13. bölüm · Düşler Mezarlığı

12.Sesimin Karanlık Yankısı

Zelzele Hanım

"Bazı yeminler, küle dönmüş anıların içinden yükselir; insan unuttuğunu sanır ama kalp unutuşu reddeder.

Ve kader, iki düşmanı aynı ateşin başına tekrar getirdiğinde, kimse savaşın gerçekten ne zaman başladığını hatırlamaz...

Sadece kalbin hangi noktada teslim olduğunu hatırlar."

🪶🍷

İnsan, en çok kendi unuttuğu yerlerden yaralanır.
Toplum buna kader der, hukuk susar; sokaklar bilmez.
Ama insanın kalbi, hafızanın karanlık koridorlarını asla unutmaz.
Çünkü her bireyin içinde, çocukluğun küle dönmüş bir odası vardır:
Dumanı hâlâ tüten, kokusu hâlâ üzerimize sinmiş bir oda.
Benim hikâyem de tam orada başlar
dört buçuk yaşındaki bir çocuğun gözlerine düşen ilk kıvılcımda.
Sosyologlar insanın kimliğini toplumun ördüğünü söyler;
ama kimse, toplumun ilk ilmiklerini ateşin önünde diz çökmüş bir çocukla attığını yazmaz.
Benim kaderimi belirleyen ilk dokunuş, bir yetişkinin kararı değil,
yanan bir ahırın gölgesinde "kardeşimi seçiyorum" diye haykıran bir abinin sesiydi.
Bir seçim...
Bir bağ...
Bir daha asla çözülmeyecek bir düğüm

Zaman geçtikçe, toplum insanı unutur ama acı insanı çağırır.
İstelik her çağrıda biraz daha şekillendirir:
Kimi sertleştirir, kimi susturur, kimi de hem zayıflık hem güç olarak taşınacak bir yara verir.
Beni taşıdığı da buydu hem kendi küllerinden doğan bir kadın,
hem de başkalarının ateşinden şekillenmiş bir kader.

Bazen insan kendi hayatının kenarında yürür gibi hisseder.
Sanki sahnenin tam ortasında duruyorsundur ama repliğin yoktur;
birileri senin adına konuşur, kararlar alır,
sen sadece sessizlikte çırpınırsın

Ben uzun yıllar böyle yaşadım.
Altuğ'un sustuğu yerde ben öfkelendim,
babamın gittiği yerde ben eksildim,
annemin terk ettiği yerde ise tamamen dağıldım.
Ama hiçbiri kadar acıtmadı,
içimde hâlâ yaşayan o küçük kızın fısıltısı

Kendime itiraf edemediklerimin orta yerinde,
sanki biri perdeyi aralayıp kaderimi içeri buyur etti:
Altuğ'un gölgesi, adamın tehdidi, Cesur'un sessiz öfkesi...
Hepsi bir aradaydı.
Ben ise hiçbirine yetişemeyen bir nefes gibi kalmıştım ortalarında.

Ve işte tam o anda anladım:
Benim hikâyem, bir yerlerde çoktan yazılmış.
Ama ben ilk kez kendi sesimle okumaya başladım onu.

Bu hikâyede herkes kendi sırrını saklıyor:
Korhan geçmişiyle,
Cesur annesinin hayaletiyle,
Altuğ toplumun unuttuğu bir gerçekle,
ve ben...
Ben, içimde büyüyen bir sessizlikle.

Ama artık biliyorum:
Bu sessizlik yıkılmak için değil,
konuşmak için bekliyordu.
Ve şimdi söylüyorum:
"Ben, kendi küllerimin içinden yürümeye başlıyorum.
Bırakın, hikâyem nereye isterse oraya aksın Çünkü bazı acılar mirastır,
bazı yollar zorunlu,
bazı yüzleşmeler kaçınılmazdır.
Ve benim sıram sonunda geldi

"

Kayıt tamam." Şafak abinin kaydı tamamlamasıyla mikrofonu sanki koca bir yükmüş gibi bırakırken arkamızda ki zincirleme kazaya tekrardan baktım.Kırık camların üzerinde hava aydınlanırken parlayan puslu ışık...
yerdeki fren izleri...
ambulansın kırmızı mavi dans eden ışıkları...
hepsi sabaha karışmış bir kabusun sahnesi gibiydi.

Üç araba.
Üç aile.
Üç hayat.

Sabaha karşı alkollü bir sürücünün araba kullanmasını sonucunda üç araba kazaya kurban gitmişti. Asıl mesele ise kazayı başlatan bir milletvekilinin kızıydı ama polis ve haber ajansları bunu saklamaya çalışıyordu, her ne kadar bizim ajansta -sözde Korhan Hanza'denin yakın arkadaşının kızı - bu haberde gösterilmemesi gerektiğini söylesede Şafak abiyle biz ima yapmaktan çekinmemistik. Bize söylemeyin ama ima edin demediler..

Şafak abi yanımda iç çekti.
"Yine bize patlayacak bu," dedi, gözünü devirmeden.
"Sözde Korhan Hanza'de'nin yakın arkadaşının kızıymış da... aman efendim imajı zedelenmesinmiş de..."
Alaycı bir gülüş bıraktı havaya.

"Patronların isteği şu," dedim.
"Söylemeyin... ama ima edin demediler."

Senin yüzünden başımıza bela alacağız kızım," dedi.
Ama gülümsüyordu bunu söylerken.
Haklıydı.
Bunu ikimiz de biliyorduk.
Çünkü ben, gözümün önünde yalan bir hikâye yazılırken
susmayı beceremeyen biriydim.

Tam o sırada not defterime baktım.
Titrek bir kalem izi.
Sabaha karşı yazdığım bir cümle:
"Gerçek, eninde sonunda kendini duyar."

Şafak abi eliyle omzuma dokununca not defterimi kapatıp çantama yerleştirdim. Her ne kadar bir kaç gündür hayatım normal seyrinde ilerlerse de aklım yabancı numaradan gelen mesajdaydı ve şu bir kaç günde gördüğüm ama bana bakmayan Cesur meselesi de vardı. Onu ne görsem Kutay'ın dedikleri zihnime doluyordu.

Hepsi bir araya gelip kalbimin üstüne oturmuş bir taş gibi ağırlık yapıyordu.
Şafak abi arabaya doğru yürürken bana dönüp,
"Gel kızım," dedi.
"Yoruldun."
Ben ise sadece başımı salladım.
Çünkü zihnimde tek bir cümle çınlıyordu:

Eğer bu savaş başladıysa...
ilk kurşunu atan ben olmadım

" Yavuz Doran'ın evine yerleştirdiğim bir hizmetçi bana eşiyle birlikte yeniden evlerine döndüğünü ve bir oğulları olduğunu söyledi. Sanırım Şule'nin oğlunu bulduk. Kadının dediğine göre sözde hamileliğini yurt dışında sessizce geçirmek istemiş." İçimdeki kavga bir köşeye itildiğinde Şafak abiye döndüm.

"Sence karısı Yavuz'un ne kadarını biliyordur sence o da bu oyunda yer alan biri mi?"

Şafak başını bana doğru çevirip uzun uzun baktı.
Gözlerinin kenarındaki çizgiler bir anda derinleşti.
Bu, gazetecilik çizgisi değildi.
Hayatta gördüğü karanlığın iziydi.
"İzel," dedi.
"O evde kimse masum değildir.
Bir kadın sessizliğe bu kadar kolay sığınmaz... eğer saklayacak bir şeyi yoksa

Kalbim bir atımlığına durdu.
Yavuz...
Şule...
Kaçırılan çocuk...
Ve o evin sessizliği.

Ama birden aklıma bambaşka bir ihtimal düştü, içimde buz gibi kaydı:
"Ya kadın hiçbir şeyi bilmiyorsa?" diye fısıldadım.
"Ya Yavuz onunla bile oyun oynuyorsa?"
Şafak ceketinin cebinden anahtarını çıkarırken iç çekti.

Bu dünyada," dedi,
"kimse gerçeği bilmeden o kadar rahat uyuyamaz, kızım.
O kadın... ya suç ortağıdır.
Ya da sessizliğin bedelini ödemeye hazırdır."

Yutkundum.
Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Ben de o sessizlikten payıma düşeni biliyordum.
Çünkü her suskunluk... bir gün kanatırdı.

Arabaya geçtiğimde kemerimin tokası tık diye yerine oturdu; o küçük ses bile gerginliğimi kesti sanki.
Motor çalıştı.
Karanlık Ankara yolları, sisli bir film şeridi gibi önümüzden akmaya başladı.
Şafak abi direksiyona bakıyor, ben de karanlığa.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sanki bu sessizlik, az önceki kazadan bile daha ağırdı.

Dayanamadım.
İçimdeki düğüm artık tek başıma taşıyabileceğim bir şey değildi.

Aklım almıyor abi..." dedim sonunda.
Sesim, içimdeki bıkkınlığı ele veriyordu.
"Neden onların hakkında doğru düzgün bilgiye ulaşamıyoruz?
Bu kan bağı, bebek olayı...
Elimizde sadece Mira Serin ve Şule var.
Ama ya başka kadınlar varsa?"
Şafak'ın parmakları direksiyonda bir an gerildi.
Sanki çok iyi bildiği ama söylemek istemediği bir gerçek çekti onları.

Ben devam ettim, çünkü kelimeler artık içimde durmuyordu.

"Sırf erkek adamların soyu devam etsin çocukları olsun diye kadınların hayatlarıyla oynanmasına eşleri nasıl izin verebiliyor?
Ya da neden susuyorlar?
Medya olayına gelince... Yavuz neden evli olduğunu saklasın ki?
Bir çocuğu olduğunu neden gizlesin?"

Boğazımdaki acı, mideme çöken ağırlık giderek büyüyordu.
Çözülecek çok sır vardı...
Ve her sır, başka bir yangına açılan kapı gibiydi.

Şafak abi o an yavaşladı, kırmızı ışığa yakalandık.
Kırmızı ışık yüzüne vurunca, yılların yorgunluğu bir anlığına çok daha görünür oldu.
Bana dönmeden konuştu.
"İzel," dedi alçak bir sesle,
"bazı ailelerin içindeki sessizlik... kanla yazılır"

Peki medya?" dedim.
"Yavuz böyle bir şeyi neden gizlesin? Bir çocuğu... karısı..."

Şafak bu kez bana baktı.
Gözlerindeki karanlık, anlatacağının çok daha karanlık olduğunun işaretiydi.
"Çünkü," dedi,
"bu çocuk sıradan bir çocuk değilse...
bu evlilik sıradan bir evlilik değilse...
bu kadın sıradan bir kadın değilse

Sustu.

Ben fısıldadım:
"Ne demek istiyorsun?"

" Bir erkek çocuk, bir aile için varis demektir.
Eğer Yavuz'un çocuğu gizleniyorsa...
ya çocuğun kimliği tehlikelidir...
ya annesinin kimliği. " Derin bir nefes bıraktı. " Tek anladığım bu İzel bende öğrenmek istiyorum, arkasında nasıl bir güç varsa zor olacak ama öğreneceğiz.. "

Şafak abinin sözleri arabanın daralan içini daha da küçülttü; sanki bu metal kutunun içinde değil, koca bir labirentin merkezinde sıkışmıştık.

Ben camdan dışarı baktım kayan ışıklara, hızla geriye düşen binalara... her şey sabitti, tek değişmeyen içimdeki düğümdü.
"Bir erkek çocuk... varis..." diye tekrarladım içimden.
Sanki bu kelimeler değil,
yüzyıllardır kanla yazılmış bir hükmün gölgesiydi.

Sanki bu kelimeler değil,
yüzyıllardır kanla yazılmış bir hükmün gölgesiydi.

"Demek her şey bunun için," dedim kısık bir sesle.
"Bir kan soyunun devamı için...
kadınların hayatları,
bebeklerin kaderi,
gerçeklerin üstü... böyle mi örtülüyor"

Şafak abi yutkundu.
Onu kolay kolay böyle görmezdim.

"İzel... bazı ailelerde kan, sudan ağırdır.
Ama bazı ailelerde...
kan, ateşten bile tehlikelidir."

Sözleri direksiyona çarpıp geri döndü, sanki arabaya doldu.
Beni boğdu.

Bir an sustuk.
Sanki susmak, gerçeğin çok daha tehlikeli bir yerinden konuşmaktı.
"Yine de öğreneceğiz," dedi.
"Kim saklıyorsa,
kim koruyorsa,
kim susturuyorsa...
bulacağız."

Ben başımı koltuğa yasladım.
Gözlerimi kapattım ama kelimeler karanlıkta daha sert çarptı.
Varis.
Tehlike.
Anne.

"Biliyorum," dedim kendi kendime daha çok.
"Öğreneceğiz."

Ama içimden bir ses o hiç susmayan, ince, keskin ses
fısıldadı:
Ve öğrendiğimiz şey...
belki de bizi geri döndüremeyecek kadar değiştirecek.

Kanala geldikten sonra Şafak abi haber kaydı için haber ekipleriyle görüşürken bende bilgisayarımda Korhan Hanza'de hakkında araştırma yapıyordum. Artık hedefim Cesur değil Korhandı. Bunun için de aklıma gelen tek şey o davet günü onda ve bazı konuklar da gördüğüm pençelerinde hilal şeklinde kılıç Tutan kartal dövmesini araştırmaktı.. ve diğer bir merakım ise bu dövmelerin herkeste aynı yerde değil farklı bölgelerinde olmasıydı..

Ekranın ışığı gözümde titredi. Arama motoruna yazdığım kelimeler, bir anda beklediğimden daha eski, daha keskin sayfalara götürdü beni. Tarih, semboller, ayaklanma benzeri yapılanmalar... Hepsi birbirine dokunan ince iplikler gibiydi.

"Korhan Hanza'de..." diye fısıldadım.
Adı bile bir gölge gibi yayılıyordu içimde.
Her sayfa, her bilgi kırıntısı bir ihtimali güçlendiriyordu:
Bu, sıradan bir dövme değil.
Bu, moda değil.
Bu, oyun değil.

Bu... bir amacın imzası olabilirdi. Peki neydi bu amaç, acaba bunun için mi siyasete atılıyordu?

Bir an mouse'u bıraktım, başımı geriye yasladım. Nefesim fark etmeden hızlanmıştı. İçimde, o davet gecesindeki tedirginliğin aynısı gezindi.

Eğer bu sembol gerçekten düşündüğüm şeyi temsil ediyorsa...
Korhan'ın çevresindeki herkes, aynı zincirin halkalarıydı.

Ve pençeleri hilal kılıcı kavrayan o kartal
sanki bana sessizce şunu söylüyordu:
Bu savaşın kapısına artık sen de dokundun, İzel. Ya da o savaş küçük koloniler halinde yapılanmaya başlanmıştı.

Kapı açılıp Şafak abi içeri girdiğinde refleksle ekranı kapattım, bunları bilmesine gerek yoktu, Kutay'dan sonra Şafak abiyi bu gölgeli savaşın içine çekmek, kendi elimle kurşun sıkmak olurdu.

Şafak abi bana bakmadı önce. Masasına doğru yürüdü, dosyaları bıraktı. Ama gazetecilik sezgisi denen şey... insanın ensesinde dolaşan bir hayalet gibidir. Beni görmeden de gördüğünü biliyordum.

"Niye ekranı kapattın?" dedi sakin bir sesle.
Soru değildi bu.
Tespit gibiydi.
Omuz silktim.
"Refleks."

Yalan ağzımdan kolay çıktı ama içime çakıl taşı gibi oturdu.

Şafak abi sandalyesine oturdu, ellerini masada birleştirdi. Uzun süre konuşmadı. O sessizlik... bağırmaktan daha baskıcıydı.
"İzel," dedi sonunda,
"sen refleksle hareket eden biri değilsin. Sen her hareketini aklında tartışarak karar alırsın."
Gözlerimi kaçırdım
Camdaki yansımam bana yabancı geldi bir an. Sanki yüzüm değil de başka birinin maskesiydi.

"Bazı şeyleri," dedim yavaşça,
"tek başıma bakmam gerekiyor."
"Tek başına bakılan şeyler,'dedi,
"genelde insanı tek başına gömer."

Şafak abiye baktım.
Bakışımda söylemesi ayıp bir düşünce dolaşıyordu.
Ağzımdan çıkarsa geri dönmeyecek bir cümle.

" Bazıları..."dedim yavaşça,
" zaten yaşamıyor abi. Sadece... toprağın üstünde dolaşıyor."

Şafak'ın bakışları sertleşmedi.
Daha kötü bir şey oldu yumuşadı.

İnsanı en çok o bakış korkutur.
Çünkü anlaşılmış olmak, saklanacak yer bırakmaz.

O an odanın içindeki her şey fazla netti. Masanın üzerindeki çizikler, bilgisayar fanının ince uğultusu, floresan ışığın duvarda yarattığı solgun gölge... Sanki dünya detaylara ayrılmıştı ve ben o detayların arasında nefes almaya çalışıyordum. Camın arkasında Ankara akıyordu; arabalar, insanlar, ışıklar... Hepsi başka bir evrene ait gibi.

Ben omuzlarımı düzelttim.
Sesimi toparladım.

"Aman abi küçük bir refleks hareketten drama yaptığımız konuya bak " dedim yine en iyi maskelerimden birini gevşekçe yüzüme bağlarken
"Abimle ilgili bir mesle, işte sıkıntı yaşayınca patronu ile ilgili sıkıntı var mı diye bir araştırma yapıyodum bizim arşiv kayıtlarında"

Cümleyi özellikle sıradan bıraktım.
Keskin kenarlarını törpüledim.
Şafak'ın bakışı yüzümde gezindi.
Acele etmedi.
Sanki kelimelerimi değil, aralarındaki boşluğu dinliyordu.

"Söylemeyeceksin,'dedi sonunda.
Ses tonu yumuşaktı ama hedefi tam buluyordu.
" Belli."

Gülümsedim.
" Abartıyorsun."

Başını hafif yana eğdi.

" Hayır," dedi sakin bir kesinlikle.
" Senden kaçmıyor bazı şeyler. Maskeyi güzel takıyorsun ama... dikiş yerleri görünüyor"

Cümle içime sessizce oturdu.

O an odadaki ışık daha sert geldi gözüme. Floresanın solgunluğu yüzümdeki ifadeyi yıkıyormuş gibi. Camda yansımamı gördüm: gülümseyen bir yüz, ama gözleri gülmeyen. Bilgisayarın uğultusu aramızdaki sessizliği dolduruyordu; ince, sabırlı bir ses. Sanki zaman bekliyordu, hangimizin geri adım atacağını görmek için.

"Aramızda kalır," dedi Şafak.
Bunu söylerken gözlerini benden ayırmadı.
"Gazeteci refleksiyle dinlemiyorum seni. İnsan refleksiyle dinliyorum."

Bir anlığına maskem ağırlaştı.
Düşecek sandım.

Ama düşmedi.

" Zaten anlatılacak bir şey yok," dedim daha sakin bir tonla.
"Şahsi bir mesele. Karışık ama... benim çözmem gereken bir şey. Başkasının eline geçince dağılıyor bazı işler."
Şafak birkaç saniye daha baktı bana.
Bakışında şüphe vardı.
Açık, net, saklanmayan bir şüphe.

Ama sonra... başını küçük bir hareketle salladı.
İnanmış gibi yaptı.

Bu, onun bana verdiği bir alandı.
Yalanımı düzeltmem için değil taşımam için.

"Tamam," dedi sadece.

Tek kelime.

Ama o kelimenin altında şunu duydum:
Seni görüyorum. Ama zorlamayacağım.

Ekrana döndüm.
Işık yüzüme vurdu.
Maskem yerindeydi.
Ama artık onun ardından görüldüğümü biliyordum.

Bu sırada ebedi mabedin de sessizliğe yemin etmiş keşişler gibi bakıştiğımız esnada kapı çaldı kısa, ölçülü bir vuruş.
Haber merkezinin gürültüsünün içinden bile seçilen türden

İçeri stajyerlerden biri uzandı, bir zarf bıraktı.

"Kurye" dedi kısaca. "İsimsiz."
Kapı kapandı.

Zarf masamda duruyordu.
Dokunmadan önce içimde ince bir gerilim yükseldi

Kapı kapanınca odanın içi bir anlığına vakumlanmış gibi oldu. Haber merkezinin uğultusu geri geldi ama bana ulaşmadı. Zarf masamda duruyordu adeta ölüm tanrısının kutusunu andıran kara bir lanetli eşya gibi.

Şafak abi o sırada kargoya baktı, sonra bana.

"Beklediğin bir şey mi?"
Sorusuyla aklımda kalan son mantık duvarım çökmemek için direnirken ne diyeceğimi hesaplıyordum. Çünkü az çok tahmin edebiliyordum kimden geldiğini.

"Korhan Bey'in davetine gittiğimden söz etmiştim, orada tanıştığım Halk demokrasisi ile ilgililenen Efkan bey yollayacaktı bazı belgeler" mükemmel bir yalandı zaten ben kendim dışında herkese çok oynardım. Devamını getirmek için Şafak abiye baktığım da bana inanmış gibi duruyordu. "Siyasetten olduğu için riske atmak istemedi isimsiz gönderdi büyük ihtimalle"

Tekrardan zarfı elime aldığımda parmak uçlarım soğudu. Kağıdın dokusu pürüzlüydü. Ucu hafif açılmıştı. İçinden katlanmış kalın bir kağıt kaydı.

Açtım.

Bir harita.

Ve bazı yıllar kalemle çizilmişti.

Mürekkep yer yer bastırılmış, bazı çizgiler titrek, bazıları kararlıydı. Sokaklar örümcek ağı gibi birbirine bağlanıyor, bir noktada koyu bir daireyle kesiliyordu. Dairenin ortasında tek bir işaret vardı:

X.

Haritanın kenarına küçük bir not düşülmüştü.
El yazısı sertti. Aceleyle yazılmış ama okunaklı:
"Arka sandığın yer bazen önündedir."

Boynumun arkasında ince bir ürperti dolaştı.
Bu... birkaç gün önceki adamdı.

Bunu bilmek için imzaya gerek yoktu.
Tarz... insandan önce gelir.
Telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Aynı numara.
Tek bir mesaj:
"Umarım adresi anlamışsındır."

Haritaya tekrar baktım.
O X işareti... sanki kağıtta değil, içimde çizilmişti.

Şafak hâlâ bana bakıyordu.
Bir şeylerin yanlış olduğunu anlamıştı ama parçaları birleştiremiyordu. Ben de ona parça vermedim.
Haritayı katladım.
Zarfın içine koymadım.
Çantama yerleştirdim.

"Efkan beymiş bazı belgeler göndermiş ama pek anladıramadım içeriğini.." hafif gülümser tonda.

Şafak inanmış gibi yaptı.
Ama bakışı şunu söylüyordu:
Gittiğin yerden geri dön.
Ben sandalyeden kalktım.

Pencereye doğru yürüdüm. Ankara aşağıda akıyordu. Arabalar, ışıklar, insanlar... herkes kendi hikâyesinin içinde güvende sanıyordu kendini.

Ben ise haritada işaretlenmiş bir noktaya doğru çekiliyordum.

Ve içimde çok net bir düşünce vardı:
"Bu adam beni korkutmaya çalışmıyordu.
Beni yönlendiriyordu."

Binadan çıkar çıkmaz içeride oynadığım maskeyi çekip arkama sallarken Omuzlarımdaki yük... içeride fark etmediğim kadar ağırdı.Ankara'nın acı yalnızlığı akciğerlerime doldu; keskin, ayıltıcı. Binanın cam cephesi arkamda bir ayna gibi yükseliyordu. Az önce içinde yürüdüğüm o aydınlık dünya şimdi benden kopmuş gibiydi. Işık içeride kalmıştı. Ben karanlığa çıkmıştım.

Topuklarım beton zemine vurdukça içimdeki gerilim de ritim tutuyordu. Sokak kalabalık değildi ama boş da değildi; insanlar vardı, arabalar vardı, uzaktan bir siren sesi, birinin telefonda gülüşü...

Hayat devam ediyordu.
Sadece benim eksenim kaymıştı.
Kaldırıma adım attığım anda bir şey oldu.
Yanımdan hızla geçen bir motor, dirseğime sertçe çarptı.

Denge kaybettim. Çantam omzumdan kaydı. Fermuar yarı açıktı. İçindekiler asfaltın üzerine saçıldı: cüzdan, kalem, küçük not defteri... ve harita.
Kalbim durdu.

Motor durmadı.
Arkasına bile bakmadı.
Ama harita yerde açılmıştı.

Sarı sokak lambasının altında X işareti parlıyordu sanki.
Tam eğilip almak için uzanmıştım ki başka bir el haritaya benden önce dokundu.

Donup kaldım.

El, haritayı kaldırdı. Uzun parmaklı, sakin bir el. Sahibi konuşmadı hemen. Sadece kağıda baktı. Gözleri işareti taradı.
Sonra bana uzattı.

Başımı kaldırdım.

Adamın yüzü hastane maskesiyle örtülüydü . Sokak direği arkasında kalıyordu; hatlarını seçebiliyordum ama detay yoktu. Sesini ilk kez duydum.

"Bunu düşürmemelisin," dedi sakin bir tonla.
Ses... tanıdık değildi.
Ama rahatsız edici derecede rahattı.

Haritayı aldım. Parmaklarımız bir an değdi. Soğuktu.

"Teşekkür ederim," dedim otomatik.
Adam hafifçe başını eğdi. Gitmedi.
Gözleri çantama, sonra yüzüme kaydı.

"Yanlış adreslere gidenler," dedi,
"genelde yolu kaybetmez."
Bir adım geri çekildi.
"Geç kalırlar."

Ne demek istediğini sormaya fırsat kalmadan dönüp yürüdü. Kalabalığın içine karıştı. Üç saniye sonra... yoktu.

Gerçekten yoktu.
Nefesimi o zaman verdiğimi fark ettim.

Haritaya baktım.
Kağıt elimde titriyordu.

Telefonum cebimde ağırlaştı sanki. Çıkarmadım. Bakmadım.
Gerek yoktu.

Bu tesadüf değildi.
Bu... ilk hamleydi.
Ve ben artık tahtanın üzerindeydim.

Her ne kadar o an olduğum yerde bekleyip kalabalığın arasında yok olmak istesemde meraklı ve şüpheci yanım beni hızla kendine getiririrken üç gün önce şirketin iş için aldığım arabasına doğru ilerlerdim. Sıradan gri bir sedan. Ne dikkat çeker ne hatırlanır. Tam da kurumsal zekânın sevdiği türden: görünmez.

Uzaktan kumandaya bastım.

Bip.

Ses beklediğimden yüksek geldi. Başımı refleksle kaldırdım. Kimse bana bakmıyordu. Kimse ilgilenmiyordu.
Ama içimde bir şey hâlâ izleniyormuşum gibi gerilmişti.

Kapıyı açtım. İçeri oturduğum anda dış dünyanın uğultusu kesildi. Arabanın içi serindi. Kapalı bir akvaryum gibi. Direksiyona dokunduğumda avuçlarımın hafif terlediğini fark ettim.
Harita çantamdaydı.
Onu çıkardım.

Gündüz ışığında çizimler daha netti. Kalem izleri aceleyle atılmış değildi; bilinçliydi. Sokaklar doğruydu. Binalar doğruydu. İşaretlenen nokta... gereksiz bir hassasiyetle yuvarlak içine alınmıştı.

Yolculuğum bir süre sonra merkezden uzaklaşıp köylere giden yollara saptığında şehir arkamda sessizce kapandı. Camdan baktığımda beton yerini toprağa bırakıyordu

Haritadaki çizgiyle ön camın önündeki yol üst üste biniyor gibiydi. Sanki kâğıttaki mürekkep beni çekiyor, direksiyon elimde değilmiş gibi yön veriyordu.

Bir süre sonra asfalt tamamen bitti.
Lastikler toprak yola girdiğinde araba hafif sarsıldı. İnce bir toz bulutu arkamda yükseldi. Yol iki teker izinden ibaretti; aralarda sararmış otlar, kenarlarda eğilmiş tel çitler… terk edilmiş bir yerin sessizliği çökmüştü etrafa.

Ve tam o noktada…

Gözümün ucunda bir şey kıpırdadı.
Bir anlığına, yolun kenarında duran kararmış bir gölge gördüm sanırım. Yanmış bir şey. Bir direk mi? Bir araç mı? Ayırt edemedim. Gözümü kırptım.
Yoktu.
Direksiyonu biraz daha sıkı tuttum. Nefesim fark etmeden sığlaştı.

Sonra başka bir an…

Arabanın içi bir saniyeliğine farklı koktu.
Keskin. Metalik. Dumanla karışık bir tat gibi. Kalbim sebepsiz hızlandı. Göğsümde eski bir yankı çarptı ama neye ait olduğunu çıkaramadım.

Bir görüntü…
yarım bir çığlık…
siyah bir parıltı…
Ve hepsi, geldiği hızla kayboldu.
"Odaklan," dedim fısıltıyla.

Toprak yol hafif bir virajla açıldı.
Ve karşıma arazi çıktı.
Araba kendiliğinden yavaşladı. Ayağım gazdan çekilmişti, fark etmemiştim bile. Önümde geniş, çıplak bir alan uzanıyordu.

Arabayı istop ettim.

Motor sustuğu anda içimdeki uğultu daha belirgin hale geldi. Kapıyı açıp indiğimde hava kuru ve sertti. Güneş tepede olmasına rağmen içimi ısıtmıyordu. Burnuma gelen koku eskiydi… yanıkla tozun karışımı. Yıllar geçmişti belli ama toprak hâlâ olanı saklıyordu.

Bir zamanlar beyaz boyalı olduğu belli olan duvarlar kömür rengine dönmüş, yer yer dökülmüştü. Çatının büyük kısmı çökmüş, geriye iskelet gibi duran eğri kirişler kalmıştı. Camlar yoktu. Pencereler boş gözler gibi araziye bakıyordu. Evin etrafına yayılmış yanmış tahta parçaları ve paslanmış metal kalıntılar rüzgârla hafifçe yer değiştiriyordu.

Biraz ileride ahır olduğunu anladığım uzun yapı duruyordu. Kapısı yarı düşmüş, tahtaları siyahlaşmıştı. İçeriden ot kokusuna karışmış eski kül kokusu geliyordu. Çitlerin çoğu devrilmişti. Birkaç direk hâlâ ayakta, eğilmiş halde duruyordu. At çiftliği olduğu her halinden belliydi… ama yıllardır tek bir canlı adım atmamış gibiydi.

Yürüdükçe göğsüm sıkıştı.

Sebebini bilmiyordum ama bedenim burayı tanıyordu. Her adımım ağırlaştı. Sanki toprağın altında bir şey beni aşağı çekiyordu. Nefes almak zorlaştı. Kalbim düzensiz atıyordu.
Sonra ayaklarım kendiliğinden durdu.
Aşağı baktım.

Ve olduğum yere çakıldım.

Dizlerim çözülmüş gibi toprağa indim. Elim yere gitti. Avuçlarımın altında kuru toprak dağıldı. O anda… görüntü geldi.

Yerde çömelmiş küçük bir kız.

Omuzları titriyordu. Saçları yüzüne yapışmıştı. Ağzı açık ama sesi sanki boğazıma sıkışmıştı.
"Abi…" diye ağlıyordu.
"Abi…"

Bir kaç metre ileride bir erkek çocuk diz çökmüştü. Bana dönüktü onu tanıyordum. Tanımamak mümkün değildi. Omuzlarının duruşunu bile hatırlıyordum.
Karşısındaki adama bakıyordu.
Ve bağırdı:
"Kardeşimi seçiyorum!"
Ses göğsümde patladı.

an zaman kırıldı. Yanık kokusu ağırlaştı. Havada duman varmış gibi nefesim yandı. Küçük kız hâlâ ağlıyordu. Ben… o kızı izliyordum ama aynı zamanda onun içindeydim.

Atların çığlıklarını duydum.
Metal bir şeyin devrilişini.
Bir patlama gibi yankılanan bir ses.
Görüntü titredi.
Sonra yok oldu.
Enkaz geri geldi.
Sessizlik geri geldi.

Ama ben dizlerimin üstündeydim. Ellerim toprağa gömülmüş, nefes nefese. Gözlerim yanıyordu. Boğazımda büyüyen düğüm yutulmuyordu.
Burası…

Yıllar sonra ilk kez buradaydım… beni bilerek buraya getirmişti.

Sinirle ellerim titrken tırnaklarımla avuçladığım toprağı nefretle havaya sovururken " Allah'ın cezası ne diye beni buraya getirdin !" Yüzüm eminim kıpkırmızı kesilmişti, cevap ya da her hangi bir insan belirtisi gelmezken titreyen bacaklarımı zorlayarak ayağa kalktığımda " çıksana karşıma derdin ne, beni duyuyorsun biliyorum! Aptal aptal aptal!" Diye şakalarıma vurmaya başladım o esnada da. Ama canımı en çok yakan şey; ben yokken, hayat devam ederken, şehirler büyürken… burası olduğu yerde çürümeye bırakılmıştı. Zaman bu araziye uğramamış gibiydi. Sadece üstünden geçmişti

Derler ya bilinç altı derin gizli bir mağara gibidir, küçük bir ışık tutulduğunda içeride ki gizli ruhlar çıkamaya başlar. İşte benim mağarama şimdi ışık tutuluyordu. Zihnimde sesler görüntüler gelirken göz yaşlarımı sildiğim ensnada yanmış ama hala ayakta duran Koca bir çınar ağacının önünde durduğumu fark ettiğimde görüntünün zihnimi ele geçirmesine izin verdim.

Bahçada yeşil çınar
Boyun boyuma uyar
Ben seni gizli sevdim
Bilmedim alem duyar

Kıvırcık saçlı bir kadın üzerinde yeşil bir elbise, kucağında oyuncak bir bebek bu Türküyü söylüyor. O zaman yemyeşil olan bu ağacın dallarında fular ve yazmalar süslü. Hemen ilerde çalışanlar bir şeye hazırlanıyor gibi koşuyor ve telaş içindeler. Birden kadın elinde ki oyuncak bebeği kavrayıp kendisine yakın bir dalda ki yazmaya dolayarak bebeği boğazından bağlayıp astığında türküyü söylemeye devam ediyor.

Sen bana yar olmazsın
Yüzüme gülme bari

Bahçedeki sesler bir an sustu. Koşuşturan insanlar yavaşladı. Rüzgâr bile geri çekildi.
Çınarın yanık gövdesine baktım. Az önce gördüğüm renklerin yerinde şimdi is ve çatlak kabuk vardı. Dallar kuruydu. Yazmalar yoktu. Oyuncak yoktu.

Ama türkü… hâlâ kulağımdaydı.

"Her şey burada başladı."

Arkamda ne zaman belirdiğini anlamadığım o tanıdık ses hafifçe tıslayarak güldü.
"Yazarlara sorsan," dedi, "filozoflara sorsan, halka sorsan… hepsi der ki her şey başladığı yerde biter. İnsan hikâyesini daire gibi görmek ister. Komik değil mi, İzel?"

Adımlarını duydum. Toprağın üzerinde yavaş, emin adımlar. Bana yaklaştıkça çınarın gölgesi uzuyor gibiydi. Ben ise gözümü ağaçtan ayıramıyordum. Yanmış gövdeye bakarken içimden sessizce bir şeyler mırıldanıyordum. Ne dua ne söz… sadece anlamı kalmamış sesler. Sanki ağacın küllerinin heybetinin çaldığı ruhuna ilahiler okuyordum.

" İnsan," dedi arkamdaki ses, "psikolojik olarak kapanış ister. Sosyolojik olarak da… başlangıçla sonun aynı yerde olmasını ister. Çünkü o zaman hikâye kontrol edilebilir görünür. Bir çember çizdiğini sanır. Ama bu saçmalık"

Sustu. Nefesini neredeyse ensemin arkasında hissettim.
"Hayat çember çizmez. Hayat keser. Yırtar. Başladığın yere dönmezsin. Dönersen… aynı kişi olmazsın."

Beni neden buraya getirdin?” dedim sonunda. Sesim çatlak çıktı. Kızgınlıkla değil… yorulmuş bir yerden.
"Bir daha gelmemen için."
Cevabı beklemiyordum. Bu kadar net olmasını hiç beklemiyordum.

Burası senin sonun olmayacak,” dedi. "Burası bir mezar değil. Eğitim alanı. Zayıflığını gömdüğün yer. Ağla. Bağır. Nefret et. Hepsini burada yap. Ama buradan… aynı kız olarak çıkma."
Dizlerimin bağı çözüldü. Toprağa çöktüm. Ellerim külle karışmış toprağa girdi. Soğuktu. Nemliydi. Gerçekti.

Başımı kaldırıp bir kaç saat önceki maskeli adamı bu kez çıplak bir yüzle bakarken gördüğümde şaşırdım. Beni şaşırtan kendisi değildi, alaycı bir konuşma tarzına istinaden ifadesiz yüzüydü. Farklı ama bir bir yandan da Türkiye'de ki bir çok erkekte olan fenotipe sahipti. Siyah önleri açılmış saçlar, ince uzun başlayan hattına rağmen büyük ve kalın burun uçlu, alt kalın üst ince dudaklar ve dolgun yanaklar.. ama farklı bir yanı da vardı..

" Kimsin sen?" Sadece bu soruyu sorabilmiştim, diğer cevaplarımı vermeyeceği açıktı.

Dizlerini büküp önümde durduğunda
"Abinle Cesur'un yerini sana atanla, evine Nergis çiçeği bırakanla aynı kişiyim." Anladığımı bildiği şeyleri söyleyerek benimle dalga geçiyordu, şuan yaşadığım acı ya da duygu karmaşası umurunda değildi ve işine geliyordu bu sayede duygularım karıştıkça daha açık konuşacağımı sanıyordu.

"Benimle oynayacaksan kartlarını açık oynamanı istiyorum." Dudağı yukarı kırıldığında alt köpek dişlerinin gümüşten yapıldığını fark ettim.
"Ben hep acıktım İzel Tamay çok kısa süre içinde sana ulaştım hatta yardım ettim başkası olsa aylarca seni oyalardı, bak şimdi karşındayım" diyerek kollarını iki yana açtığın da dudakları artık otuz diş sırıtıyordu, dişleri düzgündü tek garip olan üst ve alt köpek dişlerinin gümüşten yapılmasıydı. Sebepsiz değildi..

Ayağa kalktım. Dizlerim hâlâ titriyordu ama geri çekilmedim. Aramızda yanmış toprağın kokusu vardı.
"Beni buraya getirdin," dedim. "Sırf konuşmak için değil."

Hatırlaman için getirdim,” dedi. “Çünkü sen savaşmak istiyorsun ama neyi koruduğunu bilmiyorsun. İnsan bilmediği şeyi uzun süre savunamaz.”

Çınara baktı. Yanık gövdeye.
Sonra tekrar bana.
" Burası senin kırıldığın yer değil," dedi. " Burası seni kıran şeyin doğduğu yer. Aradaki farkı öğrenmezsen… herkes seni aynı yerden tekrar kırar."

İçimde bir şey sertçe yerine oturdu. Acı azalmadı ama şekil değiştirdi. Daha keskin oldu. Daha net.

"Yeter herkes bilmediğim bir şey için savaşıyorsun diyor." Bağırışım onu etkilenmezken ollarını göğsünde birleştirdi. " Babam için savışıyorum , geçmişim için." İşaret parmağımı ona doğru sallarken " asıl sizler beni kendi savaşınız da kendi fikirlerinizin adamı yapmak istediği için manipüle ediyor benim savaşım bu asıl sizin ki ne?" Tiksinir gibi söylemiştim son sözlerimi.

Cümlem bittiğinde elleriyle etrafımda dönerek beni alkışması dumura uğrattı. Son zamanlarda hayatıma dahil olan tüm bu insanlar kesinkes birer iyi bir gücün görünmez elleriydiler. Ya da o gücün kaosunu yaratan zehirler..

"Savaşın," dedi, tekrar önümde durarak, " ailenin intikamı… öyle mi?"
Başını hafif eğdi. Yüzü yakındı şimdi. Gözleri kaçmıyordu.

" İlk yolun yanlış," dedi sakin bir kesinlikle. "Sen problemi ortasından çözmeye çalışıyorsun. Sonuçlara saldırıyorsun, köküne değil"

Yanmış toprağı ayağıyla hafifçe dürttü.

" Korhan’ın geçmişini didik didik ediyorsun. Her adımını. Her gölgesini. Ama babanı… araştırmıyorsun."
Gözlerim istemsiz gerildi.
"Neden, İzel?"
Sustu. Cevabı benim vermemi bekledi. Ama suskunluğun içinde konuşmaya devam etti:

"Çünkü korkuyorsun. Ya sandığın adam değilse diye. Ya kahraman değilse… ya kurban değilse. Ya bu hikâyede masum sandığın tek kişi aslında zincirin ilk halkasıysa?"

Sözleri ağır ağır indi.
"İnsan zihni kendini korur," dedi. "Bilinç, bazı kapıları kilitler. Sosyal kimliğin, çocukluk inancın, babam dediğin figür… senin ahlaki pusulan. O pusula kırılırsa… yön duygun gider. O yüzden yaklaşmıyorsun."
Gözlerimi ondan kaçırdım. İçimde bir yere isabet etmişti.

" Ya gücün yetmiyor," diye ekledi. "Gerçeği kaldıracak kasın yok henüz. Ya da daha basiti… intikam hikâyesi, gerçeği bilmekten daha rahat. Çünkü intikamda soru yok. Hedef var."
Sessizlik çöktü.
Nefesimi topladım. Çenemi sıktım.

" Babamı şimdilik araştırmam dedim alçak ama net bir sesle, “çünkü o benim tek temiz yerim. Herkes kirliyken bir şeyin temiz kalmasına ihtiyacım var."
Söz ağzımdan çıkınca anladım. Bu bir savunmaydı.
Adam başını iki yana salladı. Ne alaycıydı ne yumuşak. Sadece… kesin.

Hayır, İzel,” dedi.

Bir adım daha yaklaştı.

"Sen babandan korkmuyorsun. Onu kaybetmekten korkmuyorsun."
Göğsüme iki parmağıyla hafifçe vurdu.
" Sen gururunun ezildiği yerden korkuyorsun."

Durdu.
" Korhan’dan korkuyorsun. Çünkü onun varlığı senin kurduğun hikâyeyi küçültüyor. Cesur’dan korkuyorsun… çünkü kalbin aklından hızlı davranıyor. Ve sen kalbine güvenmeyen bir savaşçısın."

Sözleri keskin ama sakindi.

" Senin savaşın intikam değil,"dedi.
" Senin savaşın… gururun."

Gözlerimin içine baktı.
"Ve gururla başlayan savaşlar," diye fısıldadı,
" her zaman geç kalınmış bir intikamla biter"

Sözleri havada asılı kaldı. Kaçacak yer yoktu. Ne çınarın gölgesinde ne toprağın içinde.
Gurur.

Kelime içimde sert bir yere çarptı. Çünkü doğruydu. Ve doğru olan şeyler insanı en çok öfkelendirirdi.
" Sen…"dedim dişlerimin arasından. " Benim ne hissettiğimi bilmiyorsun."

" Biliyorum" dedi sakinlikle. " Çünkü aynı hatayı bin kişide gördüm. Hepsi savaşlarının adını yanlış koydu."

Başını enkaza doğru çevirdi.
*Sen bu çiftliğe her baktığında kurban görüyorsun. O yüzden kendini intikam kelimesine bağlıyorsun. Ama gerçek şu ki…"
bana tekrar döndü,
"sen kontrol kaybından nefret ediyorsun."

Göğsüm sıkıştı.

" Annen öldü. Ailen gitti. Şehir senden alındı. Çocukluğun senden alındı. Ve şimdi…"gözleri daraldı, " Cesur çıktı karşına."
Adını söylemesi bile içimde bir refleks yarattı.

" Düşmanın birinin o olması gerekiyordu," dedi. "Hikâye böyle daha kolay. Ama senin problemin şu: onu sadece düşman olarak göremiyorsun."

Sustum.

Bu suskunluk itiraf gibiydi.

Rüzgâr yanmış arazide dolaştı. Kül hafifçe yer değiştirdi. Sanki toprak bile dinliyordu.
" Altuğ seni kullanıyor" dedi dümdüz. " Devlet için. Ailesi için. Geçmiş için. Hepsi doğru. Ama sen…"işaret parmağını göğsüme doğrulttu,
"sen ilk defa bir savaşın ortasında kalbini de taşıyorsun."

Altuğ’un adı içimde başka bir kapıyı açtı. Abim. MİT ajanı. Yıllardır gölgede yürüyen adam. Beni bu oyuna yalanlarıyla sokan kişi.
"Abim beni koruyor," dedim otomatik bir savunmayla.

" Hayır," dedi. " Abin seni konumlandırıyor."
Cümle basitti ama bir o kadar da keskin.

"Koruyan biri,"devam etti, "seni ateşin kenarına koymaz. Konumlandıran biri koyar. Çünkü bazı savaşlar satrançtır. Ve sen…" hafifçe başını eğdi,
" çok değerli bir taşsın."

İçimde bir şey buz kesti.

" Ben piyon değilim," dedim

" Zaten o yüzden hayattasın," diye karşılık verdi anında. " Piyonlar ölür. Sen merkezdesin."

Bu daha kötüydü.
Çınara baktım. Yıllar önce burada bir çocuk ağlıyordu. Bir abi diz çökmüş bir adamın önünde kardeşini seçiyordu. O görüntü beynimin arkasında yanıp söndü.

Bu seferde ben o çocuktum.

Ve şimdi… aynı yerde bir kararı da ben veriyordum.

"Benden ne istiyorsun?"dedim tekrar.

Gerçeği yanlış sırayla aramayı bırakmanı,” dedi.
" Korhan sondur. Cesur sonuçtur. Aziz sebeptir. Ama başlangıç…"
bir adım yaklaştı, sesi düştü,
" senin ailendir."

Nefesim kesildi.
"Bu katliam," dedi, ayağıyla toprağı işaret ederek, " tesadüf değildi. İki adamın düşmanlığıyla açıklanamayacak kadar temizdi. Profesyoneldi. Mesajdı. Ve mesajlar… her zaman geçmişten gönderilir."

Zihnim hızlandı.

Aziz Tansu Derviş.
Korhan Hanza’de.
Cesur.
Altuğ.
Ailem.

Hepsi aynı ağda bir düğüm gibiydi.
"Sen yanlış soruyu soruyorsun," dedi son kez.
"Kim yaptı?’ değil…"
gözlerimin içine baktı," neden şimdi? diye sorman gerekiyor."

Ve o anda anladım.

Bu savaş başlamamıştı.

Devam ediyordu.
Ben sadece geç kalmıştım.
Adam geri çekildi. Mesafe koydu. Sanki ders bitmişti.

"Bugün ağladın " dedi. " İyi. Zayıflık boşaldı."
Başını hafif yana eğdi.

" Bir dahaki gelişimde… ağlamayacaksın."

Arkasını döndü. Yürümeye başladı.

" Dur!" dedim.
Durdu ama dönmedi.

" Adın," dedim. " En azından adını söyle"

Sonra omzunun üzerinden yarım bir bakış attı.

"Adlar," dedi,
"insanların birbirini kontrol etme şeklidir."
Ve ekledi:
" Beni kontrol etmeye hazır olduğunda… zaten adımı biliyor olacaksın, İzel."

Yürüdü. Enkazın arasından geçti.
Ve sanki arazi onu yuttu.
Tek başıma kaldım.

Çınar, kül, rüzgâr… ve içimde yeni bir ağırlık.
Ama bu kez o ağırlığın adı korku değildi.
Yön duygusuydu.

Adamın gidişinin üzerinden iki üç dakika geçince, arabaya geri yürüdüğümde ayaklarım bana ait değil gibiydi. Sanki enkazda bir şey bırakmıştım ve bedenim onun eksikliğine alışmaya çalışıyordu. Kapıyı açtım, koltuğa oturdum. Direksiyona ellerimi koydum ama motoru çalıştırmadım.

Camdan çınarı görüyordum.

Bir süre öyle kaldım. Dakika mı geçti saat mi bilmiyorum. Zamanın burada anlamı yoktu. Burası takvim dışı bir yerdi. İnsan sadece hatırladığı kadar vardı.

Sonunda anahtarı çevirdim
Toprak yoldan geri dönerken dikiz aynasına bakmadım. O araziyi ikinci kez görmek istemedim. Çünkü biliyordum… eğer bir daha bakarsam, bir parçam arabadan inip orada kalacaktı.

Bir süre sadece arabayı sürdüğümü hatırlıyorum ama yolu hatırlamıyorum.

Şehir bir noktadan sonra otomatik pilota geçmiş gibiydi. Direksiyon ellerimdeydi ama aklım hâlâ o arazide, çınarın dibindeydi. Sanki oradan fiziksel olarak ayrılmıştım ama zihnim hâlâ toprağa çömelmiş ağlıyordu.

Telefon çaldığında irkildim.
Ekrana baktım.
Şafak abi.
Açtım.
"İzel, neredesin?" dedi. Ses tonu farklıydı. Panik değil… ama acele.
"Yoldayım,” dedim. " Ne oldu?"

Kanala gelme,” dedi.
" Direkt adliyeye gel."

Direksiyon başında dikleştim.
" Niye?"
" Bir çocuk kayboldu,"dedi.
" Normal bir kayıp vakası değil."

Mideme soğuk bir şey oturdu.

“Kaç yaşında?"
" 17"
On yedi.

Nefesim daraldı ama sustum.
" Güvenlik kameralarında,"dedi, " çocuk kendi isteğiyle bir arabaya biniyor. Zorlanma yok. Çığlık yok. Kaçırılma görüntüsü yok."

" Tanıdığı biri," dedim otomatik.

" Hayır," dedi.
" Plaka sahte. Adam kimliksiz. Ve…"
sustu.
" Ve ne?"dedim.
" Çocuğun ailesi konuşmuyor."

Kaşlarım çatıldı.

“Nasıl konuşmuyor?”

"İfade vermeyi reddettiler. Avukatları var. Hepsi aynı cümleyi söylüyor:
‘Oğlumuz geri dönecek. Müdahale istemiyoruz."
Boğazım kurudu.
"Bu normal değil," dedim.

Değil,” dedi. “Evde tuhaf bir şey var. Polis içeri girdiğinde herkes aynı odada oturuyormuş. Perdeler kapalı. Televizyon kapalı. Kimse ağlamıyor.”

Kırmızı ışıkta durdum. Camdan içeri sert bir öğlen ışığı vurdu.
Şafak abi devam etti:
" Çocuğun odasında duvara çizilmiş bir resim bulmuşlar. Aile kazımaya çalışmış ama iz kalmış. Polis anlam verememiş. Çocuk çizimi sanmışlar."
" Ne resmi" dedim.

Garip bir şey,” dedi.
"Pençelerinde hilal şeklinde bir kılıç tutan… kartal gibi bir şey."
Dünya bir an sessizleşti.
Parmaklarım direksiyona gömüldü.
O sembol.
Davet gecesi. Dövmeler. Farklı bedenlerde aynı işaret.

İzel?” dedi. “Orada mısın?”

"Buradayım," dedim. Sesim beklediğimden daha sakindi.
"Geliyorum."
Işık yeşile döndü.
Gaza bastım.
Bu sefer içimde korku yoktu

Bağlantı vardı.

Bir çocuk.
Bir sembol.
Sessiz bir aile.
Ve kimsenin adını koyamadığı bir yapı…
yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu.

Telefonu kapattıktan sonra ne kadar sürede geldim bilmiyorum ama adliye önünde park ettiğim arabamdan inerken gözüm bahçe içerinde herkesten biraz uzakta konuşan Gökalp ve Şafak abiye takılı kalmıştı. Onlara yaklaştığımı görmeleriyle aramızda baş selamı verdikten sonra direkt konuya daldım.

" Ailesi sorun yok deniliyorsa neden şüpheli bir kayıp olarak geçiyor.? " Soruyu ikisine de yönelttiğimden bakışlarım ikisi arasında eşit şekilde mekik döküyordu.

"Komşuları bildirdi." Gökalp komser atağı önceden atarak ilgimi kendisine çekti. "Cotard Sendromu yani yürüyen ölü sendromuna sahipmiş , Çocuk… kendisinin aslında ölü olduğunu düşünüyormuş. Bedeninin boş olduğunu. İçinde organ olmadığını söylediği seans kayıtları var."

Şafak abi söze girdi:

“Komşulara göre son haftalarda daha da garipleşmiş. Gece balkonda tek başına konuşuyormuş. ‘Benim yerime başkası yaşayacak’ dediğini duyan olmuş.”

Rüzgâr adliyenin bahçesinde sert esti. Ağaç yaprakları sürtündü. Ses, gereğinden yüksek geldi.
"Peki," dedim yavaşça, "bu neden şüpheli kayıp?"
Gökalp çenesini sıktı.

" Bundan haftalar önce çocuk ailesine bağırarak bunun için doğurdunuz beni, verilmek için gibi şeyler söylemiş.."

Gökalp başını hafif yana eğdi.

" Çocuk terapi defterine bir cümle yazmış," dedi.
Cebinden telefonunu çıkarıp ekrana baktı, sonra okudu:
" Ölüler yalnız gitmez. Beni almaya gelecekler."

O sırada Cesur'u ve yanında Boğaç'ı kırklı yaşlarında bir kadınla sohbet ederken gördüğüm de artık iyice emin oldum kesinlikle Korhanın bu işte parmağı vardı.

Bu bir dava değildi.
Bu bir ağdı.
Ve ben tam ortasına doğru yürüyordum.
Nefesimi yavaşça verdim.
Korkmam gerekiyordu belki. Normal bir insan korkardı. Ama içimde yükselen şey korku değildi.
Soğuk bir netlikti.

Eğer bu çocuk çağrıldıysa…
onu çağıranlar hâlâ burada

"Cesur beyin konuştuğu kişi kaybolan çocuğun annesi." Şafak abinin verdiği cevap beni o kadar şaşırtmamıştı ki içimden kendime alaycı selamlar yollamıştım.

Gözüm tekrar Cesur’a kaydı. Kadının omuzları çökmüştü. Ellerini birbirine kenetlemişti; parmakları bembeyazdı. Annenin yüzünde tek bir ifade vardı: çaresizlik. O ifade insanın yüzüne bir kere yerleşti mi, yıllarca silinmez.
İçimden bir ses fısıldadı:
Bu kadın oğlunu kaybetmedi sadece.
Bir şeye teslim etti.
"Anne ne diyor?" diye sordum, gözümü onlardan ayırmadan.

Şafak abi nefes verdi.
"Kadın," dedi yavaşça, "oğlunun kaçırılmadığını düşünüyor."
Kalbim bir an tekledi.

Şafak abi bunu sıradan bir annenin inkâr cümlesi gibi söylüyordu. Ama ben… kelimenin içindeki ağırlığı duyuyordum.
Çağırdılar.
Bu bir metafor değildi.
Bu bir inanç cümlesiydi

Daha fazla orada beklemedim, üçlüye doğru yürürken muhtemelen Şafak abi ve Gökalp nereye gittiğimi anladıklarından bu tavrıma bir şey dememişlerdi.

Kaybolan çocuğun annesine doğru bakıp yürürken diğer ikisine bakmamaya özen gösteriyordum, özellikle Cesur'a. Evet bu dünyada bir döngü içerisinde olsun, İnsanlık garip bir şekilde hep çemberlere anlam yükledi. Güneşin dönüşü, mevsimlerin tekrarı, taş devrinden kalma anıtların halka halka dizilmesi… Her medeniyet, zamanı bir çizgi değil bir daire gibi düşündü. Çünkü daire güvenliydi. Başladığın yere döneceğini bilmek, kaybolmaktan daha az korkutucuydu. saatler, anıtların bir daire içinde döngülenmesi, aya ağıtlar yakilması.. benim için işe çember Cesur demekti tek farkla o benim idam ipimin nöbetini yapan celladımdı.

Sonunda onların yanına vardığımda Cesur ve Boğaçla göz göze gelmeden resmiyeti bozmayacak türden baş selamı verdikten sonra, kırklı yaşlarındaki kadına döndüm. Tuhaf olan demin Cesur'a kırılgan bakan bu kadının ben gelmemle Amazon kadına benzeyen bir duruş ve bakış sergilemesiydi. Tuhaftı...

"Sizinle özel konuşmak istiyorum sakıncası yoksa" kadın bana boş boş bakarken nedense aşağılanmış gibi hissediyordum. "Kendimi tanıtmadım özür dilerim ben İzel Tamay Doğan, muhabirim" elimi kadına doğru uzattığımda küçümseyici bir tonda beni süzdükten sonra iki saniye kadar elime bakıp "Nihale Aysu Çakır" kendimi tanıtırken elimi geri indirirken ismini duymamla duraksadım " ceza mahkemesi savcısıyım, doğru hatırladınız muhtemelen."

"Ceza Muhakemesi Kanunu’nun gizlilik ilkesi gereği,"diye devam etti,
"devam eden bir dosya hakkında basınla özel görüşme yapmam hem etik dışı hem de suç teşkil eder. Özellikle mağdur yakını sıfatım varken."
Cümle bir kapı gibi yüzüme kapandı.

"Bu nedenle,"dedi,
"konuşmayacağım."

Sonra başını hafifçe çevirdi. Cesur’a baktı. Bakışındaki sertlik kaybolmadı ama tonu değişti. Ve yaşı ondan büyük olmasına rağmen saygı izlenimini de göstermekten çekinmiyordu

" Cesur Bey," dedi,
"gösterdiğiniz hassasiyet için teşekkür ederim. Sürecin büyütülmemesi önemli."

Cesur kısa bir baş hareketiyle karşılık verdi. Aralarında söylenmeyen bir denge vardı.
Kadın tekrar bana döndü. Gözlerinde ince, keskin bir ifade belirdi.
" Bazı insanların," dedi sakince,
" başkalarının trajedisini mesleki fırsat sanmaması… hukuk kadar insani bir gerekliliktir"

Söz doğrudan göğsüme oturdu.

Cevap vermedim. Verirsem onun sahasına gireceğimi biliyordum.

Çantasını omzuna aldı.

“İyi günler.”

Döndü ve yürüdü. Topuk sesleri mermer zeminde yankılandı. Kaçan bir annenin değil… kontrolü elinde tutan bir devlet görevlisinin yürüyüşüydü bu.
İçimden tek bir cümle geçti:
Bu kadın konuşmuyor çünkü bilmiyor değil.
Konuşmuyor çünkü bir şeyi koruyor.

Kadının silüeti bakış açımda bulanıklaşana kadar öylece gidişini izledim. Bir yandan da Cesur ve Boğaç'ın neden burada durup gitmediklerini hiç hoşuma gitmese de merak ediyordum. Kafam desen karışıktı, eski çiftliğimizin orada ki adamın dedikleri, benim planlarım karmakarışık hale sokmuştu beni. Ne zaman bir şeyler düzeldi, artık bu hedefte ilerleyecem desem sürekli yeni isimler, olaylar ekleniyordu. Ve işte bu zamanda anlamıştım abimi, neden bu planı yıllara yaydığını daha net anlıyordum

Çünkü o kadar isim, olaylar vardı ki küçük bir dedikodu bile gidişatı değiştirebiliyordu, en çokta bende olan bu duygu karmaşası..
duygular strateji sevmezdi. Duygu acele ederdi. Öfke kestirme yol isterdi. Korku saklanmak isterdi. Merak ise insanı en karanlık kapılardan içeri sokardı.
Ben şu an üçünün ortasında duruyordum

Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım. Avuçlarımı sıktım. Kendimi dışarıdan izler gibi düşündüm:
Dağınıksın.
Toparlan.
Gözlerim tekrar Cesur’a kaydı. O an bakışlarımız çarpıştı.
Bir saniye.
Ama uzun bir saniye

Gözlerini ilk kaçıran ben oldum, onlara arkamı dönüp gitmeye başladım ve biliyordum Cesur birazdan "İzel" diye seslenip beni durduracak bende ona cemkirecektim, o ise konuşmakta ısrar edecekti. Adımlarım bunlar olacak ümidiyle her saniyede hızı artarken , o istediğim şey olmadı. Adımı seslenmedi, beni durdurmadı.. o an durmak , başımı çevirip ne yapıyor şimdi diye delice bir düşünce beni ikna etmeye çalışsada yapamadım

Yavaşça ama kararlı adımlarla ilerledim. Her şey bana göre baştan sona yanlış gibiydi ama bir noktada doğruydu. O doğruyu bulmak için bir şeyin kırılması gerektiğini biliyordum ya da çoktan Kırılmıştı ben göremeyecek kadar geç dalmıştım tüm bu olanlara.

Gökalp komserin yanına döndüğüm de Şafak abi ortalar da gözükmüyordu, yine bir haber peşinde benden önce iz sürmeye çıktığı aşikardı. O sırada Gökalp in elinde tuttuğu dosyada , bir resim dikkatimi çekti. Bu o dövmeydi, muhtemelen çocuğun duvara çizdiği ailesinin çıkartmaya çalıştığı o Kartal dövmesi

Dosyayı hızla elinden çekip aldığımda , bakışlarım sadece komiserdeydi, bingo

Dosyayı hızla elinden çekip aldığımda bakışlarım yalnızca Gökalp’teydi. Refleksle dosyaya uzanmadı. Bu, ilk işaretti.
Çoğu insan içgüdüyle geri almaya çalışırdı.
O sadece durdu.

Gözleri bir an fotoğrafa kaydı, sonra bana döndü. Süre bir saniyeyi geçmedi ama yeterliydi. O bakış bir şeyi ele vermişti: resim onun için yeni değildi.
"Tanıdık geldi," dedim sakin bir sesle.
Soru sormadım. Tespit yaptım.

Gökalp dosyayı parmaklarımın arasından yavaşça çekti. Sertleşmeden. Acele etmeden. Sanki dosya zaten tekrar ona döneceğini biliyormuş gibi.

"Çocukların duvarlara çizdiği şeylerin çoğu tanıdık gelir," dedi. "Televizyon, oyun, internet… Bir yerden görürler."

Omuz silktim.
"Bu kadar simetrik bir şeyi çocuklar ezbere çizmez."
Cümlem havada kaldı. Ne suçlama vardı içinde ne merak. Sadece çıplak bir gözlem.

Gökalp sayfayı kapattı ama dosyayı kolunun altına sıkıştırmadı. Hâlâ açık bir alandaydı. Bu da ikinci işaretti: saklamıyordu ama göstermiyordu da.

"Sen de çizime fazla hızlı karar verdin," dedi.
"Gazeteciler genelde hikâyeyi sonra kurar."
Hafifçe gülümsedim.
"Polisler de genelde bildiklerini sonra söyler."

Göz göze geldik.
İlk defa yüzünde net bir ifade belirdi. Çok kısa sürdü ama oradaydı: kabullenme..

" Bu resim,"dedim daha alçak sesle, "bir yere ya da bir şeye ait gibi duruyor "
Soru değildi.
Gökalp çenesini gerdi.
“Her sembol bir yere aittir,"dedi. "Mesele, kimin sahip çıktığı."

Bu sefer ben sustum.

Çünkü bu cevap bir reddiye değildi. Bir sınır çizgisi çiziyordu. Buraya kadar konuşuruz.

Başımı hafifçe eğdim.
" Anladım," dedim.
Anlamamı istememişti aslında. Ama söylediğim şey onu rahatlattı. Dosyayı nihayet kolunun altına aldı.
Tam dönecekken durdu.

"İzel,"dedi, ilk kez adımı kullanarak.
" Bazen insanlar bir çizimi olduğundan büyük yapar."

Ona baktım.
" Bazen de küçük görür"dedim.
Gözleri kısıldı. Bir saniye daha sürdü bu bakış. Sonra başını çok hafif salladı. Ne onay ne itiraz.

O an ikimiz de aynı şeyi anlamıştık:
Bu resim konuşulmamıştı.
Ama unutulmayacaktı.
Ve artık ikimiz de diğerinin farkında olduğunun farkındaydık.

Kendimde orada daha fazla durmayarak sarı kızın park edildiği yeri bulup, kaputuna dayanıp ,Şafak abiyi beklemeye başladım

Başımı kaldırdığım da Şafak abi adliyeden çıkıyordu. Elinde telefon, omzunda çanta, yüzünde o " bir şey buldum ama emin değilim" ifadesi vardı

" Ne buldun?" dedim..
Telefonu cebine koydu. Etrafına kısa bir bakış attı. Refleks. Alışkanlık. Sonra bana döndü

"Çocuğun terapistiyle konuştum,"dedi alçak sesle.
"Dosyada olmayan şeyler var."

Omuzlarım istemsiz gerildi.
"Ne gibi?"

Bir saniye durdu. Kelimeleri tarttı.
"Çocuk kaybolmadan önce… tek bir şeyden korktuğunu söylüyormuş sürekli."
Bekledim.
Şafak abi gözümün içine baktı.

"Alınmaktan değil," dedi.
"Değiştirilmekten."

Arka plandaki bütün sesler bir an kısıldı sanki.

“Ne demek o?” dedim.

Şafak abi başını iki yana salladı.
"Bilmiyoruz. Terapist de bilmiyor. Ama çocuk şunu tekrar ediyormuş:
"Gidersem ben dönmem. Başkası döner."

Göğsümde soğuk bir boşluk açıldı.
Ölüler yalnız gitmez.
Aynı cümle değildi.
Ama aynı kapıya çıkıyordu.

" İçimden bir ses Şule ve Mira ile bu olayın bir bağlantısı olduğunu söylüyor farklı ama bir o kadar da benzer vakalar." Şafak abi bunları söylerken eli ensesinde sanki ilk defa çukura düşmüşte sesini duyacak kimsenin olmadığı bir yanılgının girdabına sürükleniyormuş gibi bir hali vardı. O sırada bende düşündüm dediklerini acaba öyle bir ihtimal olabilir miydi? Korhan Bey'in davetinde olanlardan ona bahsedemezdim ama benimde kafam karışmıştı. En iyisi bu dövmeyi kimseye belli etmeden Şuleye sormaktı.

"Öyle bir şey olsa Şule bize demez miydi abi? Unutulacak ya da önemsenmeyecek bir şekil değil bu resim?"

Omuz silkti ama gözleri ciddiydi.

" Bazı vakalar vardır,"dedi yavaşça, " yan yana koyunca anlam kazanır. Tek başına bakarsan saçma gelir. O yüzden kimse yan yana koymak istemez. Çünkü koyarsan… başka bir şeye dönüşür."
Sözünün nereye gittiğini ikimiz de biliyorduk ama adını koymuyorduk.

Devamınde ikimiz de konuşamadık sanki kelimeler dilimize bir ağırlık gibi oturmuş bizde arabaya geçip o yüklerin üstüne sadece sigara yakabilmiştik. Neler oluyordu bilmiyorduk özellikle ne yapacağımızı karşımızda kimler vardı, nereye kadar yayılmıştılar belki devlete kadardı kolları, yavaştık araştırıyorduk ama henüz bir adım dahi atmamıştık. Korktuğumuzdan değildi , yapamadağımızdandı.

" Artık Mira Serin olayında adım atma zamanı geldi İzel. O akıl hastanesine girmemiz mi gerekiyorsa gireceğiz. Öyle uzaktan pasif kalamam artık." O da benim gibi beklemekten bıkmıştı. Bir şey söylemeden önce Gaye'ye mesaj atıp şirketin arabasını aldırmasını rica ettikten sonra bir süre yolda ki kaybolan şeritleri izledim.

"Çok zor olacak bu abi, oraya sızarsak yakalanmamaya dikkat etmeliyiz en zoru da bu. Üstelik sürekli gizli nöbet değiştiriliyor demiştin. Şans eseri o gün yakalanmamışsın." Korkuyla Şafak abiye döndüm." Şanslar üst üste iki kez gerçekleşmez" dedim kararlı bir ifadeyle

Şafak abi sigaradan son nefesi çekti, izmariti camdan dışarı attı. Gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.

" Bu sefer şansa bırakmıyoruz zaten."
Sessizce ona baktım.
"Bir şey daha var," dedi. "Bu işte yalnız değiliz."
Kaşımı kaldırdım.
"Kim?"
"Eski bir tanıdık. MİT tarafında. Resmî olarak yok… ama sistemde izi var"

Cümle kısa ama ağırdı. Ne demek istediğini anladım.

" Kimlik?"

Başını salladı.

" Sahte değil. Kayıtlı. Denetim kartlarımız, giriş yetkisi… gerekirse arama emrine kadar uzanan bir zincir hazırlayacak. Kağıt üstünde biz gerçekten orada olacağız."

" Yüzümüz?"
"Değişecek," dedi. "Profesyonel makyaj. Kemik yapını bile farklı gösterirler. Yakından bakan bile emin olamaz."

"Devlet bazı oyuncakları halktan saklar," dedi. "Ses değiştirme bandı var. Boğaza yapışıyor, titreşimi filtreliyor. Konuştuğunda kendi sesini bile tanımıyorsun. Dinleme cihazları var… sivilce gibi. Cilde yapışıyor. Kimse fark etmiyor."

İçimde bir düğüm çözüldü. Korku gitmedi ama şekil değiştirdi. Artık adı vardı: plan.

" İçeri sadece bakmaya girmiyoruz yani," dedim.
" Hayır. Kayıt alacağız. Ama görünmeden."

Yoldaki çizgiler akmaya devam ediyordu. Her biri bizi biraz daha geri dönülmez bir yere taşıyormuş gibi.

" Bir eksiğimiz var," dedi Şafak abi. " Üç kişi girsek daha iyi olur biri konuşur, biri bakar, biri not alır. Denge böyle kurulur İkimiz odaya girdiğinde biri dışarıyı oyalamalı"

Hiç düşünmedim.
" Kutay,"dedim.
Bana döndü.
" Bize yardım eder."

Birkaç saniye sustu. Tarttı. Ölçtü.
" Üzerine düşeni yapabilir mi?"

"Yapar," dedim net bir sesle. "Hızlı öğrenir. Rol yapmayı da bilir."

Başını hafifçe salladı.
" Tamam. O zaman ekip üç kişi."
Derin bir nefes aldı.

Arabanın içi tekrar sessizliğe gömüldü. Ama bu sefer o sessizlik boş değildi.
Bir kararın sesi vardı içinde.

Haber kanalına geri döndüğümüzde Şafak abi planı için bahsettiği adamla konuşurken bende Kutay'ı aramış yardım isteğimi koşulsuz kabul edince bende yapması gereken hakkında onu bilgilendirmiştim. Beklediğimin aksine yapacağımiz aksiyon çok hoşuna gitmiş kendisini wil simith gibi yetenekli olduğundan övünmeye başlamıştı.

" Abi var ya," dedi telefonda, "hayatımda ilk defa illegal olmayan ama illegal gibi de olan bir şeye giriyorum. Net film sahnesi bu."

Gülmemek için dudağımı ısırdım.

"Film değil Kutay," dedim. "Yakalanırsak komik olmaz."

"Yakalanmayız," dedi hiç duraksamadan. "Ben yakalanmam. Siz yakalanırsınız ben kaçarım"
"Çok sağ ol"dedim kuru kuruya.
"Ekipte moral önemli," diye ekledi ciddi bir tonla. "Ben moralim."
Telefonu kapattığımda istemsiz gülümsüyordum. Günlerdir ilk defa içimdeki düğüm biraz gevşemişti.

Koridordan odama doğru dönerken ileride Cesur’u Gaye’yle konuşurken gördüm. İstemsiz durdum. Gaye elindeki deftere hızlı hızlı not alıyordu; belli ki bir görev veriyordu. Seslerini duymuyordum ama Cesur’un duruşundan anlaşılıyordu

Tam o sırada konuşma bitti. Cesur bir elini cebine koyup döndü.

Beni gördü.

Ama görmemiş gibi yaptı.

Çıkışa doğru yürümeye başladı. Ben hâlâ olduğum yerdeydim. Geri dönmek çocukça olurdu. Beklemek daha da garip. Bu yüzden ben de yürüdüm. Koridor genişti ama o an daralmış gibi geldi. Adımlarımızın sesi mermerde yankılanıyordu; ölçülü, kontrollü, birbirine yaklaşan iki ritim.

Yan yana gelmemiz kaçınılmazdı.

İkimiz de farkında olmadan dikleştik. Omuzlar gerildi. Sanki görünmeyen bir çizgiyi ihlal etmemeye çalışıyorduk ama o çizgi zaten aramızdan geçiyordu.

Geçerken başlarımız aynı anda döndü.

Göz göze geldik.

Bir saniye bile sürmedi belki ama o an uzadı. Koridor, insanlar, sesler… hepsi arka plana itildi. Aramızdaki mesafe saçma derecede yakındı. Ellerimiz neredeyse birbirine değecek gibiydi. Bir adım daha yavaş yürümüş olsak temas edecektik

Dudağım istemsizce alaycı bir kıvrım aldı. Savunma refleksi gibi. Yoluma devam ettim.

Dışarıdan bakana sıradan bir karşılaşmaydı bu. İki insan yan yana geçti, o kadar. Ama içimde bir şey gerildi. Söylenmemiş cümleler, yarım kalmış hesaplar, adını koyamadığım bir çekim… hepsi aynı anda göğsüme yığıldı.

Yürümeyi sürdürdüm.

Aklımın arkasında tek bir düşünce vardı:

Benim içim bu haldeyse…
acaba onun içi nasıldı?

Gaye’nin yanına gittiğimde yüzündeki gerginlik hemen dikkatimi çekti. Laf almak için hafifçe eğilip alçak sesle sordum.

"Bir şey mi oldu? Sıkıntılı görünüyorsun."
Tereddüt etti. Sanki söylemesi gereken şeyin ağırlığını tarttı bir an. Sonra dudaklarını büzüp konuştu.

Cesur Bey’in… nişanlısı geliyormuş.”

Cümle havada asılı kaldı. Gaye’nin yüzünde bile yeni öğrenmiş olmanın şaşkınlığı vardı. Benim yüzümde ne vardı bilmiyorum. O an kendimi dışarıdan görebilseydim keşke.

"Bir davet düzenlenecekmiş," diye devam etti. "Kanaldan çoğu kişi davetli olacak. Liste gelecek. Muhtemelen biz de varız. Basına… daha doğrusu magazin servisinin bizden yapılmasını istiyorlar. Diğer magazin muhabirlerini istemiyorlarmış. Buket Hanım… yani nişanlısı… dikkat eden biriymiş galiba."

Şok kelimesi hafif kalırdı. İçimde bir şey sertçe yerine oturdu ama yüzümde hiçbir kasın oynamamasına bütün gücümle tutundum. Gaye beni izliyordu. Sadece dinlemiyordu; ölçüyordu. Aramızda bir şey olabileceğini önceden sezmiş birinin o dikkatli bakışı vardı üzerinde.

Nasıl göründüğümü bilmiyordum. Ama gülümseyebildim.
Profesyonel bir gülüştü bu. Alıştırılmış. Temiz. Güvenli.

" Haklılar" dedim sakin bir sesle. " Sıradan insanlar değiller sonuçta. Üstelik her ne kadar magazin kanalı olmasak da… haber kanalıyız."

Omzuna kısa bir dokunuş bıraktım. Kaçmadan ama durmadan.

" Neyse," dedim. " Liste gelince adımız olursa haber verirsin."

Cevabını beklemeden yürüdüm. Adımlarım düzgündü. Ritmi bozulmadı. Koridoru geçtim, lavabonun kapısını ittim, içeri girdim. Kapı arkamdan kapanır kapanmaz sesler kesildi.

Kabinlerden birine girip kapağı kilitledim. Klozete oturduğum an… maskem düştü.
Gerçekten düştü.

Omuzlarım çöktü önce. Sonra sırtım. Sanki bütün gün taşıdığım görünmez bir ağırlık bir anda üzerime yığıldı. Nefesim değişti. İçime çektiğim hava yetmedi. Göğsüm daraldı.

Az önce söylediğim cümleler kulağımda yankılandı: Haklılar… sıradan değiller…
Mantığım hâlâ çalışıyordu. Hâlâ düzgün, mantıklı cümleler kurabiliyordu. Ama içimde başka bir yer… sessizce kırılıyordu.

Kıskançlık değildi sadece. Hayal kırıklığı da değildi. Daha kirli, daha utandırıcı bir şeydi. Sanki bilmediğim bir yarışa girmişim de kaybettiğimi yeni öğrenmiş gibiydim.

Başımı duvara yasladım. Soğuk seramik alnıma değdi.

İşte burası güvenliydi. Kimsenin görmediği yer. Güçlü olmam gerekmeyen tek alan. Nefesim titredi. Gözlerimi kapattım.

Dışarıda hâlâ aynı İzel vardım.
Düzgün konuşan. Gülümseyen. Umursamayan.
Ama kabinin içinde…
ben de çökmüştüm.

Ben değil miydim önce Cesur’la oynayan?

Soru kafamın içinde dönüp durdu. Duvara yaslı başımı kaldırmadan düşündüm. Bu hikâyenin içine kendi ayaklarımla girmiştim. Kimse beni zorlamamıştı. Abimin söylediği her şeyi emir gibi alıp yürüyen bendim. Çünkü o zaman bunun adına görev demek daha kolaydı. İntikam demek daha kolaydı. Acıya bir yön vermek, onu amaç yapmak… insana güçlü hissettiriyordu.

Ama güç dediğim şey meğer sadece ayakta kalma bahanesiymiş.

Babam için başlamıştım. O gün için. O çiftlik için. Yanan ev için. Çocukluğumun ortasından sökülüp alınan her şey için. Kendime hep bunu söyledim. Her adımımı buna bağladım. Cesur’a yaklaşmam bile bir planın parçasıydı. Soğukkanlı olacaktım. Yaklaşacaktım. Güvenini kazanacaktım. Gerektiğinde kullanacaktım.

Kelimeler böyleydi.

Ama insan kelimeler kadar temiz yürümüyor

Klozet kapağında otururken ellerime baktım. Bu eller plan yaptı. İnsanları takip etti. Yalan söyledi. Dosyalar karıştırdı. Bir hayatı adım adım kazdı. Ama aynı eller… bir anlığına bile olsa huzur istedi. Normal bir temas. Normal bir gülüş. Normal bir gelecek.

Ve bu isteğin bedeli suçluluk oldu.

Babamın yüzü geldi aklıma. Net değil. Parça parça. Ses yok. Sadece bir his. Yarım kalmış bir cümle gibi. İçimde bir yer hâlâ o günün enkazında oturuyor. Ayağa kalkmamı sağlayan tek şey intikam fikriydi. Eğer onu da elimden alırsam… geriye ne kalır?

Boşluk.

Belki de en çok bundan korkuyorum.

Cesur bu yüzden tehlikeli. Çünkü o boşluğu gösteriyor bana. Savaşın dışında da bir hayat olabileceğini hatırlatıyor. Ve ben bunu istemiyorum. İsteyemem. Çünkü durursam… abimin yıllardır ördüğü her şey çöker. Ben çökerim. Biz çökeriz.

Derin bir nefes aldım. Göğsüm yine daraldı ama bu sefer alıştım.

Ben bu oyuna bilerek girdim. Evet. Ama çıkış kapısı yok artık. Kayıplarım geri gelmeyecek. Plan yarım bırakılamaz. İntikam ertelenemez. Hisler beklemek zorunda.

Kafamı tekrar duvara yasladım.
Sessizce, kimse duymadan bir cümle kurdum içimden:

Önce savaş. Sonra ne hissediyorsan hissedersin.

Ve o an anladım…
asıl kaybım babam değildi sadece.
Kendimi de yavaş yavaş bu yolun içine gömüyordum.

Bir bölümün daha sonuna geldik

Yorumlarınızı, fikirlerinizi heyecanla bekliyorum

Beğeni yapmayı da unutmayın lütfen.