana güvenmeyeceğini bilsem de... dürüsttüm."
Kelime kelime içime oturdu, ciğerlerimi yakarak.
Oyunumu oynuyordum.
Canım yansa da, dizlerim titrerse de...
Artık Cesur'u kullanacaktım.
Çünkü içimde tek bir cümle ağırlaşıyordu:
Korhan... eğer ailemin katlinde senin imzan varsa... bitmiştin.
Cesur bir adım yaklaşınca içimdeki tüm sinir uçları aynı anda gerildi.
Kaçmakla kalmak arasında asılı kaldım; ama yüzümdeki ifade soğuktu.
İç sesim:
Yaklaşma.
Yaklaşırsa nefesin karışır, aklın kayar.
Güçlü kal. Bu oyunda bir duyguya yer yok, İzel
"İzel... ben seni öyle bir pozisyona sokmak istemedim."
Sesindeki ton, ilk kez kontrolsüzdü.
Hani bir insan bir anda gerçeği görür de korkar ya... öyle.
"Ben" Durdu. Gözleri hızla kaçıp geri geldi.
"Bana nişanlı muamelesi yapma, tamam mı? Ben kimseyi sevmiyorum! Hiç kimseyi!"
Sevmiyorsun, öyle mi?
Keşke kalbime de söylesen de inanıp rahatlasam
Ama yüzüme başka bir şey yansıttım:
Sertlik. Kırgınlık. Mesafe.
"Ben sadece," dedim, boğazımdaki düğümü yutarak,
"bir zahmet... duymam gereken şeyleri zamanında öğrenmek istiyordum."
Cesur yumruklarını sıktı.
Sanki kendine kızıyor, sanki diline, sanki geçmişine.
"Sen," dedi bana eğilerek, "beni anlamıyorsun."
Sesinde kırılmış bir öfke vardı-hem bana hem kendine.
Anlamıyorum evet." dedim.
"Çünkü hiçbir şeyi benimle açık oynamıyorsun."
Bir anlık sessizlik...
Sonra o bakışını yakaladım:
O asansördeki gibi.
"sana güvenmiyorum hep şüphe edeceğim." der gibi.
Sessiz ama kabullenmiş.
Ben... hâlâ sana güvenmiyorum
Seni itiraf edemeyeceğim şeyler için..."
O an ciğerim boşaldı sanki.
İç ses:
İşte bu.
İşte bu yüzden oynuyorsun İzel.
Bu yüzden duyguyu gömüp maskeyi takıyorsun.
Cesur bir tehlike. Ve sen bu tehlikeyi silah olarak kullanacaksın.
Sadece bir adım geri çekildim.
"Ben en azından dürüsttüm." dedim.
"Abimle aranızdaki düşmanlığı bilmediğimi söyledim.
Sana açık oynadım...
Seni kullanıyor olsam bile kartları masaya koydum."
Cesur başını hafif yana eğdi, gözleri beni deliyordu.
"Sen... tehlikelisin İzel." dedi fısıltı gibi.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
O an anladım:
Ben ne kadar plan yaparsam yapayım,
bu adamın gözleri her şeyi okuyordu.
Ama içimdeki diğer ses daha yüksekti:
İç ses:
Oyun bitmedi.
Korhan'ın gerçeğini öğreneceksin.
Cesur senin zayıf noktan değil; sen onun zaafısın.
Ve tam o an...
Cesur bir adım daha attı.
"Benden uzaklaşma." dedi, sesi çatlayarak.
O söz, içimde hem yangın hem buz bıraktı
"Senden uzaklaşmama mı istiyorsan " dedim ona dik dik ama sanki içim acıyormuş gibi bakarak "
O bir adım atmıştı ama ben birden içsel bir adım geri attım.
Sözlerim, planımın bir parçasıydı ama aynı zamanda gerçekti.
"Senden uzaklaşmamı istemiyorsan..." dedim, nefesimi sertçe vererek,
"o zaman bana söylemen gerekenleri zamanında söyleyecektin.
Beni, yanında hiçbir şey bilmeyen bir... bir metres gibi, oyuncak gibi, yan ürün gibi gezdirmeyecektin
Cesur şok oldu - öfkeyle değil, utançla.
Gözleri öyle derin bir sıkışmışlıkla karardı ki, bir anlığına nefes bile almayı unuttu.
"Ben... seni öyle
Cümleyi tamamlayamadı.
İç sesim fısıldadı:
Bırak tamamlayamasın.
Acı çekmesi gerekiyorsa çeksin.
Bu oyunda güç denge ister.
Ben devam ettim, çünkü durursam kırılacaktım:
"Bana bir gerçeği söylemekten bile kaçtın.
Nişanlından... babanın neden anlattığından...
Her şeyden."
Nefesimi tuttum.
"Ve sen hâlâ diyorsun ki... uzaklaşma
"Sevmiyordum anladın mı sevmiyordum aile güçleri içindi, bağ.." sustu devam edemedi. "
Birden sustu.
Sözcük orada kesildi
göğsünden dışarı çıkamayan bir itiraf gibi.
Gözleri kaydı, kaçacak yer arar gibi yana baktı.
Parmakları yumruk oldu.
Devam edemedi.
Bağ... ne Cesur?" dedim, kısık bir sesle.
"Seni bana yalan söylemeye mecbur bırakacak kadar güçlü bir bağ mı?
Yoksa beni saklamak zorunda kalacak kadar kirli bir anlaşma mı?"
Cesur, gözlerime baktı.
Gözbebekleri büyüdü.
Sanki o "bağ"ın adını söylemek, benim dünyamı yıkacakmış gibi sustu.
Ve fısıldadı:
"Devam edemedim... çünkü bazı gerçekler seni benden tamamen koparır, İzel
Alayla güldüm. "Biz ne zaman bağlandık ki kopalım Cesur"
Söylerken sesim titremedi.
Çünkü titrerse oyun biterdi.
Arkamı döndüm.
Topuk seslerim sert zeminde yankılandıkaçış gibi değil, meydan okuma gibiydi.
Tam adımımı attım...
Cesur'ın nefesi ardımda yakalandı, sanki o cümle göğsüne saplanmıştı
durdum.
Başımı hafifçe yana çevirdim, göz ucuyla onu gördüm:
Omuzları gergin, çenesi kilitli, elleri yumruk...
Bildiğim her hâliyle paramparça.
O geceki öpücüğüm..."
Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi.
"Nişan hediyen olsun."
Sessizlik.
Cesur nefes bile almadı.
Gözleri birkaç saniye boyunca anlamaya, tutmaya, kırılmamaya çalıştı
ama hepsini aynı anda yapamadı.
Ben yürümeye başladım.
Adımlarım hızlandı.
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi ama yüzümde soğuk bir maskeyle devam ettim.
İç sesim ise fısıldadı:
Oyun başladı.
Ve bugün ilk taşı sen sürdün.
Yansan da döndün, Cesur'un zayıf noktasını açtın
Arkamı dönüp yürümeye devam ettim.
Artık geri bakmak yoktu.
Soğuk hava yüzüme çarptığında anladım ki içeride tuttuğum nefes bile Cesur'un üzerimdeki etkisini gizlemeye yetmemişti.
Ama şimdi... maske yeniden yerindeydi.
Dış kapıdan çıktım.
Kapı kapanırken içeriden boğuk bir ses yükseldi Cesur'un nefesinin kırılması, yumruğunun duvara çarpması, hangisiydi bilmiyordum.
Bilmek de istemedim.
Bilmek zayıflatırdı.
Merdivenlerin başına geldiğimde durup derin bir nefes aldım.
Göğsüm ağrıyordu.
O öpücüğü "nişan hediyesi" diye sunmak... kendime attığım en sert tokattı belki.
Ama gerekiyordu.
Korhan'ın bakışları...
O karanlık, gizleyen, saklayan gözler.
O mimik.
Artık emindim:
Ailemin ölümünün gölgesinde, o adamın payı vardı.
Ve bu oyunda Cesur artık sadece bir hedef değil...
bir anahtardı.
Adımlarımı merdivenlerden aşağı bırakırken iç sesim fısıldadı:
Canın yandı, İzel...
Ama acı doğru oynandığında güçtür.
Gökyüzü griydi, Ankara'nın soğuğu günün ilk saatlerinden kalmışçasına içime işliyordu.
Ama ben üşümedim.
Bugün kendimi ateşe atarken bile, içimde tek bir netlik vardı:
Oyun artık resmen başladı.
Ve birileri yanacaksa...
önce gerçeği saklayanlar yanacaktı.
Abimi aradım açmayacağını biliyordum. Tek bir mesaj bıraktım ona , o lafimla geleceğini biliyordum
Başımı kaldırıp gri gökyüzüne baktım.
Ciğerlerime soğuk hava dolarken parmaklarım hızlıca yazmaya başladı:
"Korhan'ın dediğin gibi parmağı olabilir.
Neden beni seçtiğini artık anladım.
Cesur'un zaafı olmaya başladım ilk adımı attım.
Asıl şimdi oyuna girdim abi.
Hemen beni bul."
Gönderdim.
Mesajın okunmasını beklemedim.
Beklememe gerek yoktu.
Altuğ o cümledeki tehlikenin kokusunu her zaman alırdı.
Ve bu kez
yanıma gelmesi sadece zaman meselesiydi.
Taksiye bindiğimde kapı fazla sert kapandı; içerideki loş sarı ışık bir an yüzümü yokladı, sonra geri çekildi.
Şoför aynadan kısa bir bakış attı.
"Hanımefendi iyi misiniz?"
"adrese ... gidiyoruz, lütfen." dedim adresi vererek
Başımı cama yasladığım anda, mekanın önünden uzaklaşırken onu gördüm.
Cesur.
Siyah ceketi omzunda, gözleri karanlık, çenesindeki o kilitlenmiş öfkeyle dışarı çıkmıştı. Beni fark etti. Bir adım attı sanki taksiyi durduracakmış gibi.
Ama şoför çoktan gaza bastı
Görüşü yavaşça arkamızda eridi.
O anda içimde bir şey çöktü... bir şey bitti... ya da belki yeni bir yara açıldı.
"Abi... şu radyoyu açar mısınız?" dedim, sesim kısılmıştı. "Belki kafamdaki sesler biraz susar."
Şoför başını salladı, düğmeye bastı.
Cızırtıdan sonra bir şarkı girdi:
"Ben sandım ki acılar
Geçer zamanla...
Oysa içimde kaldı yarın olanlar..."
Sözler taksinin içini doldurdukça, boğazımda düğüm büyüdü.
Bir anda nefesim sızladı-tutamadım.
Gözlerim doldu, sonra taştı. Sessiz yaşlar, sıcak ve hızlı.
Baba...
İçimden konuştum, kimse duymadı.
Senin ölümünde parmağı olan bir adamın oğluna mı tutuluyorum ben?"
Bu ne kadar saçma, ne kadar yanlış, ne kadar acı...
Gözlerimi yumdum.
"Baba... özür dilerim. Şimdi acını tatmaya başladığım için,
yıllarca içime gömüp de unuttum sandığım şeyleri hatırladığım için...
özür dilerim."
Omzum titredi.
"İntikamına önceden düşmediğim için...
ben sandım ki abimi böyle korurum, ben sandım ki ancak gözün bu şekilde arkada kalmaz , baba en çok sana ihtiyacım olduğu zamanlar da bile hatırlamamak için seni aklımdan sildiğim için
özür dilerim baba."
Taksi hızla ilerliyordu, ben ise geçmişimin ağırlığında sıkışıyordum.
Dışarıdaki sokak lambeleri gözyaşlarımı parlatıp geçiyordu sanki her ışık, içimdeki yarayı daha da görünür kılıyordu.
Bu yolculuk artık sadece eve değil...
kendi karanlığıma doğruydu.
CESUR'DAN;
Mekânın kapısından çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı ama içimdeki öfke daha keskin, daha yakıcıydı.
Bir şey oldu ve omzum gerildi, adımlarım durdu.
Taksi.
Sarı bir taksi.
Arka koltukta o vardın.
Elim cebimdeki telefona uzandı.
Parmaklarım ekrana değerken durdu.
Neyi söyleyecektim?
"Konuşalım."
"O öpücüğü nişan hediyesi yapamazsın."
Hiçbiri doğru gelmedi.
Hiçbiri yeterli değildi.
Taksi uzaklaşırken ayaklarım çakılı kaldı yere.
Sanki Ankara'nın soğuğu değil... içimdeki gerçekler üşütüyordu beni.
İç sesim sert, acımasız bir tonda fısıldadı:
"Nesin sen, İzel?
Hâlâ abin için benimle oynadığın bir piyon musun...
yoksa o söylediklerin o lanet acıyla dolu bakışın gerçek miydi?"
Başımı kaldırdım; taksinin arkasındaki kırmızı ışık gittikçe küçülüyordu.
"Bir insan... aynı anda hem bu kadar yalan söyleyip hem bu kadar gerçek bakabilir mi?"
dedi içimdeki diğer ses, daha kırılmış olan"
Ama düşünmem gereken başka şeyler vardı.
Kökü yıllar öncesine inen, kan kokulu şeyler.
Nefesimi tuttum. İçimde yıllardır sakladığım yara yeniden açıldı:
Yasemin kokusu... annemin kokusu.
"Ben... annemi öldüren adamın sağ koluna..."
diye mırıldandım kendi kendime. Boğazım düğümlendi.
Dudaklarım titredi, istemsizce devam ettim:
"Sonra... en yakın arkadaşımı, Gürkan'ı öldüren adamın kardeşine..."
Sözlerim havada asılı kaldı.
Ağzımdan çıkınca daha ağır, daha keskin hissettirdi.
Elimi saçlarımdan geçirdim, sinirle nefes verdim.
"Lan..." dedim kısık ve kızgın bir sesle,
" ...ben onun için abisine fiziksel zarar vermeyeceğim diye söz verdim."
Birine söz vermek... İzel için.
Bunu kendime bile itiraf etmek istemiyordum.
Ama o taksi, tam önümde gözden kaybolurken...
Senin yüzün o anlık kırılman, o konuşmayı bitirirken dudağının titremesi aklıma çivi gibi saplandı.
Ve içimdeki ses bir kez daha fısıldadı:
"Oyun mu oynuyor... yoksa sen sandığından daha tehlikeli bir şekilde ona bağlanıyor musun, Cesur"
Taksi gözden kaybolurken içimde büyüyen o karanlık his... tam boğazımı sıkıyordu ki arkadan ağır, otoriter bir nefes duydum.
"Cesur."
Ses... babamın sesiydi.
Dönmedim. Dönmek istemedim.
Ama o zaten yanıma gelip omzuma elini koydu.
"Toparlan. Nişanlın Buket yakında gelecek."
Sesi buz gibiydi.
" Bağlılar'a geçeceğiz. Lider olarak masaya ihanet edemezsin."
yutkundum
Yıllardır duyduğum ama her seferinde içimi daha fazla yaran o kelime yine göğsüme saplandı:
Lider.
Babamın parmakları yakasını kavradı ve Cesur'un boynuna doğru çekti.
Şah damarına değecek kadar yakın durdu.
Sonra sol boynunu açtı o hilal şekliyle kılıç tutan kartalın izini gösterdi bana
Bu damara işlenecek, Cesur."
dedi babam
"Liderlik damarı.
Bu evin, bu kanın senden istediği kader.
Bütün Bağlılar seni bekliyor.
Bütün sistem seni bekliyor"
nefesim kesildi
Taksinin uzaklaştığı yol gözümün önünde puslandı.
Babamın sözleri bir tokat gibi indi:
"Duydun mu beni?
Nişanlın gelecek.
Soyumuzun ittifakı için.
İhanet etmeyeceksin."
O sırada babam gölgelerden çıkar gibi yaklaştı.
Bakışı, sanki aklımı okumaya çalışıyordu.
"Gözünü aç."dedi kısık bir sesle.
"İzel tehlikeli, Cesur.
Her hareketi, her sözü...
senin için seçilmiş olabilir"
dişlerimi sıktım ama ses çıkarmadım
Babam devam etti:
"Anneni hatırla."
Bu kelime içimi buz gibi kesti.
"Gürkan'ı hatırla. Onları alan elleri... onları yönlendiren aklı.
çenem titredi. İçinden bir şey koptu.
"Ve şimdi..."
Babam gözlerini karartarak yaklaştı,
"...o adamın kız kardeşi senin kalbini mi yoklayacak?
Sen, lider olacaksın.
Zaafın olamaz."
Bu söz, içimdeki iki dünyanın birbirine çarpıp parçalanması gibiydi.
Bir yanda:
Annemin kanla bulanmış yasemin kokusu.
Gürkan'ın cansız bedeninin o geceki ağırlığı.
Bağlılar'ın çocukluktan beri ettiği yemin:
"Lider olduğunda, kalbin değil aklın hükmedecek."
Diğer yanda:
Takside gözleri dolan o kız.
"O geceki öpücüğüm nişan hediyen olsun," derken sesindeki acı.
Onu arkasından adım atarak bile durduramadığım bir gerçek.
iç sesim çatladı:
"Ben... lider olmak için doğdum."
Ama aynı ses başka bir tonda fısıldadı:
"Ya İzel... o bütün düzeni bozan tek kişi olursa
Babasının sesi son kez tokat gibi indi:
"Toparlan Cesur.
Bağlılar seni bekliyor.
Ve bir liderin...
kalbinde kimseye yer yoktur."
gözleri? taksinin kaybolduğu yola kaydı.
Ama artık ağzımdan tek bir kelime bile çıkmıyordu.
Sadece içimdeki o kırık fısıltı:
"İzel... bana ne yapıyorsun?"
İZEL'den;
Taksi apartmanın önünde durduğunda Ankara'nın akşam serinliği, yüzüme bir tokat gibi çarptı.
Sanki şehir bile "toparlan" diyordu.
Ama toparlanacak hâlim yoktu.
Kapıyı açarken ellerim titriyordu.
Soğuktan değil...
Söyleyemediklerimden.
Söyleyip de içimde yankılananlardan
Ayakkabılarımı çıkarırken bile boğazımdaki düğüm çözülmedi.
O an fark ettim:
Buradaki sessizlik bile, Cesur'un sesi kadar canımı yakıyordu.
Montumu bir köşeye attım.
Salonun ortasına yürüdüm.
Telefonu masaya bıraktığım anda ekran karardı tıpkı içimdeki her şey gibi.
Sonra...
Aniden.
Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı.
Kontrolsüz.
Sessiz.
Acıtan cinsten.
Elimi yüzüme kapattım ama sesimi bile kesemedi.
"Baba..." dedim fısıltıyla.
Sanki yaşasa beni duyacakmış gibi.
Kollarımı karnıma sardım, kendimi ayakta zor tuttum.
"Baba... ben ne yapıyorum?"
Gözyaşlarım hızlandı.
"Seni öldüren adamın oğluna mı tutuldum?"
Göğsümden bir kırılma sesi koptu sanki.
"Affet..." dedim dişlerimin arasından.
"Affet baba... acını bu kadar geç hissettiğim için.
Unuttuğum için değil...
Hatırlamayı göze alamadığım için."
Sırtımı duvara yasladım, yere kayıp oturdum.
"Ben şimdi senin ölümünün kokusunu yeni yeni duyuyorum.
Ve o koku... Cesur'un teninden geliyor gibi.
Baba... ben sana layık değilim."
Nefesim kesildi, ama devam ettim:
"İntikamını yıllardır unutmuş gibi yaşadım.
Kendimi güçsüz sandım.
Ama şimdi...
Şimdi her şey acıyor."
Elimi kalbime bastım.
"Baba, seni içimden çıkarmaya çalıştığım için özür dilerim...
Ben seni unutsam bile acın beni bırakmamış."
Bir an kendimi toplar gibi oldum.
İçimdeki ses netleşti:
"Cesur'dan uzaklaşmayacaksın."
"Onu zayıf noktan yapmayacaksın."
"Onun zaafı olacaksın."
Gözlerimi sildim.
Yarım bir nefes aldım.
O sırada...
Kapı zili çaldı.
Sanki tam o anda dünya, ikinci raundun başladığını ilan ediyordu.
Zil tekrar çaldı.
Bu kez daha sert.
Ve ben derin bir nefes alıp fısıldadım:
abi... geldin."
Çünkü bu kapıyı o çalardı
Plan zamanı
Kapının önünde bekleyen kişi belliydi.
Benim mesajımı görür görmez geleceğini biliyordum zaten.
Kapıyı açar açmaz, soğuk hava gibi yüzüme bir gerçek çarptı:
Altuğ, gözlerinden beni süzerken hiçbir duygu göstermiyordu.
Ama ben onun dudak kenarındaki milimlik o kıpırtıyı tanıyordum.
Öfke değildi o.
Kontrol.
Her şeyin kontrolü.
Girmeden önce birkaç saniye bana baktı
Sonunda içeri adım attı.
Kapı kapanır kapanmaz sesi... bıçak gibi keskinleşti.
"Korhan'a ne dedin?"
Bir an afalladım.
O kadar doğrudan, o kadar hazırlıksız soruyordu ki.
"Ne dediğimi biliyorsun abi..." dedim fısıltıyla.
Altuğ bir adım daha yaklaştı. Yüzü hâlâ sakin görünüyordu ama sesi o buz gibi kontrol çatlamaya hazırdı.
"Bilmiyorum." dedi dişlerinin arasından.
"Çünkü sen bazen öyle cümleler kuruyorsun ki, altında on yılın hesabı yatıyor.
Sen Korhan'a bir şey söyledin.
O da gelip bana 'geçmiş' hakkında konuşmaya başladı."
Gözlerim büyüdü. "Ne... ne dedi?"
Altuğ başını yana eğdi, yüzü gölgede kaldı.
"İmâ ettin, değil mi?"
Sesi artık kısık ama tehditkârdı.
"Katli... ailemizi... o geceyi.
Altını kapalı laf soktun ona.
Senin ağzından bir cümle bile çıksa, onun kafasında fırtına kopar."
Yutkundum.
Kaçacak yerim yoktu.
"Ben sadece... kızdım. Bir şey ima etmedim."
Altuğ'un sabrı bıçak kesiği gibi gerildi.
"Kızdın diye mi?"
Bir anda sesini yükseltti:
"Sen ne yaptığının farkında mısın
Omzumdan tuttu. Parmakları sertti ama can yakmak için değil... sarsmak için.
"Eğer onlar gerçekten onlarsa eğer o insanlar geri döndüyse ve Korhan senin kim olduğunu anlarsa..."
Gözleri karardı.
"Nasıl bu kadar pervasızca konuştun?!
Senin gerçekten o kız olduğunu öğrenirse... bizi sağ bırakırlar mı sanıyorsun?!"
Nefesim kesildi.
Bu cümleyi ondan hiç duymamıştım.
"Abi... ben... sadece sinirlendim."
Altuğ yüzünü bana yaklaştırdı, sesini alçalttı.
"Biz öldü biliniyoruz, İzel.
Öyle kalmak zorundayız.
Senin aklındaki o küçük cümleler bile birilerini mezardan çıkarabilir."
Bir adım geri çekildi, gözlerini devirdi.
"Ve sen... sinirlenince gerçekleri ağzından döküyorsun.
Sen böyle giderse bizi değil kendini de gömersen şaşırmam
Altuğ gözlerime baktı, bir kelime söylemeden.
Cevabı o sessizlikte saklıydı zaten.
Sonunda nefesini yavaşça verdi.
"Korhan düşmeyecek." dedi.
"Yıkılacak.
Ama önce... kendi kendine çürümeye başlaması lazım.
Sen o çürümeyi hızlandıracaksın
Sözleri, planın en karanlık tarafını açığa vuruyordu.
"Ben ne yapacağım?" diye sordum.
Altuğ, ceketinin cebinden küçük bir kâğıt çıkardı.
Masaya bıraktı.
Siyah mürekkeple yazılmış tek bir isim vardı.
Bir an nefesim kesildi.
"Bu kim?"
Altuğ gözlerini kısmadan yanıtladı:
"Cesur'un babasının en zayıf halkası.
Ve Korhan'ın en çok korktuğu kişi.
Sen bu isimle konuşacaksın."
Gözlerim büyüdü.
"Ben mi? Tek başıma mı?"
"Evet." dedi.
"Cesur'a söylemeyeceksin.
Beni de katmayacaksın.
Bu görüşme sadece senin üzerinde duracak."
"Peki neden ben?"
Altuğ ilk kez hem sert hem de yorgun bir gülüş sergiledi.
"Çünkü seni kimse takip edemez, İzel.
Kimse senden hemen böylece bir hamle beklemez.
Oraya röportaj yapmaya gider gibi gideceksin.
Elinde defter, çantanda kalem...
Sıradan, masum, gazeteci kılıklı."
Nefesim kesildi.
"Röportaj?"
"Evet."
Gözleri daraldı.
Planın en tehlikeli cümlesi o anda geldi
Oraya gittiğinde benim adımı vereceksin."
"Ne patronum Aziz Tansu Derviş'e,
ne de Korhan Hanza'de'ye çaktırmadan
benimle buluşması gerektiğini söyleyeceksin."
O an beynim titredi sanki.
"...Abi bu tehlikeli. Çok tehlikeli
Biliyorum," dedi.
Üstelik sesinde en ufak bir çekince yoktu.
"Bu yüzden onu ben değil... sen çağıracaksın.
Başımı salladıktan sonra abim "ve duygularını bu göreve karıştırma " dedi
Altuğ'un "duygularını karıştırmayacaksın" sözü havada yankılanırken, ben derin bir nefes aldım.
Göğsüm genişledi, sonra bıçak gibi daraldı.
"Karıştırmayacağım," dedim.
Sesim buz gibi.
"Gerekirse kalbimi tamamen sustururum
Altuğ bakışlarını yüzümde gezdirdi; sanki içime kadar girip bir yalan bulmaya çalışıyordu.
Bulamadı.
Bulsaydı zaten bana söylemeden odadan çıkmazdı.
Başını yavaşça salladı.
Bu, ondan bir kabul işaretiydi-ve aynı zamanda bir uyarı.
"Yarın," dedi.
"Cesur'un yanına dönecek elbet. Ama bu kez sen... kırılmış bir kız gibi değilsin."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Peki nasıl?"
Altuğ'un dudakları gerildi.
Gülüş değildi.
Keskin bir neştersi ifade:
Bir planın başladığını haber veren gülümseme.
"Gerçeklerin karşısında duran bir İzel gibi."
Gözleri kısıldı.
"Onun alışık olmadığı biri olacaksın.
Cesur, duygularıyla oynayan insanlara değil... duygularından kaçanlara yenilir.
Sen de işte tam bunu kullanacaksın
Gözlerimi kırptım.
Arkamda bıraktığım kanı, ateşi, acıyı düşündüm.
Sonra Cesur'un gözlerindeki o kırılmayı...
"Evet," dedim sessizce.
"Yarın... oyunun yönünü ben belirleyeceğim."
Altuğ, ilk kez memnun bir ifadeyle başını eğdi.
"İşte şimdi," dedi,
"gerçek İzel sahneye çıkıyor."
Abim gittikten sonra Odanın içinde yalnız kaldığım an...
sessizlik bile beni terk edecekmiş gibi hissettirdi.
Ellerimi dizlerimin üzerine bıraktım.
Bileklerimde hâlâ Altuğ'un sıkışının izi vardı,
sanki "hazırsın" demem için beni zorlayan o baskı silinmemişti.
Gözlerimi kapattım.
Arkamda bıraktığım kanı düşündüm
daha çocukken anlamadığım, büyüyünce kaçamadığım o kanı.
Ateşi düşündüm
evimizi kül eden, abimi içten içe taşlaştıran o ateşi.
Acıyı düşündüm-
bugün bile nefes alsam göğsümde yankılayan o acıyı.
Ve sonra, en kötüsü...
Cesur'un gözleri.
İçinde kırılmış bir güven,
susmuş bir öfke,
ve bana söylemediği binlerce cümle.
Gözlerimi açtım.
Boğazım yandı.
Evet," diye fısıldamıştım Altuğ'a.
"Yarın oyunun yönünü ben belirleyeceğim."
Ama şimdi...
oyun birden eğlenceli gelmiyordu.
Tehlikeli, keskin, ağırdı.
Altuğ'un gidişinden sonra odada her şey değişmişti sanki.
Onun gözlerindeki o sertlik...
Hak veriyordum.
Aileyi korumak için çelikten olmayı öğrenmişti.
Babamın ölümünden sonra,
benden bile çok yanmıştı.
Beni kurutmak için neler yaptığını biliyordum,
ama görmezden geliyordum.
Onu böyle yapan olaylar...
beni de bıçak bıçak kesiyordu.
Birden babamın yüzü geldi gözümün önüne.
Son günümüz...
Söyleyemediğim sözler.
Bugün mezarının başında dilediğim özürler...içimde hâlâ yanıyordu.
Nefesim titredi.
Bu savaşı nasıl kazanacağım ben?"
Soru dudaklarımdan istemsizce döküldü.
Ama cevap...
karanlığın içinden fısıldar gibi geldi:
Bu savaş kiminle olduğun değil, kim olmak zorunda kaldığınla ilgili.
Sana karşı savaşan çok,
seni bekleyen çok azdı.
Ve belki de en zoru...
senin kendinle savaşmandı.
Gözlerimi duvara diktim.
Derin bir nefes aldım.
"Yapacağım," dedim kendi kendime.
"Başka şansım yok."
Gözlerimden süzülen o tek damla yaş yanaklarıma inerken, zihnim beni yıllar geri savurdu; hatıralar ormanına görmüştüm halbuki
Ahırın içi sessizdi.
Henüz yangın yoktu.
Sadece kuru saman kokusu ve abimin titreyen nefesi vardı.
Beni yem dolabına sokmuş, kapıyı kapatırken gözlerime sıkıca bakmıştı:
"İzel... ne olursa olsun buradan çıkmayacaksın. Söz."
Ben dört buçuk yaşındaydım.
Sözün ağırlığı yoktu o yaşta.
Sadece abimin yüzündeki ciddiyet vardı.
Ama gözlerimin ortasındaki o yeşil halkalar...
hep her şeyi biraz fazla gördü.
Karanlıkta bir süre bekledim.
Sonra kapının aralığından ışık vurdu.
Birkaç saniye sonra da bağırışlar...
Ve uzak tarafta, atların olduğu bölümden yükselen o uğultu...
Küçük kalbim dayanamayıp çarpmaya başladı.
"Abim...?"
"Abim nereye gitti?"
Daha fazla dayanamadım.
Minik ellerimle kapıyı ittim.
Ağır değildi
ben çıkmak istediğimde her şey hafiflerdi zaten.
Dışarı adım attığımda sıcak bir rüzgâr yüzüme çarptı.
Atların kaldığı tarafta yangın başlamıştı.
Duman yükseliyor, alevler henüz büyümeye başlıyordu.
Abimin sesi hâlâ kulağımda çınlıyordu
Çıkma!"
Ama ben çıktım.
Çünkü o an...
annemin söylediği masallarda hep "abinin gittiği yere kız kardeş gider" diye bir cümle vardı.
Bende de o cümlenin saflığı vardı
Küçük ayaklarımla alevlere doğru yürüdüm.
Derken bir gölge gördüm.
Sonra bir silüet.
Sonra bir sahne...
Yangının kavurduğu zeminin hemen ötesinde bir maskeli adam duruyordu.
Boyu büyüktü.
Siyah bir maske, siyah eldivenler...
Ve karşısında-
abim diz çökmüş.
Bir bacağından kan akıyordu.
Kolunda derin çizikler vardı.
Ama o hiç ağlamıyordu.
Ben ise küçük aklımla bunu anlayamadım.
Abim...
yaramazlık mı yaptı?" diye fısıldadım kendi kendime.
"Niye ona kızdı o adam?"
Yangının çıtırtılarıyla maskeli adamın sesi birleşti:
"Seçimini yap."
Abim başını kaldırdı.
O anda beni gördü.
Görmemem gereken bir şey görmüş gibi irkildi.
Gözleri büyüdü.
Alevlerden daha sıcak bir korku vardı içinde.
Maskeli adam fark etti.
Bana doğru bir adım attı.
Ben geri çekildim.
Dizlerim titredi.
Küçücük sesim boğuldu:
"Abi...?"
Ve tam o anda-
abimin sesi tüm yangını bastırdı.
"KARDEŞİMİ SEÇİYORUM!"
Sesindeki öfke değil, çaresizlikti.
Küçücük bir kız için ödenecek dev bir bedelin çığlığı...
Maskeli adam başını eğdi.
Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.
Abimin kafasına sert bir darbe indi.
Yere kapaklandı.
Ben o an koşmak istedim.
Ama ayaklarım yere çivilenmişti.
Sesim çıkmıyordu.
Maskeli adam bana baktı.
Uzun bir süre...
hiç konuşmadan...
hiç kıpırdamadan...
nefret, merak ve karar karışımı bir bakışla
Sanki şunu diyordu:
"Bu kız... büyüdüğünde sorun olacak."
Sonra arkasını döndü.
Abimi yerde bırakıp alevlerin arasından uzaklaştı.
Abim yarı baygın hâlde bana doğru sürünerek tek bir şey fısıldadı:
"İzel... koş."
Ama koşmadım.
Öylece orada durup ağladım.
Alevler yükselirken,
dünya yanarken,
ben sadece bir çocuktum.
Ve o gün...
her şey başladı
Gözlerimi açtığımda nefesim hâlâ düzensizdi.
Sanki o günün dumanı yıllar sonra bile boğazıma dolmuştu.
Ellerimi yüzüme kapattım...
ama çocukluğumun o sahnesi avuçlarımın arasından kaçtı, yine zihnime düştü
O adam...
Maskeli olan...
Abimin önünde diz çöktüğü o an...
"Seçimini yap."
O cümle beynimde bir çivi gibi yer etti.
Şimdi, yıllar sonra
ilk kez gerçekten düşündüm:
Ne seçimi sunmuştu ona?
Bilmiyordum.
Ama şunu biliyordum:
O seçim...
dört buçuk yaşındaki bir çocuğun kaderini çizmişti.
Ve işte bu düşünce içimi parçaladı
Sırtımı duvara yasladım.
Nefesim hıçkırığa döndü.
Sonra zihnim, alışkanlıkla...
en derin yarama döndü
Anneme.
"Anne..."
Sesim bir çocuğun kaybolmuş hâli gibiydi.
"Niye gittin?
Niye bıraktın bizi?"
Gözlerimi kapattım, tırnaklarım avuçlarıma battı.
"Keşke... keşke o gün bizi bırakmasaydın.
O zaman belki hiçbirimiz böyle olmazdık.
Belki ben... böyle biri olmazdım."
Söylenmek bile acıyı hafifletmedi.
Tam tersine...
dertlerim boğazıma düğümlendi
Sonra babam...
O en sessiz, en ağır yara.
Kafamı kaldırıp boş duvara bakarken fısıltım titredi:
"Özür dilerim baba..."
İlk kez bu kadar açık söyledim.
"Ben kızın...
ama acını geç anladım.
Sana ne olduğunu geç çözdüm.
Sana yapılanı geç duyabildim."
Bir damla yaş daha düştü.
"Sana söz veremiyorum...
çünkü ben... senin kızın...
kendi yolunu kaybetmiş biri oldum."
Ve en zoru...
Sesim kısılıp çıktığında bile titriyordu:
Baba... kızını çok acıtacaklar.
Hem de yakında.
Çünkü Cesur... o..."
Ne olduğunu söyleyemedim.
Hissediyordum.
Yaklaşıyordu.
Büyük bir şey... acılı bir şey... koparan bir şey.
"Cesur o acının ortasında olacak.
Ben de...
ben de ortasında kalacağım."
Kendimi sardım, dizlerimi daha sıkı çektim.
Fısıldadım:
"Özür dilerim...
seni yarım bıraktığım için.
Bu savaş beni de yakacak, biliyorum
ALTUĞ'DAN:
Kapından uzaklaşıp sokakta yürürken, nefesim buğuluk bir sis gibi havaya karışıyordu.
Ama içimdeki yangın... hava ne kadar soğuk olursa olsun sönmüyordu.
İzel'in gözleri hâlâ önümdeydi.
Ağlamış... ama güçlü durmaya çalışan o bakışı...
En çok da o küçük titreme.
Yıllardır saklamaya çalıştığım acının aynısı
Ceketimin cebindeki ellerimi yumruk yaptım.
"Keşke," dedim kendi kendime,
"keşke sana bu savaşı yüklemek zorunda kalmasaydım, İzel."
Ama hayat "keşke"lere bakmıyordu.
Gerçekler vardı.
Ve o gerçekler acımasızdı.
Yıllar önce...
O maskeli adamın karşısında diz çöktüğümde
yüzümdeki yara acımaktan çok yanıyordu.
Benim acımı değil,
kardeşimin korkusunu düşünmüştüm.
"Seçimini yap."
Ben "kardeşimi seçiyorum" dediğim an
çocukluğum bitti.
O söz... beni bir daha çocuk bırakmadı.
İzel bilmiyordu.
O gün onun için ödediğim bedelin
bilse beni asla affetmezdi, bende affetmiyordum. Her gün bu yüzden ölüyordum
Onu korumak için
hangi karanlık seçim yüzünden...
Affetmem de kendimi..
Ama bilmesine izin veremezdim.
Gerçek onu yakardı. Sonra kendinden nefret ederdi, onu seçtim diye ölmek isterdi, benim kardeşim hem güçlü hemde merhametiyle herkesi kucaklarken kendini yok edecek kadar kötüydü.
Adımlarımı hızlandırdım.
Telefonum cebimde titredi.
Bir isim: Korhan Hanza'de.
Yine ne için beni safına çekmeye çalışacaktı
Açmadım.
Bir kez daha.
Onunla konuşmak istemiyordum.
Çünkü Korhan'ın yüzünü gördüğüm her an
çiftlikteki o maskeli adamın gölgesi beliriyordu
Ve en kötüsü...
İzel bugün doğru bir şey söylemişti:
Korhan'ın o yangında parmağı olabilirdi.
Bu ihtimali yıllarca zihnimin en karanlık köşesinde saklamıştım.
Şimdi... İzel o kapıyı aralamıştı.
O kapı açılırsa...
her şey çöker.
İzel'in dünyası da.
Benim yıllardır kurduğum duvarlar da.
Derin bir nefes aldım.
Dudaklarımın kenarında acı bir gülümseme belirdi.
"Bu kız..." diye mırıldandım.
"Bazen benden bile tehlikeli."
Ama gurur duyuyordum.
Hem de delicesine.
Yine de içimde bir ses...
bıçak gibi bir fısıltı bırakıyordu:
"Onu ateşe sen attın, Altuğ.
Bu savaşta ilk yanacak olan da o olabilir
Söz gibi, yemin gibi, lanet gibi titreyen bir cümle bıraktım:
"İzel... seni korumak için bütün ormanı yakmam gerekirse...
yakacağım.
Ama Cesur seni yakarsa...
o zaman o çocuğu toprağa gömerim.
Seviyordu o adamı, o şerefsizde seviyordu ama olmazdı, Cesurla da olmazdı.. neden bu kadar yakınlaştılar anlamıyorum
Ben kimseyi yangınımda yakmamacak kaçtım.. bir tek vatanımı sevdim bir de intikamımı.. beşeri aşk demek yüreğimde ki derdi sevdiğim kadına omuzlatmaktı.. asıl seven adam böyle yapmaz mı babam öyle derdi
Cesur'da adam olsun uzak dursun istiyordum ama sevmesi de lazımdı. Ne boktan durumdu amk..
Gözlerimi kapattım.
"Baba, merak etme.
Bu kez kimse kardeşime dokunamayacak.
Ben hayattayken asla."
Bölüm sonu...
Nasıldı..
Fikirleriniz
Emeğe karşılık bol bol yorum ve beğeni lütfen..
Bölüm etkileşimi
