29. bölüm · Dava

Bölüm-28

Yalnız Okur

Fadime

"Yok," dedim kendi kendime, tırnaklarımı avuç içlerime bastırarak. "Ben burada oturup ecelimi bekler gibi bekleyemem.
İso o kafaya koyduğunu yapar, Oruç tek başına yetişemez ya da laf anlatamaz ona!"

Oruç’a verdiğim sözü de, kendime koyduğum sınırları da bir kalemde sildim. Kalbimin ortasındaki o korku, gururumu da kırgınlığımı da ezip geçmişti.
İso’nun bana o odada haykırışı, beni dinlemeden yargılayışı hâlâ canımı yakıyordu ama o can acısı, onun ellerine sürülecek bir kanın yanında hiç kalırdı.

Telefonu tekrar elime aldım. Parmaklarım buz kesmişti. Oruç’un numarasını tuşlarken göğsümün sarsıntısından nefes alamıyordum.
İkinci çalışta açıldı telefon.

O:Fadime? Ne oldu, bir şey mi duydun?

F:Oruç... Nerdesiniz?!

Dedim sesim hıçkırıkla boğulurken.

F:Ben artık burada dayanamıyorum, aklımı oynatacağım! Buldun mu onu? Konuştun mu? Ne yapıyor İso?!

Oruç telefonda derin bir nefes verdi. Arka plandan rüzgarın uğultusu ve arabanın motor sesi geliyordu.

O:Buldum sayılır. Limandaki eski depolara geçmiş, adamları etrafa yığmış. Eyüphan’ın oraya geleceğinin haberini almış.
Ben de şimdi yoldayım, az kaldı yanına varıyorum ama kafası dumanlı Fadime... Telefonda sesini duydum, bildiğin katliam yapmaya gitmiş. Bana bile 'Gelme, bu benimle onun arasında' dedi.

Dünya başıma yıkıldı sanki. Liman... O ıssız, karanlık depolar. Orada bir el silah patlasa denizin uğultusundan kimse duymazdı bile.

F:Oruç, bana çabuk konumu at!

O:Saçmalama Fadime! Sen ne geleceksin oraya? İso seni oralıkta görse iyice çıldırır!

F:Oruç bana bak!

Diye haykırdım, sesimdeki çaresizlik ve kararlılık karşısında Oruç bile duraksadı.

F:O adam benim yüzümden katil olacak! Beni dinlemedi ama ben oraya gelirsem, kendini benim önümde o ateşe atamaz! Ya bana o konumu atarsın ya da ben çıkar bütün konağı ayağa kaldırırım, abimi de toplar gelirim! At şu konumu bana!

Oruç birkaç saniye bocaladı. Durumun ciddiyetini, o depoda bir felaket kopmak üzere olduğunu o da biliyordu.

O:Ateşle oynuyorsun Fadime... Attım konumu.
Ama sakın tek başına delilik yapma, ben depoya girmeden içeri adımını atma!

Telefon kapanır kapanmaz ekrana düşen konuma tıkladım. Üzerime hemen kalın bir hırka geçirip merdivenleri sessizce indim.
Konağın arka kapısından bir gölge gibi süzülüp arabaya atladım. Yollarda sis vardı ama gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Pedala basarken tek bir duam vardı: Allah’ım, geç kalmayayım. Ne olur geç kalmayayım...

Limana vardığımda deniz simsiyah bir ejderha gibi köpürüyordu. Rüzgar yüzüme buz gibi çarpıyordu.
Oruç’un arabasını caddenin kenarında durmuş görünce ben de hemen arkasına çektim. Oruç arabadan fırlayıp yanıma koştu.

O:Fadime, sen delirdin mi?! İçerideler, ben de yeni geldim. İso Eyüphan’ı kıstırmış!

Oruç’un cümlesini bitirmesine fırsat kalmadan deponun paslı demir kapısına doğru koşmaya başladım.
Oruç arkamdan "Fadime dur!" diye bağırsa da beni durduramazdı artık. Kapıyı hışımla itip içeri daldım.

Deponun içi loştu. İki cılız sarı ışık sallanıyordu tavandan. Ve o manzara... Kalbimin durduğunu hissettim.

Eyüphan dizlerinin üzerine çökmüştü. Yüzü gözü kan içindeydi. İso ise tek eliyle onun yakasından tutmuş, diğer elindeki simsiyah tabancayı tam Eyüphan’ın şakağına dayamıştı.
İso’nun gözleri yuvalarından fırlayacak gibi kırmızıydı, göğsü bir körük gibi kalkıp iniyordu.
Tam tetiğe basmak üzereydi. Parmak boğumu beyazlaşmıştı.

F:İSOOOOO!

Sesim depodaki yüksek tavanlarda yankılandı.
İso’nun eli dondu. O buz gibi, ölüm saçan gözleri yavaşça kapıya, bana kaydı.
Beni orada görmeyi hiç beklemiyordu. Yüzünde bir anlık bir şok geçti ama öfkesi o kadar derindi ki hemen kendini topladı.

İ:Fadime?.. Senin ne işin var burada?! Çabuk çık dışarı!

F:Çıkmayacağım!

Dedim, adımlarımı doğrudan onlara doğru atarak. Korkudan titriyordum ama durmadım. Oruç da arkamdan içeri girip İso’ya doğru bir adım attı.

O:İso, kurban olayım bırak o silahı! Yapma kardeşim, çek o elini!

İ:Uzak durun!

Diye kükredi İso.
Tabancayı Eyüphan’ın kafasına daha da bastırdı. Eyüphan inleyerek gözlerini kapattı.

İ:Uzak durun dedim! Bu şerefsiz sana el uzattı Fadime! Seni kaçırmaya kalktı!
Benim Karadeniz’de gezecek yüzüm kalmaz ben bunu yaşatırsam! Bu adam bu gece buradan ölü çıkacak!

İso’ya kadar yürüdüm. Tam karşısında, silahın menzilinde durdum. Yüzündeki o katı, acımasız ifadeye baktım.
Bana o odada bağıran, beni kırıp döken adam tam karşımdaydı ama ben şu an onun öfkesiyle değil, ruhuyla ilgileniyordum.

F:Bana bak İso

Dedim sesimi titretmemeye çalışarak.

F:Gözlerimin içine bak!

İso istemeye istemeye gözlerini bana çevirdi.

F:Ben o gün sana bu adam yüzünden yalan söylemedim.Ben bu adama bir şey olmasın diye de susmadım!
Ben o gün sırf sen bu silahı eline almayasın diye sustum! Sen katil olmayasın diye, hapishanelerde çürümeyesin diye canımdan can gitti de gıkımı çıkarmadım!

İso’nun gözlerinde bir tereddüt ışığı çaktı. Tetiği tutan parmağı hafifçe gevşer gibi oldu.

F:Sen bana bağırdın, beni dinlemeden suçladın, kalbimi paramparça ettin... Ama ben senin katil olmana izin vermeyeceğim!
Eğer o tetiğe basacaksan, önce beni vuracaksın! Çünkü ben seni o parmaklıkların arkasında izlemeye dayanamam!

İ:Fadime, saçmalama...

Dedi sesi ilk defa kısılarak.

İ:Bu adam sana dokundu...

F:Bana hiçbir şey yapamadı!

Diye bağırdım, gözlerimden yaşlar süzülürken.

F:Ben kendimi korudum! Ama sen şu an kendini koruyamıyorsun!
Sen şu an o hırsın yüzünden kendi hayatını yakıyorsun! İso, ben seni korumak için yalan söyledim...
Sen şimdi beni korumak için mi katil olacaksın? İstemiyorum! Bana böyle bir koruma lazım değil!

Oruç yavaşça yaklaşıp İso’nun silah tutan eline dokundu.

O:İso... Duyuyorsun kızı. Değmez bu it için hayatını karartmaya.
Ver şu silahı bana, polise teslim edeceğiz bunu. Kaçırma teşebbüsünden, zaten ömrü hapiste geçecek. Elini kirletme kardeşim inan bana...

İso bana baktı. Gözlerimdeki o yalvaran, kırgın ama bir o kadar da onu seven ifadeye baktı.
Göğsündeki o fırtına yavaş yavaş duruldu. O sert, kayadan hallice İso’nun omuzları çöktü.

Birkaç saniyelik o ağır sessizlikte sadece denizin dalga sesleri duyuldu.

İso derin, kederli bir nefes verip silahın emniyetini kapattı. Tabancayı Oruç’un eline bıraktı. Ardından Eyüphan’ı hırsla yere fırlattı.

İ:Alın şu iti...

Dedi Oruç’un adamlarına doğru.

İ:Polise verin. Yüzünü bile görmek istemiyorum.

Adamlar Eyüphan’ı sürükleyerek dışarı çıkarırken İso bana doğru bir adım attı.
Yüzünde hem beni dinlediği için bir kabulleniş hem de hâlâ bana bağırdığı için çaktırmamaya çalıştığı bir pişmanlık vardı.
Ama ben daha fazla ayakta duramadım. Bütün o korku, endişe ve yorgunluk bir anda üzerime çöktü; dizlerimin bağı çözüldü.

İso daha yere düşmeme izin vermeden beni belimden yakaladı, sıkıca göğsüne çekti.

İ:Tamam...

Diye fısıldadı kulağıma doğru, sesi titriyordu.

İ:Tamam, geçti... Burdayım.

Onun kokusunu içime çekerken başımı göğsüne yasladım. Ellerim hâlâ kan kokmayan, temiz kalan ceketine tutundu. Katil olmamıştı. Kurtarmıştım onu.