39. bölüm · Dava
Bölüm-38
İso
Kucağımda yatan o narin beden öyle hafif, o kadar savunmasızdı ki... Parmaklarımın arasından süzülüp göğsüme, ellerime, bütün varlığıma sıvanan o sıcak kan zihnimdeki bütün dünyayı alev alev yakıp geçiyordu.
Dudakları hafifçe aralıktı, Karadeniz’in o en fırtınalı gecelerini andıran gözleri yarı kapalı bana bakıyordu ama o gözlerdeki o dik canlılık, o gururlu ışık saniye saniye çekiliyordu.
İ:Fadime... Fadime’m, bak bana kurban olduğum, ne olur kapanmasın gözlerin!
Diye bağırdım. Sesim kısılmıştı, hıçkırıklarım boğazımı bir bıçak gibi kesip yırtıyordu. Kanlı ellerimin arasına aldım o güzel yüzünü, alnımı alnına bastırdım.
İ:Neden yaptın kızım? Neden attın kendini o kurşunun önüne?! Ben senin tırnağına taş değmesin diye canımı gözümü kırpmadan verirdim, sen ne yaptın Karadeniz kızı... Ne yaptın sen bana?!
Kendi kendime delirmek üzereydim. Göğsümün ortasında patlayan o katıksız dehşet ve kendime olan kapkara, zehir gibi bir öfke ruhumu bir kurt gibi kemiriyordu.
Benim yüzümden, diye kükrüyordu içimdeki o karanlık ses. Onu koruyacağım diye ant içtin, kendi ellerinle kurşunun tam ortasına sürükledin! Sevdanla yaktın o kızı! Çıldırtıcı bir çaresizlikle başımı gökyüzüne kaldırıp öyle bir haykırdım ki, taş ocağındaki koca kayalıklar inledi sanki. İçimdeki acı bir insanın taşıyabileceği sınırları çoktan aşmıştı; serbest kalan sol elimle yerdeki sivri taşları yumruklamaya başladım. Ellerim parçalandı, kanım onun kanına karıştı ama acısını hissetmedim bile.
İ:Ulan alayınızın canı cehenneme! Benim canımı alsaydınız ulan! Beni vursaydınız ya!
O sırada taş ocağını motor gürültüleri, çakılları savuran acı fren sesleri kapladı. Adil abimin arabaları toz bulutunu yararak içeri daldı. Kapılar ardına kadar fırlayarak açıldı; ellerinde silahlarla abim ve adamları birer kasırga gibi ortalığa saçıldı.
Adil abi benim o diz çökmüş halimi, kucağımda kanlar içinde, hayatsız gibi yatan Fadime’yi gördüğü an gözleri yerinden fırlayacak gibi oldu.
A:Şerif!
Diye kükredi, sesi dağları yıktı. Adamlar anında Şerif’in ve yanındakilerin etrafını sarıp çembere aldılar. Şerif kaçmaya, bastonuna dayanıp doğrulmaya fırsat bulamadan Adil abinin adamları üzerine çullandı.
Silahını elinden vurup onu oğlak gibi yere kapakladılar. Abim, Şerif’in yakasına bir kene gibi yapışıp suratına öyle amansız bir darbe indirdi ki kemik sesi dağda yankılandı.
A:Götürün bunu! Bu şerefsizi bodruma kilitleyin, bunun hesabını ben kendi ellerimle keseceğim!
Şerif’i yaka paça, yerlerde sürükleyerek götürürken Esme yengem ve Aleyna araçtan fırlayıp çamurların üzerinden yanımıza koştular.
E:Fadime!
Diye bir çığlık koptu Esme yengemin boğazından, dizlerinin bağı çözüldü. Yere yanıma diz çöktü, ellerini yüzüne kapatıp sarsıla sarsıla ağlama krizine girdi.
Aleyna’nın bacakları tutmadı, toprağa kapaklandı. Gözlerinden yaşlar sicim gibi akarken
Al:Hala... Hala ne olur aç gözünü, bizi bırakma!
Diye feryat etti.
İ:Hastahaneye! Çabuk arabaya!
Diye kükredim. Fadime’yi sanki dünyadaki tek hazinemmiş gibi bir tüy hafifliğiyle kucağıma kaldırıp arabaya koştum.
Arka koltuğa oturduğumda başını kucağıma koydum, titreyen avcumla göğsündeki o kahredici yaraya bastırdım. Kan durmuyordu, parmaklarımın arasından ılık ılık akıyordu.
İ:Dayan canum karum...
Dedim, yüzüne düşen saç tutamını kanlı parmaklarımla kenara çekerken.
İ:Dayan ne olur... Daha sana gözlerinin içine bakıp seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyeceğim. O mağazada beğendiğin yeşil koltuklara oturacağız birlikte, yine benimle inatlaşacaksın... Bırakma kendini ne olur benim için, bırakma...
On beş dakika sonra Trabzon Devlet Hastanesi’nin acil servisi adeta bir mahşer yerine dönmüştü. Bütün Fırtına ve Koçari ailesi hastanenin o soğuk, beyaz koridoruna yığılmıştı.
Fadime’yi sedyeyle üzerimize kapıları kapatan ameliyathaneye sokuşlarını izlerken, o çelik kapının önünde dizlerimin üzerine çöktüm. Üstüm başım, ellerim, yüzüm tamamen onun kanıydı.
Elbiselerimdeki o koku onun kokusuydu. Esme yengem koridorun bir köşesinde Aleyna’ya sarılmış, başını onun omzuna gömmüş hıçkırıklara boğuluyordu.
Aleyna ise gözlerini ameliyathanenin kırmızı ışığına dikmiş, dualar okuyordu. Adil abi koridorda bir ileri bir geri dev adımlarla volta atıyor, tesbihini koparacak gibi çekiyordu. Herkes korkudan buz kesmişti; iki koca fırtınalı ailenin de bütün gelecği, bütün umudu o kapının arkasında yaşam savaşı veren ufacık bir kalbe bağlanmıştı.
Ben ise sırtımı buz gibi duvara yaslamış, önümde uzattığım kanlı ellerime bakıyordum. Ağlamaktan gözlerimde yaş kalmamıştı, Kurumuş yanaklarım sızlıyordu ama içimdeki o koca yangın saniye saniye daha da büyüyordu.
Ölmeyeceksin Fadime, dedim içimden, ameliyathanenin üzerindeki o uğursuz kırmızı ışığa bakarak. Sen bu fırtınadan da çıkacaksın... Ben o kapı açılana kadar, sen o ela gözlerini yeniden dünyama açana kadar burada, tam bu kapıda senin canının nöbetinde bekleyeceğim.
Ameliyathanenin üzerindeki o kırmızı ışık yüzüme cehennem ateşi gibi vuruyordu. Dakikalar saatlere dönüştü, saatler ise ömrümden ömür götürdü. Sırtımı soğuk duvara dayamış, gözlerimi bir an bile o çelik kapıdan ayırmıyordum. Ellerimdeki kuruyan kan zırh gibi kabuk bağlamıştı ama silmeye, yıkamaya kıyamıyordum. O kan Fadime’min kanıydı; beni bu dünyada tutmak için dökülen canıydı.
Koridorda ayak sesleri yankılandı. Esme yengemin hıçkırıkları hafiflemiş, yerini iç çekişlere bırakmıştı. Oruç abim yavaşça yanıma yaklaştı. Elinde bir bardak suyla dizlerinin üzerine çöktü, yüzüme baktı. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü.
O:İso...
Dedi sesi titreyerek.
O:Ne olur bir yudum su iç. Kaç saat oldu, öylece duruyorsun. Kendini katletme...
Başımı yavaşça salladım, gözlerimi kapıdan ayırmadan fısıldadım.
İ:İçemem Abi... O orada nefes almak için çırpınırken ben burada soluk bile alamam.
Adil abi yanımıza geldi, elini ağır bir balyoz gibi omzuma koydu. O mağrur, eğilmeyen adamın gözlerinde ilk defa böyle bir çaresizlik görüyordum.
A:Fadime güçlüdür İso
Dedi, sesi gürlemeye çalışsa da kırık döküktü.
A:O benim kardeşimdir, senin karındır. Bırakmaz bizi... Karadeniz’in kızıdır o, boyun eğmez ölüme.
İ:Benim yüzümden abi...
Dedim, gözlerimden aylar sonra ilk defa kurşun gibi ağır bir damla yaş süzüldü.
İ:Beni kurtarmak için atıldı o kurşunun önüne. 'Seni seviyorum' diyemedi bana... Bir kere bile sarılamadım o duyguyla ona. Eğer o gözler açılmazsa, ben bu dağları kendi başıma yıkarım abi, duydun mu beni?
Tam o sırada ameliyathanenin kapısındaki o lanet kırmızı ışık söndü.
Yeşil ışık yandığı an koridordaki herkes aynı salisede ayağa fırladı. Kalbim öyle bir çarpmaya başladı ki göğüs kafesimi kırıp dışarı fırlayacak sandım. Çelik kapı iki yana açıldı, içeriden yüzü yorgun, maskesini çenesine indirmiş doktor çıktı.
Adil abiyle ben aynı anda doktorun üzerine çullandık. Yakasına yapışmamak için kendimi zor tutuyordum.
İ:Doktor!
Diye bağırdım, sesim kısılarak.
İ:Fadime... Benum karum yaşayacak mı? Söyle!
Doktor derin bir nefes aldı, gözlerindeki o ağır yükü dışarı bıraktı.
Doktor:Ameliyat çok zor geçti. Kurşun akciğerin hemen yakınına saplanmıştı, çok kan kaybetmişti... Ama hastamız inanılmaz bir direnç gösterdi. Sanki hayata, birine tutunmak için direndi. Kurşunu çıkardık. Hayati tehlikeyi atlattı!
O an koridorda koca bir çığlık koptu. Esme yengem "Allah’ım sana şükürler olsun!" diye feryat edip Aleyna’ya sarıldı, ikisi birden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Adil abi başını tavana dikip derin bir ah çekti, ellerini yüzüne kapattı.
Ben ise dizlerimin üzerine düştüm. Hastanenin o soğuk fayansına başımı koydum, hıçkırıklara boğuldum. İçimdeki o kapkara yangın yerini ilk defa ılık bir yağmura bıraktı. Yaşıyordu... Koçari kızı beni bırakmamıştı.
"Şimdi yoğun bakıma alacağız" dedi doktor gülümseyerek. "Kendine gelmesi birkaç saati bulur. Sadece bir kişi çok kısa süreliğine görebilir."
İ:Ben...
Dedim hemen ayağa fırlayarak.
İ:Ben gireceğim doktor. Ne olur, sadece bir dakika...
Doktor halimi, üstümdeki kanı gördü. Anlayışla başını salladı.
Doktor:Üzerini değiştirip steril önlük giyeceksin. Sadece bir dakikanız var.
On dakika sonra yoğun bakım ünitesinin o sessiz, makine sesleriyle dolu odasındaydım.
Yatakta bembeyaz çarşafların arasında ufacık kalmış bedenine doğru ağır adım attım. Yüzü kireç gibiydi, dudakları kurumuştu ama nefes alıyordu. Göğsü inip kalkıyordu.
Yatağın kenarına çöktüm. Titreyen kanlı ellerimi yıkamıştım ama hâlâ titriyorlardı. Narin, minicik elini tuttum. O eli dudaklarıma götürdüm, defalarca, öpe koklaya öptüm. Gözyaşlarım onun elinin üzerine damladı.
İ:Fadime’m...
Diye fısıldadım kulağına doğru eğilerek. Sesim titriyordu.
İ:Geldin değil mi? Bırakmadın beni... kocanu yalnız bırakmadın.
Gözlerimden yaşlar süzülürken tuttuğum eli hafifçe kıpırdadı. Parmakları, parmaklarımın arasında zayıfça sıkıştı. Yavaşça, sanki dünyadaki en ağır yükü kaldırıyormuş gibi o kapkara kirpikleri aralandı. ela gözleri beni buldu. Yüzünde çok hafif, belli belirsiz ama dünyalara değer bir gülümseme belirdi.
F:İso...
Dedi fısıltıdan da kısık bir sesle. Maskenin altından çıkan soluğu elimi ısıttı.
F:İyisin...
İ:İyiyim canum karum, iyiyim...
Dedim, gözyaşlarımın arasından gülerek.
İ:Sen geldin ya, ben zımba gibiyim. Bir daha sakın... Sakın önüme atlamayacaksın duydun mu beni... Deli kız?
Fadime derin bir nefes almaya çalıştı, gözlerinin içi parıldadı.
F:Seni... seni kurtaracağım demiştim...
Diye fısıldadı, sesi pürüzlüydü ama gözlerindeki o sevda alev alevdi.
F:Seni... çok seviyorum canım kocam...
O an göğsümdeki bütün yaralar kapandı. Dünyadaki bütün acılar silindi. Eğildim, alnını uzun uzun öptüm.
İ:Ben de seni çok seviyorum canum karum
Dedim hıçkırarak.
İ:Canımdan, ruhumdan, nefesimden çok seviyorum. Artık kaçmak yok, ayrılmak yok... Bu fırtına bitti, biz kazandık.
