9. bölüm · ÇIĞIR

8.BÖLÜM: "VEDA"

Seda Özkan

8.BÖLÜM: 'VEDA'
Tuğkan - Kuş Ölür
Anıl Bektaş - Son Veda

Ama büyük bir bağ bu, öyle ki her yeri düğüm düğüm.

Hazırladığım kahvemi alarak balkona geçtim. Camlar kapalı olduğu için çok soğuk değildi. Yine de battaniyemi üzerime örttüm. Parmaklarımı sıcak kupanın etrafında birleştirerek gökyüzünü kararsız renklerine baktım. Sabah olmak üzereydi, pembe bir bulut etrafta dolaşıyor gibiydi. Bazı kısımları turuncuyken bu turunculuğun bazı kısımları kırılmış sarıya dönmüştü. Büyüleyici bir toz bulutunu andırıyordu bu görüntü.
Ve ben bir filmi koca sinema salonunda tek başıma izliyor gibiydim gökyüzünün renklerinde kaybolurken. Hayatımın senaryosu gözlerimin önündeydi. Bu kaderdi veya başka bir şey, bilmiyordum. Bildiğim şey verdiği en keskin hissin acı olmasıydı. Kendi hayatımı, tek başıma, canım acırken en önden izliyordum. Her bir saniyesi bir hançer gibi kalbime saplanıp ruhumu kana buluyordu. Ne durdurmak mümkündü ne de devam etmek. Sadece bir sonra ki hamlenin ne olduğunu tahmin etmeye çalıştığım bir oyuna dönmüştü bu. Hedefimin ölmemek olduğu ne bir adım ileri ne de bir adım geri gidemediğim çıkmaz bir labirentti. Oyunu oynayan da oynatan da yolu bilmiyordu. Kaybettiğim yollar tehlikeliydi evet ama en tehlikelisi kaybettiğim yolları dahi göremiyor oluşumdu. Bu sadece benim savaşım değildi.
Bir kitabı baştan sona her seferinde farklı anlamlarına bakarak okusak da binlerce anlamdan yarısına bile ulaşamayacağımızı söylerdi lisedeki edebiyat öğretmenim. Yazar o an hissettiği anlamıyla kitabı yazardı belki ama dönüp kendi de okuduğunda o bile aynı cümlede farklı bir anlam bulurdu. Bu yüzdendir ki bir insanı anlıyorken bile tamamıyla anlayamadığımızı düşünürdüm hep. Bir cümleye herkes içinden kopan farklı anlamları yüklerdi. Bir acıya bu acı aynı acı bile olsa her insan farklı anlam yüklerdi. Bu benim savaşım değildi, bu benim yalnız çektiğim bir acı olsa aynı yerden acıyorduk, acı aynıydı, belki yarası bile aynıydı ama izi farklıydı işte.
Böyle hislerle baş başa kaldığım her anda kendimi anlatamayacağımı düşünüp sessizliğe sığınır, tüm cümlelerden kaçardım. Anlatabileceklerimden önce anlatamayacaklarım döner dururdu aklımda. Tüm sözcüklerimi birbirine bağlayıp konuşsam bile söyleyemediklerim bir halatın avuçlarında intihar ederdi. Ne söylersem söyleyeyim anlatmak istediklerime ulaşamazdım, zaten bir insan hislerini konuşarak nasıl ifade edebilirdi ki?
Hisler konuşulmazdı, hisler anlatılmazdı. Hisler anlaşılırdı, birisi sana bakar ve görürdü. Bu yüzden hiç konuşmazdım. Anlamazlarsa diye değil, satırlarca konuşursam ve hiç anlaşılmazsam diye korkardım.
Gözlerimi yumduğumda hayatımın kaçtığım senaryosu daha dehşet bir versiyonuyla zihnimde dönmeye başlıyordu. Renkler kaybolup, gökyüzü rengini maviye teslim edinceye kadar öylece bekledim. Bitirdiğim kahvem koltuğun kenarında en son aylar önce tekrar okumayı deneyip yarım bıraktığım kitabın yanında yerini almıştı ve başım soluma doğru düşmüş koltuğa tamamen yaslanmıştı.
Sonrasında tamamen uykuya teslim oldum.
"Sessizce büyük bir acının içinde olan insanları aslında hiç görmeyiz," dedi tekvando hocamın sesi. Nerede olduğunu bilmiyordum. Etrafım karanlıklar içindeydi ve sesi küçücük bir sınıfta gibi netti.
"Sizler sporcu olacaksınız. Rakibinizin sadece fiziksel durumunu değil, düşüncelerini bile görebiliyor olmalısınız."
Anlam verememiştim. Karşı karşıya geldiğim rakiple oturup sohbet edecek değildim, düşüncelerinin ne önemi vardı?
"Bazılarınız ileride antrenör olacak belki, bazılarınız küçük yaş grubundaki çocuklara eğitim verecek. Anlayabilir misiniz?"
Hâlâ karanlık olmasına rağmen bana baktığını hissettim.
"Sen," dedi. "Deren, sen anlayabilir misin bir çocuğun acısını?"
Anlar mıydım? Doğrusu, anladığımı düşünsem bile anlamış sayılır mıydım?
Antrenörüm beni hep anlamıştı. Geçmiş zamandı ama dün gibi aklımdaydı, küçükken hırçınlığımı, biraz daha büyüdüğümde okuldan kaçmalarımı ve biraz daha büyüdüğümde tüm sinirimi spor yaparak atıyor olmamı anlamıştı. Arkadasındaki nedenleri hep bilmiş, bana destek olmuştu. Bazı zamanlar yaralarımı sarmış, bazı zamanlar anlattığım kadarıyla derdimi dinlemişti.
Vefat edeli biraz oluyordu ama sesi hep aklımdaydı. Konuştukları hep kafamın içindeydi.
"Deren."
"Her hamle bir acıdır," dedi. Bu cümle ona ait değildi. "Her yumruk bir serzeniş, her tekme bir feryattır belki. Canının acısını gören oldu mu?"
"Deren, uyan."
"Parmak boğumlarını kanatana kadar dövüştün, kim gördü?"
Sesi artık korkutucuydu, etrafım mümkünmüş daha da karanlıktı. Kendi ellerimi bile göremiyordum.
"Acıdan öldürdüler seni, sen neden sustun?"
"Deren!"
Gözlerimi araladım.
"Kâbus görüyorsun," dedi Nehir. Balkonun koltuğunda uzanmıştım, içeriye öğlen güneşi vuruyordu, hava geceye nazaran daha soğuktu.
"İyi misin?"
Başımı sallayarak gözüme gelen güneşi elimle kesmeye çalıştım.
"Kalk bir elini yüzünü yıka, hatta duşa gir istersen. Kahvaltı hazır olana kadar çıkarsın, kendine gelirsin."
Uzandığım yerden kalkıp koltuğun arkasına yaslandım.
"Kaçta geldin sen gece?"
"Geç geldim, uyuyordun."
"Onu diyorum zaten. Gelirsin diye bekledim, beklerken uyuyakalmışım."
"Arkadaşlarımlaydım, haber vermem gerekirdi, üzgünüm."
"Yalçın söyledi, yoksa gün boyu seni arardım. Birilerinin aklına gelmiş neyse ki."
"Yalçın'la mı konuşuyorsunuz?"
"Bara gittiğimiz gece almıştım numarasını, olur da senden haber alamazsam diye. İyiki de almışım."
Algılarım henüz açık değildi, sadece başımı sallamakla yetindim.
Dün gece olanlar aklıma birer birer gelmeye başladı. Olurda Nehir uyanırsa diye uyanık kalabildiğim kadar oturmuştum. Kesindi, korktuğu bir şey vardı. Ne olduğunu öğrenmek istiyordum ama doğru zaman şimdi değildi.
"Hadi," dedi yerinden kalkarken. Balkondan çıktığı sırada ona baktım. Kilo vermişti ve vermeye devam ediyordu.
Balkondan çıkıp banyoya geçtim. Duş almaya hiç enerjim olmadığını fark ettiğimde elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım.
Mutfağa doğru yürürken poğaça kokusunu almamam mümkün değildi. Şimdi ev gibi kokuyordu burası.
"Otur çabuk, soğumadan tadına bak."
Hamur işiyle aram hiçbir zaman olmamıştı. Sporcuların hayatında olmaması gerekirdi zaten ama çok sevdiğim bir şey olsaydı kaçamak yapıp yiyeceğime emindim. Annemin tuzlu kurabiyelerine hiçbir zaman hayır diyememiştim. Nehir'in poğaçaları da gözüme öyle geliyordu şimdi. Çok güzel görünüyorlardı.
Bir ısırık aldığımda ince belli çay bardağına koydugu dumanı üzerinde çayı tabağımın yanına bıraktı.
"Afiyet olsun," dedi.
"Bu kadar hamarat olduğunu bilmiyordum," dedim şakayla karışık. "Ellerine sağlık."
"Beğendin değil mi?" dedi küçük bir heyecanla.
Başımı sallayarak bir ısırık daha aldım. "Çok beğendim."
"Liber'a gidecek misin bugün?"
Hayatımdaki insanlara bir yalanı yaşatıyordum. Bana gözleri kapalı güvenen insanlar bir gün belki de her şeyi öğreneceklerdi. Annem ve babam hiç bilmeyecekti, tek tesellim buydu. Annem, benim silah kullandığımı; babam, benim sporcu ahlakını yerle bir ettiğimi bilmeyecekti.
"Dersim yok bugün," dedim gözlerine bakarak.
"Süper, o zaman beraber bir şeyler yapalım mı?"
Son lokmamı yutarken başımı salladım. Çayımdan bir yudum içip ellerimi sildim.
"Nereye gitmek istersin?"
"Eski günlerdeki gibi," dedi, gözleri dışarıda bir noktaya odaklanmıştı. "Seni zorladığım günlerdeki gibi," diye devam etti tebessüm ederek. "Hani sana sıkıcı gelirdi mağaza gezmek, sinemaya gitmek falan. Sırf ben istiyorum diye gelirdin. Sanırım çok özledim. O bankta tek bir güzel anımız yok ama ben o bankı bile özledim, Deren."
"Hazırlan hadi," dedim.
Banyoya geçip kısa bir duş almadan önce aynadaki yansımama baktım. Kendime baktığımda hiçbir zaman masum birini görmemiştim, içimde büyümeyen bir çocuk bazı anlar dışında yoktu. Şimdi gözlerimden bu kanlı sureti silmek zorundaydım. Birisi olmasa bile Nehir bu gözlere biraz fazla bakarsa her şeyi anlardı.
Altıma gri, bol bir kot pantolon üzerime siyah, uzun kollu body giydim.
"Kısa kalmışssın banyoda bu sefer."
Odamın kapısının önündeydi. Beyaz keten pantolonun üzerine krem rengi gömlek giymişti. Belirli bir tarzı yoktu, ne giyse ona yakışıyordu.
Banyoda uzun kaldığım anlar küvetin dibinde nefesimi tutmayı denediğim anlardı. O geldiğinden beri buna rast gelmişti.
"Oyalanmadım bu sefer," dedim. Yatağımın üzerinden deri ceketimi alıp üzerime giydim. Odamdan çıkarken o da önümden yürümeye başladı. Vestiyerden beyaz kabanını alırken postallarımı giyip anahtarları cebime attım.
Otoparka ineceğimiz sırada adımları duraksadı.
"Eskiden bir araban yoktu," dedi.
"Yani?"
"Yani, diyorum ki toplu taşımayla gezmeliyiz ya da yürümeliyiz."
"Seni özel şoförün vardı yalnız hatırlatmakta fayda var gibi görünüyor."
"Evet ama okuldan kaçtığımızda toplu taşımayı kullanıyorduk.
"Nehir uğraştırma şimdi kalabalıkla," dedim arabama yürüyerek.
Omuzlarını düşürerek peşimden gelmeye başladı. Kalabalık sorun değildi, kalabalığın içindeki gözler sorundu. Herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya gelirsek koşarak kaçamazdık.
Arabaya bindiğimizde motoru çalıştırıp otoparktan çıktım.
"Önce sinema o zaman," dedim.
"Şarkı açıyorum," dedi. Ardından telefonunu arabaya bağladı. Gözlerimi yumarak derin bir nefes aldım. İşte bu en zor olanıydı, bu en katlanılmaz olanıydı.
"Neden olmasın ya," diye başlıyordu şarkı. Gözlerim şarkının açık olduğu ekranı buldu. Skapova. Bir gruptu. Solistin buğulu bir sesi vardı, dinlemek acı verir sansam da bu olmamıştı.
"Güzel şarkı," diye fısıldadım.
"Aşk, seni bir kere görmedim iyi niyetinle şu kapıma dayan. Beni bir kere görmedin ama kafamın içindeki isyan. Olan oldu ama niye olur gibi oldu bu anlamadım. Meşki bırak, benim aradığım sadece aşk."
Kader önümüze bazen aşkı çıkarırdı. Nehir Oğuzhan'la bir konserde göz göze gelmişti. Oğuzhan o konserde belki de on tane kızla göz göze gelmişti. Nehirse o anı unutamamıştı.
Kısacık bir an nasıl her şeyi yerle bir eder, görmüştüm. Kader onları o gece göz göze getirmeseydi, Oğuzhan ona bakarken Nehir gitariste bakıyor olsaydı ya da Nehir ona bakarken Oğuzhan gözlerini kapamış olsaydı yine de her şey bu noktaya gelir miydi?
"Ya şarkının sesini yükselttiğin yer şarkının bittiği ana denk gelirse," demişti Algın. Haziran'ın gittiği günün biraz sonrasıydı. Şarkı dinleyemediğimi ilk fark eden oydu.
"Dinleyeceğim hiçbir şarkı kalmadı," dediğimi hatırlıyorum gözlerine bakarak.
"Şarkılara küsmek niye?" derken bir sigara yakmıştı. Sigara, o içiyor diye böyle güzeldi belki de.
"Kaçacak bir yerim kalmadı," dediğimde ne anlamıştı bilmiyordum ama insanın güvendiği liman yok olunca diğer limanları da kendisi yakıyordu.
"Yaka'ya gidelim mi?" diye sordu birden. Şarkıyı çoktan kapattığını o an fark ettim.
"Sinema?"
"Sinemaya sonra da gideriz, Yaka'ya gitmek istiyorum. Ama öncesinde alışveriş."
Saat henüz erkendi. Yaka bar kısmı hayran olunası bir restorandı. Nehir'le sadece bir kere gitmiştik ama Çığır'la çok gitmiştik.
"İstinye'ye girelim, oraya uygun kıyafetlerle biraz kendimizi şımartalım," dedi.
İlk sağdan dönüp çevre yoluna çıktım. Takip ediliyorduk. Noyan'a haber vermek istesemde bunu yapmadım. Onu telaşlandırıp tüm ekibi ayağa kaldırmak istemiyordum.
Telefonumu alıp Nehir'e belli etmeden Asil'in mesaj kutusuna girdim.
Takip ediliyorum.
İnsanlara hep işin düşünce mi iyi davranırsın?
Galiba.
Ona karşı iyi bir tavrım olmamıştı, istemezse bana yardımda etmezdi ama edeceğini biliyordum.
Canlı konum atar mısın?
Konumu attıktan sonra arabanın hızını artırdım. Nehir'i endişeye düşürecek bir harekette bulunmamam gerekiyordu ama araba en başından beri peşimizdeydi.
Yirmi dakika sonra camları filmli, iki siyah araba bize eşlik etmeye başlamıştı ve biraz sonra alışveriş merkezinin önüne gelmiştik.
Arabamdan indiğimde camlarını biraz açmış şoför koltuğundaki adamla göz göze geldim. Bizi takip eden araba biraz uzağımızdaydı.
"Hadi güzellik," diyerek koluma giren Nehir'e baktım.
Alışveriş merkezinden içeri girdiğimizde Nehir'in ilk dikkatini çeken mağazaya girdik. Görevli kadın bizi gülümseyerek karşıladı.
Nehir, "Bunu denemelisin," diyerek anında bir elbiseye yöneldi. Gösterdiği elbise gece mavisi, uzun bir elbiseydi. Kadın bedenimi sorarak yardımcı olana kadar Nehir bedenimi bulup elbiseyi ellerime tutuşturmuştu bile.
Kabine girip elbiseyi giydim. Göğüs kısmı büzgülüydü, belime tamamen oturup belimin inceliğini gözler önüne sermişti, kalçama kadar dar iniyordu ve kalçamdan sonra biraz bollaşarak yere kadar uzanıyordu. Sol tarafında dizime kadar uzanan yırtmacı vardı. Elbiseyi beğenmiştim.
"Giydiğinde çıkıp bu topukluları al."
Perdeyi açıp dışarı çıktım. Getirdiği siyah stilettoları giydiğimde elbise daha da tamamlanmıştı. Ayakkabılar çok yüksekti fakat rahatsız etmiyordu. En azından şimdilik rahatsız etmiyordu.
"Çok güzel oldun, Kül Perisi," dedi duygusal bir ses tonuyla.
"Kül Perisi mi?" diyen çalışanı buldu gözlerim. Gülümsüyordu ve şaşırmıştı. "Kusura bakmayın," dedi birden, "kulağa çok hoş geliyor, şaşırdım."
Ben kadına sorun olmadığını ifade etmek için gülümserken Nehir beni kendine çekip etrafımda döndürdü. Boyum şimdi ondan daha uzundu ve bu yaptığı çok komik görünüyordu. "Çok güzel oldun kızım," dedi abartılı bir ifadeyle.
Telefonum çaldığında irkilerek kabinin içine baktım. Ceketimin cebinden telefonumu çıkardım. Yalçın arıyordu.
"Ne yapıyorsun?"
"Alışveriş," dedim.
"Sen?"
"Ben."
"Planın mı var?" diye sorduğunda, "Evet," dedim.
"Yani spontane gelişti, Nehir'le Yaka'ya gitmeye karar verdik."
"Gece yarısına kadar sürer mi peki?"
"Yalçın bir şey mi oldu?"
Nehir burada olduğu için açık açık konuşamıyordum ama görev olmadığını biliyordum.
"Güzelim tarihi unuttun değil mi?"
"25 Kasım, neden unutayım?"
Biraz durup düşündüğüm sırada sessiz kaldı. Elimi başıma vurup sesli bir küfür savurdum. Çalışan kadının Kül Perisi lakabından daha çok bu küfüre şaşırdığını biliyordum. Nehir bile şaşırmıştı.
"26 Kasım, Elis'in doğum günü. Nasıl unuturum?"
"Unutmuş sayılmazsın," dedi beni sakinleştirmek ister gibi. Doğum günlerini gürültüyle kutlamayı seven insanlar değildik ama doğum günlerimize girerken hep beraber olurduk. Bu dört yıldır hiç değişmemişti. "Nehir'le Yaka'ya gidin ama gece yarısı olmadan burada ol. Hatta Nehir'i de al gel."
"Yalçın," dedim minnetle, "teşekkür ederim."
"Kapat hadi kapat, sonra da bana elbisenin fotoğrafını at."
Kapattıktan sonra aynadan kendimin fotoğrafını çektim. Yalçın'a attığımda tüm ekibin göreceğini biliyordum.
Üzerimdeki elbiseyi çıkartırken Nehir'de beyaz bir elbise denemişti. Beyaz kesinlikle onun rengiydi, ona çok yakışıyordu. Sırtı iplikli, kısa olan elbise bedenini tamamen sarıyordu. Ayakkabıları da yine beyazdı, bantlı ve dizlerinin biraz altına kadar bağları dolanan bir ayakkabıydı.
"Bence tamam," dedi. Ardından ödemeyi yapıp mağazadan çıktık.
"Önce arkadaşına hediye bakmak ister misin?"
Başımı iki yana salladım, bundan hiç hoşlanmazdı.
"Bugün gitmeyelim Yaka'ya o zaman, sen erkenden arkadaşının yanında ol," dedi.
"Nehir," dedim ona bakarak. "Sorun yok, rahat olur musun? Gece yarısı olmadan gideceğim işte."
"Tamam, ben sadece benim yüzümden geç kalmanı istemem," dedi.
"Senin yüzünden bir şey olduğu yok, hem bir yere geç kaldığım da yok."
Başını sallayarak yavaşça çıkışa doğru yürümeye başladı. Asil'in korumaları belli etmeden bizimle yürüyordu. Birisi telefonla konuşuyordu, bu kişi muhtemelen Asil'di.
Eve geçtiğimiz süre boyunca bizi takip eden araba ortada yoktu. Bunun olacağını biliyordum, o kişiyle artık Asil ilgilenecekti.
Eve girip hızlıca hazırlandık. Saçlarıma dalga vermek istemiştim, Nehir ise sıkı bir topuz yapmıştı. Çiçek kokan ferah parfümünü boynuna sıktıktan sonra parfüm şişesini gülümseyerek vestiyere bıraktı.
Evden çıkıp mekanın önüne geldiğimizde hava çoktan kararmıştı. Girişte bizi karşılayan görevliye adımı söyledikten sonra masamıza kadar bize eşlik etti. Siparişlerimizi verdiğimiz sırada tanıdık ela gözlere rast geldim. Asil buradaydı. Oturduğu masada yedi tane takım elbiseli adam vardı ve Asil doğrudan bize bakıyordu.
Başını eğerek selam verdiğinde gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutarak aynı şekilde başımla selam verdim. Bu hareketimle Nehir'in bakışları Asil'e döndü. O an sessiz bir rüzgârın aralarında estiğini hissettim. Sadece durdular ve birbirlerine baktılar. Ne selam verdiler ne de tebessüm ettiler. Yıllar sonra bir tanıdığa rast gelmiş gibi birbirlerine sadece bakıyorlardı.
Buna bir son vermem gerektiğini fark ettim.
"Nehir," dedim. "Daldın."
Bakışları sonunda beni bulduğunda, "Kim o adam?" diye sordu.
"Hiç kimse," dedim.
"Hiç kimse," diyerek beni tekrarladı. Siparişlerimiz geldiğinde konu dağılmış oldu ve tekrar sormadı.
Makarnamdan yavaşça yemeye başladım. Buranın makarnaları çok güzeldi ve ben bu akşam biraz içmek istiyordum. Nedenini bilmiyordum, sadece bir his beni buna itiyordu.
Kadehi parmaklarımın arasında aldığımda Asil'e baktım. Bu sessiz bir uyarıydı, o sessiz rüzgârın uğultusunun yükselmemesi için sessiz bir uyarıydı.
Kırmızı şaraptan bir yudum alıp kadehi masaya bıraktım. Alkol eşiğim çok yüksek değildi ama çok düşükte değildi.
Makarnamdan önce şarabım bitti. Garson hemen yenilerken doyduğumu hissettim. İkinci kadehimden bir yudum içip saate baktım. Dokuza geliyordu.
"Okul işini hâlâ düşünüyorum," dedi.
"Emin değil misin? Bu senin için çok iyi bir fırsat biliyorsun."
"Geç kalmış gibi hissediyorum," dedi çatalını tabağının kenarına bırakarak.
Annesinin isteğiyle mimarlık kazandığını biliyordum. Nehir'in hikâyesi bu değildi. Çizim yapıyordu, çokta yetenekliydi ama annesi bu yeteneğinini değerlendirmesine hiçbir zaman izin vermemişti. Sadece lisede gizlice bir kursa gitmeye başlamıştı o da zaten annesi fark edene kadar sürmüştü.
"Annemin baskısıyla mimarlık kazandım," dedi alayla. Ardından arkadasına yaslanıp kadehini eline aldı. Yavaş içiyordu. "Baksana mezuniyetimi bile göremedi. Ne gerek vardı hayatı kendine bu kadar zindan etmeye? Şimdi hiçbir şeyin önemi kalmadı."
"Yine de hiçbir şey için geç değil," dedim. Bu bir teselli değildi, içi boş bir cümle hiç değildi. İnsan yaşadığı sürece bir şeylere geç kalırdı, bu normaldi ama bu geç kalınacak bir şey değildi. On sekizinde resim çizmeyi bırakmış olabilirdi, yirmi ikisinde onu bundan alıkoyan neydi? Yeteneği hâlâ onunlaydı, yaş mıydı sorun? Olmamalıydı. Üstelik hayalini kurduğu okul onu kabul etmişken hiç olamazdı.
"İlk kez hiçbir şeyi bu kadar bilmiyorum, Deren. İlk kez bu kadar çocuk olmak istiyorum biliyor musun? Belki bazılarına göre yaşımız hâlâ çocuk ama on altımdayken her şeye heves etmenin heyecanını hatırlıyorum bu sıralar. Annem beni özgür bırakmış olsa neler yapardım bunu düşünüp duruyorum. Her kursa gitmek isteyişim, her ressama duyduğum ilgi, her sergiye koşarak gitmeye çalışmalarım yok oldu sanki." İfadesi düzdü ama cümlelerin altında gezinen yoğunluk öyle fazlaydı ki...
"Karar vermeyi istemek, özgür olmayı istemek kolaydı çocuk akılla ama şimdi birileri bana fikir versin istiyorum, sanki kendi başıma yolu bulamıyorum gibi bilmiyorum. Doğru yol neresi bilmiyorum."
"Yürüdüğün yol doğru olmak zorunda değil ki," dedim. Ona yardım etmek istiyordum. "Yürümek istediğin yol her zaman doğru olamaz bunu biliyorsun. Şimdiye kadar yürüdüğümüz yolların hangisi doğruydu? Belki de hiçbiri."
"Hiçbiri," dedi yavaşça.
"Nehir, içinden ne geliyor bilmiyorum ama sende gördüğüm şeyi görmeni istiyorum. Her şeyi kaybettiğini sansan da o istek hâlâ içinde bir yerlerde. Sen çizim yapmadan yaşayamazsın." Gökyüzünün şefkatini andıran gözleri sürekli dalıyordu. "Okula gitmen şart değil, gitmeden de yapabilirsin. Sen hep kendin için çizmedin mi bu zamana kadar?"
"Hiç değişmemişsin," dedi.
Çok değiştim, demek istedim. Gözlerim aynı bakmıyor, ellerim bazen titremesini durdurmuyor, aynı gülemiyorum, demek istedim. Artık tekvando bile huzur vermiyor, çocukların yüzüne uzun uzun bakamıyorum, demek istedim. Konuşabilseydim eğer tüm acımı dökmek isterdim ama sessiz kaldım.
"Çok değişmissin," dedi.
Gözlerimi yumdum ve gelecek cümlesini beklemeye başladım.
"Eski Deren'le konuşuyorum. Hiç değişmemişsin çünkü eski Deren olmayan kendini zorluyorsun. Çok değişmişsin ve bunu benden gizliyorsun. Deren, ne oldu?"
Sessiz kaldım.
"Gözlerinden yaşamı çalmış birileri, ellerinden hayallerini çalmış görüyorum. Deren müsabakalar konusunda o kadar istekli olmadığını söyledin bana, inandım mı sanıyorsun?"
İkinci kadehim bittiğinde garsona baktım. Üçüncü kadehi doldururken şarabın akışını izledim. Sonra bir yudum daha içtim.
"Ailen nerede?"
Gözlerimi kadehten kaldırdığımda göz göze geldik. Gözlerime bakmıştı ve her şeyi anlamıştı.
"Neden anlatmadın? Neden sustun?"
Sessiz bir acı yaşamamıştım ben. Ailem öldükten sonra geçen üç ay boyunca çığlık çığlığaydım. Ağlayışlarım, bağırışlarım, yakarışlarım. Hepsini duyan sadece Çığır'dı. Sonra susmuştum, sonra bu acım dilsizleşmişti.
"Nasıl oldu?" diye sordu.
Bilmiyordum. İnsan ailesinin nasıl öldüğünü nasıl bilmezdi? Ben bilmiyordum.
"Trafik kazası," dedim. Kayıtlarda görünen de zaten buydu. Aslını hâlâ bilmiyordum.
"Trafik kazası," diye fısıldadı.
Pars'ın Asil'in yanına geldiğini göz ucuyla gördüm. Kulağına eğilip bir şey söylediğinde Asil'in çenesi kasıldı.
"Daha fazla içme," dedi elime dokunduğunda.
"Sarhoş olmayacağım," dedim tebessüm ederek. "Sadece biraz ihtiyacım var."
Emin olmak istercesine gözlerime baktı, ardından anlayışla elini çekti. Dördüncü kadeh ve beşinci kadehte böylece biterken sohbet etmeye devam etmiştik.
Artık kalksak iyi olacaktı çünkü burada içmeye devam etmek istemiyordum.
Hesabı hallettiğim sırada Pars yanıma geldi.
"Size eşlik etmemi ister misiniz Deren Hanım?" dedi kulağıma eğilerek. Bu Asil'in emri olmalıydı. Ne kadar içtiğimi görmüş olduğundan bunu yaptığını biliyordum ama araba süremeyecek kadar içmemiştim.
"Teşekkür ederim inceliğin için, Pars," dedim gülümseyerek. Oturduğum yerden yüzüne baktığımda başım dönmüştü.
"Rica ediyorum, hiç iyi görünmüyorsunuz."
Ayağa kalktığımda Nehir yanıma gelip koluma girdi. Başım cidden dehşet dönüyordu. Her zaman içtiğim kadar içmiştim, her zaman çarpmayan şarap şimdi neden çarpmıştı beni?
"İyi akşamlar," dileyerek mekanın çıkışına geldiğimde Asil beni nazikçe bileğimden tutarak durdurdu. "İnatlaşmanın sırası değil, Deren. İyi değilsin."
Nehir'in ehliyeti vardı ama sadece vardı, aldığından beri trafiğe çıkmadığını sohbet ederken söylemişti.
Kabul etmek zorunda kaldığımda, "Arabanı çocuklar istediğin yere getirir," dedi.
Pars'ın arabasını korumalar mekanın önüne getirdiğinde Asil, Nehir'e baktı. "Selam vermeye fırsatım olmadı," dedi elini uzatarak. "Asil ben."
"Nehir," dedi o da elini uzatarak.
"Memnun oldum."
"Memnun oldum."
"Gitsek iyi olacak," dedi Nehir, merdivenin aşağısında bizi bekleyen Pars'a dönerek.
Ardından koluma girdi ve sakince merdivenleri indik. Pars arka kapıyı bizim için açtığında önce ben bindim, peşimden Nehir bindi.
"Önce benim evime gidelim Pars, Nehir'i bırakacağız."
Başını sallayarak arabayı çalıştırdı. Camı biraz açıp kendime gelmeye çalıştığım sırada Nehir Pars'la sohbet etmeye başlamıştı. Sohbetin nasıl başladığını bilmiyordum ama Nehir Pars gibi ürkütücü görünen biriyle bile rahatça sohbet edebiliyordu.
Evimin önüne geldiğimizde Nehir indi ve tekrar yola çıktığımızda başım eskisi kadar dönmüyordu.
"Asil sana çok güveniyor değil mi?"
"Güven kolay kazanılmıyor," dedi sağa sapmadan önce.
"Yorucu değil mi?"
Neden bahsettiğimi ben de tam olarak bilmiyordum. Sadece konuşmak geliyordu içimden.
"Nedir yorucu olan, Deren Hanım?"
"Bir mafya liderinin koruması olmak, en güvendiği olmak falan."
"İşim bu, çocukluğumdan beri bunun için eğitildim. Üstelik bir mafya liderini değil," koyu harelerini gözlerimi buldu, "dostumu koruyorum ben."
Başımı sallayarak yolu izlemeye başladım. Biraz önce Algın aramıştı, ona geldiğimi haber veren bir mesaj atmıştım. Gece yarısına bir saat vardı.
Araba Elis'in evinin önünde durduğunda Pars hızlıca aşağı inip kapımı açtı. Bana elini uzattığı için nezaketen tutarak insem de artık gerçekten başım dönmüyordu.
"Eve kendim geçebilirim," derken elini bıraktım. "Teşekkürler bıraktığın için."
Ben kapıdan girene kadar arabanın önünde bekledi. Eminim ki evin içine girdiğimi Algın'dan haber alana kadar da bekleyecekti. Takip edildiğimizi bizimkilere söylememe sebebim onları endişelendirmemekken bu sayede herkes öğrenmiş olmuştu.
Kapıda beni Algın karşıladı. Herkes buradadaydı.
"Neler oluyor?" diye sordu Elis.
Topuklu ayakkabılarımı çıkardığımda o kadar rahatlamıştım ki derin bir oh çektim.
"Bir şey olmuyor, Nehir'le beraberdik, yemek yedik şimdi de buradayım işte.
O uzun boyuyla önümde dikilen Algın'a baktım. "Çekilsen mi artık?"
Gerilen yüzü yavaş yavaş kendine gelirken önümden çekildi. Elis'e sımsıkı sarıldım. "İyiki doğmuşsun," diye fısıldadım. O da bana sımsıkı sarılırken gülerek konuştu. "Sarhoş musun sen?"
"Hayır," dedim sarılmayı bırakmadan biraz geri çekilerek. "Bak gözlerime."
Hâlâ kapatmadıkları kapıdan içeri birilerinin girdiğini hissettim. Kıvanç, Gökçe ve Gediz gelmişti.
"Selam millet," diyerek içeri giren ilk kişi Gökçe olurken peşinden elindeki siyah poşetlerle Kıvanç ve Gediz girdi. Anlamadığım şey şuydu; en arkada duran, tam şu an içeri giren Taha neden gelmişti?
Herkes Elis'in doğum gününü kutlarken Elis'in bir noktada bundan rahatsız olduğunu hissettim. İlk kez bu kadar kalabalıktık. Biz hep beş kişi olurduk.
"Birileri bizden önce davranıp içmiş sanırım," dedi Kıvanç saçlarımı dağıtarak.
"Bu ne güzellik yavrum be, nereden geliyorsun sen?" diyen Gökçe'ye baktım ve gülümsedim.
"Kıyafetlerini artık değişsen iyi olacak ama," diyerek elimden tutan Elis'in peşinden resmen sürüklendim.
Odasına geldiğimizde bana siyah pijama takımlarından birini verdi.
"Neredeydin sen, Pars ne alaka?"
Asil arayıp anlatmamış mıydı yani? Anlattığını sanmıştım.
"Nehir'le beraber Yaka'ya gittik. Orada Asil'le karşılaştık, benim çok içtiğimi görünce de Pars'tan bizi bırakmasını istedi. Hepsi bu."
Gözlerime baktı emin olmak için. Neden herkes benim gözlerime bakıyordu bana inanmak için?
"Nasıldı yemek? Sohbetiniz derindi anlaşılan sarhoş olmaya karar verdiğine göre."
"Güzeldi ve sarhoş değilim," dedim.
Elbisemi yatağının üzerine koyduktan sonra bana bakarak gözlerini devirdi. İçeri geçtiğimizde herkesin koltuklara yerleştiğini gördüm ve televizyonda korku filmi açıktı. Elime biramı alıp salonun en köşesindeki ikili koltuğa, Yalçın'ın yanına oturdum.
Filmin başlangıcı sakindi ve on dakika geçmeden ilk biram bitmişti. Algın ve Kıvanç viski içiyordu. Viskinin tanından cidden nefret ediyordum.
İkinci biramı aldığım sırada Algın'ın bakışlarını üzerimde hissettim. Hızlı içtiğimi biliyordum, bu kez sarhoş olmak istediğimide biliyordum. Çünkü güvendeydim ve gecenin sonunda sürmem gereken bir araba da yoktu.
Filmin yirminci dakikasından sonrası gerilim dolu sahnelerle devam ediyordu ama hâlâ korkutucu bir şey yoktu. Sürekli yükselen bir müzik, karanlığa açılan bir kapı vardı. O kapının ardında bir canavar ya da kötü bir ruh mu vardı?
Gökçe başını Kıvanç'ın omzuna yaslamıştı, başlayıp yarım bıraktığı birasını masaya koymuştu ve sakince filmi izliyordu. O ikisi gerçek bir abi kardeş gibilerdi.
Gediz ara sıra telefonuna bakıyor, birisine mesaj atıyordu. Taha'ysa odaklanmış bir şekilde filmi izliyordu.
Gerilim müziği iyiden iyiye arttığı sırada ekrana çığlıkla bir kadın yapıştı. Yerimden sıçrarken ağzımdaki yudumu zor yutmuştum. Korkunç sayılmazdı, sadece refleksti.
Yalçın "Gel buraya gel," diyerek beni kolunun altına çektiğinde üçüncü biramı bitirmek üzereydim. Başım çok kötü dönüyordu.
Başımı Yalçın'ın omzuna yaslamadan önce son yudumumu içtim. Film sonlara yaklaşıyordu, kötü ruhtan kurtulduklarını sandıkları bir ana şahit olmuştum. O sıra gözlerim kapanırken kötü ruhtan kurtulmadıkları gösteren son sahnede gözlerimi açmıştım. Çok klasik bir korku filmi sonuydu, bu kimseyi memnun etmemişti.
Nefes alma ihtiyacıyla balkona çıktığımda oturup gökyüzünü izlemeye başladım.
"Sürekli gökyüzüne bakıyorsun." Arkamdan gelen sesle kendimi biraz toparlayıp bakışlarımı korkuluklara indirdim. Geçilmesi imkânsız bariyerler gibi duvardan korkuluklar, doğru açıdan bakarsan gökyüzünün balkonu gibi görünüyordu.
Kıvanç yanıma oturduktan sonra "Özgür mü kalmak istiyorsun?" diye sordu. Özgür kalmak kavramının bende karşılığı neydi bilmiyordum. Şu an özgür müydüm, özgür olduğumu düşünmek için ne yapmam gerekirdi veya özgürlük gökyüzünde mi gibi birçok soru karşılıyordu beni. Ben gökyüzüne özgürlük anlamını yüklememiştim hiçbir zaman, gökyüzüne herkes bakardı. Çatısı olmayan bir yerde, özellikle vakit geceyken kim gözlerini alabilirdi ki bu boşluktan?
"Özgür kalmak isteseydim yeryüzüne bakardım," dedim. Gülümseyerek söyleyecek gibi olsam da son anda dudaklarım düz bir çizgi halini almıştı.
"Yine sen ve yine değişik bir düşünce. Yeryüzünde hapis kaldığımızı hissetmiyor musun sende, nasıl özgür kalınabilir bu zindanda?"
"Tahmin edeyim," dedim son kelimeyi uzatarak ona döndüğüm sırada. "Küçükken hangi özel gücün olsun isterdin sorusuna uçmak cevabını veren çocuk sensin." Gülüşüm bu kez dudaklarıma tamamen yayılırken o da güldü.
"Evet, herkes uçmayı bir kez olsun hayal etmemiş midir?" dedi olması gereken kesinlikle buymuş gibi. "Sen ne cevap veriyordun?"
"Ben görünmez olmayı istiyordum," dediğimde küçük bir kahkaha attı. Görünmez olmayı sevmediğim insanların yanından sessizce çıkabilmek için isterdim ve uçmayı özgür kalmakla hiçbir zaman bağdaştırmamıştım.
"Uçmanın özgür kalmak olduğunu düşünüyordun değil mi?" diye sorduğumda başını sallayarak "Çocuk aklımla öyle sanıyordum," dedi.
"Balkonumuz da bir kuşun ölüsünü bulmuştuk bir gece. O geceki kapıya vurma seslerini duyduğumu hayal meyal hatırlıyorum. Uyanıp balkona çıktığımda annemle babamın konuşmasını duymuştum, kuş kafasını cama vurarak kendini öldürmüş. Annemle babam beni görünce kuşun ölüsünü hemen gizleyip görmememi sağladılar ama anlamıştım. O andan önce çocuk aklımla gökyüzüne nasıl bakıyordum pek hatırlayamıyorum ama şimdi ne zaman gökyüzüne baksam içimdeki boşluğa bakıyor gibi hissediyorum."
"Bu yüzden dalıp gidiyorsun," diye kendince tespit yaptı. Başımı sallayarak onu onayladım. Gökyüzü yıldızlar olmadan da güzeldi belki ama bu karanlık bazen beni içine çekecek gibi geliyordu.
"Neden şarkı dinlemekten kaçmaya çalışıyorsun?" diye sordu bu kez. Şarkı dinlemeye mecbur kaldığım yerlerden birisi barlardı ve bundan mümkün olduğunca kaçmaya çalışıyordum. Omzumu belli belirsiz silktiğimde cevap vermek istemediğimi açıkça belli etmiştim ve bu bana bakıp nedenini anlamaya çalışmasına neden oldu.
"Güçlüsün sanıyordum," dedi bana bakmayı bıraktığında. Damarıma basmaya çalışıyordu ama bu yemi ben yutmazdım. "Kaçarak da güçlü kalabilirim," dedim umarsızca. "Canını acıtan bir şeyin üzerine gitmek yerine onu serbest bırakmak seni iyileştirir ve sen bunun adına kaçmak diyebilirsin. Ben de öyle tanımlıyorum çoğu zaman ama üzerine gittikçe seni mahvedecek şeyden bahsediyorsak arkana bakmadan kaçmak, kaçabilmek bir güç gösterisidir." Son kelimelerimi tane tane dile getirirken istediğim bu kez anlaşılmaktı.
"Şarkı dinlemek mi canını acıtan şey," dedi yalancı bir alayla. "Üstelik herhangi bir şarkı. Dili, ritmi ya da sözleri fark etmeksizin."
"Bir koku düşün, sevdiğin kadının kokusu örneğin." Bakışları birden bana dönse de tepkisi değişmedi ve ne söyleyeceğimi merakla beklemeye başladı. "O kokuyu şimdi benden alıyor olsan kaçmaya çalışırsın. Kişi fark etmeksizin sana onu hatırlatır."
Attığı ikinci yemi de yutmayışımın bilincinde başını sallayarak önüne döndü. "Nereden vuracağını iyi biliyorsun," dedi bu kez gerçek bir alayla. Gülümsedim. "Noyan'dan öğrendim."
"Aslında oltaya geldin ufaklık," dedi gülümsemesi büyürken. Kaşlarımı çatarak ona bakarken "Neden kaçtığının cevabını verdin sayılır. Anlattığın arkadaşın, şarkı dinlemek sana onu hatırlatıyor."
Ona bakakalırken dudaklarımı birbirine bastırdım ve yüzümdeki gülümseme yavaşça silindi. Noyan kartları açık oynamayı öğretirken keşke dilimin kemiğinin olması gerektiğini de öğretebilseydi.
"Benden saklamana gerek yok, diyeceğim ama saklamaya çalıştığın kendinsin gibi geliyor." Etrafımdaki herkes bir şeyleri düğüm çözer gibi kolayca çözüyordu ve bazı anlarda bu beni zorluyordu. "Güçlü olmak ve güç gösterisi yapmak," dedi öğretmen gibi bir edayla. "Farklı kavramlar. Güçlü olanın gösteriye ihtiyacı yoktur. Gücü zaten başlı başına gösteridir."
Ona gözlerimi devirerek bakarken söylediğini anlamaya çalışıyordum. Güçlü olan kişi gücünü gösterdiğinde bu zaten güç gösterisi olurdu ve ikisi aynı yola çıkıyordu. Acaba sarhoş mu olmuştu? Öyle görünmüyordu.
Tepkime güldüğünde başımı sallayarak caddeye bakmaya kaldığım yerden devam ettim.
Kıvanç onu ilk tanıdığım andan beri ona sorduğum soruları cevaplayıp geçmişini anlatmaktan çekinmeyen biriydi. Bunu yadırgadığım zamanlar olmuştu çünkü anlattıkça unutmak daha zor hâle geliyordu ve birilerinin senin geçmişini bilmesi geçmişin durmadan dönüp duruyormuş olduğu hissini bana hissettiriyordu. Bazı şeyler yaşanmıştı ve bitmişti. Bunu her yerde anlatmaya benim fikrimce gerek yoktu ki geçmiş geride kalabilsin.
"Hiçbir şeyden nasıl kaçmıyorsun?" diye sordum açıkça. Bunu gerçekten bilmek istiyordum.
"Kabullendiğin ve kalbine gömdüğün şeyleri anlatmak kolay oluyor, Deren. Zor olan kabullenemediklerini anlatmak." Sevdiği kadının onu terk etmiş olmasını nasıl kabullenebilmişti? Peki ya ben? Ben gerçekten kabullenemediğim için mi kaçıyordum bütün bunlardan bir nefrete sığındığımı sanarak?
"Sevdiğin kadının seni terk etmesi... Kendini suçluyorsun değil mi? Bu yüzden anlatmak kolay çünkü nefret ettiğin o değil, kendinsin."
Yüzüne buruk bir gülümseme yayılırken bunun doğru cevap olmadığını anından anlamıştım.
"Nefret değil, suçlamak değil, hırs değil. Deren seni ayakta tutan hiçbir şey gerçek güç değil." Bugün her şeyi yüzüme vuracaktı anlaşılan. "Kabul etmek. Her şeyi olduğu gibi, kendi yanlışların ve şayet varsa karşı tarafındakinin yanlışlarıyla birlikte sindirmek. Düşünmekten kaçmadan kendin nerede hata yaptın, karşındakinin verdiği tepki doğru muydu ve en önemlisi sen onun yerinde olsan ne yapardın sorusunun cevabını bulmak. Nefret kalbini çürütür, üzüntü de öyle ama kabul edersen bir şekilde devam edersin yoluna."
Geçmişi nefrete teslim edip yoluna bakmak da devam etmekti ve zaten devam ediyordum. Geçmişi unutmak ve birilerini hayatından çıkarmak kabullenmekten daha insancıldı çünkü her hata affedilmez ve kabullenilmezdi.
"Onun gidişi için onu suçlamadın," dedim düşünceli bir ifadeyle. "Kendini onun yerine koymaktan da bahsettin, yani sen de onun yerinde olsan kendini terk ederdin anlamına mı geliyor bu?"
Başını iki yana sallayarak "Terk etmezdim. Kalmak, kalabilmek her insana yakışmaz. O kendine gitmeyi yakıştırabildi. Beni sadece terk edipte gidebilirdi ama tamamen yok olmayı seçti. Kaçtı yani. Yine de onu suçlayamam sadece onu anlayabilirim, o kadar."
Oldukça olumlu düşüncelerdi ve bundan pek hoşlanmamıştım.
"Kırıştırma o yüzünü öyle. Çocuk gibisin, hoşuna gitmeyen fikirlere asla yanaşmıyorsun." Omzumu silktiğimde gülümsedi. "Velet. Küçük bir velet."
"Abartma," dedim gözlerimi büyüterek. Bu durumdan sıkılmaya başlamıştım. Aras bunun için bile gelmeliydi çünkü o zaman velet muamelesini o görecekti. "O kadar da küçük değilim bana çocuk demekten vaz mı geçseniz artık?"
"Yaşla bir alakası yok ki bunun."
"Neyle alakası var?"
"Karakterinle. Hiç büyüme isterim. Zaten beni büyüyünce değil kabullenince anlayacaksın. Hep çocuk kalsan da olur."
Bazı konulardaki inatçılığım onlara çocukça geliyor olsa da çocuksu karakterim olmadığının hepimiz bilincindeydik. Sessiz kaldım ve tüm cevapları yuttum.
Yirmi yedi, Algın'ın yaşıydı kafamın her bir köşesinde. Büyüyeceksem bile onun yaşını hiç geçmek istemiyordum. Onun yaşında kalabilirdim, daha küçük olabilirdim ama hiçbir anımda onun yaşını geçemezdim, geçmemeliydim.
"Doğruluk mu, cesaret mi oynuyoruz," dedi Gökçe kapıdan bize seslenerek.
Herkes yere, orta sehpanın çevresine yerleşmişti, şişeyi ilk çeviren Gökçe oldu.
Yalçın, Gökçe'ye soracaktı.
"Doğruluk," dedi Gökçe sormasını beklemeden.
"Bir ilişkide en çok neyin olmasından korkarsın?"
"Aldatılmak," dedi Gökçe hiç düşünmeden.
"Karaktersizlik," dedi Yalçın şişeyi çevirirken.
"Herkes öyle söyler," diyerek Yalçın'a baktı. Gökçe hakkında hibçir şey bilmiyordum ama bu söylediğinin annesiyle alakalı olduğunu söylüyordu içimden bir ses.
Yanımdaki biradan bir yudum içip şişeye odaklandım. Bu kez Taha bana soruyordu.
"Doğruluk," dedim.
"Bir yangında bu sekiz kişiden ilk kimi kurtarırdın?" diye sordu.
"Elis," dedim hiç düşünmeden. Hiç de düşünmezdim yangına Elis için atlarken.
Şişe Algın ve Kıvanç arasında durunca Kıvanç Taha'nın bana sorduğu soruyu Algın'a sordu.
Algın'ın toprak gözleri beni buldu. Şüphesiz beni kurtarırdı, bunu söyleyeceğini herkes biliyordu.
"Elis," dedi benim gibi.
Bu cevabı sabaha unutmuş olarak uyanmayı diledim. Yine de Elis'i tercih ettiği için ona sadece teşekkür edebilirdim.
Herkesin bu cevaba şaşırdığını biliyordum. Algın'ın masada duran sigara paketine baktım. Sadece bakmam bile o paketi oradan alması için yeterli olurken şişe defalarca döndü, defalarca birilerinin arasında durdu. Algın üç sigara yaktı, hepsini küllükte söndürdü.
Saat üçe geliyordu, sabaha daha vardı ve artık dördümüz kalmıştık. Yalçın balkona çıkmıştı, Elis'le Algın etrafı topluyordu.
"Deren," dedi Algın. "Yatıralım seni hadi."
"Çocuk değilim ben," dedim kollarımı birbirine bağladığımda. "Uykum geldiğinde kendim uyuyabilirim."
Gözleri dudaklarıma düştü, gözlerini kapatarak yutkundu. Mide bulantım gittikçe artıyordu. Algın beni kaldırıp klozetin önüne getirdiğinde kusmayı denedim. Bu genelde boş bir uğraş olurdu, içkiyi çok abartmadığım sürece kusmam çok zordu.
İkinci denememde kustuğumda gözlerimi yumup gözlerimden gelen yaşları gizlemeye çalışırken saçlarımı tutan Algın'ı kendimden uzaklaştırmaya çalışıyordum. Beni böyle görmesini istemiyordum. İçkiyi abarttığımınsa yeni farkına varıyordum.
Lavabonun önüne çekildim. Ellerimi ve yüzümü yavaş hareketlerle yıkayıp bileğindeki tokayla saçlarımı bağladı. Kağıt havluyla yüzümü kurularken yüzümün her köşesini ezberlemek ister gibi beni izliyordu.
Elis'in benim için hazırladığı yatağa geldiğimizde yorganı açıp yatağa girmemi bekledi. Sonra üzerimi örtüp kapıya yöneldi.
"Gitme," dedim. Bunu umursamadan kapının koluna dokunduğunda, "Lütfen," dedim.
Geniş omuzları düştü. Yanıma gelip yatağın önüne oturdu.
"Neden bu kadar içtin?"
Gözlerimden dökülen yaşlara engel olamamıştım. İlk kez gözyaşlarımı silmedi ve bir süre o gözyaşını izledi. Sanki sadece o görebilirmiş gibi izledi.
Toprak gözlerinde başka bir ifade vardı bu gece, hiç görmediğim bir karanlık vardı. Ona ulaşamıyordum. Ona zaten hiç ulaşamamıştım ama bu gece ki farklıydı.
"Bir şey olmuş," diye fısıldadım.
"Bir şeyler hep oluyor, hep olur, hep olacak," dedi ifadesizce.
"Bir şey olmuş," dedim konuyu genelleyip dağıtmasına izin vermeden. "Ve sen bana söylemeyeceksin."
"Ben sana hiçbir zaman bir şey söylemedim, Deren."
Kırılmamam gerekiyordu. Ben de ona bir şey söylemiyordum, o anlıyordu. Ben neden ona baktığımda bana anlatmadıklarını anlayamıyordum?
"Uyu artık," dedi. Bana bakmayı bırakarak yatağa yaslandığında sol dizini kendine çekti.
"Benimle uyur musun?"
"Uyu, Deren."
"Ama benimle uyumanı istiyorum."
"Ne istediğini bilmiyorsun sen."
Bana neden sinirliydi? Fazla içtiğim için mi, kustuğum için mi? Yangında ilk onu kurtarmayacağım içindi belki de.
"Seninle uyumak istiyorum."
"Deren," dedi derin bir nefes aldığında. "Her şeyi daha da zorlaştırmadan uyu, olur mu?"
Ona sarılmak isteyen tarafımı durduramıyordum ama durdurmam gerekiyordu.
Gözlerimi yumdum, kokusuna sığınarakta uyuyabilirdim. Sızmadan önce hatırladığım son şey telefonunun çalmasıydı, arayan kişiye hemen geleceğini söyleyerek odadan çıkmıştı.

Gözlerimi açtığımda camekanda kendime rast geldim. Kırık suretli bir aynada yansımam ikiye bölünüyor gibiydi ama bu gece ikisi de ben değildim. Yansımama baktığım süre iki saniyeyi geçmezken tekrar gökyüzüne baktım. Şimdi benziyorduk gökyüzüyle, akşam olmuştu.
Dün gecenin sabahı çok zor olmuştu. Sızmama rağmen uyanıp durmuştum, bir ara tekrar kusmuştum. Bu kez yanımda duran Elis'ti ve ben onun doğum gününü zehir etmiştim.
Bazı anları kesik kesik hatırlıyordum ama bir anı alınan nefeslere kadar hatırlıyordum. Bu gerçek beni geç saatlere kadar uyutmuştu. Uyandığımda akşam olmak üzereydi, Elis'in evinden buraya gelip duşa girdiğimdeyse hava çoktan kararmıştı.
Nehir birkaç gün ailesinin buradaki evinde kalmak istediğini söylemişti. Geçmişiyle vedalaşmak istiyordu. Henüz bir karar vermemiş olduğunu söylüyor olsa da bu yolun sonunun nereye varacağı çok belliydi.
Annem ve babam öldüğünden beri onların odasına giremiyordum. Salondaki acılar yetiyordu. Nehir'i o evde yalnız bırakmak istemesem de buna ihtiyacı olduğunu en çok ben anlayabilirdim. Bu yüzden gitmesini kabul etmiştim.
Telefonumu alıp bildirimleri kontrol ettim. Feda bu gece bir davet veriyordu, istihbarat oradaydı.
Annemin aile albümünü alıp tekrar balkona geçtiğimde Aras'ı aradım.
"Var mı dikkat çeken bir şey?"
"Teyzen çok seyirinde bir hayat yaşıyor, bu yeterince dikkat çekici mi?"
Omuzlarım düştü. Gözlerim bir fotoğrafa takılı kaldı. Dedemin sağında annem, solunda teyzem vardı. Annem on sekiz yaşındaki hâline benziyordu ve teyzem henüz on yaşında falan olmalıydı. Mutlu bir aile yoktu hiçbir fotoğrafta. Zaten küçük bir albümdü, annemin yerinde olsam buna ihtiyaç bile duymazdım.
"Aynı saatte uyanıyor, ışıkları hep aynı saatte kapanıyor. Evinden hep aynı saatte çıkıyor, aynı saatte çöpleri çıkarıyor, yemeğini hep aynı saatte yiyor."
"Görüştüğü birileri var mı?"
"Bir çocuk var, on beş yaşında. Onu okuttuğunu öğrendim. Ara sıra evine geliyor."
Buradan bir şey çıkmayacağı belliydi. Teyzemin rutin hayatını bozmaya gerek yoktu, çünkü onun hiçbir şeyden haberi yoktu.
"Sen ne yapıyorsun, nasıl gidiyor?" diye sordum albümün kapağını kapattığımda.
"Feda'nın kumarhanelerine sızmaya çalışıyoruz. Listedeki adamların çoğu orada."
"Eğlenceli yani," dedim gülümseyerek.
"Aynen, Deren aşırı eğlenceli. Arada silahlar falan patlıyor, canımızı zor kurtarıyoruz," dedi ters bir ifadeyle.
Çalan kapıyla gökyüzüne bakmayı bıraktım. "Kapatıyorum."
Üzerimdeki battaniyeyi kenara bırakarak, oturduğum koltuktan kalkıp kapıyı açtım.
"Algın!"
Kanayan kaşı ve patlamış dudağıyla karşımdaydı. Sağ elini kapının kenarına yaslamıştı, sol eliyle karnını tutarak öne eğildiğinde panikle koluna girdim. "Ne oldu sana?" Boğazından bir öksürük koptuğunda acıyla yüzünü buruşturdu. Öyle ki yüzünden sızan kanda boğulacağımı sandım.
Salona girince koltuğa oturmasına yardım ettikten sonra hemen ilk yardım malzemelerine koştum. Bir kaba temiz ılık su koyup çantayı da elime alıp salona döndüm. Çantanın içinden çıkardığım gazlı bezi ılık suyla ıslattıktan sonra yüzündeki yaraları dikkatlice temizledim. Elmacık kemiğinin üzerine küçük bir yara bandı yapıştırdıktan sonra gazlı bezi kanayan dudağına hafifçe bastırarak gözlerine baktım.
"Ne olduğunu söyleyecek misin?" diye sordum. Yüzündeki yaraları daha önce temizlediğim birçok gece olmuştu. Vücudunda açılan kesiğe dikiş atılırken izlediğim de olmuştu, kandan görünmeyen ellerine sargı bezi sarıp iyileşene kadar pansumanını yaptığım da olmuştu. Daha geçen gün Elis'in koluna dikiş atılırken de onu izlemiştim. Ama şimdi onu gördüğümde ruhumda yeşeren hisler öncekiler bir değildi. Bunu yerinden çıkacakmışçasına korkuyla atan kalbimden anlamıştım. Ben hislerimi kaybettiğimi sanırken bu korkuyla çırpına kalbim bana ait değildi. Bu kabul edilesi değildi.
"Söylemeyeceğim, güzelim," dedi. Dudaklarına baktım, yarası birkaç santim gerisindeydi o cennetin. "Sadece yaralarımı iyileştirsen?"
Gözlerimi dudaklarından çekemediğim birkaç saniye boyunca aklımdan geçirdiklerime arkamı döndüm. Israr etmedim, söylemeyeceğim dediği bir şeyi asla söylemeyeceğini biliyordum. Vazgeçme sebebim bu değildi, onunla biraz daha konuşursam hislerimin beni yerle bir etmesinden korktum.
Kaşına ve dudağının kenarına da dikkatlice, canını yakmamaya özen göstererek küçük yara bantlarını yapıştırdım.
"Acıyor mu canın?" diye sordum gözlerimi kaçırarak. Kalp sağlığım için gözlerine bakmasam daha iyi olacaktı. Onun canı hiç acımasın istiyordum.
"Acımıyor," dedi, beni teselli eder gibi bir gülümsemeyle. Yaraları olan oydu ama neden benim canım yanıyordu? Ona bakarken susturamadığım hislerime cama vuran yağmur sesleri eşlik etmeye başladı. Ne zamandır yağdığından haberim yoktu, yeni başlamış olmalıydı. "Burada kal bu gece," dedim.
Arabayla gidecekti ama içimden bir sesin onun burada kalması için yalvaran çığlıklarına karşı kayıtsız kalamamıştım.
"Ne oluyor sana?" dedi gözlerini kısarak. "Gözlerime neden bakmıyorsun."
Cevap vermeyerek yerimden kalktığımda bileğime uzanan eli adım atmama engel oldu. Tuttuğu bileğimde nazikçe çekerek yanına oturmamı sağladı. "Konuşurken gözlerini benden kaçırma Deren," dedi kısık tonda. "Benden kaçma."
Ben ondan değil, yabancısı olduğum bu duygulardan kaçıyordum.
Yüzünü yüzüme yakınlaştırarak aramızdaki mesafeyi en aza indirdi. Ferah nefesi yüzüme çarpıyordu. Acilen uzaklaşmalıydı. Yoksa bedenime fazla gelen heyecan birazdan beni hayattan koparacaktı. Önceden onunla aynı yatakta dahi uyumuş olan ben şu an bu mesafede neden ölecek kadar heyecanlı hissediyordum?
Parçaları birleştirilmemiş, her bir parçası etrafa saçılmış bir yapboz gibi dağıldı saçlarım omuzlarına. Her bir teli onun tenine tutunup orayı mabedi belirlemek istiyordu. Bense ona dokunmasınlar diye o saçları kazıyacak kadar acımasız bir kadındım. Ama bugün o kadını içimde bir yerlerde kaybetmiş gibiydim, ona dokunmak ve parmak uçlarımda yanmaya başlayan yangına eşlik etmek istiyordum.
"Neden izin vermiyorsun seni sevmeme?" Gözlerinin koyuluğu katran olup yüzüme bulandı. O kadar dikkatli ve yüzümde kaybolacakmış gibi bakıyordu ki bir an bakışları bana karışacak sandım.
"Hayır," diye fısıldadı yüzüme daha çok eğildiğinde ılık nefesi saçlarımın arasında bir yerlerde esip bununla yetinmeyip yüzüme dokundu. "Seni sevmeme karışamazsın," diye düzeltti. "Neden seni sevmemden kaçıyorsun, Deren?" Beni sevmiyor oluşunun bir kelime içinde geçme ihtimali bile onu yerle bir ediyordu, bunu ona her baktığımda görüyordum. Ben izin vermesem de beni seviyordu, ben kaçıyor olsam da beni seviyordu.
Bir binanın en yüksek yerinde ayaklarını aşağı sarkıtmış gökyüzünde asılı duran yıldızları izleyen küçüklüğüm çırpınıyordu. Ayaklarıma çelme takmak, seksek oynadığı taşı bir çocuk kavgasında gibi kafama fırlatıp beni kendime getirmek istiyordu. Algın'dan kaçmamam için bana yalvarıyordu, her yalvarışında daha çok susturuyordum onu. Çünkü daha da yüksek bir binanın tepsinde, korkulukları bile olmayan bir duvarın üzerinde on yedi yaşım öylece duruyor, karanlık gökyüzünü izliyordu. Onun dünyasında yıldızlara yer yoktu. O ölümü görmüştü, o kaybetmenin ne demek olduğunu biliyordu ve öylesine değil ölesiye korkuyordu kaçtığı bu duyguya tepetaklak düşüp, en dibine inip, Algın'a olan aşkını kabul ettikten sonra onu kaybetmekten.
"Algın." Sırf onun adı dökülüyor diye mi dudaklarımda bir şiiri hissediyordum? Fısıltım, adını bile kendime saklamak istediğim için mi dudaklarımdan bu kadar kısık dökülüyordu? "Yapma."
Ben kaçarak yaşamaya çalışıyorum, sen bunu bir yakarış bil ama bana anlatma. Anla gözlerimden, dinle sessizliğimden, yalvarırım daha fazla acıtma.
İntihar mektubu yazan bir kadının tüm hislerini bir kâğıt parçasına sığdırmaya çalışıp son cümlesinin kıyısına koyduğu noktaya damlayan mürekkebin acımasızlığı gibiydi ona bakışlarım. Buz dolu bir küvetin içine beni atmışlardı, tüm vücudum soğuktan titriyordu. Bu korkuyu içimde gizlerken bakışlarıma ulaşan bu değildi. Ama o gizlediğim korkuyu olduğu gibi görüyordu, emaresini değil, bir tahmin gibi değil. Noktasına kadar, virgülle ayrıldığı yerde nefes alışına kadar biliyordu. O nefesin nerede kesildiğini bilip boğazıma düğümlendiğine kadar biliyordu. Sanki ben beceriksiz bir yazardım, tüm satırları herkesten gerçekleri gizliyorum sanarak bir romanı anlatmaya başlıyordum. Oysa iyi bir okuyucuydu ve şeffaf bir su gibi en derini, kendimden bile dibi görüyordu.
"Neyi yapmayayım?" Bu soruya takılıp düşmemi istiyordu, bunu benden duyup benim düştüğüm yerde o ölmek istiyordu. Beni sevme, dememi istiyordu ama bunu söyleyecek cesareti kendimde bulamıyordum. Bu belki de bencillikti ama ben bu cümleyi kuramazdım. Bunu biliyordu, bildiği için bunu soruyordu.
"Neden bakamıyorsun yaralarıma? Kesikleri ellerinle temizledin ama neden bakamıyorsun?" biraz daha yaklaştı. Gözlerim onda değil aramızdaki mesafeden kalan ufacık boşluktan görebildiğim kucağımda birbirine kavuşan ellerimdi. Yutkundu, bana tüm söylemek istedikleri susar gibi.
"Beni sevginle yaşat demiyorum," diye fısıldadı, bir uçurumun dibinde intihar edecek bir kadının hisleri değildi bu içimdeki. "Ama sevgisizliğinle öldürmesen." Bu kez uçurum bendim, fısıltısı içimde bir yerlerde intihar etti. Sessiz kaldığımda odanın içindeki sessizlik gittikçe büyüdü.
Yanımdan kalkıp gideceği anda boşlukta hissederim sanmıştım ama bu olmamıştı. O giderken bile benimle kalıyordu sanki, benden öyle gidemiyordu ki nereye gitse bir parçası benim güvende kalmam için benimleydi sanki. Vazgeçmiyordu, yok olmuyordu sadece sessiz kalıp beni içinde yarattığı şehirde seviyordu. Ben o şehri yıkacak olan kadın olduğumu şimdiye dek hep hissederken küçük kız çocuğu elinde tuttuğu taşı tebeşirle çizilmiş sayılardan birini üzerine attı. Bileğinden tutarak gitmesini engellediğimde sertçe onun dudaklarına çarpan dudaklarım hafif bir sızıyla bu anın gerçekliğini yüzüme vururken bu anın bir gün geleceğini kendimden kaçarken bile en içimde hissediyordum. Küçük kız çocuğu en başından beri onun içindeki şehirde seksek oynuyordu.
Dudaklarımda hissettiğim tadı, yumuşak dudakları kalbimin ritmini bozuyordu. Dudağının kenarındaki yara bandının ucu dudağıma değiyordu. Hareket edemiyordum, bana karşılık vermeyecek miydi? Dudaklarımız saniyelerce öyle kalırken bu anın verdiği hisleri ezberleme çalışıyordum. Algın yavaşça benden uzaklaştığında gözümden bir damla yaşın dudaklarıma süzüleceğini ve onun izlerini sanki ona hiç dokunmamışçasına dudaklarımdan sileceğini sandım. Gözlerim doldu, ağlamadım ama.
Koyu kahverengi hareleriyle bana baktı. O karanlıkta gözlerinde oluşan ışıltı bana gökyüzüne dökülmüş yıldızları anımsattı. Bunu neden yaptığımı anlamaya çalışıyordu, gerçekten isteyip istemediğimi kafasında bir düzene koymak istiyordu. Beni öpmesini istiyordum, bunu gözlerimden anlayabilir miydi?
Kızıl dudaklarını bu kez o dudaklarımla birleştirirken ki an artık gözlerimden akan yaşları durduramayacağım andı. Onun yıldızlarla dolu gözlerine bulutlarla kaplanmış harelerimden sızan yağmur eşlik etti. Geri çekilmedi, göz yaşım dudaklarıma değdiğinde benim aldığım tuzlu tat onun da damağında dağıldı ve o bir kadının, sevdiği kadının gözyaşının tadını hissetmenin ağırlığıyla gözlerini yumdu.
Alt dudağıma dili değdiğinde göğüs kafesimden çıkmayı diler gibi atan kalbimin üzerine avuç içini yerleştirdi. Tıpkı onun yaptığı gibi dilimi ağzının içine ittiğimde bu yaptığıma ben bile şaşkındım. Ben ilk kez birini öpüyordum ve bu his daha önce yaşadığım hiçbir hisse benzemiyordu. Dili benim eczamdı sanki, adı hiçbir şehirde duyulmamış bir şifaydı.
Bir gözyaşı daha sızmadı gözlerimden, dudaklarımızın arasında kayboldu bir diğeri de. Kendime gelmiş gibi geri çekildiğimde göğsümde yanan bir ormanın varlığını içime akarak söndürmeye çalışıyordu gözyaşlarım.
"Görmüyorsun," dedim kısık sesle ama isyan ederek ufacıkta bir sinirle. "Bu bir yangın," dedim. "Sen görmüyorsun."
Aramızda açmaya çalıştığım mesafe ancak dudaklarımızın konuştuğumuzda birbirine değmeyeceği kadar uzaktı. O kadar yakındık birbirimize. "Sen benim kalbimde kırk yangın çıkarsan, kırk birincisinde fitili ben ateşe veririm. Söndürmeye çalışmam, suya bile uzanmam."
Ondan tamamen uzaklaştım. "Git," dedim yüzüne bakmadan. "Benim omuzlarıma bu sevginin yükünü verme. Git."
Bana baktı önce, yüzüme hafızasına kazımak ister gibi. Çok uzun süre baktı, neredeyse sabah olacak kadar ama izin vermedi sabah olmasına. Onu anlamamı istedi, onu anlıyor olmamı her şeyden çok istedi. Ben bir şeyler anlatmak istedimse de sustum. Belki sonra anlatmak istesem de nefesine ulaşmayacaktı sesim.
Kapı sessizce kapandı. Algın gitti.