24. bölüm · Dava
Bölüm-23
Fadime
Konağın o ağır ahşap kapısı İso, abim ve Oruç’un arkasından büyük bir gürültüyle kapandığında, sanki bütün dünyam o kapının ardındaki karanlık sise gömüldü.
Avludan yükselen araba motorunun sesi yavaş yavaş uzaklaşırken, göğsümün ortasına oturmuş o devasa kayanın ağırlığı altında nefes almaya çalıştım.
İso gitmişti. Abim gitmişti. İçimdeki korku o kadar büyüktü ki, kemiklerime kadar titrediğimi hissedebiliyordum.
"Aleyna’m... Kızım..."
Esme yengemin koltuktaki boğuk hıçkırıklarıyla irkilip kendime gelmeye çalıştım. Yengem başını ellerinin arasına almış, sallanarak ağlıyordu. Yanına çöktüm, titreyen ellerimle buz gibi olmuş omuzlarını tuttum.
F: Yenge... Ne olur yapma böyle. Bulacaklar onları. İso söz verdi bana... Getirecek Aleyna’yı.
E: Nasıl bulacaklar Fadime?! Şerif denen o gözü dönmüş cani kıza nelerin hesabını keser bilmiyor musun?
Abine olan hırsını, nefretini benim masum kızımdan çıkaracak! Ya abine, Oruca ,İso’ya bir şey olursa? Ya onlara tuzak kurduysa?
Yengemin kurduğu her bir cümle, zaten aklımı kemiren o zehirli düşünceleri bir bir yüzüme vurdu. Haklıydı.
Şerif normal bir adam değildi; gözü kararmış, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir canavardı. Ya İso'yu, abimi vurursa? Ya İso’nun o uykusunda sayıklarken gördüğü o kanlı orman kabusu gerçek olursa?
İso’nun o çaresizce, korkuyla yüzüme bakışı geldi gözümün önüne. "Sana söz veriyorum," demişti. Bana söz verirken gözlerinde saklamaya çalıştığı o derin kaygıyı görmüştüm ben. İso sırf ben endişelenmeyeyim diye, sırf dik durmak adına kendi korkusunu içine gömmüştü.
Ayağa kalktım. Salonda bir sağa bir sola yürümeye başladım. Kalbim sanki boğazımda atıyordu. Elim ayağım uyuşmuştu.
İso bana "Konağın kapılarını kilitleyin, sakın dışarı çıkmayın" demişti ama ben burada, bu dört duvarın arasında durup sadece iyi bir haber bekleyemezdim.
Beklemek ölmekten farksızdı. Ya bir şeyler ters giderse? Ya İso’ya bir şey olursa ve ben burada eli kolu bağlı oturmuş olursam?
İçimdeki o hırçın ses, korkunun sesini bastırmaya başladı. Ben Fadime’ydim. Öyle bir köşede oturup kadere razı olacak biri hiç olmamıştım.
Kendi kendime mırıldanarak:
F: Yok... Ben duramam burada. Duranın canı sağ olsun, ben duramam!
E: Fadime? Ne diyorsun sen kendi kendine?
F: Yenge, bak beni iyi dinle. Konağın tüm kapılarını içten sürgüle. Emine ablayı da yanına al, salondan sakın çıkmayın.
Yengem oturduğu yerden dehşetle ayağa fırladı.
E:Sen ne yapacaksın?! Sakın deme bana... Sakın arkalarından gideceğim deme!
F: Gitmek zorundayım yenge!
Gözlerimden bir damla yaş süzüldü ama hemen elimin tersiyle sildim.
F:Ben orada İso’yu, abimi yalnız bırakamam. O Şerif şerefsizi her yeri tuzaklamıştır.
Tek başlarına koca dağda ne yapacaklar? Aklım çıkıyor anlıyor musun? Burada durursam çıldıracağım!
E: Kızım saçmalama! İso sana kal dedi, abin sana kal dedi! Sen gidip ne yapacaksın, kendini mi tehlikeye atacaksın?!
F: İso beni tanımıyor mu sanki? Söz dinleyeceğimi mi sandı?! Yenge ne olur zorlaştırma!
Duvara asılı olan hırkamı kapıp sırtıma geçirdim. Portmantodan araba anahtarını alırken ellerim titriyordu ama kararımdan dönmeyecektim.
Esme yengemin yalvarmalarına, arkamdan gözyaşı dökmesine rağmen konağın kapısını açıp dışarı fırladım.
Avludaki kırmızı pikabın kapısını açıp sürücü koltuğuna atladım. Motoru çalıştırırken dualar ediyordum; hem Aleyna için hem abim için... Ama en çok da o gıcık, dik kafalı İso için.
"İso..." diye fısıldadım, gaza yüklenip konaktan çıkarken. "Eğer kendimi tehlikeye attım diye bana kızarsan kız, yeter ki sağlam ol... Yeter ki sana bir şey olmasın."
Karanlık yavaş yavaş çekiliyor, Karadeniz’in o sisli, puslu sabahı dağların üzerine çökiyordu.
Yollar ıslaktı, virajlar duman altıydı. İsoların nereye gidebileceğini tahmin etmek zor değildi.
Şerif’in adamlarının saklanabileceği, adının sürekli geçtiği o eski çay fabrikası.Abim de İso da ilk olarak o eski çay fabrikasına bakarlardı.
Arabayla virajları dönerken aklımda sürekli İso ile geçirdiğimiz o son dakikalar dönüp duruyordu.
Yayla evinde uykusundan sıçrayıp kalktığındaki o korkmuş hali... "Şerif'i gördüm" derkenki sesinin titreyişi...
Ben ona kızmış, geçiştirmiştim ama adam hissetmişti işte. Bir felaketin geleceğini hissetmişti.
Onu o koltukta suyu içerken izlediğim anı düşündüm. Aramızdaki o görünmez duvarmış, itiraf edemediğimiz hislermiş, sürekli birbirimize laf çarpmalarımızmış...
Hepsi ne kadar boş, ne kadar anlamsız geliyordu şimdi. Eğer ona bir şey olursa, ben o lafları, o kavgaları kime edecektim? Kime o tatlı gıcıklıkları yapacaktım?
Gözyaşlarım görüşümü bulandırıyordu, sildim. Gaza daha çok bastım.
Aradan yarım saat geçmişti ki, dağ yolunun kenarında tanıdık bir araba gördüm.
İso’nun arabası! Fabrikayı biraz geçince, yolun sapağındaki çam ağaçlarının altına çekilmişti. Kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atmaya başladı.
Arabayı hemen biraz geride, çalıların arasına park ettim. Sessizce kapıyı açıp dışarı çıktım.
Hava kemikleri sızlatacak kadar soğuktu. Ormandan gelen rüzgarın uğultusu dışında çıt yoktu. Dikkatlice yaklaştım.
İso’nun arabası boştu. İçeride kimse yoktu ama sürücü tarafının kapısı tam kapanmamıştı. Demek ki aceleyle çıkmışlardı.
İleride, ağaçların ve yüksek çalılıkların ardında eski, yarı yıkık çay fabrikasının paslı çatıları görünüyordu. Yavaş ve sessiz adımlarla çamurlu yolda yürümeye başladım.
Her adımımda kalbimin güm güm atışını kulaklarımda duyuyordum. Çalıların arasına gizlenerek fabrikanın arka tarafına yaklaştım.
Tam o sırada içeriden yükselen bağrışmaları duydum!
"Şerif! Çık ortaya ulan! Kızım nerde?!"
Abimin sesiydi bu. Öfkeyle gürlüyordu. Fabrikanın kırık ahşap duvarındaki bir yarıktan içeriye baktım. Nefesimi tuttum.
Geniş, toza ve örümcek ağlarına batmış hantal deponun ortasında abim elinde silahıyla duruyordu. Yanında Oruç, elinde bir demir çubukla etrafı gözetliyordu.
Ve az ileride... İso. İso, gözlerini çatı katına dikmiş, silahını hazır tutarak yavaş adımlarla ilerliyordu.
Onu sapasağlam görmek, bir an için göğsümdeki o korkunç baskıyı hafifletti ama hemen ardından tepedeki tahta iskeletten yükselen o meşum kahkahayla kanım yine dondu.
"Geldiniz demek Adil Koçari!"
Şerif, fabrikanın üst katındaki paslı demir balkonda belirdi. Yüzünde o iğrenç, pis sırıtış vardı.
Ama yalnız değildi... Yanında, kolları arkadan bağlanmış, ağzı bantlı halde duran Aleyna vardı!
Aleyna’nın gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı, ağlamaktan yüzü gözü şişmişti.
Şerif, bir eliyle Aleyna’nın saçlarına yapışmış, diğer elindeki silahı kızın şakağına dayamıştı!
"Aleyna!" diye bağırdı abim, ileriye doğru bir adım atarak.
"Sakın!" diye kükredi Şerif, silahın tetiğini çekerek.
Ş:Bir adım daha atarsanız, kızının beynini buradaki tahtalara kazırım Adil! Duydun mu beni?!
Oruç olduğu yerde donup kaldı.
O:Bırak onu şerefsiz! bırak kızı!
Diye haykırdı.
İso ise gayet sakin, ama gözlerinden alevler saçarak bir adım öne çıktı. Silahını indirmeden konuşmaya başladı:
İ: Şerif... Adil abiyle bir hesabın varsa adam gibi gör. Bir kızın arkasına saklanmak sana yakışır mı lan? Bırak kızı, bak buradayız. Üçümüz de buradayız.
Şerif deli gibi gülmeye başladı.
Ş:Bana akıl verme İso! Sen Fadime Koçariyi korudun belki ama bu sefer elinden bir şey gelmeyecek! Ne sandın bu işin burda biteceğini mi?
Ne söylüyordu bu adam! Neyse ki abim Aleyna için o kadar endişeliydi ki Şerif’in ne demeye çalıştığını anlayamamıştı.
İsonun ise Şerif’in bu sözlerinden çenesi kasılmıştı.
Ş:Adil! Yıllar önce benim hayatımı mahvederken düşünseydin bunları! Şimdi senin canın nasıl yanıyor, kızın gözünün önünde erirken nasıl çaresiz kalıyorsun, onu izleyeceğim!
Gördüğüm manzara karşısında elimle ağzımı kapattım. Aleyna orada çırpınıyordu. Abim çaresizce silahını indirmek zorunda kalmıştı.
İso ise adım adım, Şerif’in dikkatini dağıtmak için konuşarak ona doğru çekiliyordu.
İso’nun o cesur, ama bir o kadar da tehlikeli duruşunu izlerken içimden bir şeyler koptu. O adam oradaydı, bizim için, ailemiz için kendi canını hiçe sayıyordu.
Onların peşinden geldiğim için pişman değildim. Eğer ben burada olmasaydım, Şerif arkalarından bir tuzak kursaydı asla affetmezdim kendimi.
Şerif’in gözü tamamen kararmıştı. Parmağı tetikteydi ve Adil abimi tamamen yıkmak için o tetiği çekmekten bir an bile tereddüt etmeyecekti.
İso yavaşça abimle göz göze geldi, anladım ki bir plan yapıyorlardı. Aleyna’yı kurtarmak için sadece birkaç saniyeleri vardı.
Kalbim duracak gibiydi. Çalıların arasında büzülmüş, nefes bile almadan, gelebilecek en ufak bir hamleyi beklemeye başladım.
Aleyna oradaydı, bulmuştuk onu... Ama bu cehennemden sağ salim çıkabilecek miydik, işte onu sadece Allah biliyordu.
